8. bölüm / 31
Güneş Kapanı8-Anahtar Kralı
Bölümler 31Şu an: 8-Anahtar Kralı
- 1 1-Satır Başı2.515 kelime
- 2 2-Kaybolmuş Hayatlar3.590 kelime
- 3 3-Yeni Düğüm5.251 kelime
- 4 4-Ölüm Meleği6.267 kelime
- 5 5- Kanadı Kırık Anılar5.385 kelime
- 6 6-Çürük Kale5.540 kelime
- 7 7-Annesiz Kedi3.366 kelime
- 8 8-Anahtar Kralı4.180 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 9-Büyük Balık Küçük Balığı Yer5.229 kelime
- 10 10-Şüphe Çıkmazı4.065 kelime
- 11 11-Show5.844 kelime
- 12 12-Hata4.974 kelime
- 13 13-Giz Halatı4.497 kelime
- 14 14-Kötü şeyler yapan İyi Adamlar4.251 kelime
- 15 15-Yanlış3.453 kelime
- 16 16-Ölüm Çukuru5.743 kelime
- 17 17-Yirmi Yedi5.810 kelime
- 18 18-Ayçiçeği4.717 kelime
- 19 19-Tetik4.066 kelime
- 20 20-Suç Ortağı4.557 kelime
- 21 21-İhtimaller Korkuyu Besler4.032 kelime
- 22 22-Alt ve Üst3.203 kelime
- 23 23-Güven4.593 kelime
- 24 24-Karanlık Koridorlar6.119 kelime
- 25 25-Ağır Yükler6.781 kelime
- 26 26-Kalbe Yakın7.725 kelime
- 27 27-En Baştan5.529 kelime
- 28 28-Serbest Düşüş6.511 kelime
- 29 29-Soğuk4.367 kelime
- 30 30-Kör Düğüm3.498 kelime
- 31 31-On Dört ve On Yedi Yaş4.429 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İyi okumalar...
🌻
Koşuyordum. Her yer karanlıktı, içimdeki karartı buraya vurmuş gibiydi. Bir koridordaydım. Çürümüş tahta duvarları olan up uzun kasvetli bir koridor. Durmadan yanıp sönen, sarkık ampüller sayesinde önümü zar zor görüyordum. Duvarlarının aksine, yerdeki beyaz mermer taşlar parıldıyordu. Önünden geçtiğim çürümüş kapıların ardından kahkahalar yükseliyordu. Bir an durarak neden kaçtığımı anlamaya çalıştım. Sakinleşmek istecesine olduğum yerde hafif çökerek düzensiz nefes alışverişime odaklandım.
"Hadi üfleyin artık mumları!" Kaşlarımı çatarak olduğum yerde dikleştim. Kapının ardından gelen ses nedense çok tanıdık geliyordu.
"Karışma Cenk, ne zaman üflemek istiyorlarsa üflesinler."
"Baba?"dedim kendi kendime. Çürük kapının paslanmış kolunu hiç düşünmeden indirerek kapıyı araladım.
Bizim babamla yaşadığımız evin yemek odasıydı burası. Rengarenk balonlarla süslenmişti. Masanın başında iki küçük çocuk duruyordu. Sandalyelere çıkmış masanın üstündeki iki katlı pastaya doğru eğilmişlerdi. Pastanın üzerinde turuncu renkte kocaman 4 yazıyordu. Dikkatle izleyerek olanları anlamaya çalıştım.
Masanın tam karşısında babam dikilmiş, boyu sadece beline kadar gelen bir çocuğun omzuna elini koymuştu. Babama baktığımda istemsizce şaşırdım. Saçları daha gür ve koyuydu, vücuduysa daha kalıplı. Yüzümde filizlenen minik tebessümle babamın yanındaki çocuğa, yani abime baktım. Kuzgun siyahı saçları ve koyu kahve gözleriyle tamamıyla babamın küçültülmüş haliydi. Babam parlayan kahveleriyle sevgisi buradan anlaşılır bir şekilde abime bakıyordu. Abimse bakışlarını hayal kırıklığıyla babama doğru kaldırmıştı.
"Ama saatlerdir bu pastayı bekliyorum." sesindeki üzgün tonlama içimi acıtmıştı. Dudaklarımı sertçe birbirine bastırarak hayranlıkla ikisini izlemeye devam ettim. Tam babam konuşmak için ağzını araladığında annem hızlı adımlarla yemek odasına geldi. Omuzlarını süpüren kahve saçları o kadar güzeldi ki kendimi bakmaktan alıkoyamadım. Çok zayıftı ve ayak bileklerini saran topuklunun bağacığı normalde sarması gerekenin üç katı dönerek bağlaması gerekmişti. Siyah kumaş pantolonun üzerinde beyaz, boynunda sevimli bir fiyong olan bir blüz vardı. Duruşmadan yeni çıkmış olmalıydı.
Babam onu gördüğünde gözleri adeta mutlulukla parladı ama annem bunu görmedi çünkü elindeki kamerayla uğraşıyordu.
"Üstün, ayarlayamadım bu kamerayı bakar mısın?" dedi büyük bir hayal kırıklığıyla aynı abim gibi ve babama uzattı. Abim ve annemin benzerliği gülmeme neden oldu. Babam ciddi bir işmiş gibi annemin elindeki kamerayı aldı ve kurcalamaya başladı. Babam kamerayla uğraşırken annem abimin boyuna gelecek şekilde çöktü. İlk başta yanağını okşadı, ardından bir öpücük kondurdu.
"Neden üzgünsün bitanem?" diye sordu yüzündeki anlayışlı gülümsemesiyle. Abimse kollarını birbirine dolayarak somurttu.
"Ben pasta istiyorum." annem abimin bu dediğine güldü.
"Hadi o zaman hızlıca fotoğraf çekilelim de pastayı yemeye başlayalım." dedi ve eğildiği yerden kalktı. Babamın elindekine bakarak endişeyle "Problemi ne?" diye sordu. Babamsa göz ucuyla ciddi ciddi anneme baktı. Ardından kameranın üzerindeki kapağı kapattı. Birden gülmeye başladı ve "Sadece hafıza kartını ters takmışsın hayatım." dedi.
"Hadi masanın oraya." dedi babam tatlı bir heyecanla. Babamın arkasında olduğunu fark etmediğim takım elbiseli adama kamerayı uzattı ve abimi de aralarına alarak üçü masa başındaki miniklerin yanına gittiler. Onlar fotoğraf çekinmek için uygun pozu bulmaya çalırlarken hayranlıkla izledim onları.
Küçük Fred ve Anı'yı gördüğümde istemesizce dudaklarımdan bir kahkaha çıktı. O kadar sevimlilerdi ki. Fred'in kıvırcık saçları annemin zorlamasıyla yapıştırılmıştı ama saçları kendi bağımsızlarını ilan etmek isterlercesine yapıştırıldıkları yerden fışkırıyorlardı. Üzerinde minik bir italyan milli takımının forması vardı.
Küçük Anı'ysa...sarı tütüsü ve üzerinde papatya olan tişörtle pastaya kitlenmiş bir şekilde duruyordu. Saçları at kuyruğuydu ve pastanın üzerindeki süslemeleri ilgisini çok çekmişti.
"Hadi çocuklar kameraya bakın." Diyen annemle çocukları incelemeyi bıraktım. Bir köşede annem, diğer köşede babam duruyordu. Abimi Fred'in yanına oturtmuşlardı. Ben ve Fred dışında herkes kameraya kocaman gülümsemeleriyle bakıyordu. O kadar güzellerdi ki.
"Şimdi üfleyebilirsiniz." dedi babam bana ve Fred'e dönerek.
"Ama sende istersem kardeşlerinin mumları söndürmelerine yardım edebilirisin." dedi babam abime dönerek. Abim yüzündeki sevinçle birlikte mumlara üflemek için anında hazırlandı.
"Hadi bakalım. 3,2,1" üçümüz de aynı anda mumları üfledik. Ben olduğum yerde yaptığımız şeyi alkışlarken Fred bir anneme bir de babama baktı. Ardından olan oldu.
Elini pastaya daldırdığı gibi bir parçayı benim suratıma vurdu. Bense birkaç saniyelik şokun ardından onun yaptığı gibi elimi pastaya daldırdım ve suratına yapıştırdım. Fred ve ben çığlık çığlığa birbirime bağırırken annem beni, babamsa Fredi belinden tutarak çekti. Abimse büyük bir hayal kırıklığıyla "Ama ya!" diye inledi.
"Neden kardeşine böyle bir şey yaptın?"diye sordu annem hafif bir öfkeyle. Bense dudaklarımı üzgün bir şekilde büzerek ağlamaklı bir şekilde, pastanın bulaştığı elimle Fred'i işaret ettim.
"O başlattı." dedim ve annemin boynuna sarıldım. Annem ani bir refleksle "Ayyy" diye inledi. Artık o da pasta olmuştu. Bunu gören Fred kucağında olduğu babamın suratına kendi suratını süreterek babamı pasta yaptı. Babam annemin aksine gülerek tepki verdi ve Fred başını geriye çektiğinde, Fred'in yanağındaki pastayı parmaklayarak ağızına götürdü.
"Güzel pastaymış. Yazık oldu." dedi gülerek. Fred de babamın ona yaptığının aynısını yaparak babamın yüzündeki pastayı parmaklayıp yedi ve kıkırdayarak "Güzel."dedi.
Hayranlıkla onları izledim. Onların bu güzel halleri yüzümde bir tebessüm oluşturdu. O kadar büyüleyicilerdi ki bir hayal gibi...
Yüzümdeki tebessüm yavaşça soldu. Gözlerimi çığlık çığlığa gülen çocuklara ve onları gıdıklayan anne babaya kaydı. Nefes alamadığımı hissetmeye başladım. Sanki ciğerlimde acının yarattığı bir delik vardı ve doyasıya şişiremiyordum onları.
Bizim hiçbir zaman böyle bir anımız olmamıştı. Hiçbir zaman abimi bu kadar küçük görmemiştim, hiçbir zaman babam ve annemle bir masada yemek yememiştik ve yine hiçbir zaman bu kadar güzel bir çocukluk anım olmamıştı. Bıraksalardı bu hayalde sonsuza kadar yaşayabilirdim. Belki bir yerde, hayalini kurduğum Anı'nın bir hayatı vardır. Mutlu bir hayatı... Burada öylece dikilerek kendime daha fazla acı çektirmek istemiyordum. Son bir kez derin derin baktım bu güzel aileye. Yüzümdeki ufak tebessümle kendimce mırıldandım.
"Belki başka bir evrende." kapıyı ardımdan yavaşça, onları rahatsız etmekten çekinir bir şekilde kapattım. İç kararttan koridora geri döndüğümde başımın üstünde yanıp sönen ampule gözlerimi kısarak baktım. Oldukça rahatsız ediciydi. Koridorda gözlerimi gezdirdim. Değişen bir şey yoktu. Sadece artık kapılardan gelen sesleri daha dikkatli dinlemeye başlamıştım. Kapısını kapattığım kapıdan uzaklaşarak koridorda ilerlemeye başladım. Birkaç adım attıktan sonra son bir kez kapının olduğu yere baktım. Kahkaha sesleri gelmeye devam ediyordu. Gözlerim birden beyaz mermer üzerindeki kırmızı lekelere kaydı. Ayak izlerine benziyorlardı. İzleri takip ettiğimde benim olduğum yerde bitiyorlardı. Emin olmak için birkaç adım attığımda izlerin ayaklarımdan geldiğinden emin oldum.
Koşmaya başladım. Kendimden kaçar gibi.
"Gidecek bir yerin yok Anı." sesi tüm koridorda yankılanırken sesin kimden geldiğini anlamak için arkamı döndüğüm sırada sert bir şeye çarpmamla yere düştüm. Acıyla inleyerek suratımı buruşturdum. Ne zaman yumduğumu bilmediğim gözlerimi araladığımda artık o koridorda değildim. Başımı dikleştirerek bakışlarımı gezdirdim. Kırmızı bir odadaydım. Etraf oldukça karanlıktı. Karşımda gördüşüm kral tahtıyla daha da dikleştim. Ayakları siyah buz sarkıylarına benziyordu. Normalde beyaz olması gerekirken siyahlardı. Üzerinde biri oturuyordu. Siyah takım elbisesi ve sanki kıyafetinin bir parçasıymışçasına taktığı siyah maskesi kim olduğunu anlamamı zorlaştırıyordu. O karşımda öyle otururken zorlukla kollarımın üstünde dikleşmeye çalıştım. Neden bu kadar güçsüzdüm? Ruhumun ağırlığını taşıyamıyor gibiydim. Yüz üstü tekrardan düştüğümde bu sefer su sesi gibi bir ses yankılanmıştı odada. Bakışlarımı etrafımda gezdirirken gördükdüklerim karşısında kalbimin teklediğini hissetim.
Fred elini uzatmış kanlar içerisinde bana doğru ulaşmaya çalışıyordum. Elimi zorlukla ona doğru uzatmaya çalışırken havadaki eli yere düştü. Gözyaşlarım görüş alanımı daraltırken yeni fark etmiştim etraftakileri. Herkes. Herkes kanlar içinde yatıyordu. H-hepsi ölmüş müydü?
Kulağıma gelen adım sesleriyle bakışlarımı tahta doğru çevirdim. Siyah rugan ayakkabılarla birisi bana doğru ileriyordu. Beni de mi öldürecekti? Ona karşı direnebilir miydim? Kollarımın üstünde tüm gücümle dengede kalmaya çalıştım. Bakışlarımı ayakkabılarından çekemezken, tek dizinin üzerine çöktü ve uzun parmaklarıyla çenemi kavradı. Başımı dikleştirerek gözlerine bakmamı sağladı.
Karanlıkta parlayan sarı gözleri gördüğümde dudaklarımın arasından hayretle "D-duhan?"adı çıktı kekeleyerek. Pembe dudakları yavaşça yukarı kıvrıldı ve bana doğru eğildi. Dudaklarımda nefesinin sıcaklığını hissedebileceğim bir mesafeye gelerek, konuştu tüm kudretiyle.
"Başka çaren yok." Fısıldamasına rağmen bağırıyormuş etkisi yaratan bu dedikleri buz kesmemi sağladı. Gözlerine baktım. Böylesine güzel gözler nasıl benim sonum olabilirdi ki? Sonum nasıl bu kadar güzel olabilirdi? O an gördüm kendimi. Tam da orada. Gözlerinde.
Kanlar için yerde yatan bir beden daha olarak.
Çakan şimşekle eş zamanlı olarak çığlık atarak yatakta dikleştim. Kontrolsüzce ciğerlerime doldurduğum nefese inat geri vermiyordum çaldığım havayı. Ellerimi üzerimde, atletimin açık bıraktığı derimde gezdirdim. Su içerisindeydim. İçeriyi doldurmak istercesine esen rüzgarı engellemeye çalışan tül perde yatağımın uçlarına doğru hareketlenmişti.
Ellerimi yüzüme götürerek birkaç dakika öylece kaldım. Ne görmüştü ben az önce? Anormal düzensizlikte atan kalbimin üzerine elimi koydum. Sanki başka birisi elini koymuş gibi yabancılamıştım. İki haftadır uyuyamıyordum. Durmadan kabus görüyordum ve uykum yarıda kesiliyordu. Bıkkınlıkla pikeyi ittirerek ayaklarımı yataktan aşağıya sarkıttım. Oturduğum yerin yumuşak köşesini avuçlarımla kavrayarak bir süre sadece yeri izledim.
Şimşek birkez daha çaktığında oda bir daha aydınlandı. Yavaştan ayılmaya başladığımtım. Refleks gibi elimi saçlarımdan geçirdiğimde artık toplu olmadıklarını fark ettim. Yatağın içinde elimi gezdirerek kayıp olan tokamı buldum. Ardından her zaman yapmaya alışkın olduğun at kuyruğunu bu sefer yarıda bırakarak dağınık bir topuz yaptım. Ensem anında serinlemişti. Odamın içinde adımlayarak camın oraya gittim. Aralık camı kapatmak için tül perdeyi tek elimle bir yerde topladım. Camı kilitleyip perdeyi çekeceğim sırada yapacak işim olmadığı aklıma geldiğinden orada öylece durdum. Uykum bir kere kaçmıştı.
Apartmanın karşısındaki sokak lambasının sarı ışını izledim bir süre. Yağmur damlalarının lambaya deydiklerinde buharlaşmasın izlerken yağmur şiddetini arttırmaya başlamıştı. Normalde her gece ısrarla bir şeyleri deviren kediler ortalıkta görünmüyorlardı. Aniden onlar için kederlendim. Kim bilir nasıl korkuyorlardı bu yağmurdan. Guruldayan karnımla bakışlarım göbeğime kaydı. Bu saatte bile mi? Çalışma masamın üzerindeki dijital saate baktığımda 04.58'i gösteriyordu. İstemeden de olsa üniversite sınavına hazırlandığım dönem aklıma gelmişti. Sabahın beşinde kalkara okula gidene kadar ders çalışırdım.
Ses çıkartmamaya çalışarak odamdan çıktım. Ecem'in odasının kapısı kapalıydı ama ev eski olduğu için her yerinden bir şekilde ses çıkıyordu. Amerikan mutfağa ilerledim ve ışığını açtım. Aniden yanan ışığa alışmak için elimi gözümün üzerine kapatma gereksinimi duydum. Artık tam anlamıyla ayılmıştım. Buzdolabını açarak atıştıracak bir şeyler aradım ama karnım atıştırmakla yetinecek gibi değildi.
Buzdolabındaki raflara yerleştirilmiş yemeklere baktım. Bu geceki yemekten artakalanları annem bitiremeyeceğini söyleyerek bize paket yaptırmıştı. Fred bir süre onda kalacağını söylediği için yemeklerin büyük bir yüzdesini bırkamıştık ama bu halde bile en az üç gün yetecek kadar yemeğimiz olmuştu. Kilitli kaplardan en önde olana uzanarak kapağını açtım. Hala üzerindeki sos buram buram kokuyordu. Bu Duhan'ın yaptığı yemekti. Boğazıma köfte kaçtığı için kafaya diktiğim şarap yüzünden bunu yemeğe fırsatım olmamıştı. Dolabın kapağını kapatarak mikrodalgaya doğru ilerledim. Yani iki adım sağ kaydım.
Kilitli kabın içindeki yemeği tabağa koyduktan sonra mikrodalgayı ayarladım ve kapağını kapattım. Yemeğin ısınmasını beklerken boş kalmamak adına sıcak su kaynattım ve kenardaki sallama çaylardan çıkartarak beyaz kupama koydum. Demleme çayı daha çok severdim ama bazen evde çay içen bir tek ben olduğumda ve tüm demliği içemeyeceğimi düşündüğümde sallama çay yapıyordum. Kahvaltıya da daha saatler olduğu düşünülürse Ecem uyanana kadar çay ekşimiş olurdu.
Yemeğin ısındığını belli eden zil çaldığında, kapağı açıp yemeği salona bakan tezgaha koydum. Isınan suyu da bardağıma ekledikten sonra uzun bar sandalyesine kendimi attım. Ne oldığu belirsiz yemeği çatalla incelemeye başladım. Balığın üstündeki sos, balık kokusunu yok ediyordu. Balığın altında çok ince kesilmiş patatesler vardı ve sos az da olsa onlara da geliyordu. Fazla deniz ürünü yiyen biri değildim. Yemeği sevip sevmeyeceğimi bilmediğimden küçük bir parça aldım.
İkinci kez ısıtılmış olması, yemeğin lezzetinden bir şey götürememişti. Yemek gerçekten de Fred'in dediği gibi mükemmeldi. Duhan bu işi gerçekten biliyor, diye geçirdim içimden. Dakikalar içerisinde soluksuz bir biçimde yemeği bitirdiğimde kendi adıma bu kadar hızlı bitirdiğim için üzüldüm. Eğer istersem bana özel yapar mıydı? Hem, böyle yemek yapmayı nereden öğrenmişti? Duhan baştan aşağı gizem demekti ve ailesini kaybetmiş olduğunu öğrenmem bu düşüncemi destekler nitelikteydi.
Tabağı sudan geçirdikten sonra bulaşık makinesine yerleştirdim. Elime kupamı aldıktan sonra ışığı kapattım ve ders çalışmak üzere ezbere bildiğim evde odama doğru ilerledim. Hazır erken kalkmışken ders çalışsam hiç kötü olmazdı.
🌻
Hiçbir zaman birilerinden beklentim olmamıştı. Yaşım kaç olursa olsun kendi işimi hep kendim hallederdim. Belki buydu on dokuz yaşımda olmama rağmen ayağımı yere sağlam basmamı sağlayan. Fakat bugün, o günlerden farklıydı.
Oturduğum tribünde kollarımı birbirine dolamış sabırla üniversitenin basketbol takımının antremanının bitmesini bekliyordum. Geniş kapalı sahanın tribünlerinde oturan tek tük insanlardan sadece biriydim. Bakışlarım takımın oyuncularından sadece birinin üzerindeydi. Gazel...
Yeşil basketbol şortu ve siyah atletiyle uyumlu olan yeşil bilekli bir basketbol ayakkabısı giyiyordu. Koşmaktan saçlarının önündeki tutamlar ıslanmış ve alnına düşmüştü. Hem tıp okuyup hemde basketbol takımın değerli oyuncularından olmayı nasıl başarıyordu? Antremanlara katılacak fırsatı bulmasına imkan yoktu ama kondüsyonu oldukça iyidi. Sanırım gün onun için kırk sekiz saatti.
Koç düdüğü çaldığında koşmayı bıraktı. Takım bir araya toplandı ve kısa süren bir konuşmanın ardından dağıldılar. Oturduğum yerden kalkarak sahaya inen merdivenlere doğru ilerledim. Ben sahaya indiğimde köşedeki banklardan birine kendini atmış, su şişesinini kafasına dikiyordu. Kafası duvara yaslıydı. Gözlerim, bir süre yutkundukça hareket eden adem elmasına takılı kaldı. Birkaç adım daha yaklaştığımda görüş açısına girmiş oldum.
Şişeyi dudaklarından ayırdı ve gür kaşlarını neden burada olduğumu sorgularcasına çattı. Oturduğu yerden kalktığında nefes alışverişi hala düzensizdi. İki büyük adımda yanıma gelmeyi başardı.
"Selam."dedim sıradan bir arkadaşımla konuşmaya başlayacak gibi. Birincisi, o benim arkadaşım değildi. İkincisi, benim Ecem dışında arkadaşım yoktu. Ha birde Duhan var. Anneme benim arkadaşım olduğunu söylemişti.
Gazel'in yeşil gözleri gördüğüne inanamazcasına kocaman açıldı. Hiç beklemediğim bir anda elini alnıma koyduğunda irkildim ve gülerek elini alnımdan çektim. Komikti. Düştüğüm durum gerçekten komikti ama trajikomik.
"Ateşin de yok oysaki."dedi daha çok kendi kendine konuşur gibi. Başını hafifçe omzuna yatırarak "Hastaneden mikrop falan kapmış olabilir misin?"dedi şüpheyle. Gözlerimi devirerek kaçırdım. Ellerimi kot pantolonumun arka cebine koyarak olduğum yer sallanmaya başladım. Evet Anı. İşte o kısıma geldik.
Konuşmaya başlamadan önce kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatma gereksinimi duydum. Bu benim için oldukça zor bir andı.
"Yardımına ihtiyacım var."dedim hızlıca kurtulmak istercesine. Oldukça ciddiydim ve lafı uzatarak işi kendim için daha zor bir hale sokmak istemiyordum.
Bakışlarını etrafta gezdirirken derin bir nefes çekti ciğerlerine. Bana herhangi bir konuda gönüllü olarak yardım etmeyeceğini biliyordum. Yeşil gözleri tekrardan beni bulduğunda yüzünde ciddi bir ifade vardı. Artık nefes alışverişi düzenliydi.
"Neden Cenk'ten yardım istemiyorsun? Eminim sana da seve seve yardım eder."dediği cümlenin imalı sana da kısmı kaşlarımın anlamazcasına çatılmasına neden oldu. Her neyse. Bu büyük bir hataydı. Beni düşman gibi gören bir adamdan yardım istemek aptallıktı. Ama sana da derken ne demek istemişti?
Yanımdan geçip gideceği sırada sertçe kolundan tuttum. Kolundan tuttuğumu fark ettiğinde omzunun üzerinden ilk kolunu tutan elime sonra da yüzüme baktı. Bakışları sertti. Eğer yapacağı bir iyilik varsa onu da yok etmemek adına elimi çektim.
"Sana da yardım eder, derken ne demek istedin?"diye sordum kafamda hala dediği şeyi çözümlemeye çalışırken. Bir süre sadece yüzüme baktı, ardından gerçekten bilmediğimden emin olduktan sonra tekrardan bedenini bana doğru çevirdi.
"Birkaç hafta önce dağda olan şeylerden haberin yok mu?"dedi çatılmış kaşlarıyla. Bunu bilmediğime inanamaz bir hali vardı. Neyi bilmiyordum ki? Benimle eğleniyor olabilir miydi?
"Ne saçmalıyorsun Gazel?"sorumla birlikte yüzü şaşkınlıkla gerildi. Bakışlarını kapalı spor sahasında gezdirdikten sonra birkaç adım bana doğru yaklaştı. Boyu uzun olduğu için başını biraz aşağıya eğdi ve fısıldayarak "Okulun arkasındaki dağda düzenlenen araba yarışlarını duymuşsundur. Peki abinin anahtar kralı olduğunu biliyor musun?"dediğinde farkındalığın yarattığı hisle gözlerimi kırpıştırdım.
Okulun arkasındaki dağda düzenlenen yarışlar yasa dışıydı ve her türlü karanlık işler, gecenin bir saatinde o araba yarışlarında dönerdi. Her hafta düzenenlenen yarışlarda, okulun dikkat çeken kızlarından sadece biri o gece yapılacak olan yarışları başlatmak için kim olduğu bilinmeyen birileri tarafından seçilir ve istediği bir dilek bunun karşılığında gerçekleştirilirdi. Kimisi pahalı bir çanta, kimisi yarışan arabalardan en dikkat çekenini, kimi de istediği erkekle yatmak... Seçenek oldukça fazlaydı ve sınırı yoktu. Bu yüzden her hafta kızlar tuvaletinde bu kişinin kim olacağı hakkında tahminler dönerdi.
Yarışlarla alakalı efsaneleşmiş şeyler vardı. Anahtar Kralı gibi. Duyduğum kadarıyla bu zamana kadar girdiği tüm yarışları araba anahtarları üzerine oynamış ve hepsini de kazanırmış. Bir söylentiye göre de yarışlardan o kadar çok araba anahtarı kazanmış ki onları koymak için oldukça geniş bir çantaya ve arabaları park etmek için de birkaç tane otopark gerekliymiş. Tabi bunların hepsi okulun tuvaletlerinde konuşulanlardı.
Böyle bir şey mümkün olabilir miydi? Yıllardır duyduğum o Anahtar Kralı bizzat benim abim miydi? Ecem'in haberi var mıydı? Sanmıyordum. Olsaydı söylerdi. Gazel alayla gülerek geri çekildi.
"Öyleyse o keş kardeşinin başına gelenlerden de haberin yok."tonlaması sorar gibiydi ama artık bir şey bilmediğimden emin olduğu için çıkarım yapmıştı. Fred hakkında dediği şey kanımın damarımda kaynamasına neden olmuş olsa da hala anlatabileceklerine ihtiyacım olduğunda elimi yumruk yaparak sakinleşmeye çalıştım. Kimse kardeşim hakkında böyle konuşamazdı. Burnumdan soluyor olsam da bakışlarımı Gazel'den ayırmadan, "Sözlerine dikkat et."diyerek sadece uyardım onu.
Bir adım daha ileri giderse hiçbir şey umrumda olmazdı. Gazel dediklerimi ciddiye almayacağını belli eden bir bakış attıktan sonra gözlerini devirdi ve bıkkınlıkla "Yarışlardan birinde Cenk onu birinden mal alırken yakalamış. İlk önce ona mal satan adamın arabasını vinçle dağdan aşağıya attırdı sonra da o adamın ayaklarının üzerinden kendi arabasıyla geçti. Bildiğim kadarıyla adam ayak parmakları kırılmış ve ameliyat olaması gerekmiş. Marul kafaya sonrasında ne oldu bilmiyorum."dedi az öncekinin aksine alaycılıktan uzak bir şekilde.
Şaşkınlıkla yüzüm gerildi. Öğrenmek istediğim şey bu değildi ama sonuç olarak kafamı kurcalayan birtakım düşüncelerden kurtulmamada yardımcı olmuştu. Öğrenmem gereken böyle tonlarca şey olduğunun farkındaydım. Bu konu hakkında daha sonra düşünecektim. Bu yüzden arka cebimden çıkardığım kağıtla neden buraya geldiğimi kendime hatırlattım. Hiç düşünmeden Gazel'e uzattım. Kaşlarını çatarak uzattığım kağıdı elimden aldı.
"Bu kişi hakkında bilgiye ihtiyacım var." Dedim gözleri gözlerimi bulduğu sırada. Bakışlarında kafasının karıştığını belli eden bir ifade vardı. Göz ucuyla tekrardan katlayarak verdiğim kağıda baktı ve üzerinde yazanları okudu.
"Eğer birisine yürüyeceksen bu şeyler onun hakkında bilgiler toplayarak olmaz."gerçekten bu çocukla bunca zaman muhattap olamamak hayatımda verdiğim en doğru kararalardan sadece biriydi. Ellerimi saçlarımdan geçirerek bayık bakışlarımı yolladım.
"Oradan bakılınca birine yürüyecek gibi mi duruyorum?"dedim bu boş konuşmadan sıkıldığımı belli edecek şekilde.
"Öyleyse ne diye Duhan'ı araştırıyorsun?" Dediğinde sorduğu soruyu ona unutturmak adına gözlerimi kısarak "Duhan'ı tanıyor musun?"diye sordum hızlıca. Gazel'i adeta sorguya çekiyordum ve farkında olmaması gibi bir ihtimal yoktu. En azından fakültede gösterdiği başarıya bakarak bu yorumu yapabiliyordum. Bana kıyasla sosyal biriydi ve bu yüzden Duhan'ı tanıyor olma ihtimali vardı. Fakat burası büyük bir kampüstü ve onlarca bölüm arasından mimarlık fakültesinde okuyan manyak bir herifi tanıyor olma ihtimali düşüktü.
"Bildiğim kadarıyla okulun sosyal sorumluluk kulübünün başkanlarından biri. Birkaç etkinliklerine katılmıştım."dedi hala Duhan'ın bildiğim kadarıyla bilgilerini yazıp verdiğim kağıda bakarken. Ardından boş bakan yeşilleri beni buldu ve "İstediğini aldın mı?"diye sordu olukça düz bir ses tonuyla. İstediğim şey bu değildi. Yani evet buydu aslında ama tam olarak değil. Daha fazlasına ihtiyacım vardı.
"Senin bildiklerinle ilgilenmiyorum."dedim kendi kendime söylenir bir halde. Bu sözlerimle gür kaşları dediğimi anlamazcasına çatıldı. Kuruyan dudaklarımı dilimle ıslattıktan sonra koyulaştığından emin olduğum kahvelerimi, aksi bir cevabı kabul etmeyeceğimi belli eder şekilde kemikli yüzüne çevirdim.
"Sadece babanın ulaşabileceği türden bilgilere ihtiyacım var benim."dedim tereddüt etmeksizin. Çatılan kaşları gevşedi ve yüzü alaycı bir ifade aldı. Elindeki kağıda kısa süreli baktıktan sonra tek eliyle buruşturdu.
"Hayal aleminde yaşıyorsun Erel."dedikten sonra kağıdı üzerime fırlattı. Bana doğru gelen kağıt topunu kendimden beklemediğim bir refleksle tuttum. İstemsizce buruşuk kağıda baktım. O sırada Gazel bana çoktan arkasını dönmüş, takım oyuncuları için ayrılmış olan soyunma odasına doğru ilerliyordu. Hızlı adımlarla ona yetişmeye çalıştım ama onun bir adımı benim üç adımıma denkti. Soyunma odasının kapısına eli gittiğinde yetişerek onu durduramayacağım için çaresizce "Ne istersen yaparım!"diye bağırmak zorunda kaldım. Sesim boş sahada yankılanmıştı. Gergince yanağımın içini ısırdım.
Söylediğim şeyle kapının üzerindeki eli durdu ve omzunun üzerinden dediğim şeyde ciddi olup olmadığımı sorgulayan bakışlarını üzerimde gezdirdi. Ciddiydim, hemde hiç olmadığım kadar.
"Ne istersen."diye tekrarladım kendimi daha kısık bir ses tonuyla. Alayla kaşları havalandı ve olduğu yerde dönerek tüm bedenini bana doğru çevirdi. Kollarını birbirine dolayarak yanındaki duvara yaslandı. Beni baştan aşağıya hınzır bir gülümsemeyle süzdükten sonra başını hafifçe omzunun üzerine yatırarak "Ne istersem?"dedi dediğime inanamaz bir şekilde. Bu hale düştüğüme inanamıyordum. Yavaşça başımı sallayarak dediğini onayladım.
"Tamam."dedi hiç beklemeden. Yüzüm dediğim şeyi hemen kabul etmesinin verdiği şaşkınlıkla gerildi. Yüz ifademden zevk aldığını belli eden, erkeksi kıkırtısı boş sahada yankılandı. Yıllardır ilk defa koz Gazel'deydi ve benim bunu değiştirmek adına yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Ona karşı bu kadar savunmasız olduğum bir anı daha hatırlamıyordum.
Ben elimdeki buruşmuş kağıtla oynarken bir eliyle soyunma odasının kapısını ittiridü, diğeriyle de beni işaret ederk "Ama unutma."dedi zevkten dört köşe olduğunu belli eden sırıtışıyla.
"Ne istersen dedin."ardından yeşil gözlerini üzerimden çekti ve soyunma odasına girerek görüş açımdan yok oldu. Sertçe yutkunduktan sonra gerginlikle titrek bir nefes verdim.
Hakettin dedi kafamdaki ses. Ayaklarımdan saç diplerime kadar hissettiğim farkındalığın bedenimde bıraktığı bir uyuşukluk vardı. Kendi iyiliğim için bunca zaman görmemezlikten geldiğim onlarca şeyi birden çözümlemeye çalışmak, kendi sınırlarımı zorlamama neden oluyordu. İşin asıl can yakan tarafı Gazel'in sadece bunların başlangıcı olduğunun farkında olmamdı.
Abimin arabalar olan ilgisi küçüklüğünden geliyor ama Anahtar Kralı olması durumun sevgiden çok farklı bir yere evrilmesine neden oluyordu. Vinçle başkasının arabasını dağdan aşağıya atmak ne demekti? O yarışlarda olabileceklerin gerçekten de bir sınırı yoktu.
Duhan'ın okulun sosyal sorumluluk başkanlarından birisi olduğu gerçeğiyse şaşırdığım başka bir konuydu. Katmanlarının olduğunu hissediyordum onun. Dışarıdan bakıldığında mükemmelliği zorlayan bir kusursuzluğu vardı. Birçok konuda bilgi sahibi, güler yüzlü ve bir o kadar düşünceli ama bu sadece dışarıdan görünendi. İçeriye indikçe gözler önüne serilecek bir harabe olduğun farkındaydım. Dışarıdan ne kadar tüm olumlu şeylerin beden bulmuş hali olarak gözükse de hemen altında şiddete meyilli biri daha vardı. İşte beni asıl endişelendiren kişi de oydu. Çünkü onun yapabileceklerinin sınırının olmadığını biliyordum.
Kapalı spor salonundan çıktığım sırada düşündüğüm şey; Duhan hakkında ne zaman iyi bir düşünce içerisine girsem gözümün önüne gelen tanıştığımız gece yaptıklarıydı. Düşüncesi bile insanı karmaşık düşüncelere sürükleyen bir adamı çözümlemek ne kadar kolay olabilirdi? Kolay olmayacağının farkındaydım ama en başta ufakta olsa bir umudum vardı. Artık o umuttan geriye sadece etrafa saçılmış küller kalmıştı.
Binadan çıktığım sırada yüzüme çarpan esintiyle sırtımdan yukarı bir ürperti yükseldi. Ekim ayının başlarındaydık ve hava sonunda soğumaya başlamıştı. Ne kadar Nisan ayında doğmuş olsam da oldum olası baharı, sıcak havayı sevmezdim. Kış insanıydım. İçimdeki buz tutmuş duyguların varlıklarını en az hissettiğim zaman dilimiydi kış mevsimiydi.
Yalnızlık ruhu zehirleyen bir şeydir. Düşünceler onu besler ve zehirin ruhundan çıkması daha da zorlaşır. Adeta işler kendini ruhuna. Her an acıtır canını. Bir bakmışsın bir kuyunun dibinde kendini sorguluyorsun. Fazlasıyla yalnızlaştırmıştım kendimi, yeni yeni farkınavarıyordum bunun. Küçükken yatmadan önce annemin Fred'e okuduğu masalları karşıdaki yataktan dinlerken kendimi onlara daha yakın hissedebilmek için anlattığı masaldaki anakarakter benmişim gibi düşünürdüm. Fakat bilmediğim ve farkında olmadığım şey annemin sıradan, her çocuğa anlatılan prenseslerin prensler tarafından kurtarıldığı masallardan anlatmıyor oluşuydu. Anlattığı masallardaki olaylara kendi yorumunu katar, prenses kendi başına dertten kurtulur ve prensle sadece arkadaş olurdu. O kadar çok kendimi prenses olarak hayal etmiştim ki küçükken, ister istemez kendimi fazlasıyla kandırmıştım.
Zamanla Anı Erel, annesinin anlattığı masallardaki güçlü prenses olmuştu ve yalnızlık onun elinde kılıcıyla kötülüklere karşı savaştığı dostu haline gelmişti. Benim için normal olan buydu. Fakat bu doğru olduğu anlamına gelmezdi. Hiçbir koşulda kulakları tıkamak doğru karar değildi. Birtakım şeyleri düzeltmek için eski dostumla vedalaşmak zorundayım. Beyaz yorganımın altına saklansam gerçeklerden kurtulur muyum?
Kampüsün dışındaki otobüs durağına geldiğimde sırtımı durağın reklam panosuna yaslayarak otobüsün gelmesini bekledim. Son bir yıldır böyleydi hayatım. Derslere girer, çıkışta otobüs durağında bir süre bekler ve evime giden otobüse binerdim. Bazen kendimi kötü hissedersem evime gelmeden önceki durakta iner, biraz sahilde yürürdüm. İşte hayatım bu kadardı. Sakin ve sıradan. Tek aksiyonum acile gittiğim günlerde muhattap olduğum hastalardı.
Çantamdan kulaklıklarımı çıkartacağım sırada durağın önünde duran beyaz ciple bakışlarım oraya kaydı. Bıkkın bir nefes verdim. Görüş açıma girdiğini farkettiğinde benim olduğum taraftaki filmli camını indirdi ve kafasını birazcık eğdi. Düz siyah saçları ve kahverenginin rahatsız edici olan bir tonu olan gözlerini üzerime diktiğinde hareketlenen mideme engel olamadım. Kahverenginin başka hir tonuyla boyanmış dudakları yukarı kıvrıldığında yüzümü buruşturdum. Bunun burada ne işi vardı?
"Anı."diye bana seslendiğinde adımın Anı olmasından nefret ettim. Bu kadının nefes alışverişi bile beni rahatsız etmek için yeterliyken adımı ağzına alabiliyor olması sınırsız seans psikolog randevusu almam için adeta açık çek niteliğindeydi. Duraktaki insanların bakışları beyaz cipe döndüğünde, eğer onunla konuşmazsam gitmeyeceğini bildiğimden birkaç adım atarak cama yaklaştım. Çatık kaşlarımla gülen yüzüne bakarak "Ne istiyorsun Beril?"diye sordum olabildiğince duygusuz ve soğuk çıkması için dikkat ettiğim ses tonumla.
"Anne-kız olarak güzel bir gün geçiririz diye düşünmüştüm." dediğinde sen ciddi misin? diye soran bakışlarımı küçük yüzünde gezdirdim.
"Böyle bir şeyi nasıl düşünebiliyorsun anlamıyorum."dedim ondan iğrendiğimi belli eden bir tonda. Yüzündeki ifade şaşkın ve bir o kadar hayal kırıklığına uğramış bir şekil aldı. Gözlerimi birkaç saniyeliğine kaçırdı ve tekrardan beni bulduğunda "Ben anlamıyorum. Sana hiçbir şey yapmadım. Benden neden bu kadar nefret ediyorsun?"dedi üzgün bir ses tonuyla. Sesinden anlaşıldığı kadarıyla bunu söylerken bile kafasında bunu sorguluyordu. Hayretle kaşlarım havalandı. Bu dediklerinin, gerçekten hissettiği şeylerle alakalı olduğunu düşünmüyordum. Karşımdaki kadının şuan tek yaptığı şey, oyunculuğunun sınırlarını zorlamaktı.
Tam ne kadar aşağılık bir insan olduğuna dair cümlelerimi sıralayacakken, Beril'in beyaz cipinin arkasında başka bir araba daha belirdi ve kornaya bastı. İstemsizce bakışlarımı o tarafa çevirdiğimde, gördüğüm tanıdık yeşil arabayla gözlerim mutlulukla parladı.
Kesinlikle bu sefer olmak zorunda olmadığı bir yerde, tam da kurtarılmaya ihtiyacım varken belirmişti. Bu adam bana GPS gibi bir şey mi takmıştı?
Oyunculuğuna kanmadığımı belli eden bir soğuklukla yüzüne baktım. O sırada dikiz aynasından arkasına bakıyordu.
"Bir daha okuluma gelme."Kararan gözleri üzerimdeydi artık.
"Eğer gelirsen, evimdeki huzurunu kaçırmak için her şeyi yaparım." Ellerimi açık olan camın olduğu yere dayadım ve hafifçe içeriye eğildim.
"Umarım anlatabilmişimdir." Cevap vermesini beklemeden geri çekildim ve beyaz arabanın arkasında bekleyen Duhan'ın koca yeşiline adımladım.
Hızlıca arabanın kapısını açarak kendimi içine attım. Daha doğrusu içeriye doğru zıpladım.
Kapıyı ardımdan kapatırken Duhan ,"Kemerini tak."diye komut verdi. Zaten kemerimi takacaktım, merhaba bile demeden konuşması tuhafıma gitmişti. Dediğini yaptım ve kemerimi taktım. Sessiz arabanın içinde yankılanan klik sesinden sonra Duhan hiç beklemeden gazladı.
Sorgulayan bakışlarımı ona çevirdiğimde yüzünde oldukça ciddi bir ifade vardı. Bir sorun mu vardı?
"Bir sorun mu var?"sorumla birlikte birkaç saniyeliğine sarı gözlerimi bana çevirdi. Bana baktığı anda yüz ifadesi yumuşamıştı. Böylesine ani bir değişim beklemiyordum.
"Benim yok ama senin var gibi duruyor."dediğinde tek kaşımı kaldırarak devam etmesini bekledim. Biraz daha açık ol Duhan Alkan...
Yandan bir bakış attıktan sonra tekrardan önüne döndü.
"Mesain başlıyor Erel."
O zaman hadi başlayalım...
🌻
Bölüm etkileşimi
