Güneş Kapanı kitap kapağı

13. bölüm / 31

Güneş Kapanı

13-Giz Halatı

Vaveyla Yazarı: Mizena

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: 13-Giz Halatı

Misss gibi gerçeklerle dolu bir bölüm. Bu bölüm bu zaman kadar merak edilen şeylerin temelini atan bir bölüm oldu.
İyi okunlar canlarım...
🌻
Bazı cümleler insanda deprem etkisi yaratırdı. Kafamın içindeki duvarlar üzerime yıkılmışken, akıl sağlığımdan bir kez daha şüphe ettim.

Duhan sevdiği birinin ölümüne mi neden olmuştu?

Eğer yaşanan tam olarak buysa, neden sınırlarda dolaştığının cevabı burada gizliydi. Sevdiklerimiz yanımızda olmadığı sürece, yaşamanın ne anlamı vardı ki? Bu dediğim belki hastalıklı bir düşünceydi ama Duhan açısından bakıldığında sınırlar fazla net bir şekilde ortadaydı.

Eğer o kızın ölümüne neden olmuşsa, bu Duhan'ı kaybedeceği hiçbir şeyi olmayan bir adam yapardı.

Gittikçe daralan halkalar, boğazına bir tasma gibi dolanmışken ondan sağlıklı kararlar vermesi beklenemezdi. Buna benimle iş birliği yapması da dahildi.

Acıyı artık hissedemeyen bir adam, olacakları önceden nasıl sezebilirdi ki?

Abim haklıydı.

Duhan hata yapacaktı ve onunla birlikte o dipsiz çukura bende sürüklenecektim.

Peki acıyı kendini hayatta tutmak için kullanan bir kadın, böyle bir adamdan nasıl uzaklaşabilirdi?

Kafamda durmaksızın dönen çarklar, her saniye yeni bir düşünce üretirken birkaç adım gerileyerek az önce kalktığım koltuğa geri oturdum. Abim ahşap masasına kalçasına yasladı ve kollarını birbirine dolayarak bakışlarını üzerimde gezdirdi. Siyaha dönük kahvelerinde birkaç saniye takılı kaldım.

Duhan'ın yaşadığı şeylere birebirde şahit olmuş muydu? O kızın ölümüne de şahit olmuş muydu?

"Her birini teker teker anlat. O kız... nasıl öldüler?"sesimin titrememesi için inanılmaz bir çaba sarf etmiştim. Abimin kaşları şüpheli bir şekilde çatılırken başını hafifçe omzuna yatırdı.

"Bunları Duhan'ın anlatması daha doğru olmaz mıydı?"diye sorduğunda sadece yüzüne bakmakla yetindim. Duhan'a bu soruları öylece soramazdım. Hem, ben ona bunları sorduğum anda onun da bana soru sorma hakkı doğardı. Abimin de dediği gibi Duhan tehlikeliydi ve onunla bir arada olduğum her an satranç oynuyormuşçasına düşünerek hareket etmeliydim. Fakat onun yanındayken bu pek mümkün olmuyordu.

"Eğer anlatmazsan, araba kaçakçılığından seni ihbar ederim."bu bir blöftü ama o bunu bilmese de olurdu. Yarışta kazandığı arabaların bulunduğu garajın yerini bile bilmiyordum. Abimin tek kaşı şüpheli bir şekilde havalanırken, gerçekten bu dediğimi yapıp yapamayacağımı düşünüyordu. Eğer istersem yapardım ama bugün için kötülük yapma kotamı doldurmuştum.

"Eminimki kazandığın arabaları direkt ertesi gün üzerine geçirtmiyorsundur." Sadece gözlerimin içine baktı. Nasıl ben sadece bakışlarımla insanları korkutabiliyorsam, abimde aynı şekilde bakışlarıyla karşısındaki kişiyi tehdit edebiliyordu. Benimkilerden farkı olarak onun siyaha dönmüş kahveleri, karşısındaki kişiyi pataklayacağına dair söz veriyor nitelikteydi.

"Kız hakkında pek bir şey bilmiyorum. Tek bildiğim Duhan yüzünden öldüğü. O kız söz konusu olduğunda sadece bunu söylüyordu." derken bakışlarını benden kaçırmıştı. Doğru söyleyip söylemediğinden emin olamıyordum.

Beynimi duman kaplamış gibiydi. Sağlıklı düşünemiyordum. Çünkü odaklandığım tek şey, bunlar yaşanırken Duhan'ın ne hissettiğiydi.

"Aslında Duhan bu işe isteyerek başlamadı. Sadece Alihan amcanın başlattığı şeyi devam ettirdi." dediği şeyle yüzümü alayla buruşturdum. Bu bir saçmalıktı.

"Bir emniyet müdürü neden tetikçi olmak istesin ki? Zaten kötülere zarar vermek için tüm yetkilere sahip." Bu dediğime abim sadece alayla güldü. Başını yavaşça iki yana sallarken yaslandığı yerden çekildi ve karşımdaki tekli deri koltuğa geri oturdu.
Arkasına yaslanırken gözleri gözlerimdeydi.

"İsteyerek olduğunu kim söyledi?" Merakla yüzüne baktığımda devam etti.

"İçeriye attırdığı bir mafya babasının adamları, eşini öldürdüler. Sonrasındaysa Alihan amca tüm yetkilerini kullanarak o adamları bulmuş ve ellerindeki her şeyi kaybetmelerini sağlamış. Ama bu ona yeterli gelmemiş olacak ki başka bir mafyaya o adamları öldürtmüş ve bu bir döngü haline gelmiş." Bu nasıl bir hayattı? Dinlerken bile insanın nefesi kesilirken bu adam nasıl ertesi güne uyanmak için kendine neden üretebiliyordu? Hiç mi güzel bir şey yoktu bu adamın hayatında?
"Peki o nasıl öldü?"diye sorduğumda derin bir nefes verdi. Sorun neydi?

"Alihan amca ölmedi."dediğinde kaşlarım olabilirmiş gibi daha da çatıldı. Oturduğu yerde öne eğilerek dirseklerini dizine dayadı ve elini ensesine götürdü.

"Yani öldüğünü kanıtlayan bir delil yok. Aynı şekilde yaşadığınıda."kafam iyice karışmıştı.

"Nasıl yani?"diye sorduğumda devam etti.

"Riva taraflarında, Duhan'ın dedesinden kalma bir ev var. Böyle koy gibi bir yerde. Dedesi eskiden balıkçıymış, ufak bir teknesi vardı Alihan amcaya kalan. Alihan amcada arada açılırdı onunla."derin, acıklı bir nefes verdi. Geçmişe dönmüş gibiydi.

"Yaklaşık üç yıl önce, Alihan amca yine tekneyle açıldığında fırtına çıktı. Sahil güvenlik tekneyi buldu ama Alihan amca içerisinde değildi. Neredeyse tüm Karadenizi ve Marmarayı aradılar ama ondan hiçbir iz bulunamadı."sevdiği herkesin hayatının bir döneminde onu terk etmesine nasıl alışmıştı? Yada alışmış mıydı? Yaşananlar korkunçtu ve bunları yaşayanın şuanki yetişkin Duhan değilde çocuk Duhan olduğunu düşünmem, aldığım nefesin boğazıma dizilmesine yetiyordu.

Herhangi bir şey söylemek için ihtiyacım olan güce sahip değildim. Şuan çıksa karşıma, hiç düşünmeden boynuna atlar ve onu göğüs kafesimin içine hapsetmek istercesine sıkıca sarılırdım. Ona acıdığım için değil, iradesine olan hayranlığımdan sarılırdım. Tabi bu kendimce ürettiğim bir bahaneden ileriye geçmezdi. Teselli böyle bir durumda işlevsiz olsada boş boş konuşup, kafasını bulandırıp onu yaşanmışlıktan uzaklaştırmak isterdim...

Duymak ve öğrenmek istemediğim şeylerden kendimi nasıl uzaklaştırabiliyorsam, aynı şekilde onu geçmişteki kötü anılarından uzaklaştırabilmeyi isterdim.

Ellerimi yüzüme kapatarak, kendime sağlıklı düşünebilmek adına biraz zaman tanıdım.

Abim Duhan'ın ne yaptığını biliyor ve bu yüzden ondan uzak durmamı istiyor. Çünkü yaptığı şey tehlikeli ve o kız bununla bağlantılı bir şekilde öldü. Babam ve Duhan'ın babası Alihan Alkan arkadaşlardı ve Alihan Alkan'ın ölümü net değil. Yaşıyor da olabilir.

Bu nasıl bir senaryoydu böyle?

Abim ve Duhan eskiden yakın arkadaşlardı ama Duhan'ın işi yüzünden abim ondan artık uzak duruyor.

Bir saniye...

Zaman aralıkları eşleşmiyor.

Ellerimi yüzümden çekerek, keskin bakışlarımı doğruca karşımda oturan abime diktim.

"Duhan, babasının işini devam ettiriyor dedin. Yani sen Alihan Alkan'ın ne yaptığını önceden, Duhan'la arkadaş olduğunuz zaman da biliyordun." Kaşlarım şüpheyle çatılırken, abimin siyah gözlerine çekilen giz perdesini an ve an izledim.

"O zamanlar Duhan ve babasının ne yaptığıyla ilgilenmiyordun. Sonradan ne değişti?"uzun bir süre yüzüme baktı. Aradığı cevabı yüzümde arıyormuş gibi bir hal vardı. Siyah gözlerindeki anlamı çözemiyordum.

"Büyüdüm, Anı. Değişen şey bu."Yalan söylüyordu. Gözlerim şüpheyle kısıldığı esnada, az önce benim çalma gereksinimi duymadığım kapı tıklatıldı. Abim ve ben aynı anda o tarafa döndüğümüzde kapı açıldı. İçeriye giren kişi babamın sekreteriydi. Otuzlarının sonlarına yaklaştığını tahmin ettiğim Aliye hanım, alışkın olduğum gibi siyah kalem eteği ve beyaz gömleğiyle tam karşımda duruyordu. Beni gördüğünde şaşırdığı için birkaç saniye kahve gözlerini kırpıştırarak kendine gelmeye çalışmış olsada durumu hızlıca toparlayarak abime döndü.

"Cenk bey, babanız sizi toplantıya bekliyor." dedi aceleci bir şekilde. Abim onu başıyla onaylarken, "Tamam, hemen geliyorum."diye yanıtladı. Kapı geri kapandığında abime döndüm. Oturduğu yerden kalktığında bakışlarımla onu takip ettim.
Siyah gözleri benimkilere sabitlendiğinde, "Tercihlerini doğru yap, kardeşim."dedi beni uyarmak istercesine. Yüzünü buruk bir gülümseme kapladı.

"Ama doğru olan, Duhan değil."dedi acı bir gerçekten bahseder gibi. Gözlerim onda takılı kalmışken başını onaylamazcasına iki yana sallayarak arkasına döndü ve odadan çıkıp gitti. Dönüp bakmamıştı bile. Başımı koltukta geriye atarak derin bir nefes verdim.

Beyaz tavanda dakikalarca bir cevap aradım.

Ama kafamı dolduran düşünceler, abimi mutlu edecek türden değildi.

Üç Gün Sonra

"Sen dememiş miydin kulüplere katıl diye? Katıldım işte."elimdeki telefondan adresi kontrol ederken aynı zamnda da Ecem'e laf yetiştiriyordum.

"Tedaviye bu kadar hızlı cevap vereceğini düşünmüyordum."dediğindeyse oturduğum koltukta arkamı dönerek, kıstığım gözlerimle ona komik mi? diye sorarcasına baktım. Omuz silkmekte yetindi ve yüzünü cama çevirdi.

"Ecem ve senin üyesi olduğun kulübün etkinliğine neden biz geliyoruz ki?" Fred'in sorusuyla ona döndüm. Arka koltukta, Ecem'in yanına oturmuştu. Elleriyle tam önündeki sürücü koltuğunda oturan Asya'yı işaret etti.

"Asya bizim okulda okumuyor bile!" Derken başını hafifçe iki yana sallayarak kahve gözlerini benimkilere dikmişti. Kıvırcık saçları başını salladığında iyice dağılmıştı. Ne kadar sinirimi bozuyor olsada fazla sevimliydi.

Sağ elimle telefonu tutarken aynı zamanda işaret parmağımı Fred'e sallayarak, "Sende bizim okulda okumuyorsun."diye dediği şeyi düzelttim.

"Yani biraz daha okula gelmezsen okuldan atılmış olacaksın."sinirle önüme döndüm.

"Daha okul açılalı bir buçuk ay oldu ve sen sadece dört kere okula geldin. Bunun biri kayıt günüydü zaten."telefonuma dönerek konuma baktım.

"Buradan sağ döneceksin, Asya."diye yanımda oturan Asya'ya co-pilotluk yaptım.

"Herkes senin gibi okulu sevmek zorunda değil."dediğindeyse telefonu bıraktım ve iki elimle koltuğa tutunarak arkamı döndüm.

"Okulu sevmemen için okula gitmiş ve okulu tecrübelemiş olman gerekir, marul kafa." verdiğim cevaba karşılık sadece omuz silkti ve aynı Ecem gibi bakışlarını camdan dışarıya çevirdi. Bıkkınlıkla derin bir nefes vererek önüme döndüm.

"Hem, sosyal sorumluluk projesi bu. İnsanlara katkınız olacak. Güzel bir şey." Evet, Duhan'ın düzenlediği sosyal sorumluluk projesine katılmak güzel bir şeydi.

"Sanırım geldik."Asya'nın söylediği şeyle birlikte bakışlarımı camdan dışarıya diktim.

Burası Beykoz taraflarında kalan bir mahalle ilkokuluydu. Oldukça geniş bir bahçesi ve binası varsı. Üniversitenin Mimarlık fakültesi ve İnşaat Mühendisliği bölümü başta olmak üzere bu okulun baştan yapılmasına destek olmuşlardı. Öğrendiğim kadarıyla tüm yaz boyunca kulüpteki ve fakültelerdeki insanlar bu okul projesiyle uğraşmışlardı. Okulun yeni çizimini bölümün dereceli öğrencileri yapmıştı.

Yani Duhan.

Hızlıca arabadan inerek daha dikkatli incelemeye başladım.

Okulun tasarımı fazlasıyla modern ve iç açıcıydı. Geniş bir basketbol sahası ve çok amaçlı spor alanları vardı. Okulun giriş kapısı bu mesafeden bakıldığında bile dikkat çekiyordu. Geometrik şekiller estetik biçimde bir araya getirilmişti ve nedense binanın geri kalanıyla alakalı merak uyandırıyordu. Okulun büyük bir kısmı camlardan oluşuyordu ve sınırlar rahatlıklı görünebiliyordu. Binanın etrafı yeniden yeşillendiriliyor olsada arazinin büyük bir kısmı zaten ormana bakıyordu. Dersten sıkılan çocuklar için göz zevki veren bir yeşillikti.

"Burası çok güzel."Asya'nın hayranlık dolu ses tonu beni ona dönmeye zorlamıştı. Haklıydı. Burası gerçekten çok güzeldi.
"Hadi artık içeriye geçelim."Ecem'in peşinden binaya girerken bakışlarımı etrafımdan alamıyordum. İçeriye girdiğimiz an gördüğüm koşuşturma yüzümde tatlı bir tebessüm oluşmasına neden oldu.

Eğitim yılı başlamış olsada buradaki herkes elinden geldiğince hızlı olmaya çalışarak, burayı asıl sahiplerine teslim etmek için koşuşturuyordu. Aslında neredeyse bitmiş sayılırdı. Sınıflara sıralar taşınıyor, koridordaki dolapların jelatinleri çıkarılıyor ve akıllı tahtaların ayarları yapılıyordu.

"Anı!"koridorda ilerlemeye ara vererek sesin geldiği tarafa, arkama döndüm.

Laçin, üzerindeki mavi tulumu ve kucağındaki büyük boya kutusuyla olduğum yere doğru koşar adımlarla gelirken ne zaman çatıldığını bilmediğim kaşlarım gevşedi. Tanıdık bir yüz görmek rahatlamamı sağlamıştı.

"Buraya geleceğini bilmiyordum."derken nefes nefese kalmıştı. Sarı saçlarını tepeden sıkıca toplamıştı ve üzerindeki mavi tulumun belirli yerlerinde boya lekeleri vardı. Koşuşturduğu için yanakları kızarmıştı ve alnında boncuk boncuk terler vardı. Bu haliyle gözüme fazlasıyla sevimli görünmüştü.

Omuzlarımı silkerken kollarımı iki yana açtım.

"Bende bilmiyordum." Yüzümdeki alaycı ifadenin aksine fazlasıyla ciddiydim.

Gazel'in o gün bana verdiği dosyadaki okulları araştırırken, Duhan'ın okuduğu ilkokulu inceleme gereksinimi duymuştum. Çünkü o kız muhtemelen Duhan'ın ilkokul arkadaşıydı. Odasında bulduğum o fotoğraf sayesinde böyle bir çıkarımda bulunmuştum. Bu okula gidersem bir şekilde hem kız hemde Duhan hakkında daha ayrıntılı bilgi öğrenebileceğimi düşünüyordum. Ta ki böyle bir okulun artık var olmadığını öğrenene dek.

Okul, yazın başında yıkılmış ve okuduğum üniversitenin finans ettiği bir fonla tekrardan inşa ediliyordu. Şuan içerisinde olduğum okulun arazisinde bir zamanlar küçük Duhan dolaşıyordu.

Bina değişmiş olsada, öğrendiğim kadarıyla öğretim kadrosunda pek bir değişim olmamıştı. Fakat şuan bu inşaat alanında ne bir öğretmen ne de işime yarayabilecek başka birinin olduğunu sanmıyordum.

Girdiğim bu çaba tam bir fiyaskoydu.

"Şey..."aniden sessizleşen ortamdan rahatsızlık duyduğumdan durumu düzeltmeye çalıştım.

"Laçin; kardeşim Fred, kuzenim Asya ve arkadaşım Ecem."ben sırayla onları gösterirken, Laçin'de başını memnun olduğunu belli edercesine sallıyordu.

"Laçin de..."evet ne açıklama yapacağımı bilmiyordum.

"Duhan'ın fakülteden arkadaşıyım. Bizi o tanıştırdı." Laçin durumu benim yerime toparladığındaysa bakışlarımla ona teşekkür ettim. Sadece göz kırpmakla yetindi.

"Ee? Ne yapıyoruz şimdi?"Fred'in sorusuyla birlikte tüm bakışlar ona döndü. Arabadaki Fred'in aksine şuan fazlasıyla hevesli görünüyordu. Acaba neden (!)?

Laçin birkaç saniye omzunun üzerinden arkaya, düşünceli bir şekilde baktı. Ardından bakışlarını hızlıca bana çevirdi ve ben daha ne olduğunu anlamadan kucağındaki boya kutusunu kollarıma tutuşturdu. Refleks bir şekilde boya kutusunu alırken, "Sen bunu Duhan'a götür. Dümdüz ilerle ve sağ koridora sap. Orada bir yerlerde duvar boyuyor, bulursun onu."diye ne yapmamı istediğini açıkladı. Bakışlarını benden çektikten sonra Fred, Asya ve Ecem'e döndü.

"Yeni malzemeler gelmiş, sizinlede beraber onları içeriye taşıyalım." Herkes bir anda çıkışa doğru yöneldiğinde koridorun ortasında yapayalnız kalmıştım. Arkalarından bakarken kendimce, "Görüşürüz öyleyse."diye mırıldandım. Bakışlarımı kucağımdaki kırık beyaz rengindeki boya kutusuna indirdim. Sanırım artık benim de gitmem gerekliydi.

Arkama dönerek, Laçin'in dediği şekilde koridorda ilerledim. Yer yer ustalar tepedeki floresan lambalarla uğraşırken nedense aklıma hastanedeki o gece gelmişti. Artık floresanlar bana güzel şeyler hatırlatmıyordu.

O gece kendi hayatım hakkında sınırsız yetkiyi Duhan'a verdiğim gündü ve o günden beri kendimi eski Anı gibi hissetmiyordum. Hayatımın odak noktasında sadece ailem ve hastane vardı. Beril'den kurtulmak için girdiğim uğraşlara ek olarak Gazel'le dalaşmak dışında başka çabaladığım hiçbir şeyim yoktu. Şimdiyse hayatımın ortasına bir kaya gibi çakılmış kocaman bir Duhan vardı.

Uzaktan bakıldığında kusursuzdu.

Sapasağlam.

Ama ayrıntılardan birine takılıp kaldınızda, gerisi geliyor ve sizi içine çekiyordu. Onu terk edip giden ailesinden tutun, Ay prensesine kadar kocaman bir gizem yumağıydı. Ve bu gizem yumağı beni de içine almış, halatı boynuma dolayarak beni hayattan koparmıştı. Son bir buçuk aydır düşünebildiğim tek şey Duhan ve gizemli geçmişiydi.

Abim sayesinde bu düğümü çözmek konusunda büyük bir ilerleme katetmiştim ama hiçbiri tamamen yeterli değildi.

Duhan'ı çözmek konusunda hiç bir şeyin yeterli olacağını düşünmüyordum artık. O kendini birebirde açıklamadığı sürece her zaman gerçeklerin üzerinde sis perdesi olacakmış gibiydi.

Laçin'in dediği gibi sağ koridora saptığımda burnuma saplanan yoğun boya kokusuyla yüzümü buruşturdum.

Koridorun sonu boydan boya cam olduğu için güneş doğrudan içeriye doluyordu.

Elindeki sprey boya şişesiyle duvarı yer yer boyarken, Güneş asıl sanat eseri oynuşçasına en ince ayrıntısına kadar Duhan'ı aydınlatıyordu. Bu açıdan vuran Güneş sayesinde oka benzeyen kirpiklerinin gölgesi bile boyanmamış duvara yansıyordu.
Elinde siyah bir cerrahi eldiven, yüzüdeyse burnunu ve dudaklarını kapatan bandanalardan vardı. Kumral saçları her zamanki gibi mükemmel bir dağınıklıktaydı. Umarım ellerimi o yumuşacık görünen dağınık saçlarına geçirmeden ölüp gitmezdim.

Anı! Alo! Kendine gel!

Gerek yok.

Anı iyi misin canım benim?

Yoo.

"Oyuncu değişikliği demek." Kulağımı dolduran Duhan'ın sesiyle titrek bir nefes verdim. Onu dakikalardır izlediğimi biliyordu, öyle değil mi?

"Beğenemedin mi?"diye sorduğum esnada bakışlarımı ondan kaçırarak, kucağımdaki boya kutusunu yere koydum.

"Yoo." dediğinde elindeki sprey boya kutusunu yerdeki diğer boyaların yanına koydu. Olduğum yerde dikleşerek kollarımı birbirine doladım. Tek kaşımı sorgulayıcı şekilde havaya kaldırarak, ağırlığımı tek ayağıma verdim.

Bana döndüğünde, arkadan güneş vurduğu için yüzünü tam olarak seçemiyorsum. Ama bana dönen sarı gözleri orada olduklarını haykırır gibi karşımda duruyorlardu.

Bandanayı yüzünden çektiğinde, sarı gözlerini benden çekerek saniyelik bir şekilde duvardaki çizimine baktı. Yüzünü kaplayan pervasız sırıtış her an genişlerken, "Değişiklik iyidir."demekle yetindi ve birkaç adım gerileyerek duvara yaptığı şeye uzaktan baktı.

Duvara ne çizmişti?

Seri adımlarla yanına vararak, aynı şekilde yanında dikilerek duvara yaptığı grafitiyi incelemeye başladım.
Mavinin tonlarını kullanarak yazdığı Electronic Future yazısının olduğu duvarın arkasında bilgisayar sınıfı vardı. En azından kapının yanında öyle yazıyordu.

Renkleri öylesine güzel kullanmıştı ki sanki neon ışıklarla aydınlatılıyormuşçasına gerçekçiydi. Future yazısının "T"sinin üzerindeki çizgiyi bir roketin ardında bıraktığı ışına benzeyen gölgesi oluşturuyordu. Yaratıcı ve bir o kadar da sevimli bir tasarımdı.

"Çok güzel olmuş."derken yüzümde tatlı bir gülümseme vardı. Duhan ne çizerse çizsin bu tepkiyi vereceğime emindim. O gece bana bıraktığı nottaki el yazısına bakarkende böyle gülüyordum.

"Teşekkür ederim... ama daha çok zamanım olsaydı belki güzel bir şey yapabilirdim."bunları derken başını sol omzuna yatırmış bir şekilde yaptığı grafitiyi inceliyordu. Aynı şekilde başımı sol omzuma yatırarak yaptığı çizime baktım. Bence oldukça güzeldi. Hem bilgisayar sınıfının olduğu duvara daha modern ve göze hitap eden ne yapabilirdi ki? Muhtemelen bu sınıfı ortaokul grubu kullanacaktı ve onlarda çizgi film karakterlerinden hoşlanmazlardı. En azından okullarının duvarlarında.

"Duhan hakkını yeme, gerçekten çok güzel yapmışsın."olduğum yerde dikleşerek, ellerim belimde olacak şekilde ona göndüm. Sarı gözleri hala grafitinin üzerindeydi.

"Ne kadar zamanını aldı bunu yapmak?"diye sorduğumda sağ kolundaki saate kaçamak bir bakış attı.

"Yedi."kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken tekrardan grafitiye bakma gereksinimi duydum. Yedi saat zaten yeterince fazla bir süre değil miydi?

"Yedi saat zaten fazla bir süre değil mi?"diye sordum çekingen bir tavırlar. Yani, bu tip şeyler nasıl yapılırdı ki? Ne kadar zaman gerektirirdi?

"Dakika."dediğindeyse kontrolüm dışında çatılan kaşlarımla ona döndüm.

"Yedi dakika mı?!"sesim kontrolümün dışında yüksek çıkmıştı. Bakışlarımı grafiti ve Duhan arasında hızlı hızlı gezdirdi. Bu adam kafayı mı yemişti? Yedi dakika için mükemmel olan bir eser yapmıştı ve bunu beğenmiyor muydu?

"Yedi dakikada böyle güzel bir şey çizdin ve bunu beğenmiyor musun?"diye sorduğumda hala bana değil, çizimine bakıyordu. Başını beğenmediğini belli edercesine iki yana salladı. Şaşkınlıkla sağ profiline bakakaldım.

Sanatçı egosu işte.

"Sen kafayı yemişsin."diye homurdanarak az önce yere bıraktığım boya kutusunun yanına ilerledim.

"Hadi boyanmamış duvarları boyayacağız daha."derken kutunun önünde dikilmeye başladım.

Duhan sarı gözlerini ben ve kutu arasında gezdirdi.

"Daha önce duvar boyadın mı?" sorduğu soruyla kaşlarım çatıldı. Duvara sulu boyayla bir şeyler çizmek sayılır mıydı?
"Anladım." dedikten sonra eliyle sol tarafında kalan bir diğer sınıfı işaret etti.

"İçeride tulum var. Sen giyin, bende o sırada boyayı hazırlayayım." gösterdiği sınıfın kapısına kaçamak bir bakış attım. Ardından Duhan'ın üzerindekilere baktım. Üzerinde tulum yoktu. Onun yerine ağzı yüzü yamulmuş gri bir tişört ve siyah pantolonu vardı. Ben gelene kadar boyalarla uğraşmış olmalıydı ama üzerinde en ufak bir damla bile yoktu.

Profesyonel boyacı.

Dediğini yaparak, şimdilik ardiye olarak kullanılan sınıfa girdim.

Sınıfın bir duvarı tamamen camdı ve ağaçlığa bakıyordu. Henüz akıllı tahta ve sıralar yerleştirilmemişti. Buraya tıkılmış eşyalar birer tepecik oluşturmuşlardı. Kapının tam önünde duran kuyruklu piyano zar zor sığdırılmış gibiydi. Eşyaları inceleyerek zaman kaybetmemek adına doğruca kapının yanındaki dolaplardan birbin kapağına asılmış olan mavi tulumlardan birini aldım.
Tulumu hızlı bir şekilde kıyafetlerimin üzerine geçirdikten sonra bileğimdeki siyah tokayla saçlarımı tepemde at kuyruğu yaptım. Saçlarım gereksiz bir biçimde fazla uzundu ve boya yaparken onlarında boyanmasını istemiyordum.

"Anı! Gelirken fırçaları da getirir misin?" dışarıdan gelen Duhan'ın sesiyle birlikte bakışlarımla fırçaları aramaya başladım. Kuyruklu piyanonun üzerine öylece bırakılmış fırçaları kucakladım.

Uzun çubuklu sopalar yüzünden birkaç saniye dengemi sağlayamadım ve kapıya ilerlerken belimi sert bir şekilde kuruklu piyanoya çarptım. Çapmamın etkisiyle birlikte piyanonun klavyelerinin üzerini kapatması gereken ama açık olan kapakçık gürültüyle klavyenin üzerine kapandı. Sesin etkisiyle yüzümü buruşturdum.

Piyano eskiydi ama iyi bakıldığı için yeni ve fazlasıyla temiz duruyordu. Buraya yeni getirildiği her halinden belliydi. Siyah renkteki piyanoyu incelerken, az önce kapanan kapakçığın üzerine kazınmış olan harfler dikkatimi çekti.

H.A.

"H"harfinin ortasındaki çizgin aynı zamanda "A"harfinin de kısa çizgisiydi ve ucuna kıvrım verilerek hoş bir sembole dönüştürülmüştü.

"Anı, iyi misin? İçeriden ses geldi." Kapının dibinden gelen Duhan'ın sesiyle harflere bakmaya son verdim.

"İyiyim ama ellerim dolu. Kapıyı açar mısın?" cümlem bittiği anda kapıyı açmıştı. Çatılmış kaşlarının ortasındaki şüphe çukuruna ek olarak odanın içinde dolanan sarı gözleri sesin nereden geldiğini anlamaya çalışırken daha fazla onu zorlamamak için, "Piyanoya çarptım, kapağı kapandı. Ses oradan geldi."diyerek aradığı cevabı ona verdim.

Aldığı cevapla yüz kasları gevşerken önce bana ardından piyanoya baktı. Birkaç saniye sonra çenesi sert bir şekilde kasılmıştı. Ben her dakika değişen yüz ifadesini incelerken o hala piyanoya bakıyordu.

"Hadi, çık artık odadan."diyerek arkasını döndü ve kapının önünden çekildi. Bende peşinden ilerledikten, kapıyı kapatmadan önce son bir kez piyanoya baktım.

H.A.

Ayağımla kapıyı geri kapattığımda koridorda tüm ses yankılandı. Umursamadım ve Duhan'ın yanına yani boya kutularının yanına ilerledim. Hazırladığı boyanın yanına kucağımdaki fırçaları bıraktım. Olduğum yerde dikleşerek ellerimi bellerime yerleştirdim. Bakışlarımı henüz boyanmamış duvarlarda gezdirirken, tek boyalı duvarın az önce Duhan'ın çizim yaptığı duvar olduğunu farkettim. O çizimi yapmak için önceden boya atmış olmalıydı.

"Sen bu duvardan başla, bende diğerini boyayacağım."derken yere bıraktığım fırçalardan rulo olanı aldı ve hazırladığı boya kabına daldırdı. Ben onu izlerken omzunun üzerinden bana döndü ve, "Ee, başlamayacak mısın?"diye sordu. O vereceğim cevabı beklemeden arkasını döndüğünde, gergin duran sırtına bir süre bakakaldım. Ne olmuştu birden?

Umursamayarak omuz silktim ve önümdeki fırçalarla bakışmaya başladım. Hangisini kullanmam gerekiyordu?

Duhan'dan kopya çekerek, rulo fırçada karar kıldım ve sopa kısmını tutar tutmaz ucunu boya kutusuna daldırdım. Aldığım boyayı duvara sürerken yere damlayan fazla boyalar yüzümü buruşturmama neden olmuştu. Bir şeyi yanlış mı yapıyordum?
"Dur dur!"Duhan'ın keyifle çıkan sesinden gülmemek için kendini kastığı belli oluyordu. Elindeki fırçayı bıraktığı gibi yanıma geldi ve fırçayı ona vermem için elini uzattı. Sopadan tiksinir bir biçimde ona verdiğimde, erkeksi bir kıkırtısı boğazından yukarıya yükseldi. Bu ses gerçek miydi?

"Bu şekilde boyayı kullanmaya devam edersen sadece bir duvarı boyarsın." Sopanın ucundaki boyayı kutunun kenarına sürterek belirli bir kısmını kutuya geri akıttı. Ardından duvara dönerek, yukar aşağıya doğru şeritler çizmeye başladı. Bunu yaparken benim az önce belirli bir noktaya yapıştırdığım boyayı da dağıtıyordu.

"Bu boyanın duvarda güzel durması için iki kat sürülmesi gerekiyor. O yüzden ilk katı olabildiğince düzgün ve eşit boyamam gerek. Baz gibi düşün, eşit dağıtmalısın."ben her yaptığı şeyi kafama kazımak istercesine izlerken devam etti.

"Ve boyayı tek yönde sürmen gerek. Eğer sürmezsen ikinci katı sürdüğünde dalgalanma olur ve güzel gözükmez."bana döndüğünde, başımı onaylarcasına salladım ve fırçayı bana vermesi için ellerimi ona uzattım. Bakışlarını ellerime indirdikten sonra tekrar yüzüme çevirdi. Kısılmış sarı gözleriyle şüpheci bir şekilde, "Anladın değil mi?"diye sordu. Gözlerimi devirerek elindeki çubuğa uzandım ve çekerek elinden aldım.

"Anladım, gerizekalı değilim." Ona bakmadan duvara döndüm ve dediği gibi rulo fırçayı duvara sürtmeye başladım.
"Eşit ve düzgün."diye mırıldanırken Duhan hala yanımda dikiliyordu. Yaptığım işten emin olmaya çalışıyordu.

"Bu özelliğini seviyorum."derken sırtını çevirip arkamdaki duvara, yarım bıraktığı işi tamamlamak üzere ilerledi. Omzumun üzerinden merakla ona döndüğümde devam etti.

"Çabuk kavrıyorsun." yerdeki rulo boya fırçasını aldı ve duvarı boyamaya başladı. Derin bir nefes vererek önüme döndüm ve boyamaya devam ettim.

Dediği şeyleri yapabiliyor olmam işine geliyor olmalıydı. Onun gözünde dediklerini yapan bir robottan farksız olmalıydım. Göğüs kafesimin daraldığını hissederken, kafamın içindeki kemirgenlerin fısıldadığı şeyler sağlıklı düşünebilmemi engelliyordu.

Ben onu böylesine merak ederken, o sadece beni ortağı olarak görüyordu ve nedensizce canımı yakmaya yetiyordu. Zaten böyle olması gerekmiyor muydu? Başından beri istediğim şey aramızdaki bu mesafeydi ama şimdi neden canını sıkan en büyük şeye dönüşmüştü?

İşime geldiği şekilde ve kişilere karşı empati yapardım. Bu kişiler genellikle abim, Ecem ve Fred olurdu ama Duhan'a yaptığım empatiyi başka hiçkimseye yapmamıştım. On dokuz yıllık hayatımda hiçkimseyi bu kadar anlamak istememiştim. Duhan saatlerce, aralıksız okumak istediğim ingiliz romanlarından farksızdı.

Naif, düşünceli, nazik ve gizemli...

"Haklıydın."dedi birden. O bunu dediği andan ittibaren dikkat kesilmiş olsamda umursamıyormuş gibi yaparak işime devam ettim.

"Yaptığım şey saygısızlıktı." ister istemez kollarımı durdurdum ve çatılmış kaşlarımla onu dinlemeye başladım. Duvara sürtünen boya sesinden hala boyamaya devam ettiğinden emindim. Fakat böyle ciddi bir konuyu böylesine rahat ve umursamazca dillendirebiliyor olması içten içe üzülmeme neden oldu.

"Özür dilerim. Bir daha tekrarlanmayacak." dediği şey sayesinde dudaklarımda buruk bir tebessüm oluştu. Ama bu içimdeki cam kırıklarının sadece dışarı yansıma biçimiydi.

Elimdeki sopayı boya kutusuna geri koyduktan sonra olduğum yerde dönerek onu izlemeye başladım. Göz hizamda kaslı sırtı dururken konuşmam gerektiğini hissettim.

"Duhan, eğer bu şeye devam edeceksek birbirimize güvenmemiz gerek." bunu dediğim anda durarak omzunun üzerinden bana döndü ve yüz ifademde bir çıkarımda bulunmaya çalıştı. Ciddi olduğuma karar kıldığındaysa o da elindeki sopayı boya kutusuna koyarken konuştu.

"Güvene gerek yok. Karşılıklı çıkarlar, insanları birbirine bağımlı hale getirir zaten. Aramızda saygı olsa yeter." sesi fazlasıyla mesafeli ve soğuktu. Dediği şeye şaşkırırken kaşlarım yay gibi havalandı. Ciddi miydi? Göğüs kafesime ani bir ağrı saplandı. Hayal kırıklığı.

"Çıkarlar bittiğinde seni bana bağlı yapan şey ne olacak peki?"diye sorduğumda, koyulaşmış sarı gözleri anında benimkileri buldu.

Sakin adımlarla bana doğru gelirken gözlerini bir an bile üzerimden çekmedi. Aramızda yaklaşık üç adımlık mesafe kaldığında, "Sana onca iyilik yapmışken, seni benden uzaklaştırak şey ne olacak peki?" diye sordu üstten bakan, ukala bir tavırla. Üzerime gelmeye devam ederken istemesizce geriledim.

Gözlerim kısılırken, bende yarattığı gerginliği yansıtmamaya çalışarak, "Bu zaman kadar bana yaptığın hiçbir iyiliği senden ben istemedim. Her şeyi tamamen sen gönüllü olarak yaptın." dedim hızlı hızlı. Geriye doğru adımlaya devam ederken, boyalı duvarla aramızda ne kadar mesafe kaldığı hakkında en ufak bir fikrim dahi yoktu.

"Ve..."diye devam etmeden önce sertçe yutkunarak kuruyan boğazımı ıslattım.

"Rahatsız olacağım en ufak bir şey yaparsan, Fred'in başına gelecekler umrumda olmaz, çekip giderim." ben daha da geriye gidecekken belimden hızlıca tutarak ilerlememe engel oldu. Tutuşunun etkisiyle düşmemek adına ellerim omuzlarını buldu ve sıkıca kavradım. Omuzumun üzerinde arkama baktığımda, neredeyse değecek olduğumu farkettim.

Önüme döndüğümde Duhan'ın yüzündeki alaycı gülümseme, söylediklerimle birlikte genişlemişti. Yüzünün aksine gözleri ciddiyetini haykırırken kendimi küçücük hissettim. Başını hafifçe omzuna yatırarak gözlerini gözlerime işledi.

"Peki ya amcan ve babana yapabileceklerim. Korkutmuyor mu seni?" Çenem sertçe kasılmışken o fazlasıyla rahattı. Neden beni köşeye sıkıştırmak için böylesine bir çaba halindeydi? Madem babam ve abimle iyi bir geçmişi vardı. Neden bildiği şeylerle beni tehdit ediyordu?

"Onlar yetişkin insanlar, başlarının çaresine bakabilirler." verdiğim cevap yüzünden Duhan'ın kaşları şaşkınlıkla havalanırken dudaklarında hala o sinir bozucu gülümseme vardı. Birde o dudağının sağ alt köşesindeki ölüm çukuru.

"Beni tehdit ediyorsun ve olabileceklerden korkmuyorsun?"sesindeki sorgulayıcı tonlama bir an beni tereddüte düşürmüş olsada ona bunu belli etmedim.

"Aynen öyle."bunu derken başımı sallamıştım. Yüzündeki alaycı ifade yerini düşünceli bir gölgeye bırakırken gülümsemesi soldu, sarı gözleri kısıldı ve yana yatırdığı yüzünü dikleştirdi. Bakışları yüzümde dolanırken ne aradığını bilmesemde, anlamak adına dikkatlice yüzünü inceledim. Yüzlerimiz arasındaki mesafe o kadar azdı ki irademin sınırlarında bir ip cambazı gibi tedirgin ilerliyordum.

Toprağa karışmış denizi andıran kokusu tüm hücrelerime işlerken konuşmaya başladı.

"Ne yapmaya çalıştığını anlıyorum." dedi sadece ikimizin duyabileceği bir ses tonuyla. Israrla kahvelerimi Güneş'i andıran gözlerine diktiğimde yüzünü tehlikeli bir ifade kapladı.

"Yaralarımı görmek istiyorsun. Her birini...teker teker." Kuruyan dudaklarını diliyle ıslattığında bakışlarım istemezce oraya kaydı. Fakat hemen kendimi toparlayarak tekrardan sarı gözlerine döndüm. Beni yakalamıştı ama devam etti.

"Çünkü sende biliyorsun, yaralar insanın benliğini ortaya serer." Yüzünü yüzüme yaklaştırken kaskatı kesildim. Belimdeki elleri, vücuduma sinmeye başlamış olan kokusu ve baştan çıkartıcı sıcak nefesiyle tamamen onun kontrolü altındaydım.

Yüzünü hafifçe eğdiğinde, sarı gözlerini bir sis gibi aniden kaplayan karanlık ifade bedenimdeki bütün tüylerin şaha kalkmasına neden oldu. Ensemde hissettiğim soğukluğa inat, gözlerinde alışkın olduğum sıcaklığı arıyordum.

"Ben senin yaralarını tüm çıplaklığıyla görebiliyorum, Erel." Yenilginin verdiği çaresizlikle gözlerimi yumdum.

Tabiki biliyordum...

"Kabullenemediğin tüm gerçeklerini görebiliyorum." Yüzümde hissettiğim sıcak nefesiyle eş zamanlı olarak dişlerimi sertçe birbirine bastırdım. Belimdeki ellerinin tutuşu sertleşti ve beni yavaşça kendine çekti.

"Mükemmel olduğunu sandığın baban art arda on beş adamı kendi elleriyle öldürürken, bir araba bagajından her şeyi an ve an izlediğini biliyorum." Her nefes alışımda ciğerlerim iğne gibi batan oksijen, kafamın içindeki kemirgenlerin bana çektirdiği eziyetin yanında hiçbir şey sayılırdı. Kafamdan çıkartmak için yıllarca uğraştığım bu gerçeği yüzüme haykırıyor olması, kafamda inşa ettiğim tüm duvarlarım yıkılmasına neden olmuşken sıcak nefes kulağıma tırmandı ve devam etti.

"Eğer sen kabullenmezsen insanlar sen kabullenene kadar bunu yüzüne vuracaklar."durakladı.

"Büyü artık, Erel. Tanıdığın hiçbir insan temiz değil. Hiçbir şey yapmadan öylece durduğun sürece, sende öyle." zorlukla derin bir nefes verdim. Bana bunu yaptırmak zorunda mıydı?

"Sen ne zaman kabullenebildin?"diye sordum tüm gücümü toplayarak. Gözlerimi açtığımda, olduğu yerde dikleşti ve merakla koyulaşmış sarı gözlerini benimkilere dikti. Hırsla dolmuş olan gözlerimden birazdan akacak olan yaşı umursamadan devam ettim.

"Baban seni terk edip gittiğinde mi?"Tüm irademi zorladım ama diyeceklerimin önüne geçemedim. Gür kaşları çatılmıştı bir şekilde beni izliyordu.

"Yoksa o kızın ölümüne neden olduğunda mı?" Bazı cümleler deprem etkisi yaratırdı. O kafamın içinde bin zorulukla inşa ettiğim duvarlarımı üzerime yıkmışken, aynı şekilde onunda canının yanmasını istemiştim.

Öncelikle az önce çattığı kaşları gevşedi. Ardından sarı gözleri tehlikeli bir şekilde parıldamaya başladı. O an gözlerine dikkatlice baktığımda farketmiştim.

Yaşamayan bir adamın canını yakamazdım.

İçimde peyda olan özür dileme isteğini bastırarak, dolan gözlerimle gözlerine bakmaya devam ettim. Özür dilemenin anlamını bilseydi, sonrasında üzerime gelmezdi. Anlamını bilmediği şeyleri ona söylemenin önemi yoktu.

Sarı gözlerini yavaşça kırpışına şahit olduğumda düşüncelerimin arasından sıyrıldım. Biçimli dudaklarını yorgun bir gülümseme kapladı. Gülmeye çalışırken zorlandığı aşikardı.

"Bu sefer ödeştik." Gözlerinde gördüğüm şeye alışkın değildim. Bana fazlasıyla yabancı ve farklıydı. Bambaşka biri gibi bakıyordu. O an farkettim. Kollarının arasında olduğum kişi Duhan'ın herkesten gizlediği, harabeden farksız olan o adamdı.
Bir zamanlar abimin arkadaşı olan gerçek Duhan Alkan.

Ellerini belimden çektiğinde kendimi çırılçıplak hissettim.

Eksik kalmış gibi.

Hiçbir şey demeden arkasına döndüğünde sadece arkasından bakabildim. Artık o büyük cüsseli bedeninin içinde sakladığı harabeyi görebiliyordum.

Ciğerlerimdeki her bir alveolün olduğu yerde çürümeye başlaması ve midemi ekşilten safra... Pişmanlığın vücudumda yarattığı etkiler bunlardan ibaret olsa da kafamdaki kemirgenler için aynı şey söylenemezdi.

Hissettiğim pişmanlık onları besleyen yemlerden sadece bir tanesiydi. Acı çekmemden zevk alan küçük yaratıklar.
Ama bugün, ben Anı Erel...kafamın içinde saklambaç oynadığım kemirgenlerin öğününden başka bir şey değildim.

Ee ne olacak şimdi?
Sonraki bölümde görüşmek üzere...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

28okunma 0beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.