Güneş Kapanı kitap kapağı

3. bölüm / 31

Güneş Kapanı

3-Yeni Düğüm

Vaveyla Yazarı: Mizena

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: 3-Yeni Düğüm

"Evet arkadaşlar, staj gruplarınızı dışarıdaki panolara bakarak öğrenebilirsiniz. Dersimiz burada bitiyor. Perşembe günü görüşmek üzere."Zafer hoca siyah evrak çantasını toparlayarak amfiden çıkarken oturduğum yerde durarak amfinin boşalmasını bekledim. Panoların önündeki o cümbüşe girmek istemiyordum ama bugünlük tüm derslerim bitmişti ve acile gitmek varken burada zaman öldürmek istemiyordum. Sadece birkaç dakika sonra oturduğum yerden kalkarak merdivenlerden yavaşça aşağıya inmeye başladım.

Amfinin olduğu sınıftan çıktığım gibi koridorda sola döndüm. Hala birkaç kişi panoya bakıyordu ama daha fazla buraların boşalmasını beklemeyecektin. Neredeyse her tarafında bir duyuru asılı olan panoya baktım. Liste o panonun ortasına asılmıştı. Üç kağıttan oluşuyordu. Listeye bakan aynı sınıfta olduğum ama hiç tanımadığım üç kız benim de panoya bakmam için biraz kenara çekildiler. Parmağımı aşağıdan yukarı doğru sürterek adımı aradım. Peşpeşe raptiyelenmiş üç kağıdın en üstüne geldiğimde kendi adımı görmüştüm.

1.Grup
Anı Erel
Gazel El-Tatar
Aylin Sönmez
Buket Yaman
Mehmet Sürgüc

Listedeki adları sırayla okurken gördüğüm isimle bıkkınlıkla ofladım.

"Üzülmüş gibisin?"Arkamdan gelen tanıdık sesle bayık bakışlarımı omzumun üzerinden ona çevirdim.

Gazel.

Okulun ilk günümde muhattap olmak isteyeceğim son kişi bile değildi. Tüm bedenimi arkaya çevirdim.

Küçümseyen bakışlarımı, benden yaklaşık on santim uzun adamda gezdirdim. Siyah tişörtünü ütüleme gereksiniminde bile bulunmamıştı. Gri, biraz bol gelen eşofmanıyla beraber spor antremanından çıkmış gibi görünüyordu. Siyah saçları birbirine karışmış yeşil gözleri tüm dikkatiyle üzerimdeydi. Ona doğru bir adım yaklaşarak aramızdaki mesafeyi azalttım. Bana bakmak için başını hafif aşağı indirdi. Kemikli çenesini saran siyah pis sakalı buradan daha seyrek görünüyordu. Dudaklarına alay ve kibirin beraber harmanlandığı bir sırıtış hakimdi.

Yüzüme geçirdiğim en az onunki kadar alay dolu gülümsemeyle "Tüm yıl boyunca aynı grupta olmak ve beni geçme çabanı izlemek ne kadar bana keyif verecek olsa da senin için üzüldüm."dedim ve sır verecekmişçesine bir adım adım yaklaşarak fısıldar bir tonda "Çünkü senin aksine hala empati yeteneğim var." diyerek geri çekildim. Benim sözlerimle kaşları havalandı. Ellerini gri eşofmanının ceplerine soktu ve olduğu yerde sallanmaya başladı.

"Bu sene farklı. Acilde dikiş atmaya benzemez. Bu sene birincilik benim Erel" Gözlerimi devirdim.

"Hep aynı iddalı sözler. Hep aynı istikrar ama sonuç hep aynı El-Tatar." Başımı hafifçe omzuma yatırdım.

"Yorulmadın mı bu yarıştan üç yıldır?" Sesimdeki alaycılık onu daha da gaza getiriyor gibiydi. Diliyle dolgun dudaklarını ıslattı. Bunu yaparken gülüyordu. Olduğu yerde durdu ve duruşunu dikleştirdi. Omzularını silkti "Ne diyebilirim ki? Rekabeti seviyorum." sesindeki hırsı ve filizlenmeye başlamış öfkeyi anlayabiliyordum.

Ben bölüm birincisiydim, o da ikincisi. Üç yıldır beni geçmek için ne kadar çabalarsa çabalasın başaramamıştı. İkinci yılın sonunda işi çirkefliğe döktüğünden beri birbirimizle ciddi anlamda yarış halindeydik, daha doğrusu o benimle yarış halindeydi. Özellikle onunla yarışma çabasına asla girmemiştim. Sanırım bu çabası dördüncü yılımızda da devam edecekti. Yüzümdeki alaycı ifadeyi silerek ciddileştim.

"Rekabet bu değil Gazel. Sen olduğun yerde saymaya devam ediyorsun ve ben, senden çok ilerideyim." Yüzündeki ifade gittikçe keyiflenirlen beyaz dişlerini göstererek sırıttı. Fakat bu keyifli ifadenin altında yatan hırsı görmemek için kör olmak gerekliydi.

"Bunlar bayağı iddalı sözler."Bu konuda mütevazilik edemeyecektim. Amcamın yanında geçirdiğim zaman sayesinde bölümümdeki insanlardan daha çok şey biliyordum. Daha çok hasta tecrübem vardı. Çoğu kişi steteskopu canlı insan derisine deydirmemişken ben bunlardan fazlasını yapmıştım. Hiçbir yaşıtım, bölüm arkadaşım benim kadar bilgili değildi.

"Seninkiler de üç yıldır aynı. Biraz güncelle kendini." gülerek arkama döndüm ve onu orada bırakarak koridorun çıkışına doğru ilerledim. Bana baktığını biliyordum. Yüzümde keyifli bir gülümseme oluştu. Ne kadar Gazel ve hırsını sevmesem de günün sonunda onunla atışmak beni deşarj ediyordu.

Gazel, okulun rektörünün oğluydu. Ne kadar herkes onun bu okula torpille girdiğini düşünsede Gazel bunun aksini kanıtlamak için dehşet bir çaba içerisindeydi, ki gerçekte buydu. Torpil yoktu. Tamamıyla kendi çabasıyla buradaydı. Türkiye'nin en iyi üniveristelerinden biriydi burası. Derece durumu bölümden bölüme değişse bile genellikle çoğu bölüme sınavda derece yapan öğrenciler girerdi. Her fakültenin eğitim kadrosu oldukça iyiydi.

Bunların en başında da Gazel'in babası, Nogay El-Tatar alıyordu. Adam genç sayılabilecek bir yaşta ordinaryusluğa ulaşmıştı. Değerli bir bilim insanıydı ve bilim dünyasını sarsacak keşiflere imza atmıştı. Yıllar sonra olmak istediğim kişi olarak onu gösterebilirdim. Gazel'in durumuysa tamamıyla kendini kanıtlama çabasıydı. "Ben Nogay El-Tatar'ın oğlu Gazel El-Tatar. En az onun kadar başarılıyım" Bunu herkese göstermek, göğüsünü gere gere dolaşmak istiyordu. Yerinde bir istek sayılabilirdi. İleride başarılı bir doktor olacağından emindim ama ben ondan daha iyi olacaktım. Bu yüzden kafasında, beni yolunun üzerindeki bir taş olarak düşünüyorsa, bu taşı kaldırması çok kolay olmayacaktı.

Fakülte binasından çıkarken sırtımla cam kapıyı ittirdim. Günün yarısı bitmişti. Tüm gün boyunca hocalar bu sene yapılacak olan stajlardan bahsetmişti ve hep aynı şeyleri dinlemekten sıkılmıştım. Baygın bakışlarımı istemsizce karşı binaya çevirdiğimde aynı anda kapıdan çıkan kişiyi görmemle kaşlarım çatıldı.

Omzunda silindir bir çanta vardı. Elindeki telefonunda bir şeyler kurcalıyordu. Kaşlarımı çatarak başımı hafifçe omzuma yatırdım ve onu daha dikkatli incelemeye başladım. Burada olduğumdan habersiz görünüyordu. Eğer kafasını kaldırırsa beni rahatlıkla görebilirdi.

Benim için burada değildi. Bakışlarım istemsizce çıktığı binanın girişindeki tabelaya kaydı.

Mimarlı Fakültesi.

Omzundaki o çantaya bakılırsa gerçekten de burada mimarlık okuyordu. Bu mümkün olabilir miydi? Sertçe yutkunarak olduğum yerde dikleştim. Şimdi araştırma sırası bendeydi. Duhan Alkan diye tekrarladım adını zihnimde.

Duhan Alkan...

O telefonda neye baktığını bilmiyordum ama o kadar odaklanmıştı ki bir kere bile başını kaldırmamış, ezberlediği yolda adımlıyordu. Ne olduğunu anlamamıştım ama adımlarım bulunduğum yerden, onun gittiği yöne doğru yönelmişti. Aramızda yaklaşık beş metre vardı. Dik ve kendinden emin adımlarla otoparka doğru ilerliyordu. Siyah tişörtünden bile gergin sırtı belli oluyordu. Baya spor yapıyor olmalıydı. Gerçi o gece adamların bir ayağını çukura sokarcasına yumruklarını geçiren adamdan da ancak böyle bir vücut beklenirdi. Acaba o adamlara ne olmuştu?

Otoparka geldiğinde duvarın kenarına geçerek izlemeye devam ettim. Yeşil, eski model bir Jeep'e yaklaştığında cebinden çıkardığı uzaktan kumandayla arabanın kilidini açtı. İlk önce arka kapıyı açtı ve sırtındaki silindir şeklindeki çantayı arka koltuğa koydu. Araba o kadar büyüktü ki, buradan bile bakıldığında hakimiyetinin zor olduğu belli oluyordu. Neden şehir içinde böyle bir arazi aracına ihtiyaç duyuyordu ki? Araba canavar gibi bir şeydi.

Ben düşüncelere dalmışken, o çoktan sürücü koltuğuna geçmiş ve arabayı çalıştırmıştı. Motor gürültüyle çalıştığında irkilerek iyice duvara sindim. Gidişini izlerken arka cebimde titreyen telefonumla bakışlarımı o taraftan çekerek, telefonumu cebimden çıkardım. Arayan kişinin adını görmemle hiç beklemeden ekranı kaydırdım.

"Fred amacın ne senin? Hangi cehennemdesin yine?" İçimde biriktirdiğim endişe ve sinir sanki bu anı bekliyormuş gibi anında dışarı çıkmıştı. Geldiğim yolu geri adınlarken telefonun karşı tarafından gelecek bir cevap bekliyordum ama duyabildiğim tek ses hışırtıydı. Yüzümü buruşturarak telefonumu kulağımdan uzaklaştırdım ve ekrana baktım. Evet telefon açıktı. Telefonu tekrardan kulağıma götürdüm.

"Fred?"diye adını tekrarladım sorar bir tonla. Tıp fakültesinin bulunduğu binayı geçerek rektörlüğün biraz ilerisinde bulunan okulun üst kapısına doğru ilerlerken telefondaki hışırtı sesi kesildi.

"Fred orada mısın?"diye sordum kontrolsüzce yükselen sesimle. Cevap vermemesi beni sinirlendirmeye başlamıştı.

"Merhaba, burada birisi telefonunu düşürmüş."bu Fred değildi. Yaşlı adamın sesi kulağımda dolanırken daha fazla ihtimal senaryosu yazmamak için "Orası neresi acaba?"diye sordum hemen. Yoksa yüz seksen üçüncü felaket senaryosuna satır başı yapacaktım.

"Burası bir oyun salonu...Jeton." ve bu cümlenin sonunda yeni bir felaket senaryosuna satır başı yapmıştım.

🌙

Jeton'un cam kapısının önünde durarak bir süre sadece içeriyi izledim. Tabelası gözlerimi alıyordu. Tüm sokağı tabelanın kırmızı ışığı aydınlatıyordu. Derin bir nefes alarak buraya en son geldiğim geceyi unutmaya çalıştım ve cam kapıyı ittirdim.

İttirdiğim an kulağıma dolan müzik sesiyle kendime geldim. İçeride ilk gelişimden de çok kişi vardı. Girer girmez karşımda olan oyun konsollarında gözlerimi gezdirdim. Yine hepsi doluydu. Rahat yirmi gamebox vardı. Kapıdan uzaklaşarak bilardo masalarının oradaki oyunlara doğru ilerledim. Bilardo masaları iki üç basamak daha alttaydı. Sekiz bilardo masasının sekizi de doluydu. Ellerimi kot ceketimin ceplerine sokarak öylece olduğum yerde bakındım. Bilardo masalarının olduğu bölgede, yani normal oyun konsollarının altındaki bölgede birkaç masanın köşesinde bardak veya şişe şeklinde içkiler vardı. Daha önce bir oyun salonunda alkol satıldığın hiç görmemiştim.

Merdivenin hemen önündeki masaya baktım. Duhan'ı görmemle dudaklarımı sertçe birbirine bastırdım. Üzerinde gri bir tişört ve siyah bir jean vardı. Istekayı almış, masaya doğru eğilmişti. Bir-iki kere ıstekayı ileri geri yaptıktan sonra beyaz topa vurdu. Siyah top hareket ederken eğildiği yerden kalktı. Istekasını yere dayadı ve masanın köşesindeki bira şişesine uzandı. Siyah topta içeriye girdinde bira şişesini karşısında duran iki kişiye kaldırdı ve gülerek dudaklarına götürdü. Yanındaki adam sevinçten Duhan'ın omuzlarını sıkarken, o birasını içiyordu.

Bakışlarını mekanda gezdirdi.

Sarı gözleri benimkileri bulduğunda dudaklarından birayı çekti ve aldığı yudumu yuttu. Gözlerinde neden burada olduğumu sorgulayan bir ifade ve hafif şaşkınlık vardı.

"Kime bakmıştın kızım?" arkamdan gelen yaşlı sesle oraya döndüm. Yaşlı, beyaz uzun saçlı bir amcaydı. Saçlarını boynunda toplamıştı. Ufak bir göbeği vardı ve boyu benimle aynıdı. Kahve gözleri kapandı kapanacak gibiydi. Ufak bir tebessümle yorgun kahvelerine baktım. Benim gülümsememle o da gülümsemişti.

"Şey, bir saat önce...galiba sizinle konuştum. Kardeşimin telefonuydu." adam başıyla beni onaylarken arka cebinden telefonu çıkartıp uzattı. Uzattığı telefonu alırken ekranının kırıldığını farkettim. Yan tuşuna basarak çalışıyor mu diye baktım.

"Bir sorun mu var Cihan abi." Yanıbaşımdan gelen Duhan'ın sesiyle irkildim. Sesindeki sorgular tonda daha çok neden burada olduğumu merak eden bir ifade vardı. Yine karşılaşmıştık. Yani bu sefer ben gelmiştim ama onun için değil.

"Kızcağız kardeşini arıyormuş, telefonunu burada düşürmüş." Ekranı yukarı atarak telefonu açtım. Mesajlara baktığım sırada, adının Cihan olduğunu öğrendiğim yaşlı adam konuşmaya başladı.

"Kızım istersen kardeşinin tipini tarif et, belki görmüşüzdür." adamın sevecenlikle sorduğu soruyu bir yandan telefonu karıştırırken yanıtladım.

"Kahverengi, dalgalı saçları var. 1,85 boylarında ve 19 yaşında bir erkek." mesajlarını arazında adı U olan birisiyle olan konuşması dikkatimi çekti. Konuştuğu kişinin fotoğrafı yoktu. Konuşmanın üzerine basarak yazışmaları okudum.

Gönderilen: U

Keş

Gönderen: U

Jeton

Konuşma bu kadardı. Konuşma üç saat önce yapılmıştı. Sinirle gözlerimi yumarak soluklandım.

Olabilir miydi? Onca tedaviden sonra?

Telefonu cebime koyduktan sonra boşta olan elimle alnımı ovaladım. Bunu düşünmek istemiyorum. Bunu. Düşünmek. İstemiyorum. Duhan ve yaşlı adamın beni izlediğinden emindim. Bir süre sadece öyle durduktan sonra ikisine dönerek, sakinliğimi korumaya çalışarak sordum.

"Burada uyuşturucu satan biri var mı?" Sorduğum soruyu ikiside beklemiyor olacaktı ki birbirlerine baktılar.

"Burada öyle şeyler olmaz."diyen Cihan amcayla eş zamanlı olarak Duhan "Uğur." diye yanıtladı. Yaşlı adam, ona dönerek "Neden dedin ki şimdi?" dercesine baktığı sırada cebimden telefonu çıkardım ve Uğur dedikleri adamın numarasının üstüne tıkladım. Telefon çalıyor diye göstermeye başladığında bilardo masalarına doğru inen merdivenin başında durdum.

Duhan'ın peşimden geldiğimi hissediyordum. Gözlerimle telefonu çalan birini görmeye çalıştım. Burnumdan soluyordum adeta.

Fred'in bunu yaptığına inanamıyordum. Ne zaman başlamıştı bu şeye tekrardan?

Duvar kenarındaki bilardo masasının yanında dikilmiş bir adam vardı. Telefonu kulağıma götürdüm. Üzerinde hardal rengi bir sweatshirt vardı ve kaşlarını çatmış telefonla konuşuyordu.

"Ne var? İstediğini aldın ya." Dudakları aynı şekili alıp duruyordu. Ses vermedim. En sonunda telefonu kapatarak pantolonunun cebine attı. Derin derin soluklandıktan sonra merdivenlerden hızlıca ilerledim. Duhan'ın arkamdan "Anı!"diye seslenmesine rağmen onu duymamazlıktan gelmeye devam ettim. Gözüm dönmüştü artık. Adama gittikçe yaklaşırken yanından geçtiğim bir masanın üzerinden bir ısteka aldım.

"Dur." o bana bunu dediğinde çoktan adamın dibinde bitmiştim. Hardal kapüşonlu çocuk, birilerinin bilardo maçını izliyordu. Elleri ceplerindeydi ve sadece dikiliyordu. Aramızda sadece birkaç santim vardı ve buram buram ot kokusu burnuma nüfuz ediyordu. Omuzuna tiksine tiksine dokundum. Tüm bedenini bana çevirerek döndü ve beni baştan aşağıya süzdü.

"Merhaba güzelim."dedi gülerek. Yüzündeki çapkın ve bir o kadar mide bulandırıcı rahatlı yüzünden çatık kaşlarıma ek olarak yüzümü buruşturdum ve mavi gözlerine bakışlarımı diktim.

"Fred'e ne sattın?"yüzündeki sırıtış yavaşça kayboldu ve bakışlarını kaçırdı.

"Ben kimseye bir şey satmadım." diyerek önüne döneceği sırada sertçe kolundan çektim. Bana tokat atmak için elini kaldırdığını fark ettiğimde ayağımı onun ayağına takarak çektim. Sırt üstü bilardo masasına düştüğü an birden salondaki tüm sesler kesildi. Acıyla inlerken bileklerini ve boynunu elimdeki ıstekayla sıkıştırdım. Dizimi kasığına yakın bir yerde tuttum. Bana doğru hareketlenen bir kaç çocuğu fark ettiğimde araya Duhan girdi.

"Biraz daha yaklaşarak şansınızı zorlamayın." Tek kaşını kaldırmış, karşısındaki beş adamın davranışını sorgularcasına onlara bakıyordu. Gözlerindeki tehditvari parıltıyı görebiliyordum. Bilardo masasına yatırdığım, nefes almak için çırpınan çocuğa baktım. Mavi gözleri yerinden çıkacak gibiydi. Yardım dileniyordu.

"Kardeşime ne sattın?" dedim tekdüz bir ses tonuyla.

"Bir şey satmadım diyorum or-" ıstekayı biraz daha bastırdım.

"Adderall ve kokain." dediğinde kaşlarım çatıldı. Bu odaklanma ilacıydı. Tıbbi bir ilaç ama bu ülkede satışı yasaktı.

"Ona satalı ne kadar oldu?"

"İki saat...Şimdiye bir yerde...sızmıştır." ıstekayı çekerek onu rahat bıraktım. Birkaç adım gerileyerek ellerini boğazına götüren çocuğa baktım. Elimdeki ıstekayı yere fırlatıp tekrar üzerine yürüyeceğim sırada Duhan omuzlarımdan tuttu ve önüme geçerek Uğur'a bakmama engel oldu.

"Öncelikle sakin ol."bunu derken sıcak nefesi yüzüme çarpmıştı. Acı kahve kokusu beni mayıştırırken "Hadi Fred'i arayalım. Burayı hallederler." dedi yumuşak bir ses tonuyla.

Sarı gözleri gerçekten yardım etmek istediğini söylercesine benimle konuşuyor gibiydi ama ona güvenemezdim. Güvenmemeliydim. Sonuçta o beni tehdit eden adamdı. Ama ya gerçekten niyeti iyiyse?

İyi olmasa bile iyi olmasını istiyordum.

Karşındakini isterse güneş gibi kavurabilecek olan sarı gözlere daha derin baktım niyetini gerçekten anlayabilmek için. Bakışları uzun cümleler kuruyormuşçasına anlamlıydı ama dilini bilmeyen için sadece bir kafa karışıklığı ifade ediyordu. Kahvelerimi, güneşin esaretinden kurtararak az önce sıkıştırdığım, midemi bulandıran yirmilerindeki adama çevirdim. Kardeşimi zehirleyen adamlardan sadece bir tanesiydi. Onun gibi onlarcası olduğunun farkındaydım.

Ellerinden kurtulmak için silkelendim ve hiçbir şey demeden insanlara çarpa çarpa Jeton'un cam kapısına doğru seri adımlarla ilerledim.

Sokağa çıkmamla yüzüme çarpan ani esintiyle irkildim. İçerinin havasının bu kadar boğucu olduğunun farkına varmamıştım. Jeton'un kırmızı tabelasının aydınlattığı sokakta ilerlerken, Duhan'ın peşimden geldiğinin farkındaydım. Biraz ilerledikten sonra aniden gelen sinirle durarak olduğum yerde ona doğru döndüm. Benim ani duruşum yüzünden şaşırmış ama bunu yapacağımı zaten bilirmişçesine birkaç adım gerimden geldiği için rahat bir tavırla adımlarını yavaşlatmıştı. Çatık kaşlarım ve anlamazlığın verdiği şüpheyle yüzümü buruşturdum.

"Senin derdin ne? Birkaç gün önce beni tehdit ediyordun, şimdiyse ikizimi bulmamdan bana yardım etmeye çalışıyorsun. Ya gerçekten zihinsel problemlerin var ya da benden bir beklentin. Ne istiyorsun benden?" Sorduğum soru karşısında birkaç saniyelik şaşkınlığını gizleyemedi ama sonrasında hızlıca toparladı. Bakışlarını gökyüzündeki Ay'a çevirdi ve bir süre sessizce sadece oraya baktı. Sonrasındaysa sert bakışlarını üzerime dikti. Beni baştan aşağıya süzdü ve sarı gözleri kahvelerimde takılı kaldığında diliyle pembe biçimli dudaklarını ıslattı.

"Sana yardım edebilirim." Kurduğu cümleye anlam yükleme çabamla birlikte, kaşlarım olabilirmiş gibi daha da çatıldı.

"Kardeşin, babanın ani evliliği ve ne olduğu belli olmayan o kadın hakkında bir şeyler öğrenmede sana yadımcı olabilirim."şaşkınlıkla aralanmış dudaklarımlarımla boş boş yüzüne baktım. Bu herif şaka mı yapıyordu?

Babamı durmadan aldatan ve kim olduğu hakkında bir bilgi bulamadığım yeni bir eşi olduğunu nereden biliyordu?

"Yardımını istediğimi nereden çıkardın?"diye karşılık verdim. Gözlerini birkaç saniye yumdu. Sözünü kesmeme sinirlenmiş olmalıydı ama umrumda değildi. Bakışlarım kasılan çenesiyle birlikte belirginleşen elmacık kemiklerine kaydı. Oradan da kemerli burnuna...

Duhan yakışıklı bir adamdı. Hemde fazlasıyla. Normal şartlarda benimle iletişime geçmek isteyecek türden bir erkek değildi. İlgi çekici değildim ve insanlarla acil dışında pek iletişim kurmayı sevmezdim. Şuanki hayatımda ailem dışında iletişimim olduğu tek xy kromozomuna sahip kişi Gazel'di. Onunla olan iletişimimiz de atışmadan ibaretti zaten. Ama Duhan farklıydı. Kemerli burnu pekte sakin bir hayatı olmadığını kanıtlar cinstendi. Bir şekilde sonradan kırıldığı rahat bir şekilde anlaşılıyordu. Yada ben anlayabiliyordum. Aslında çok göze batar cinsten değildi. Ona bir hava kattığı gerçekti ama kendimi kırılmadan önceki burnunu hayal etmekten alıkoyamadım. Böyle bile dikkat çekici bir yakışıklılığı varken, eski burnuyla kalemle çizilmişçesine bir görüntüye sahip olmalıydı.

Sarı gözler tekrardan aralandığında "Amacım seni tehdit etmek değil."dedi hızlıca. Sesinde kendini dizginlemeye çalışan bir tonlama vardı.

"Ama eğer biraz daha benimle konuşmayı reddedersen çirkinleşeceğim." Pardon? Bu adam kendini ne sanıyordu?

Tamam yakışıklı olabilirdi ve kesinlikle insanı etki alanına alan bir çekiciği vardı ama yinede bu ona böyle konuşabilme hakkını tanımazdı. Ben deli değilim, tamam mı? Tabiki şiddete eğilimli bir adamla konuşmaya sıcak bakmayacaktım. Tanımadığı birine 'yardım etmek' amacıyla bir sürü adamı delik değiş etmiş biriydi o. Bir kere bana yardım etti diye ona güvenecek değildim.

"Sadece beni dinlemeyi seçemez misin?" Bu sefer ses tonu şefkatliydi. İyi bir oyuncu olmalıydı.

"İnan bana, kardeşimi bulmam seninle konuşmaktan daha önemli." Ona sırtımı dönerek yokuş aşağıya ilerlemeye devam ettim.

"Baban kardeşinle ortak hesabının aniden boşaldığını gördüğünde ne düşüneceğini sanıyorsun? Pahalı bir market alışverişi yaptını mı? Tabiki Fred'ten bilecek ve sorgulamadan onu İtalyadaki hastaneye tekrardan kapattıracak." Dediği şeyler olduğum yerde donakaldım.

Bu kadarını nasıl bilebilirdi?

Lisenin başından beri Fred bağımlıydı. Babamsa buradaki iğrenç ortamından onu uzaklaştırmak için bu durumu öğrenir öğrenmez annemin yanına, italyadaki rehabilitasyon merkezine yollamıştı. Geri döndüğünde sağlıklı ve huzurlu görünüyordu ama buradaki hayatına kaldığı yerden devam edince, aldığı tedavinin geçerliliği kalmamıştı. Hala kendine zarar vermeye devam ediyordu. Bu gece bunun bir kanıtıydı. Devam ettiğini bilmiyordum en azından bu geceye kadar. Yani yakalamamıştım ama belki ikiz-sezgilerimden belki de Fred'i iyi tanıdığımdan onda bir değişiklik olduğunu anlayabilmiştim.

Belki de bu yüzden abim ve Fred'in arası son dönemlerde bu kadar gergindi. Çünkü abim, Fred'i yakalamıştı? Sertçe yutkunarak kendimi toparladım. Kafamadaki motorun soğumasına izin vermeliydim. Sarı gözler az öncekinin aksine farklı bir ruh halindeydi. Daha çok halime üzülür bir duygula harmanlanmışlardı. Bana acıyordu. Duruşumu dikleştirdim. Bana böyle bakıyor olması sinirime dokunmuştu.

"İkizim hakkında bir şeyler biliyor olman, seni dinlemem için bir sebep değil. Aferin araştırmanı iyi yapmışsın ama hala yapmak istediğin konuşma ilgimi çekmiyor." Başını yavaşça sallayarak dediklerimi onayladı. Gerçekten beni anladığını düşünmüyordum. Eğer anlasaydı, şimdiye çekip gitmişti.

"Sadece şunu dinle: sen bana yardımcı ol, bende sana o hesaptan kaybolan parayı tamamlanda yardım edeyim."Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. Yüklü bir miktardan bahsediyordu. Birde... yardımcı olmak ne demekti?

Dediği şeyi düşünmeye ihtiyacım vardı. Yani, yardımcı olmak artık ne demekse onu çözmem gerekliydi. Haklıydı, babam eğer Fred'in tekrardan uyuşturucuya başladığını öğrenirse onu İtalya'ya yollardı ama bu seferki gidişinin geçici bir süre olacağını sanmıyordum. Tedavisi daha yoğun olacağı için hayatının büyük bir kısmını etkileyecekti. Belkide gitmesi sağlığı için daha iyi olacaktı ama geri dönmek istediği zaman çok geçmiş olacaktı. Bu yaşlarını rehabilitasyon merkezinde harcamasına izin veremezdim. Duhan'ın dediği şey mantıklıydı. Eğer hesaptaki o açığı kapatabilirsem, babam bir şeylere müdahale etmeye başlamadan kontrolü elime alabilirdim ama ona güvenemezdim. Hiçbir şey demeden arkamı dönerek yokuş aşağı yolda ilerledim.

Bu arnavut kaldırımlı yoldan nefret ediyordum.

"Ne yani? Hiçbir şey demeyecek misin?" Gerimde kalmıştı. Sesini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalmıştı. Ona bakma gereksinimi duymadan "Kardeşimi bulmam lazım." diye bağırdım en az onunkisi kadar yüksek bir sesle. Aradan çok uzun bir süre geçmeden, arkamdan gelen adım sesleyiyle peşime takıldığını farkettim.

Tam olarak benden beklentisinin ne olduğunu bilmiyordum. Yada ne tür bir işe yardım etmemi istediğini. Açıkçası umrumdan da değildi. Hiçbir zaman o güzel yüzüyle kandırabileceği kızlardan biri olmamıştım, şimdi de olmayacaktım. Alnının ortasından Tehlikeli tabelası en az Jetonunki kadar belirgin ve parlaktı. Bile bile elimi ateşe sokmak gibi bir niyetim yoktu.

Peşimi bırakmayacak gibiydi. Bunu çok güzel belli etmişti. Öyleyse onun hakkında, en az onun benim hakkımda bildiği kadar bilgi edinmeliydim. Onu araştırmayı zihnimin bir kenarına not ettikten sonra sonuna yaklaştığım sokakta bakışlarımı gezdirdim. Sokaklar birbirine ve ara sokaklara bağlanıyordu. Arabaların girebileceği bir genişlikte değildi ama apartmanlarda yaşayanlar arabalarını kaldırımlara çekmişlerdi. Sayıları fazla değildi. Birkaç metrede bir, etrafı aydınlatmaya çalışan yetersiz sokak lambaları vardı. Eski bir semt olmasının yanı sıra, İstanbulda kentsel dönüşüme girmemiş sayılı yerlerdendi.

"İleride çöp tenekeleri var. Evsizler Fred'i soyup içine atmış olabilir." Çatık kaşlarımla, dediklerini sorgulayan bakışlarımı omzumun üzerinden ona çevirdim. Elleri kot pantolonunun cebindeydi. Ben ona bakınca olduğu yerde durmak yerine hızlanarak yanıma geldi. Yanıma geldiğinde adımlarını yavaşlatmış, bana bakmadan önüne, bakışlarını sabitlemişti. Ona dik dik bakmamdan rahatsız olmuş olacak ki bana döndü ve omuzlarını hafifçe silkerek "Koray'ı da soymuşlardı." Koray kim ki?

Başımı hafifçe iki yana onaylamazca sallayarak, dediği gibi ilerideki çöp tenekelerine doğru ilerledim.

Bu hiç mantıklı değildi. Fred burayı, Jeton'u nereden bulmuştu? Babam, abim ve Beril'le birlikte yaşadığı eve bile yakın değildi. Öğrenilmesi gereken şeylerin listesi her saniye daha da kabarıyordu. Ama her şeyden önce, ilk olarak Fred'i bulmam ve ona test yaptırmam gerekiyordu. Bedeninin ne halde olduğunu öğrenmek ilk adımım olacaktı.

Bir ara sokaktaydık. Uzun duvara yaslanış kapakları kapalı altı-yedi çöp tenekesi yan yana dizilmişti. Bazılarının yanında, içlerine atılmamış kutu ve poşetler vardı. Pek güzel koktukları söylenemezdi. Sokağın içine doğru attığım her adımda kötü koku daha da berbat bir hal alıyordu. Havanın sıcak olmasıysa, kokuyu daha da yoğunlaştırmış gibiydi.

"Sesi duyuyor musun?" Duhan'ın sorusuyla olduğum yerde durarak dediği sesi duymaya çalıştım. Evet bir ses vardı ama ne olduğu tam anlaşılmıyordu. Tenekelere doğru bir kaç adım daha atarak, boğuk sesi anlamaya çalıştım.

Aniden kulağıma çalınan tanıdık melodiyle"Bu Fred!"adımlarımı hızlandırarak sesin hangi tenekeneden geldiğini anlayabilmek için biraz daha yaklaştım. Duhan benden önce davranarak köşedeki tenekeleye ilerledi ve hızlıca demir kapağı kaldırdı.

"Ciao, uomo straniero- Selam, yabancı adam." Kulağımda yankılanan italyanca ve tanıdık sesle kapağı açık çöpe koştum. Yanlarına geldiğimdeyse bakışlarımı, tenekenin içinde dağılmış bir biçimde uzanan ikizimde gezdirdim. Kaşı ve dudağı patlamış, kıvırcık kahve saçları alnına yapışmıştı. Beyaz gömleğinin ilk birkaç düğmesi kopmuş ve kırmızı lekeler kendini beyazın üzerinde belirgin bir şekilde gösteriyordu. Aynada gördüğüm kahvelerin aynısı bana döndüğündeyse gözleri şaşkınlık ve seviçle parladı. Yüzünü gerince canı acımış olacak ki kısık sesle inledi.

"Aaaa Anı sende mi buradaydın?"Hala italyanca konuşmaya devam ediyordu. Gözlerimi devirerek Duhan'a döndüm.

"Çıkarmama yardım eder misin?"diye sordum biraz çekinerek. Az önce terslediğim adamdan şimdi iyilik istemek, normalde yapacağım tarzda bir şey değildi. Bir şey demeden çöpün içindeki Fred'e dönerek, sanki hep çöpten adam çıkartırmışçasına rahat bir şekilde onu kavradı ve kalkmak için birisini bekleyen Fred'i rahatlıkla çıkardı. Fred çöpten atlarken yuvarlanır gibi olsa da kıvrak bir hareketle hızlıca onu yakalamıştı. Aslınabakılırsa Duhan, Fred'e kıyasla daha cüsseliydi. Cüsseden kastım fit olmasıydı. Fred'se sadece zayıftı. Benim de ondan fazla bir farkım olduğu söylenemezdi ama onunkisi daha sağlıksız bir zayıflıktı. Tek başına hareket edebilecek gibi durmuyordu. Bu yüzden Duhan gibi boşta kalan kolunu omzuma attım. Burnuma gelen kokuyla yüzümü buruşturdum.

"Bok gibi kokuyorsun."dedim kendimi kontrol edemeyerek. Fred'se gözlerini kısarak, sorgulayan bakışlarını üzerimde gezdirdi.

"Acaba neden?" Dedi keyifli bir sesle. Bakışlarımı göz bebeklerinden ve mor halkalardan çekerek, nereye gittiğimi bilmezce sokakta geldiğimiz yönde adımlamaya başladım. Gerçekten nereye gidiyorduk biz? Duhan'a dönerek "Şu sokaktan caddeye çıkabiliriz." Parlayan sarı gözlerle kahvelerim birleştiğinde, yüzünde dediğimi saçma bulduğunu gösteren bir ifade vardı.

"Bu şekilde sizi hiçbir taksi almaz. Birde..."sarı gözlerini benden çekerek Fred'e çevirdi.

"...gerçekten bok gibi kokuyorsun." Fred'se baygın bakışlarını Duhan'a sabitleyerek neşeli bir sesle "Teşekkürler yabancı."diye kontrolsüzce bağırdı. Artık türkçe konuştuğu için yabancı kelimesine az önceki gibi vurgu yapamamıştı. Sesinde alay dolu bir üzüntü vardı. Gözlerimi devirerek önüme döndüm. Ne yani, birde bu adamın beni evime bırakmasına izin mi verecektim?

Kafamdaki ses bana Fred'in italyadaki rehabilitasyon merkezine kadar, ailem ve benim hakkında bunca şey bilen adamın evimi zaten biliyor olduğunu söylüyordu. Haklı olma ihtimali çok yüksekti. İnat biriydim. Bana kalsa buradan evime kadar yürürdüm ama Fred'i bunca yol taşıyabileceğimi sanmıyordum.

Bu halde kendi evine gitmesine izin veremezdim. Bu gece ben ve Ecem'le kalması en mantıklısıydı. İki ihtimal vardı. Ya bunca saat benden haber alamadığı için Ecem çoktan abime haber vermişti ve abim şuanda bizim evdeydi. Yada arabasının içinde sokağın bir yerinde pusu kurmuş gelmemizi bekliyordu. Alışkındı. Herkes alışkında Fred'i toplamama. Ecem abimi, bense Fred'i toplardım. Düzen böyle işliyordu.

Ben düşüncelerle boğuşurken bir arabanın ışıklarının yanıp sönmesiyle, tüm sokağa bu ışık yansıdı. Eski, tanıdık yeşil Jeep'e baktım. Bu araba gerçekten canavardı. Arabanın yanına geldiğimizde, Duhan Fred'in binmesi için arka kapıyı açtığında ikizimin kolundan çıkmak zorunda kaldım. Fred yorgun bir biçimde, yavaşça arka koltuktaki yerini aldı. Daha fazla ona bakmamak için kapıyı ardından hemen kapattım. Kapıyı kapattıktan sonra omzumun üzerinde arabaya yaslandım. Duhan'sa bana güven vererek beni rahatlatmak isteyen bir yüz ifadesiyle, tebessüm etti.

"Bulduk ikizini." dedi sakin bir ses tonuyla. Sertçe yutkunarak olduğum yerde dikleştim. Bakışlarım istemsizce içerideki Fred'e kaydı. Başını koltuğa yaslamış, arabanın bej rengindeki tavanını izliyordu.

"Evet. Bulduk."diye tekrarladım dediğini. Kahvelerimi Fred'ten çekerek, isterse karşısındakini kavurabilecek sarı gözlere diktim. Onun yakınımda olması beni geriyordu. Bu kadar yabancı biriyle istemeden de olsa durmaksızın bir arada olmak, karşılaşıyor olmak kendimi saçma sapan bir şeyin içindeymiş gibi hissetmeme neden oluyordu. Okulumda, gittiğim sahafta, kardeşimin uyuşturucu aldığı yerde...

Derin bir nefes vererek bakışlarımı gitmek istediğimi belli etmek istercesine arabaya çevirdim. Ondan ne kadar hızlı ayrılırsam, benim için daha iyi olacaktı. Yada doğru.

Hiç uzatmadı ve arabanın önünden dolanarak sürücü koltuğundaki yerini aldı. Motoru çalıştırdığı sırada bende yanındaki yolcu koltuğuna oturdum. O arabayla, ana yola çıktığı sırada bakışlarımı arkamıza oturan Fred'e çevirdim. Her an sızacakmış gibi görünse de dışarıda akıp giden yolu izliyordu.

Geri yaslanacağım sırada istemsizce Duhan'a bakma gereksinimi duydum. Dirseğini camın olduğu tarafa dayamış, yumruk yaptığı elini şakağına yaslamıştı. Diğer eliyleyse dreksiyonu tutuyordu. Dreksiyonu tutan kolundaki kaslar gerilmiş, tişörtünü sıkıştırıyordu. Bu kadar fit olduğunu bilmiyordum. Hiç bu açıdan incelememiştim onu. Dışarıdan bakıldığında oldukça sakin görünen bir kişiliği vardı. Belki de bu tutumu sadece yabancılar içindi. Sarı gözleri düşünceleriyle buğlanmıştı. Çenesi kasılmıştı. Ne düşünüyor olabilirdi ki? Bizi evime bırakmaktan rahatsızlık duyuyor olsaydı, böyle bir teklifte bulunmazdı değil mi? Gerçi teklif doğru kelime olmayabilirdi.

Bu karanlıkta dahi güneş gibi parlayan gözler saniyelik bana döndüğünde, yüz ifadesi gevşedi ve bir şey dememi beklercesini yüzümü inceledi. Kuruyan dudaklarımı ıslatarak "Evimi biliyorsun değil mi?"diye sordum cevabını biliyor olsam da. Dikiz aynasından arkadaki Fred'e baktıktan sonra başını sallayarak beni onayladı ve önüne geri döndü. Birkaç saniye daha onu öyle izledikten sonra arkama yaslanarak arabaların stop ışıklarının aydınlattığı yolu izlemeye başladım.

Duhan tehlikeliydi. Bunu anlamak için onun benim hakkımda yaptığı gibi bir araştırma yapmama gerek yoktu. Tren garındaki o gece yeterli açıklamayı yapıyordu zaten. Bir gecede girmişti hayatıma. Sadece bir jeton yüzünden. Eğer o gece bir jeton bulabilseydim bunların hiçbiri yaşanmayacak ve bu şekilde peşime takılmayacaktı.

Alt tarafı bir jeton.

Yaklaşık on beş dakikalık bir araba yolculuğunun sonunda, yaşadığım apartmanın bulunduğu sokağa giriş yapmıştık. Bej renkli binaya yaklaştığımız sırada Fred'in "Burası benim evim değil."diyişi arabadaki sessizliği bozdu. Gözlerimi devirerek başımı arkaya, Fred'e doğru çevirdim.

"Evet Fred, değil. Kendi evine götürseydik de seni bu halde görünce, sağdan abim soldan babam girişselerdi değil mi?" diye söylendim artık kontrol edemediğim sinirimle. Artık anlayamıyordum. Yaptığı baştan aşağı şımarıklıktı. Başka bir açıklaması yoktu. Zengin, aklı havada on dokuz yaşında aptal bir çocuk olmuştu. Öyle insanlardan nefret eden birisiyken, nasıl bu kadar hızlı onlardan birine dönüşebilmişti? Duhan arabayı evimin önünde durdurduğunda Fred'in bakışları sol tarafa kaydı. Beni umursamadığını düşünerek kemerimi çözmek için önüme döndüm.

O sırada Fred'in düşünceli bir sesle"Babamı bilmem ama abim sağ taraftan girişecekmiş gibi duruyor."diyişini duymamla bakışlarımı sağ tarafıma doğru çevirdim. Abim lacivert Mercedesine yaslanmış, elinde tüttürdüğü sigarasıyla arabanın içindeki bizi izliyordu. Pis sakalından bile belli olan kasılmış çenesi ve kararmış kahveleriyle pek sakin durduğu söylenemezdi. Gri gömleğini dirseklerine kadar kıvırmıştı. Tam anlamıyla, Fred'e girişmek için hazırdı. Hızlıca bizim baktığımız yöne bakan Duhan'a dönerek "Arabanın camlarında film olma olasılığı yüzde kaç?"diye sordum bir umutla. Hiç buraya gelmemiş gibi kaçabilir miydik?

Duhan hafifçe yüzünü buruşturarak "Yüzde sıfır."diyerek sorumu cevapladı. Öyleyse yapacak bir şey yoktu. Elimi kapının kulpuna attım ve yaşanacak şeylerin hemen olup bitmesi için ilk adımımı dışarıya attım. Daha doğrusu atladım. Araba oldukça yüksekti. Peşimden Fred ve Duhan'da inmişti. Abimse sigarasını yere atarak ayakkabısının ucuyla ezmişti. Bunu yaparken bakışları Fred'in üzerindeydi. Oldukça korkutucuydu.

Fred abime doğru birkaç adım attı ama abim istifini bozmadan olduğu yerde kaldı ve kollarını birbirine doladı. Fred iki kolunu da iki yanına açtı ve alaycı bir şekilde "Yolla gelsin."diyerek abimi kışkırttı. Normal şartlarda abimin Fred'in suratına sert bir yumruk geçirmiş olması ve benim de ona pansuman yapmak için Fred'i yukarı çıkartıyor olmam gerekiyordu. Ama bunların hiçbiri olmadı. Abim oldukça sakindi. Bu alışkın olduğum bir şey değildi.

Koyulaşmış kahveler bana döndüğümde anlamazcasına kaşlarım çatıldı. Bana sinirlenecek ne vardı? Sonrasında fark ettiğim şeyle bakışlarımı omzumun üzerinden arkamdaki Duhan'a çevirdim. Oldukça rahattı. Ellerini pantolonun ceplerine sokmuş, aynı abim gibi arabasına yaslanmıştı. Tehditvari bakışlarıyla adeta abime meydan okuyordu. Neden birbirlerini tanıyorlarmış gibi bir his içimde filizlenmişti?

"Yukarı çıkın." Abimin emir veren sesi boş sokakta yankılandı. Ona baktığımda gözlerini bir saniyeliğine bile Duhan'dan ayırmadığını fark ettim. Gerçekten bu kadar sinirlenecek ne vardı?

"Ama-"

"Bir kere daha söylemeyeceğim Anı."konuşmak için ağzımı açtığımda direkt sözümü kesmişti. Benimle böyle konuşmasından nefret ediyordum. Bana bir yabancı gibi hitap etmesinden nefret ediyordum.

"Emir büyük yerden. Zorluk çıkartmayalım."dedi Fred alayla. Önümden geçerken kolumdan nazikçe tutmuş beni apartman kapısına doğru yönlendirmeye başlamıştı. Araba yolculuğu Fred'i ayıltmışa benziyordu. Tek yapabildiğim şey Duhan'a dönüp, dudaklarımı "Özür dilerim."diye oynatabilmek olmuştu. Duhan'sa aynı benim gibi dudaklarını oynatarak, rahat bir tavırla "Sorun değil." demişti.

Apartmanın merdivenlerine geldiğimizdeyse, istemeden de olsa önüme dönmek zorunda kalmıştım. Fred apartmanın demir kapısını açtığında içeri girdim ve kapı kapanmadan önce son bir defa abim ve Duhan'a baktım. Abim, ona doğru adımlamaya başlamış, Duhan'sa yaslandığı yerden dikleşerek kalkmıştı. Demir kapı kapanmadan önce gördüğüm son şey buydu.

Hızlıca yukarı çıktığımdaysa, birkaç dakika Ecem'in kapıyı açmasını beklemiştim. O kapıyı açtığı gibi, salonun camına koşmuş olsam da yetişememiştim. Duhan çoktan gitmiş, abimse karanlık gözlerini camdan onu izleyen bana dikmişti. O güneş gözlerden sonra kendimi karanlık bir çukura çekilmiş gibi hissetmeme neden olmuştu ve o çukurdan uzun bir süre ne benim ne de Fred'in çıkabileceğini sanmıyordum.

🌻

Evin kahverengi kapısını hemen açarak ayakkabılarımı birbirine sürterek çıkarttım. Aldığım şeyleri mutfak tezgahına koyduktan sonra ayakkabılarımı içeri alarak kapıyı kapattım.

Boynuma astığım bel çantamı çıkartarak askılıya geçirdim. Bakışlarım istemsizce salona kaydı. Kaşlarım refleks olarak çatıldı ve koltukta oturan Fred'i izlemeye başladım. Geldiğimi bile anlamamıştı yada anlamamazlıktan geliyordu. Yaklaşık bir haftadır burada kalıyordu ve bu umursamazlığı bana kafayı yedirtmek üzereydi.

Tütününü sarışını ve dudaklarının arasına götürüşünü izledim. İçine derin bir nefes çektikten sonra haz alır bir şekilde kafasını koltuğa doğru geriye yasladı ve dumanı yavaşça dışarıya bıraktı. Yüzümü buruşturarak acıyan gözlerle dağılmış saçlarına ve gittikçe çöken yüzüne baktım. Daha fazla dayanamayacaktım.

"Neden kendine bunu yapıyorsun? Neden bize bunu yapıyorsun?"sinirimi gizlemeye çalışmadım bile. Onu böyle görmek canımı yakıyordu. Ona baktığımda belki de bir ihtimal yaşayabileceğim ikinci hayat senaryosunu izliyormuş gibi oluyordum. Onun yerinde bende olabilirdim... Bayık bakışlarını yavaşça olduğum yere çevirdi. Elindeki sadece tütün olmadığını bildiğim şeyi dudaklarının arasına götürdü.

"Benim size bir şey yaptığım yok. Kendine dert edinme bu kadar." başını diğer tarafa çevirerek bir nefes daha çektiğinde daha fazla dayanamayarak sert adımlarla koltuğa doğru ilerledim. Gözümün önünde kendine daha fazla zarar vermesine izin vermeyecektim. Katlanamıyordum artık. Koltuğa bir dizimi dayayarak elindeli tütüne doğru uzandığımda beni tek eliyle ittirerek "Ne yapıyorsun Anı? Çocuk musun?" dedi hafif bir kıkırtıyla. Ben ona uzanmaya çalıştıkça elindekini daha da uzaklaştırıyordu.

"Bunun çocuklukla alakası yok gerizekalı. Sadece kardeşimin kendine zarar vermesini istemiyorum."dedim artmaya başlayan öfkemle. O, bu dediğime buruk bir kahkaha attığında kaşlarımı çatarak olduğum yerden kalktım. Neydi bu kadar komik olan?

"Artık istemiyorsun."Anlamazca ona bakarken zorlanarak dediklerine bir anlam yüklemeye çalıştım. Neydi derdi bu delinin? Üzerinden çekilerek delici bakışlarımı yüzünde gezdirdim.

"Ne saçmalıyorsun Fred? Açık konuş."kollarını koltukta iki yana açarak iyice yayıldı. Bakışlarını benden çekerek sağ elindeki tütüne dikti. Ardından yine bir nefes çekti. Gözlerimi devirmeden edemedim. Dumanı üflerken kendi kendine gülerken mırıldanırcasına konuştu.

"Ne saçmalıyorsun Fred?"diye tekrar etti az önce dediklerimi.

"Zaten ben hep saçmalarım."dedi gülmeyi bırakarak. Sesinde yeni filizlenmeye başlayan ciddiyet gerilmeme neden olmuştu. Birden sert bakışlarını üzerime diktiğinde istemsizce yutkundum. Kahvelerinin etrafını saran kırmızı damarlar ve mor göz altlarıyla korkutucu gözüküyordu. Birden ayağa kalktığında istemsizce geriye doğru bir adım attım.

"Dediklerimin bir anlamı yok ama sizin dediklerinizin de benim için bir anlamı yok" üzerime doğru yürüyordu. Dudaklarımı birbirine bastırarak yanağımın içini kemirmeye başlamıştım. Gözü dönmüş gibiydi. Aldığı şeyin mi etkisindeydi yoksa bilinçli mi davranıyordum anlayamamıştım. O bana doğru bir adım attıkça bende aynı şekilde geriliyordum.

"Fred sadece problem yaratır ama ne kadar şanslıyım ki benim yaptıklarımı dengeleyen bir kardeşim var." cümlesini bitirdiğinde sertçe duvara çarpmıştım. Yüzümü buruşturdum. Bir kolunu duvara yaslarak beni sıkıştırdı. Diğer elindeki tütününden derin bir nefes çektikten sonra burnundan verdi. Nefes almamaya çalıştım.

Gözlerine bakamayacağım bir şekilde başını yere eğdi ve bir süre öylece kaldı. Ben bu yaşananı anlamaya çalıştığım sırada derin kahvelerini benimkilere dikti. Aynada kendime bakıyormuşum gibi hissediyordum.

"Ben yıkarım, sen toplarsın. Eğer bundan sıkıldıysan toplamayabilirsin benim açımdan bir problem yok. Ne abimden ne babamdan ne de olabilecek hiçbir şeyden korkmuyorum. Bırak ne yaşanacaksa yaşansın. Her şeyi kontrol edemezsin."Elindeki izmariti sertçe beyaz duvara sürterek söndürdü. Ben ilk başta duvara yumruk attığını sansam da geri çekildeğinde ve bir adım gerilediğinde elini vurmadığını anlamıştım. Çenesi kasılmıştı ve boynundaki damarsa oldukça şişti.

"Önceden olduğu gibi bunca zaman sorgulamadan sürdürdüğün o güzel hayatına kaldığım yerden devam et. Ders falan çalış, hayattan anladığın neyse onu yap işte. Yada canımı sıkmaya devam et ama seni uyarıyorum, Anı. Yıkarım. Seni de yıkarım" Elindeki izmariti yere attı ve yanımdaki salon kapısından geçerek görüş açımdan kayboldu. Ben orada öylece kalakalmışken evin dış kapısının sertçe kapanma sesinin ardından olduğum yere çöktüm.

Bir insan nasıl bu kadar kör ve aynı zamanda sağır olabilirdi? Ben nasıl birine dönüşüyordum böyle? İkizimin bu hale geldiğini nasıl bunca zaman farkedememiştim?

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

38okunma 22beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.