Güneş Kapanı kitap kapağı

5. bölüm / 31

Güneş Kapanı

5- Kanadı Kırık Anılar

Vaveyla Yazarı: Mizena

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: 5- Kanadı Kırık Anılar

2008

Annesinin bağırışıyla bakışlarını elinden, sesin geldiği kapısı kapalı odaya doğru çevirdi. Korkmamıştı, irkilmemişti de sadece...alışmıştı buna. Karışında oturan ikizi onun aksine oldukça gergindi. Bir süre kendisine saç, göz ve ten rengi dışında benzemeyen ikizinin önündeki makarnayı yiyişini izlemişti. Anneleri kesinlikle mükemmel makarna yapıyordu. Belki italyan olmanın verdiği bir özellikti bu. Küçük kızın "en çok özleyeceği şeyler" listesinde ilk üç sırada yer alıyordu.

Küçük kız tekrardan bakışlarını küçük ellerine çevirdi. Dudağını dişleyerek parmağını masanın üzerine döktüğü tuza bastırdı. Annesi, o ve kardeşi kavga ederken, kız tırnaklarını kardeşine geçirdiği için ceza olarak derinden kesmişti tırnaklarını, bu yüzden normalde de canı yanıyor olsa da parmağını tuza pastırarak acısına acı kattı. Duymak istemiyordu, gitmek istemiyordu ve en çokta annesinden ayrılmak istemiyordu.

Küçük kız, kendi dikkatini dağıtmak için böyle bir yöntem bulmuştu. Yarasında tuz basmak.

Oturduğu yerden evin uzun koridorunu ve odaların kapılarını görebiliyordu. Birden annesinin saatlerdir kendini kapattığı beyaz kapılı odadan çıktığını gördü. İşten geldikten sonra üzerini değiştirmek için fırsatı dahi olmamıştı. Siyah kumaş pantolonu ve beyaz, yakasında siyah bir fiyong olan tül gömleği bir başkası giyse bu kadar güzel vücuduna oturmazdı.

Normalde topuz yaptığı kahve saçları özgürlüklerini ilan etmiş, omuzlarını süpürüyordu otuzlarının başındaki kadının. Fazlasıyla zor bir gündü onun için. Yorgun ve sinirliydi. Biraz da endişeli. Saatlerdir tartıştığı adam çocuklarının babasından başkası değildi. Kadın farkındaydı, hata yapmıştı. Fakat gururu ona geri adım attırmıyordu. Ne kadar söz konusu aşık olduğu adam olsada.

Yeşil gözlerini salondaki yemek masasında oturan altı yaşındaki çocuklarında gezdirdi. Daha çok küçükler, diye geçirdi içinden. Evet öylelerdi ama eski kocasının bunu umursamayacağını biliyordu çünkü yıllarca çocuklarını ondan saklarken kadın da umursamamıştı. Zaman ödeşme zamanıydı.

Saatlerdir ayağında olmasına rağmen canını yakmayan topukluları tıkırdatarak çocuklarının yanına ilerledi. Küçük kızın bakışları dakikalardır annesinin üzerinde olsa da, yemeğine gömülmüş ikizi duyduğu topuklu sesleriyle gözlerini sesin geldiği yöne çevirmişti.

Kadın masanın başına geldiğinde ilk başta çocuklarının önlerindeki tabakalara baktı. Ardından zümrüt yeşili gözler duvardaki saate ilişti. Saatin uzun bir sapı vardı bu yüzden her saniye sağ ve sola ilerledikçe yüksek bir tik tak sesi sessiz evin duvarlarında yankılanıyordu.

Derin bir nefes verdiği sırada "Saat sekizi çoktan geçti."dedi otoriter bir sesle. Çocuklar bunun ne anlama geldiğini oldukça iyi biliyorlardı. Küçük kız önündeki hiç dokunmadığı makarnasına bakarak sertçe yutkundu. O kadar dikkati dağılmıştı ki yemek yemeği bile unutmuştu. İkizi, onun aksine çoktan önündeki tabağı silip süpürmüştü. Annelerinin bakışlarından ne yapmaları gerektiğini bilen çocuklar, oturdukları sandalyelerden inerek önlerindeki tabaklarını aldıkları gibi mutfağa doğru ilerlemeye başladılar.

Yapacakları şeyler belliydi. Saat sekizden önce yemek yemeği bitirecek kendi tabakalarını mutfağa kendileri götüreceklerdi. Otuzlarındaki kadın bunun çocuklarındaki sorumluluk bilincini geliştirdiğine inanıyordu. Sonrasındaysa pijamalar giyilip, dişler fırçalanacak ve uyuyana kadar kitap okuyacaklardı. Altı yaşında olmalarına rağmen anneleri onlara çoktan okuma-yazmayı öğretmişti. Küçük kız okumayı seviyordu bu yüzden bu onun için problem değildi ama ikizi için aynı şey söz konusu değildi.

Okumayı değilde, dinlemeyi daha çok seviyordu. Sırf bu yüzden annesi onun yatağına girip, o uyuyana kadar sayfalarca kitap okuyordu. Ertesi günse okuduğu sayfaları tekrardan ona okutuyordu. Küçük kız bu durumu fazlasıyla kıskanıyordu. Sırf annesi kızın kitap okumayı sevdiğini bildiğinden ona özel hiç kitap okumamıştı. Kız da hiç annesinden böyle bir şey istememişti zaten. Ama yine de annesinin göğüsüne yaslanmış kardeşini gördükçe, boğazından kulaklarına doğru yükselen bir acı hissediyordu.

Küçük kız hiçbir zaman bu acıyı dillendirmedi. Belki gideceği yerdeki babası, bu sefer küçük kıza özel masallar okurdu.

Gününüz

Oturduğum bar sandalyesinde tezgaha doğru eğilerek önümdeki tabağa döktüğüm tuza parmağımı bastırdım. Yüzümü buruşturarak bir süre öylece kaldım. Parmağım acıdan uyuştuğundaysa geri çektim. Bunu uzun zamandır yapmıyordum.

Birbirine doladığım kollarımı ahşap tezgaha yaslayarak bakışlarımı etrafta gezdirdim. Bugün staj yoktu çünkü okulda ders vardı. Okuldaki ders biter bitmez kendimi Ecem'in çalıştığı kafede bulmuştum. Okulun yakınlarındaki oldukça hoş bir kafeydi burası. Geniş ve yeşillik bir bahçesi, oldukça büyük bir de iç mekanı vardı. Şehrin ortasında hala böyle bir mekan olduğunu bilmek güzeldi.

Karşımda içkilerin dizildiği duvara baktım. Bir kafe olmasına rağmen yemekte servis ediliyordu bu yüzden menüde alkollerde vardı. Aslında oturduğum şeyin bar sandalyesi olduğu düşülürse bu kısıma bar diyebilirdim.

Masaların neredeyse hepsi doluydu ve müşterilerin çoğu öğrencilerdi. Bir süre masalardaki insanları izledim. Arkadaş grubu olarak gelmiş yaşıtlarımın gülüşlerini, yalnız gelip ders çalışanları, sevgilileriyle beraber yemek yiyenleri... önümdeki limonatadan bir yudum aldım.

Ben miydim kendimi yalnızlaştıran yoksa evren miydi? Son günlerde bunu sorguluyordum. Evrenle bu aralar ilişkimiz iyi gitmiyordu. Köşedeki büyük televizyon ekranında dönen haberin alttaki yazısını okudum.

Erel'in Kurşunlu Gecesi

Yumruğumu başıma yaslayarak büyük ekranda dönen habere odaklandım. Gecenin üzerinden üç gün geçmişti ama hala etkisi tam gaz devam ediyordu. Duhan'ın beni havuza sokması bir nevi hayatımı kurtarmıştı. Üzerimize yağan kurşunlardan bu sayede kurtulmuştuk. Konuklar ve hiçbir sivil zarar görmemişti ama babamın adamları için aynı şey söylenemezdi. Babama kasti yapılmış bir şeydi bu her halinden belliydi.

Havuzdan çıktığımda ilk gördüğüm kişi Fred'ti. Duhan'ı öylece arkamızda bırakarak tarihi mekandan ayrılmıştık. Yine bana bir iyilik yapmıştı ve yine orayı ilk terkeden ben olmuştum. Onun açısından bakıldığında kendini benden daha ayrıcalıklı görmesi normaldi. Gerçekten artık ona bir teşekkür borçluydum. Bunun farkındalığıyla bıkkın bir nefes verdim. Ekranda dönen gecenin görüntüleri birden kanalın değiştirilmesiyle yok oldu. Yaslandığım yerde dikleşerek haberleri bir müzik kanalıyla değiştiren kişiye baktım.

Ecem

Elindeki kumandayı tezgahın altına koyduktan sonra hızlı adımla tezgahın diğer tarafında karşıma geçti. Üzerinde kese kağıdı renginde bir önlük vardı ve yakasında daktilo yazı tipiyle adı yazıyordu. Önlüğünün ön cebindeki kalemi görebiliyordum. Büyük ihtimalle o kesemsi cepte bir sipariş defteri ve telefonu vardı.

At kuyruğu yaptığı saçlarının önündeki kısa saçlar özgürlüklerini ilan etmişti. Koşuşturmaktan yanakları kızarmıştı. Haftaiçi olmasına rağmen normalden daha yoğun geçiyordu. Eve geldiğinde ona güzel bir kahve yapmayı kafamda bir yere not ettim.

Yorgunlukla ahşap tezgaha yaslandığında oturduğum yerde dikleştim. Önümdeki tabaktan bir patates alıp ağzına attı.

"Neden kafanı dağıtmıyorsun?"diye sordu birden. Kastettiği şey neden şuanda hastanede değilsindi. Onun gibi önümdeki patateslerden bir tanesine ağzıma attım. Buranın yemekleri gerçekten güzeldi.

"Hastanenin önünde bile ellerinde kameralı ve mikrofonlu insanlar var. O havuzdan çıkarkenki fotoğrafımın da durmadan ekranlarda döndüğü düşünülürse, anonim kişiliğimden geriye pek bir şey kalmadı."cümlemi bitirdiğim gibi önümdeki limonatadan bir yudum aldım. O fotoğrafın ne ara çekildiğini bilmiyordum ama tamamen berbat haldeydim. Fred bana ceketini verdiği için ıslanan vücudumu gizleyebilmiştim ama aynı şey ıslandıkları için yüzüme yapışan saçlarım için geçerli değildi. Şanslıydım ki Ecem'in yaptığı makyaj ağır değildi ve sadece akan rimellerim yüzümü boyamıştı.

Kimi kandırıyorum berbat haldeydim işte.

Son üç gündür magazinde durmadan ıslanan kıyafetlerimle rüküş olduğumu söyleyen, menppoza girmek üzere olan üç kadın vardı ve stüdyolarına gidip onları gırtlaklamamak için kendimi zor tutuyordum. Uzun aradan sonra göründüğüm ilk davette başıma böyle bir şey gelmesi ve insanların beni araştırmaya başlamış olmaları sinirimi bozuyordu. Okuduğum okuldan tutun aylardır tartıya çıkmamış olmama rağmen olduğum kiloyu biliyorlardı. O haberi okuduktan sonra tartıya çıkmıştım ve gerçekten doğru haber olduğunu öğrenmiştim. Korkutucuydu.

"Şu çocuktan bahsetsene biraz. Hani şu seninle havuza atlayan Yunan heykeli." Pipeti dudaklarımdan çektiğim sırada sorduğu soruyla şaşkınlığımı gizlemeye fırsat bulamadan Ecem'in kahvelerine baktım. Böyle bir şey sormasını beklemiyordum. Yunan heykeli olduğu bir gerçekti.

"Duhan'dan mı bahsediyorsun?"diye sordum. Kafamın içindeki ses, etrafında dolanan kaç tane Yunan heykeli var senin? diye sorduğunda gözlerimi devirmeden edemedim.

"Aynen ondan bahsediyorum. Nereden buldun öyle bir çocuğu?"düşün Anı düşün. Ecem'e yalan söylemek istemiyordum ama ona ne Beril'den ne de o gece Duhan'ın devirdiği adamlardan bahsedemezden. O yüzden aklıma gelen ilk şeyi söyleyiverdim.

"Oyun salonunda." yalan değildi. Jeton'da tanışmıştık. Sonrasında aynı okulda okuduğumu öğrenmiş olsamda...

"Oyun salonu mu? Öyle yerler kaldı mı ya?"diye sordu durumu sorgularcasına çatılan kaşlarıyla. Önümdeki bitmek üzere olan patateslerden bir tanesini elime aldım.

"Bende şaşırdım. Tabelası baya ilgi çekiciydi. İçeri girdim, Duhan'da bana jeton ısmarladı."şaşkınlıkla kaşları havalandı. Şaşırdığı kısım benim jeton ısmarlama kısmını bu kadar rahat anlatıyor oluşumdu. Dediklerimin bu kısmı doğruydu. Jeton'un kırmızı tabelası gerçekten ilgi çekiciydi ve içeriye girdiğimde bana jeton ısmarlamıştı. Tabi bu sayede hayatımı kurtarmıştı. Başımı hafifçe sallarken elimdeki patatesi ısırdım.

"Sebebini bilmiyorum ama Cenk o çocuktan hiç hazetmiyor. Ağzımdan sen ve ona dair bilgi almaya çalışıyor." Tam abimlik bir hareket diye geçirdim içimden. Ecem, abime güvenirdi ve düşüncelerine değer verirdi. Eğer abim böyle düşünüyorsa, Ecem'de öyle düşünüyor demekti. Ecem'in bana Duhan'ı sorma nedeni içini rahatlatmaktı. Demekki abimin hareketlerinde Ecem'in mantığına tam olarak oturmayan bir şeyler vardı. Abim Duhan'ı tanıyor muydu? Aptal olma Anı. Tabiki abin Duhan'ı tanıyor. Yoksa neden sizi eve bıraktığı gece Duhan'a imalı imalı baksındı ki?

"Duhan'la aramda düşündüğünüz tarzda bir şey yok." Çünkü her şey düşündüğünden daha karışık, hatta benim için bile oldukça karışık. Dediğim şeye inanmazcasına bayık bakışlarını yüzümde gezdirdi. Omuz siltim.

"Ne? Yok diyorum işte."yaslandığı tezgahtan çekildi ve karşımda dikleşti. Ağırlığını tek ayağının üzerine vermiş, başını hafifçe omzuna yatırmıştı. Yüzünde birazdan diyeceği şeyi söylemek ve söylememek arasında kaldığını belli eden bir ifade vardı. Yüzü gergindi.

"Bana anlattıklarını abine yetiştirmediğimi biliyorsun değil mi?" Aslında bundan şüpheliydim ama içimdeki ses bunu yapmayacağını söylüyordu. İşin özünde, Ecem'i abimden önce ben tanıyordum. Ecem benim arkadaşımdı. Kız dayanışması her zaman ilişkilerden üstündür. Bu onun sözleriydi.

Son zamanlarla kimseyle konuşamıyordum. İçimden gelmiyordu. Stajla beraber fazlasıyla yoruluyordum. Geceleri de pek uyuyabildiğim söylenemezdi. Hayat enerjim tam anlamıyla çekilmişti ve arkadaşım da bunu doğal olarak sorguluyordu. Fred için para bulmam gerektiğini ve manyağın birinin bana dadandığını bilmiyordu. Basitçe problemin kendinde olup olmadığını sorgulaması normaldi çünkü hayatında fazla problem olan biri değildim. Bu zamana kadar tek problemim fazla ve aynı anda düşünebiliyor olmamdı.

"Böyle bir şey yaptığını düşünmüyorum."düz ve duygusuz çıkan ses tonuma engel olamamıştım. Ona karşı soğuk olmak veya bir şeyler saklamak istemiyordum. O benim kız kardeşimdi. Sadece ona bir şeyler anlatmadan önce kendim birtakım cevaplar bulmalıydım. Kollarımı tezgahın üzerinden ona doğru uzattım ve bileklerini nazikçe kavradım. Bu sayede derin kahveler bana odaklanmıştı.

"Ben sadece-" gözlerimi ondan kaçırdım ve derin bir nefes verdim.

"Kendimi bu aralar fazla yalnız hissediyorum."dediğim şeye şaşırmış olacakki kaşları çatıldı, başını iki yana sallarken hiç tereddüt etmeden "Sen yalnız değilsin, Anı."dedi sevecen sesiyle. Dışarıdan görülen buydu. Yalnız değildim çünkü kocaman bir ailem vardı ama artık varlıklarını hissetmekte zorlanıyordum.

Fred'le artık kopmuştuk ve o gün üzerime yürüdüğünde dengesinin ciddi anlamda bozulduğunu anlamıştım. Abim son dönemlerde oldukça gergin duruyordu ve bunun sebebi hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Annemle babama zaten hiç değinme gereksinimi duymuyordum.

"Hiç kendini aslında olmayan bir şeylere inandırmaya çalıştın mı Ecem?"sorduğum soruyla yüzü gerildi. Konudan konuya atlamış gibi olmuştum. Alt dudağını ağzının içine yuvarlayarak dişledi. Bir süre bakışlarını etrafta gezdirerek sorduğum soruyu düşündü.

"Eğer gerçekleri kaldıramayacağımı düşünüyorsam, bir süreliğine bunu yaparım."kahve gözleri beni bulduğunda "Bir süreliğine."diyerek cümlesinin son kısmını vurguladı. Sertçe yutkundum. Buna hazır değildim. Kendim için yazdığım hikayenin sahteliğini itiraf etmeye hazır değildim. İnsanların kötü yanlarını görmemek için onlara uydurduğum kılıflarlardan onları sıyırmaya hazır değildim. Böylesi daha az acı verici ve katlanılabilirdi.

"Üstün bey size yalvarıyorum! Ben suçsuzum!"

Kafamın içinde yankılanan silah sesiyle irkildim. Ecem'ın derin kahveleri hala üzerimdeydi.

Başımı zorlukla sallayarak anladığımı belli ettim. Ellerimi yavaşça bileklerinden çektim fakat bu sefer o benim bileklerimi tuttu. Bu sayede ondan kaçırdığım gözlerim, pürüzsüz yüzüne yerleştirilmiş bir çift okyanusla tekrardan buluştu. Kuruyan dudaklarını diliyle ıslattıktan sonra "Bir sorunun mu var Anı?"diye sordu aslında cevabını bildiğini düşünsede. Bir problem var evet ama aslında bu Fred'in problemiydi. Fakat bu problemi çözebilecek sağlıklı kafaya sahip olduğunu düşünmüyorum. Birde Duhan var tabi, bak o benim problemim. Tam olarak ne olduğunu bilmediğim bir işte ona yardım etmemi istiyor ve kesinlikle kasiyerlik, garsonluk türünde bir iş değil. Bundan eminim.

"Yok."diyebildim sadece. Boğazımda düğüm olan cümleleri yutarak, oturduğum bar sandalyesinden kalktım. Yan sandalyeye koyduğum bez çantamı alarak içindeki cüzdanıma uzandım.

"Bunlar benden. Hadi şimdi eve git de biraz dinlen."ufak bir tebessümle tüm sevecenliğiyle bana bakan Ecem'e baktım.

"Akşam görüşürüz."demekle yetindikten sonra ona el salladım. O da bana el sallarken kafenin kahverengi kapısını ittirerek çıktım. Benim gerçekten acilen para bulmam gerekiyordu. Kapıyı ittirdiğim an yüzüme çarpan normaldan biraz serin hava anında tüylerimin diken diken olmasını sağladı.

Bakışlarımı geniş ve işlek caddede gezdirdim. İnsanlar hızlı hızlı bir yerlere gitmek için adımlıyorlardı. Bunun nedenini anlamak için etrafa daha dikkatli bakarken, birden başımı yukarı doğru kaldırdım. Yoğunluklarını arttırmaya başlamış gri bulutlar yağmurun çokta uzakta olmadığının habercisiydi.

Uzun kahve saçlarımı kulağımın arkasına atarak rüzgara karşı caddede yürümeye başladım.

Küçükken büyümekten çok korkardım. Büyümek benim için anneme dönüşmekti. Onun gibi otoriter ve mimiksiz biri olmak beni hep ürkütmüştür. Annemi seviyordum ama her insanda bulduğum gibi yanlış olduğunu düşündüğüm davranışları vardı. Mesela sadece doğum günlerimizde bize hiçbir şey yokken sarılırdı. Diğer günlerde yüzüne baktığınızda, sarılmak istiyorsanız izin almanız gerektiğini düşündürürdü size. Sevdiğin birisine "Sana sarılabilir miyim?"diye sormak gerçekten can yakan bir şeydi. Belkide bu yüzdendir bu korkum.

Büyümek can yakmak mı demekti? Yılların ruhunuzda bıraktığı ağırlık zamanla benliğinize işliyor ve doğru-yanlış ayrımı yapmakta zorlanıyordunuz. En azından şuan yaşadığım şey buydu. Dışarıdan aynı annem gibi duygusuz görünen biri olsamda korkak bir yapım vardı. Sahip olduğum şey sınırlı sayıdaydı ve onları kaybetme fikri son günlerde derime tırnaklarını geçiren vahşi bir hayvanda farksızdı.

On dokuz yaşıma kadar yaşayacağımı düşünmüyordum. Bir araba çarpar, yanlışlıkla bir yerden düşerim ama yine de on dokuz yaşımı görmem sanıyordum. Gözümde çok büyüktü on dokuz. Çoğu dizide ve kitapta ana karakterin hayatı on dokuzdan sonra doğru tabirle, boka sarıyordu. Belki çok yalnız olduğumdan belkide kendimi yalnızlaştırdığımdan böyle şeylerden çok etkilenmiştim. Aslınabakılırsa hiçbir konumda ana karakter olmadığım düşünüldüğünde bu korkum yersizdi.

Bundan üç ay önce, doğum günümün olduğu gece balkona çıkıp o karanlık gökyüzünde uçuşan beyaz martıları izlemiştim. Saat on ikiye vurduğundaysa gözlerimi sıkıca yumup aniden kalp krizi geçirmeyi, beynime bir pıhtı atmasını veya kolumun kendi kendine kopmasını bekledim. Oldukça saçma ama büyümekten korkan birisinin böyle bir kafa yapısan girmesi bana kalırsa oldukça normaldi.

Ecem bunu biliyordu. Büyümekten korktuğumu. O yüzdendir belki, doğum günü hediyesi olarak bana Küçük Prensi almıştı. Çoğu kişi bu kitabı küçük yaşta okur ama okumaya hiç fırsatım olmamıştı nedensizce. Belki o zamanlar bu kitabı okusaydım, büyümekten en az benim kadar korkan birisinin daha olduğunu bilmek kendimi iyi hissetirirdi.

Fakat yılanın başını küçükken ezmek gerekirdi. Bu yüzden kitabı okumak pekte işe yaramamıştı. Büyüme düşüncesi hala kalbimin teklemesine neden oluyordu. Bunu Fred'e anlattığımda bana "İçi boş korku."demişti. Haklıydı da, aptal kitaplardan etkilenerek kendimde yarattığım bir korkuydu bu.

Yağmur yağmaya başlamıştı. Hızını birazdan arttıracağını biliyordum. Dakikalardır yürüdüğüm yolda kontrolümü kaybettiğimi farkettiğimde Jeton'un gündüz bile yanan kırmızı tabelasına bakıyordum. Yanan tabelaya çarpan yağmur damlaları anında buharlaşıyorlardı. Nasıl gelmiştim buraya en ufak bir fikrim yoktu ama günlerdir zorunda bırakıldığım şeyin düşüncesiyle uykularım kaçıyordu. Bilinmezlik kafamın içinde cirit atarken huzurla kapatamıyordum gözlerimi.

Cam duvarlardan göründüğü kadarıyla oyun salonumun içine baktım. Önceki gelişlerime kıyasla daha az kişi vardı. Gamebox ve konsol oyunlarının ışıkları rengarenk bir görüntü oluşturuyordu. Bilardo ve diğer masa oyunlarının olduğu kısım bu açıdan görünmüyordu.

Sertçe yutkunarak adımlarımı cam kapıya doğru attım. Buraya her gelişimde bir şekilde başımdaki dertten kurtulmuştu. Evrenden rica etsem bu seferde öyle olabilir miydi? Kapıyı ittirdiğimde kulağımda yankılanan çan sesiyle farkındalık hissi ayak parmaklarımdan saç diplerme kadar tırmandı. Umarum pişman olacağım bir şey yapmıyorumdur.

Çan sesini umursamamaya çalışarak düzenli ve sakin adımlarımı bilardo masalarının olduğu yere doğru yönlendirdim. Sadece birkaç basamak yukarısı olsa da tahta korkuluk koymuşlardı buraya. Kahve ahşap korkuluklara yaslanarak aşağıdaki bilardo masalarına baktım. Tahmin ettiğim gibi oradaydı. Tek başına bilardo oynuyordu. Onu bir süre öylece izledim. Yaptığım şey doğru muydu? Kafamdaki ses Doğru-Yanlış ayrımı yapmamız gereken zamanı geçtik diye fısıldadığında hiç düşünmeden yaslandığım yerden kalkarak merdivenlere ilerledim. Zaten sadece iki masa doluydu. Diğerleri de bir grup gençti.

Orta sıradaki bilardo masasına yaklaştığım sırada elindeki istekayla masaya doğru eğilmişti. Elindeki istekayı uygun bir pozisyona soktuktan sonra ciddi yüz ifadesi, yerini ufak bir sırıtışa bırakmıştı.

"Bakıyorum da buradan ayrılamıyorsun."dedi hafif bir alayla. İstekayı birkaç kere ileri geri yaptıktan sonra beyaz topa vurdu. Çizgili top deliğe girdi. Gözlerimi devirerek bayık bakışlarımı, bana diktiği sarı gözlerine sabitledim.

"Seni dinlemeye karar verdim." dediğim şeyle dudaklarının arasından ufak bir kahkaha çıktı. Sinirle yanağımın içini ısırdım. İstediği gibi ona gelmiştim işte. Daha ne bekliyordu? Dikdörtgen masanın benden uzaktaki başına gitti ve yine bir poziyon aldı.

"Seni en son gördüğümde, hayal aleminde yaşamak konusunda baya kararlıydın. Fikrini ne değiştirdi?" dediği şeyle birlikte beyaz topa tekrar vurdu. Önümdeki deliğe gireceği sırada iki topu da tek elimle tuttum.

Bakışları toplardan bana kaydı.

Gözleri çok güzledi.

"Uyuyamıyorum." eğildiği yerde dikleşti biçimli elleriyle istekayı yere dayadı. Başını hafifçe eğerek gözlerini kıstı. Yüzündeki ifade halinden mutlu olduğunu alaycı bir şekilde gösteriyordu.

"Öyleyse dediklerim sana dokunmuş. Bu güzel bir şey." dişlerimi birbirine bastırdım. Bu kadar rahat ve umursamaz olması canımı sıkıyordu.

"Artık yaptığın şey her neyse sana yardım edeceğim. Ama bir şartım var. İçinde olduğum hayatın en az seninki kadar tehlikeli kadar olduğunu kanıtla."tek kaşını sorgularcasına kaldırdı. Eğer ona "Bana kanıtlarını göster."dersem bunu hiç çekinmeden yapardı ama eğer kanıtları ben kendim bulursam ve kendimi gerçeklere inandırırsam her şey daha farklı bir hal alırdı.

Küçüklüğümden beri halı altına iteklediğim pisliklerin ciddiyetinin farkına varmam için canımın yanması gerekliydi. Daha da fazla.

Kaybedecek bir şeyim yoktu. Çünkü her şeyimi zaten kaybetmiştim. Sadece vicdanımı rahatlakmak için gerçekleri görmem gerekliydi.

"Ne kadar süredir yaşadığın hayatın güvenli olduğuna kendini inandırıyorsun ki bir yabancının zaten ortada olan şeylerin senin gözüne sokmasını istiyorsun?" Olduğum yerden ona doğru ilerdim, yavaş ve sakin adımlarla. Bakışlarım attığım adımlardaydı. Birazdan diyeceğim şeyleri ben bile hala sorguluyordum.

"Bana kaybedecek bir şeyim olmadığını kanıtla, suç ortağun olayım."Sarı gözleri şaşkınlıkla açılırken yüzünde halinden memnun olduğunu belli eden bir tebessüm belirdi. Bu alaycı değildi. Sadece şaşkındı. Hızlı mı pes etmiştim onun gözünde?

Aramızda sadece Duhan'ın yere dayadığı ısteka vardı. Sarı gözlerimi kahvelerime dikti ve kapı açarcasına ıstekayı aramızdan çekti. Boşta olan sağ elini uzattı ve "Kabul." dedi ciddi bir şekilde. Elimi elinin içine kaydırdım. Anında parmaklarını dolamıştı. Bir süre birbirimze bakarak o şekilde kaldık. Teninin tenime deymesi kulaklarımın içinde bir şey yakmışım etkisi yarattığında elimi geri çektim. İlk konuşan oydu.

"Peki benden tam olarak ne yapmamı istiyorsun?" dedi kendini belli eden merak ve şüpheyle. Ellerimi pantolonumun arka ceblerine soktum ve durduğum yerde dikleştim.

"Bana geçen gece amcamın konuştuğu adamın kim olduğunu bulabilir misin?" sorduğum soruyla dudağının sağ tarafı yukarı kıvrıldı.

"Oldu bil."

🌻

Tıbbi eşyaların sokulduğu aşağıdaki otoparkın yanındaki bahçedeydik. Park ettiği eski büyük Jeep'in içinde, içeriye yeni malzemeleri taşıyan görevlileri izliyorduk. Bakışlarımı sol tarafıma çevirdiğimde o da benim gibi kolileri taşıyan adamları izliyordu. Birden, ansızın yıldız gibi parlayan gözlerini karanlık arabanın içinde bana dikti. Duygusuz ve mimikten yoksun bir yüz ifadesiyle kahvelerime baktı.

"Plan ne?" diye sorduğunda bakışlarımı ondan çekerek koli taşıyan görevlilere çevirdim. İşleri bitmek üzereydi. Ardından kolumdaki saate baktım.

Dokuz buçuktu.

Duhan saatler önce amcamın konuştuğu adamın kim olduğunu bulmuştu. Adamın adı Fuat'tı ve bir iş insanıydı. Adamın ilaç şirketi vardı. Fakat bilinen büyük bir şirket değildi. İlaç şirketi, Duhan'a göre sadece bir paravandı. Bu yüzden adamın amcamla görüntülenmesi göze batmayan bir durumdu. Fakat, yine Duhan'ın yaptığı araştırmaya göre, adamın bir şekilde hastaneyle bağlantısı vardı. Ona bunun mümkün olmadığını söylediğimde muhasebe kayıtlarından bunu kanıtlayabileceğini söylemişti. Hastanelere ilaçlar sağlık bakanlığı denetiminde gelirdi. Keyfine göre kimse hastaneye ilaç sokulmazdı ve deneyimden kolayca sıyrılamazdı. Bilinmeyen bir ilaç firmasına yüklü miktarda yapılan bir ödeme Duhan'ın dediklerini kanıtlardı.

Amcam benim güvenli kalemdi. Babamdan farklı, tehlikeli olmayan sıradan denebilecek bir hayatı vardı. Ama eğer görünenin aksine o da bu işlerin içerisindeyse...

"Birazdan bu adamlar buradan gittikten sonra şuradaki kapıdan içeriye gireceğiz. O katta güvenlik odası var. Kamera kayıtları orada tutulur. İçerideki görevli, gelen kutuları denetleyecek ama bu çok kısa süreli bir işlem o sırada bizde kamera odasına girip hemen muhasebe odasındaki kameraları devre dışı bırakacağız." Dikkatlice beni dinlediğini biliyordum. Tekrar konuşmak için ciğerlerime nefes doldurdum.

"Muhasebecilerin odalarının anahtalarını evlerine götürmeleri yasak bu yüzden yedi yirmi dört göz önünde olacak bir yere teslim ederler anahtarları."başımı ona doğru çevirdiğimde cümle tamamlamak istercesin "Hemşire bankosu?"dedi sorar gibi. Başımla onu onayladım. Ardından tekrardan saatime baktım.

"Bugün Cuma. Yarım saat sonra hafta sonu için nöbetçi olacak hemşire ve doktorların dönüşüm saati. Üç dakika da sürüyor olsa bu bize yeter." kafamı kaldırarak sarı gözlerine baktım. Nedensizce beni geriyorlardı. Kırk yıl düşüncem bu kadar bilgiyi böyle bir şey için kullanacağım aklıma gelmezdi yada birisine bunları anlatacağım. Bu kişin Duhan olması ayrı bir travmaydı zaten. Yaptığım şey yanlıştı ama emin olmam gerekiyordu. Eğer bu şey gerçekse, daha bilmediğim birçok şey olduğu anlamına geliyordu ki bu da Duhan'ı haklı yapardı. Onun haklı olmasını istemiyordum. Fakat içten içe haklı olduğunun farkındaydım. Sadece canımın yanması gerekiyordu.

"Sanırım işleri bitti."dedi gayet sakin bir ses tonuyla. Onun konuşmasıyla düşünmeyi bıraktım ve adamlara tekrar baktım. Arabaya geri biniyorlardı. Açmak için elimi kapıya götürürken son kez Duhan'a baktım. Siyah kapüşonlu hırkasını kafasına geçiriyordu. Onu biraz izledikten sonra arabadan aşağıya indim. Benimle eş zamanlı olarak o da inmişti. Kapıyı geri kapattıktan sonra aynı onun gibi, sweatshirtümün kapüşonlusunu yüzümü gizleyecek şekilde kapattım. Bundan sonra hep böyle mi olacaktı?

Büyük nakliye aracı göz önünden kaybolurken her yerin boş olduğundan emin olduğumdan sakin adımlarla açık olan kapıya doğru ilerledim. Yanımdan sessiz ilerleyen Duhan'ın kafasından ne geçtiğini gerçekten çok merak ediyordum.

Tavanın ortasından sarkam tek led ampulle aydınlatılan koridora baktım. Aydınlatmalar asfalt yolun ortasındaki beyaz çizgiler gibiydi. Duvarla metalik bir griye boyanmıştı. İleride koridor ikiye ayrılıyordu. Sol tarafta kontrol yapılıyor, sağ tarafta da kameraların kontrol edildiği oda bulunuyordu.

Sana inanamıyorum Anı! Kendi evine sızıyorsun bildiğin? Hemde onunla!

Koridorların ikiye ayrıldığı noktaya geldiğimizde ilk başta soluma baktım. Adamların sırtları bize dönüktü ve üzerinde güvenlik üniforması olan adam da oradaydı. Hızlıca bakışlarımı sarı gözlere diktim, ardından bileğinden tutarak diğer koridora soktum. Hızlı adımlarla ilerlerken yanında onu da sürüklüyordum. Duvarla aynı renk olan ve duvarın devamı gibi görünen odanın önüne geldiğimizde kulpu indirerek kapıyı açtım. Duhan'ın sırtından hafifçe ittirerek onu içeriye soktuğumda, son bir kez diğer koridara baktım. Hala bizi fark etmemişerdi. Umarım etmezler de.

Bende içeriye girdiğimde kapıyı arkamdan geriye doğru kapattım. O çoktan ekranlarla kaplı duvarın önüne oturmuş elindeki bir şeyi bir adaptöre takıyordu. Kaşlarımı çatarak yaptığı şeye baktım.

"O ne?"diye sordum saklamaya uğraşmadığım şüpheci bir ses tonuyla. Bakışlarını omzunun üzerinden bana doğru çevirdi.

"Bir yazılım. Şimdiye kadar bizi gören kameralardaki görüntüleri keseceğim sonra da birazdan görecek olan kameralara bu yazılımı yükleyeceğim. Bu sayede bizim geçtiğimiz yerlede görüntüleri kesecek ve uygun olan görüntüyü tekrar tekrar oynayacak, bizim geçtiğimizi anlamayacaklar."kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Ben direkt kameraların kapatacağımızı düşünmüştüm. Önüne dönmüştü ve klavyede bir şeyler yapıyordu. Yavaşça sandalyesine doğru adımladım. Ekranda yaptıklarını izlerken sandalyesinin arkasında durdum.

"Şimdi bana hangi kameraların bizi birazdan göreceğini söyle."dedi düz bir ses tonuyla. Elimi oturduğu sandalyesinin deri kaplamasına koydum ve hafifçe eğilerek işaret parmağımla ekranları gösterdim sırasıyla.

"A2, A5, A8, B7, B25 , D12 ve E3" sırasıyla kameraların gösterdiği ekranlara bir şey taşıdı ve üzerlerinde saniyelik 45 yazısı belirdi. Sonrasında silindi. Geri çekildiğimde sandalyesi etrafında dönmeden önce flash belleği çıkarttı ve oturduğu yerden kalktı. Bakışlarını benimkilerle hizalamak için hafifçe başını eğdi.

"Şuandan ittibaren buradan çıkmamız için 45 dakikamız var."Bu bize yeterdi. Kapıyı açmak için uzandığı sırada tekrardan kolundan tutarak onu durdurdum. Bakışlarını ilk tuttuğum koluna sonra da gözlerime çevirdi. Yüzünde ukala ve bir o kadar keyifli sırıtışla "Teması baya seviyorsun anlaşılan." dedi halinden memnun bir şekilde. Gözlerimi devirdim ve elimi geri çektim.

"Sen sağ taraftan devam edeceksin. Karşında yangın merdivenleri olacak. Üç kat yukarı çıkacaksın. Tam karşında muhasebe olacak. Orada bekle. Bende acilden anahtarları alıp hemen geleceğim. Eğer sende benimle acilde olursan dikkat çekeriz." dedim en ciddi ses tonumla. Bakışlarıyla beni baştan aşağı süzerken dediğim şeyde dürüst olup olmadığımı sorgular gibiydi. Bu bakışlarına daha farklı bir anlam veremiyordum. Yüzü ciddileşmişti.

"Tamam."dedi ve ardından kapıyı açtı. Etrafı kontrol ettikten sonra dediğim gibi sağ tarafa doğru hızlı adımlarla ilerledi. Bende sol tarafı kontrol ettim ve boş olduğundan emin olduktan sonra hızlı adımlarla geldiğimiz yolu geri yürüdüm.

Bu düşündüğümden fazla kolay oluyordu. Endişelenmeye başlamıştım. Çıkış kapısına vardığımda, kameralarla ilgilenen görevlik odaya doğru yürüyordu. Tekrardan önüme dönerek otoparkın olduğu yere tekrardan çıktım.

Hastane iki kısımdan oluşuyordu. Biri bu bina, yani B bloğu ve acilin olduğu A bloğu. Acilin olduğu binada daha çok ameliyathaneler, laboratuvarlar, cerrahi bölümler bulunurken; B bloğunda poliklinik, kafetarya, yatan hastalar ve evrak işleriyle ilgilenen bölümler bulunuyordu. Bu binaları birbirine bağlayan iki yol vardı. Birincisi zemin kattaki uzun, loboratuvarların önünden geçtiğiniz herkesin kullandığı koridor. İkincisiyse, kafetaryanın olduğu kata bağlanan tüp şeklindeki ve dördüncü katta bulunan camdan yol. Dışarıdan bakıldığında o tüpün içinden geçen insanlar görünebiliyordu.

Hastane otoparkının asfalt yolunda hızlıca acile doğru adımlarken gerginlikle kolumdaki saate baktım. Mesai değişimine son on dakika kalmıştı. Bakışlarımı saatten kaldırarak, Acil yazan kırmızı tabelaya çevirdiğim sırada karşı taraftan gelen iki ambulansın sireniyle gözlerim fal taşı gibi açıldı.

"Siktir."diye mırıldandığım sırada ambulanslar acilin kapısının önüne çoktan gelmişlerdi. Hızlı bir şekilde duvara yaslanarak kimsenin beni görememsinin umdum.

"Al işte. Çok kolay dedin al bak. Yiyorsa görünmeden al o anahtarları." sinirle aldığım nefesi burnumdan verdim.

"Beni daha fazla germekten başka bir işe yaramıyorsun." dedim sinirle. Kendimle mi konuşuyorsum ben? O sırada sedyelerle içeriye götürülen hastaları izliyordum. Gözledimi kısarak daha dikkatli baktım açık ambulansın içine. Birkaç adım ilerlediğim sırada ambulansın içinden minik bir beden yavaşça aşağıya indi. Siyah küt kesilmiş saçları ve çelimsiz bir vücudu vardı. En fazla beş yaşındaydı ama o kadar zayıftı ki. Göğüsünün hizasında sarıldığı kahverengi bir ayıcık vardı ama ayının rengi değişikti. Kız içeriye doğru adımlarıken peşinden ilerledim. Neden hiçbir görevli bu kıza sahip çıkmamıştı?

Az önce onun olduğu yere geldiğimde o çoktan acilden içeriye girmişti. Bakışlarımı istemsizce yere çevirdim. Kan damlalarını gördüğümde kaşlarım durumu sorgularcasına çatıldı. Kızın kanı mıydı? Kan damlalarının takip ettiğimde kızı takip ediyor gibiydi. Hızlı adımlarla ne olacağını düşünmeden acilden içeriye girdim. Otomatik kapı açılıp içeri girdiğimde benden iki metre uzaklıktaki minik bedene baktım. Kanı takip ettiğimde kızın ayaklarının dibinde bitiyordu. Yerde ufak bir gölet oluşmuştu bile. Kanın nereden geldiğini anlamak için kızın üzerime bakışlarımı diktim. Görünürde kızda bir şey yoktu. Öyleyse bu kan nereden geliyordu? Kızın kucağındaki ayıcığın ayağından damlayan kanları görmemle, sanki daha fazla çatılabilecellermiş gibi kaşlarım biraz daha çatıldı.

Yanına gitmek için ilk adımı attığımda kız yorgun bakışlarını omzunun üzerinden bana çevirdi. Kahve gözleri ağlamaktan buğlanmıştı. Bir şey demek için ağızını araladığı sırada minik bedeni birden dizlerinin üzerine çöktü.

Kafasını vurmadan önce ona yetişmek için öne atıldı. Minik gövdesinin tutabilmek için hızlıca yere çökmüştüm. Dizlerim sertçe zemine çarptığında yerdeki kanlar yüzünden ufak kaymıştım. Kız hala ufak aralık gözleriyle bana bakarken, ayıcığını tuttuğu eli güçsüzlükle düştü. Bilinci kapanmıştı. Kolu düşünce ayıcıkta eş zamanlı olarak kenara kaymıştı. Tişörtünün üstündeki kocaman yarığı görmemle gözlerim kocaman açıldı. Bakışalarım sonrasında ayıya kaydı. Kan içerisindeydi. Yaraya baktım.

Onlar organları mı? Nasıl böylesine büyük bir yara almıştı? Kimse bunun nasıl farkına varamamıştı? Endişeli bakışlarımı acilde gezdirdim. Çok az kişi vardı. En fazla 7 kişi ve hepsi az önce getirilen iki yetişkinle ilgileniyordu. Kimse buraya bakmıyordu. Buraya sedye getirebilecek kimse yoktu. Daha fazla zaman kaynetmemeliydik. Kızı kucakladığım gibi yetişkinlerin yanındaki, boş olan sedyeye yatırdım. Küçük kızı sedyeye koymamla eş zamanlı olarak bakışlarımı yan tarafta yatan kadınla ilgilenen Celal abiye çevirdim.

Celal abiye yardım eden orta yaşlı hemşire de bakışlarını az önce sedyeye yatırdığım kıza çevirdiğinde dudaklarının arasından şaşkınlığını gizlemeye fırsat bulamadan "Aman Allahım." diye bir mırıltı çıktı. Celal abi de duyduğu mırıltıyla bakışlarını bana doğru çevirdi. Sedyede yatan çocuğa ne olduğunu anlamak için kahve gözlerini sedyeye dikti.

"Yasarı çok derin. Çok şiddetli kanaması var."kızın üzerine eğilerek nefes alışverişini dinlemeye çalıştım. İşaret ve orta parmağımı hafifçe boynuna dayayarak nabzına baktım.

"Nabzı çok yavaş. Nefes alışverişinde problem var. İç kanaması olmalı-" Sedyeyi dolanarak Celal abinin yanındaki hemşirenin getirdiği malzemeler arasından yaraya tampon yapmak için boştaki bezlerden aldım. Bunlar yetmeyecekti.

"Anı çekil." Yanıma gelen Celal abiyle elimdeki tamponlarla öylece kalakaldım. Celal abi sterilize edilmiş yeni bir makasla kızın tişörtünü ortadan ikiye parçaladı. Kocaman yara gözler önündeydi. Acıyla yüzümü buruşturdum. Ne saçalıyorsun Anı! Birde doktor olacaksın. Kendine gel! Kafamdaki sesin bana yaptığı hatırlatmayla kendime geldim. Evet o bir hastaydı. Bir çocuktu ama hastaydı. Ona acıma zamanı değildi. Ben öylece kalakalmışkrn Celal abi elimdekileri sertçe aldı ve yarayı bastırdı. O küçük kıza yardım ederken birden gür sesi acilde yankılandı.

"Kıraç! Acil ameliyathaneyi hazırlat. Doktor Aylin ve Soner'i buraya çağır."birkaç saniye duraksadıktan sonra gözlerini bana dikti.

"Halis bey gelmeden git buradan. Seni bu burada görmesin." Dedi hızlı ve soluk almadan. İstemsizce bakışlarım elime oradan gövdeme kaydı. Kan içerisindeydim. Sertçe yukundum ve birkaç adım geriledim. Tüm planı mahvettim! Üstüm kanlanmış saatime baktım. Son yirmi dakika kalmıştı. Siktir. Bakışlarımı hızlıca hemşire bankosuna çevirdim. Boştu. İşte fırsat. Hadi Anı! Bana bakan birisi olup olmadığını kontrol etmek için bakışlarımı etrafta gezdirdim. Şuanlık birileri gözükmüyordu.

Hadisene!

Hızlı adımlarla hemşire bankosununa gittim. Sandalyeye oturarak, masanın altındaki tahtaya monte edilmiş şeffaf kutunun kapağını açarak zaten tek olan anahtarı aldım. Şimdi buradan kaybolmam gerekiyordu. Anahtarımı hızlıca gri hırkamın cebine attım.

"Ne yapıyorsun burada?"başımın üstünden gelen genç kadın seslesiyle kafamı kaldırdım. Bakışlarım istemeden ellerime kaydı.

"Islak mendil arıyordum." dedim hızlıca. Genç hemşirenin kızarmış yüzüne baktım. Hava çok sıcaktı ve acilde inanılmaz bir yoğunluk vardı. Dağılmış kumral saçlarından ve bayık bakışlarından bu günün onu yorduğunu anlayabiliyordum. Fazla üzerime gelmeyecekti. Bunun için enerjisi yoktu. Dolgun parmaklarıyla masanın diğer köşesindeki çekmeceyi gösterdi.

"Orada bir paket var. Alabilirsin ama tüm bunları temizleyebileceğini sanmıyorum." Sandalyede kayarak dediği gibi çekmeceden hiç açılmamış ıslak mendil paketini aldım.

"Sadece ellerimi temizlesem yeter."dedim tek solukta. Hızlıca ellerimi silerek masanın altındaki çöp kutusuna pislenen mendilleri attım. Kolundaki saatte baktım. On beş dakika. Bakışlarımı tekrardan kaldırdığımda hemşire gitmişti.

Oturduğum yerden kalktım ve dikkat çekmemeye çalışarak acilin hastanenin içine açılan kapısına doğru ilerledim. Yandaki siyah butona bastım ve otomatik kapı açıldı. Koşar adımlarla merdivenlere doğru ilerledim. Kimin beni görüp görmediği umrumda değildi. Kamera kayıtları tekrar başlamadan şu lanet odadaki bilgisayara girmeliydim. İçimde tohumu yeni atılmış olmasına rağmen filizlenmiş bir korku vardı. Korkuyordum. Doğru bildiğim şeylerin yanlış çıkmasından korkuyordum. Bunca zaman pembe bir gözlük taktığımı öğrenmek beni yıkabilirdi. Yıkacaktıda. Bunu yapan babam olsa belki atlatmam daha kolay olurdu çünkü içten içe babamın karanlık bir tarafı olduğunu biliyordum ama amcam... çevremde masum olduğuna inandığım sayılı kişilerdendi. Kalemin ayaklarından birinin daha kırılmasını istemiyordum.

Binalar arası geçişi sağlayan tüp şeklindeki koridora geldiğimde nefes nefese kalmıştım. Üzerinde lekerler olan saatime baktım. Son on dakika. Yetişebilecek miydim? Ciğerlerimin patlayıp patlamayacağını umursamadan koştum. Diğer binaya geldiğimde asansörün yanındaki merdivenlerden hızlıca aşağı kata indim. Merdivenleri üçer üçer atlıyordum. Yakalanmasam bile buradan yuvarlanarak ölebilirdim. Kata ayak bastığım anda sağ koridora hızlıca döndüm. Biraz ileride karşılıklı iki kapı vardı. Biri Duhan'ın bulunduğu yangın merdiveni, diğeriyse muhasebe odasıydı. Yangın merdivenleri bir tek benim olduğum taraftan açılıyordu. Büyük adımlar atarak hemen beyaz kapının önüne geldim. Kırmızı uzun demiri iki elimle ittirerek kapıyı geriye doğru açtım.

"Neden bu kadar geç kaldın? Sadece yedi dakikamız kaldı!" Kemikli çenesi kasılmış, sarı gözleri sinirden parlıyordu. Nefes nefese kalan ciğerlerimi zorlayarak "Sonra açıklarım. Şu odaya girelim artık." dedim tek seferde. Kapıyı büyük elleriye tuttuğunda geri çekildim ve tam arkamdaki beyaz kapıya yöneldim. Koridor sebebini bilmediğim bir şekilde boştu. Sorgulamadım. Elimi gri kapişonlumun cebine attım ve anahtarı çıkardığım gibi yuvaya geçirdim. Birkaç defa anahtarı kendi etrafında çevirdiğimde eş zamanlı olarak gri kapı kulpunu aşağıya indirdim.

Sadece bilgisayarların ışığıyla aydınlanan odaya ilk adımı attığımda Duhan beni arkamdan hafifçe ittirmişti. Pantolonumun arka cebinden çıkardığım telefonumun fenerini açtım. Duhan kapıyı arkamızdan kapatmıştı. Üç masadan ortadakine oturdum. O muhasebe müdürünün masasıydı ve gider kayıtları onun bilgisayarındaydı. Bilgisayarının boşluk tuşuna basarak ekrandaki hastanenin logosunun olduğu yazıyı yok ettim.

"Siktir..." dedim şaşkınlıkla. Bakışlarımı Duhan'a çevirdim.

"...şifre var." Loş ışıkta görebildiğim kadarıyla sarı gözlerini devirdi ve yanına doğru büyük adımlarla geldi.

"Tabiki şifre olacak muhasebe burası."diye mırıldandı az öncekinin aksine sakin bir şekilde. Bilgisayara rahat bakabilsin diye sandalyeyle biraz geriye kaydım. Klavyeye doğru eğildiğinde bakış açımda siyah hırkasını parçalamak istecesine kasılan kolları vardı. Üzerindeki hırkanın siyah olduğu ve buranın da pek aydınlık olmadığı göz önünde bulundururlduğunda kaslarının bu kadar net gözükmesi beni şaşkırtmıştı. Woww

"Basit düşünmemiz lazım." diye mırıldandı kendi kendine. Sonra bakışları masanın üzerindeki çerçevelenmiş fotoğrafa kaydı. Telefonumun fenerini yakarak o tarafa çevirdim. Tek eliyle masaya tutunurken diğer eliyle çerçeveyi eline aldı. Bu muhasebe müdürü ve köpeğinin fotoğrafıydı. Köpeğine sarılmış sarı saçlı orta yaşlı kadına baktım. Kadında ve kahverengi köpekte doğum günü şapkalarından vardı ama o şapka bile kadının dip boyasını gizleyememişti. Duhan fotoğrafı kendine biraz daha yaklaştırdı. Artık bir şey göremiyordum. Birden resmi masaya geri bıraktı ve parmaklarını klavye üzerinde gezdirdi. Fotoğrafa uzandım ve onun yaptığı gibi fotoğrafı inceledim. Ne görmüştü?

"Tamam. Artık neye bakmak istiyorsan bakabilirsin." diyerek masadan geriye çekildiğinde şaşkınlıkla ona baktım. Cidden saçma bir fotoğrafa bakarak bilgisayarın şifresini mi çözmüştü. Bunu sonra sorgularsın hadi yıllık giderlere bak. Elimdeki fotoğrafı yerine geri koydum ve zaten masaüstünde kabak gibi ortada duran Yıllık Giderler dosyasının üstüne bastım. Dosyanın açılmasını beklerken Duhan'ın bana mesaj olarak attığı ilaç firmasının banka bilgilerine baktım. Üç tane farklı hesap numarası vardı. Kenardaki arama butonu gibi olan kısma ilk numarayı yazdım. Ekranda üç tane şerit şeklinde yazı çıktı.

21-3-2021 Turkuaz Sağlık A.Ş . 500.000€
25-5-2021 Turkuaz Sağlık A.Ş. 780.000€
11-7-2021 Turkuaz Sağlık A.Ş. 1.000.000 €

Gözlerim şaşkınlıkla açılırken arama butonundaki rakamları sildim ve Duhan'ın attığı mesajdaki ikinci numarayı yazdım. Bu sefer beş tane şerit vardı ve yine ilaç firmasına yapılan ödemeler vardı. Bakışlarımı ekrandan, bilgisayarın mönitörünü izleyen Duhan'a çevirdim. Onun da kaşları havalanmıştı. Ona baktığımı fark edince sarı gözlerini bana çevirdi. Haklıydı. Lanet olsun ki haklıydı. Hayatıma sonradan zoraki olarak dahil olan bir adam, ailem hakkında benden daha çok şey biliyordu. Bunun bende yarattığı ağırlıkla sertçe yutkundum. Ama hala boğazımda bir şey takılı kalmış gibiydi. Titrek bir nefes vererek tekrardan mönitöre baktım.

Ben ne tür bir belaya bulaşmıştım?

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

37okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.