23. bölüm / 31
Güneş Kapanı23-Güven
Bölümler 31Şu an: 23-Güven
- 1 1-Satır Başı2.515 kelime
- 2 2-Kaybolmuş Hayatlar3.590 kelime
- 3 3-Yeni Düğüm5.251 kelime
- 4 4-Ölüm Meleği6.267 kelime
- 5 5- Kanadı Kırık Anılar5.385 kelime
- 6 6-Çürük Kale5.540 kelime
- 7 7-Annesiz Kedi3.366 kelime
- 8 8-Anahtar Kralı4.180 kelime
- 9 9-Büyük Balık Küçük Balığı Yer5.229 kelime
- 10 10-Şüphe Çıkmazı4.065 kelime
- 11 11-Show5.844 kelime
- 12 12-Hata4.974 kelime
- 13 13-Giz Halatı4.497 kelime
- 14 14-Kötü şeyler yapan İyi Adamlar4.251 kelime
- 15 15-Yanlış3.453 kelime
- 16 16-Ölüm Çukuru5.743 kelime
- 17 17-Yirmi Yedi5.810 kelime
- 18 18-Ayçiçeği4.717 kelime
- 19 19-Tetik4.066 kelime
- 20 20-Suç Ortağı4.557 kelime
- 21 21-İhtimaller Korkuyu Besler4.032 kelime
- 22 22-Alt ve Üst3.203 kelime
- 23 23-Güven4.593 kelime · Okuduğun bölüm
- 24 24-Karanlık Koridorlar6.119 kelime
- 25 25-Ağır Yükler6.781 kelime
- 26 26-Kalbe Yakın7.725 kelime
- 27 27-En Baştan5.529 kelime
- 28 28-Serbest Düşüş6.511 kelime
- 29 29-Soğuk4.367 kelime
- 30 30-Kör Düğüm3.498 kelime
- 31 31-On Dört ve On Yedi Yaş4.429 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Duhan Alkan
Karanlık gürültülüdür. Gözlerimi her kapattığımda zihnimin en derinlerine gömdüğüm hatıralar bana işkence etmek için tekrardan dirilirlerdi. Hatalar insanı olgunlaştırır derler, bu aciz insanların vicdanlarını rahatlatmak için kendilerine söylediği yalanlardan sadece biriydi ve ben yer yüzümdeki en aciz adammış gibi hissediyordum.
Kumaş pantolonumun cebindeki muştaya parmaklarımı geçirerek, soğuk metali tüm gücümle kavradım. Bazen kendimi tutamazdım. Tekrar aynı şeyleri yaşayabilme korkusu, sağlıklı düşünebilme yetimi benden çekip alırdı, ellerim karıncalanmaya başlar ve bir şeyleri yumruklamadığım sürece bu iğrenç his geçmezdi. Tarihin tekrar etme ihtimali beni şiddete eğilimli bir herif haline getiriyordu. Ve Anı Erel geçmişin can yakan bir gölgesiydi.
Şampanya kadehini kafama dikerken bakışlarımı tek bir saniye bile ondan ayırmadım. Yemeğin düzenlediği çatı katında terasa açılan bir kapı vardı ve her yer cam olduğu için teras çok net bir şekilde görünüyordu. Korkuluklara yaslanmış bir şekilde manzarayı izlerken, bastonuyla yavaş adımlarla ona yaklaşan adam Alparslan Bafa'dan başkası değildi.
Muştayı daha sıkı kavradım.
Babam derdi ki, Eğer birilerine yalan söyleyeceksen ilk önce o yalana kendini inandırman gerekir. O yalana öyle bir inanamalıydın ki bir noktadan sonra gerçeklik algını yitirmeliydin.
Yalan gerçeğe dönüşmediği sürece her an ortaya çıkma ihtimali vardır. İçinde olduğum şey yalandı ve ben hastalıklı bir şekilde bu yalana tüm benliğimle inanmak istiyordum.
Anı'nın incinmediğinden emin olmak, her saniye yanıbaşında durmak ve onunla konuşabilmek...
Artık boş olan şampanya kadehini elimde çevirmeye başladım.
Kontrolü kaybettiğimi hissediyordum. Bu yanlış bir cümleydi. Doğrusu, biliyordum olmalıydı.
Kontrolü kaybettiğimi biliyordum ve beni asıl korkutan buydu. Çünkü ben kontrolü kaybettiğimde kontrolü eline alan Han olurdu. Ve Han, Anı'nın görmesini istemediğim bir herifti.
"Buna çaresizlik deniliyor." Yanıbaşımdan gelen tanıdık sesle gözlerimi yumdum ve sakin kalabilmek için kendime biraz süre tanıdım. Muştayı yüzünün ortasına geçirmemek için irademi son damlasına kadar harcamak zorundaydım.
"İstemediğin şeyleri yapmak zorunda kaldığında ve göğüs kafesindeki o organ, sana işkence etmeye başladığında anlıyorsun çaresiz olduğunu." Yumduğum gözlerimi aralayarak duygusuz bakışlarımı ona çevirdim. Viskisini yudumlarken dudaklarında bu durumdan keyif aldığını belli eden bir sırıtış vardı. Artık durum değişmişti ve eşit seviyedeydik.
Bardağı dudaklarından çektiğinde, boştaki elini rahat bir tavırla kumaş pantolonunun cebine soktu. Siyaha dönük kahveler az önce benim baktığım yerde, yani kardeşinin üzerindeydi.
"Söylesene Duhan, hala bir yıl önceki gibi ahlak bekçiliği yapacak yüzün var mı?" Sinirime hakim olmakta zorlandığımdan bakışlarımı ondan çektim. Cevap ortadaydı ve bu ona zevk veriyordu.
"Her şeyi öğrendiğinde dünyası başına yıkılacak ve o zaman geldiğinde ikimize de siktiri çekecek." Anı'yı birazcık tanıdıysam, yanlış olan şeye "Yanlış" der ve kendinden uzaklaştırırdı. Onun kafasında, hayranlık duyduğum bir doğru-yanlış terazisi vardı ve bu terazi tamamen duygusallıktan arınmıştı. Beni asıl korkutansa o terazide hiçbir zaman doğruların ağır basmayacağını bilmekti.
Cenk, onaylamadığını belli eden bir ses eşlinde başını yavaşça iki yana salladı.
"Hayır, Duhan Alkan. Ne sana ne de bana siktiri çekemez. Neden biliyor musun?" Bir adım öne çıkarak ona bakacağım şekilde karşımda dikildi. Sırtını terasa döndüğü için artık Anı'yı göremiyordu. Doğrudan gözlerimin içine bakan Cenk yerine az önceki gibi sessizce Anı'yı izlemeyi tercih ederdim.
"Çünkü görüyorum, ona bağlanıyorsun."viski bardağını tuttuğu eliyle beni işaret etti.
"Ve sen takıntılı bir adamsın. Hilal'den sonra Anı'nın da seni bırakmasına izin vermezsin." Yüzündeki keyifli ifade, kanımın damarlarımda kaynamasına neden oldu. Nerede olduğumuzu umursamadan yüzüne geçirmek için harekete geçmiştim ki bize doğru yaklaşan Ecem'i görmemle Cenk'in yüzünü dağıtmaktan vazgeçtim. Ecem henüz bizi duyamayacak bir mesafedeyken, "Unutma, ipleri ellerime kendi iradenle verdin." dedi ve göz kırptı.
Hain herif.
Dişlerimi sertçe birbirine bastırarak, koyulaştığından emin olduğum ela gözlerimi Cenk'inkilere sabitledim. Burnumdaki kemer bir yıl öncesini hatırlatmak istercesine sızlarken, muştayı tutan elim kasıldı.
Cenk Erel bencil bir herifti ve neden olduğu şeylerin sonuçlarına katlanmasını istiyordum. Fakat bunun üzerine düşünmeye başladığım ikinci saniyede aklıma Anı'nın içimi gıdıklayan gülüşü geliyordu. O gülüşünün solmasının nedeni olmak istemiyordum. Kendimi içine sürüklediğim bu durumdan nefret ediyordum.
"Duhan! Seni burada görmek ne güzel."Ecem'in neşeli sözleri düşüncelerimden sıyrılmamı sağlarken zoraki bir gülümsemeyle karşılık verdim.
Cenk, Ecem'i belinden kavrayarak nazikçe kendine çekti ve az önceki yapmacık ifadesinin aksine yüzüne sıcak bir gülümseme yayıldı. Ecem Cenk'e kıstığı gözleriyle bakarken, "Sizi tanıyor muyum?"diye sordu yapmacık bir alayla. Cenk gülerek sevgilisinin yanağı ve boynu arasında bir yeri öptüğünde, Ecem'in yüzündeki gülümseme genişledi.
"Bu hatırlamanıza yardımcı oldu mu?"diye sorarken Cenk'in gözleri ışıldıyordu. Zaten bir yıl öncede beni bir şeyler yapmaktan alıkoyan şey buydu. Cenk Ecem'i gerçekten seviyordu ve hatalarından bu yüzden kaçıyordu.
Sertçe yutkunarak bakışlarımı onlardan kaçırdım. Burdan uzaklaşmaya ihtiyacım vardı. Elimdeki boş kadehi hafifçe havaya kaldırarak, "Şunu tazeletmem gerek."dedim Ecem'e bakarak. Samimi olmasını umduğum gülümsememle, "Seni görmek güzeldi."diyerekten yanlarından ayrıldım.
Gerçekten biraz içmeye ihtiyacım vardı.
Birde Anı'yı görmeye.
22 Saat Önce
Anı Erel
İtalya'ya giden uçağın kapısına giderken hep heyecanlanırdım. Kalbim olduğu yerde tepinmeye başlar ve yüzümde aptal bir gülümseme belirirdi. Doğduğum yer benim evimdi ve İstanbul'a ev demem uzun zaman almıştı. Çünkü evi ev yapanın içindeki insanlar olduğunu anlamam uzun sürmüştü.
Şimdi tuvaletin kapısında dikilirken heyecanım bana bunu hatırlatmıştı. Yarım saat önce sorduğum soru üzerine Ecem'in midesi bulanmış ve tuvalete koşmuştu. Açıkçası beklediğim tepki bu değildi ama yinede kabul edilebilirdi. Fırsattan yararlanarak yakınlarda nöbetçi bir eczane bulmuş ve bulduğum en çok satan testi almıştım. Bana kalırsa, Ecem'in kolundan tuttuğum gibi hastanede testlere sokardım ama o kusarken bu pek mümkün değildi.
Eve girdiğim gibi doğruca tuvalete girip testi uzattığımda ikiletmeden testi elimden almıştı.
Şimdiyse kapının önünde volta atmak dışında elimden bir şey gelmiyordu.
"Off Anı! Yeter artık dönüp durma. Hamile olan senmişsin gibi davranıyorsun."Duvara yaslanmış bir şekilde karides cipsini yiyen Asya'ya ateş saçan bakışlarımı diktiğimde omuzlarını silkti.
"Ne var?"başımı onaylamazcasına iki yana sallayarak tuvalet kapısını tıklatmak üzere kapının önünde birkaç saniye dikildim. Tam kapıya vurmak üzereyken kapı açıldı.
Ecem'in kafasındaki havlu düşmüş ve nemlendiği için dalgalı olan saçları dağılmış bir şekilde omuzlarına dökülüyordu. Gözleri elinde tuttuğu testin üzerindeydi. Kaşları düşünceli bir şekilde çatılmış, elindeki şeyin varlığını sorguluyor gibiydi.
Buğlanmış kahveleri benimkileri bulduğunda orada hiçbir şey göremedim. Ne sevinç ne de üzüntü. Hiçbir şey yoktu.
Sadece, "Pozitif." dedi ve bakışlarını tekrardan teste çevirdi. Testin üzerindeki iki çizgiye bakarken derin bir nefes aldı.
"Be-ben ne yapacağımı bilmiyorum."sesi çatladığında onu kendime çekerek kollarımı etrafına sardım. Yüzünü boynuma gömdüğünde hissettiğim ıslaklıkla çoktan ağlamaya başladığını anladım. Elimi sırtında gezdirerek onu sakinleştirmeye çalıştım.
Ne kadar süre o şekilde kaldığımızı bilmiyordum. Salondaki kanepeye oturduğumuzda hala elinde sıkıca pozitif olan testi tutuyordu. Bitkin bir şekilde geriye yaslandığında Asya elinde bir su bardağıyla yanımıza geldi. Ecem ona uzatılan suyu yavaşça içtikten sonra bardağı dizine yasladı ve tekrardan elindeki teste baktı.
"Ben Cenk'e ne diyeceğim?"diye mırıldanarak kendi kendine konuştu.
Asya karşımızdaki tekli koltuğa kendini rahat bir şekilde attıktan sonra bakışlarını Ecem ve benim üzerimde gezdirdi. Sonrasında, "Hamileyim?"dedi sorarcasına. Ecem eğer bakışlarıyla insan öldürebiliyor olsaydı muhtemelen Asya o an orada ölmüş olurdu. Asya kollarını birbirine dolayarak bıkkınlık dolu bir nefes verdi.
"Düşündüğün ilk şey Cenk olmamalı. İçinde başka bir canlı var." Gerçekten amacı neydi bunun? Ne saçmaladığını sorgulayan bakışlarımı ona diktiğimde oturduğu yerde dikleşti. Ecem'e döndüğümde gözledinin yine dolmuş olduğunu farkettim.
"Asya haklı. İlk önce kendini düşünmelisin. Ne yapmak istiyorsun?" Sorduğum soruyla birlikte, gözyaşıyla dolmuş olan kahveler bana döndü.
"Bilmiyorum."derken sesi incelmişti. Boş olan bardağı elinden alarak önümüzdeki sehpaya koydum.
"Ne yani, yirmi bir yaşında anne mi olacaksın?" Asya'nın sorusuyla Ecem bağırarak ağlamaya başladı. Bellerttiğim gözlerime Asya'ya "Yaptığını beğendin mi?"dercesine baktığımda oturduğu yerden kalkarak balkona çıktı. En doğru karar.
Koltukta geriye yaslanarak Ecem'i kucağıma çektim. Ona sarılırken bir yandan da kolunu okşuyordum. Birkaç dakika sakinleşmesi için ona izin verdim.
"Anı, ben ne yapacağım? Ben daha evdeki çiçeklere bakamıyorum."diye inlediğinde sabır dilenircesine bakışlarımı tavana diktim. Sonuçta bu çocuğu tek başına yapmamıştı.
"Gel, adım adım ilerleyelim."derken onu kendimden uzaklaştırdım. Oturduğu yerde bana dönerken uzun kollu tişörtünün koluna gözlerini sildi. Hala sıkıca o testi tutuyordu.
"Abimi seviyor musun?"sorduğum soru yüzünden gözleri kocaman açıldı.
"Tabiki seviyorum. Ben onsuz yaşayamam."abartı, diye geçirdim içimden. Kimse kimse yanında olmadığı için nefes almayı bırakmazdı. Özellikle söz konusu Cenk Erel'se. Bence her türlü koşulda onun insanlardan uzak durması gerekiyordu ama konumuz bu değildi.
"Tamam, ikinci soru. Onunla gelecekte bir aile kurmayı düşünüyor muydun?"başını onaylarcasına salladığında derin bir nefes verdim. Zor olan kısmı atlamıştık.
"Bu çocuğu doğurmak istemeyebilirsin, bunu anladım. Çünkü kimse yirmi bir yaşında anne olmak istemez. Ama doğurmak istersende seni anlarım. Çünkü gelecekteki bir planı, yakın geleceğe taşımış olacaksın ve bu bence sorun değil." Ellerine uzanarak onları sıkıca tuttum. Önce ikimizin ellerine ve üzerinde çift çizgi olan teste baktım.
"Abim seni seviyor ve seninle aile kurmak istediğine eminin. Hatta, mezuniyetten sonra sana evlenme teklifi edeceğine de kalıbımı basarım. Hamile olman bunların hiçbirini değiştirmiyor." Bakışlarımı yüzüne çevirdiğimde az da olsa rahatlamış olduğunu farkettim.
"Okumaya devam etmek istiyorsan, okursun. Çalışmak istersen abimle bir şekilde buna da çözüm üretebilirsiniz. Eğer sen istiyorsan, her soruna bir çözüm üretebiliriz ama eğer istemiyorsan hemen şuan hastanede senin için bir randevu ayarlayabilirim ve-"
"Anı hayır."diyerek sözümü kesti. Başını hafifçe iki yana sallarken gözyaşları kontrolsüz bir şekilde yanağına süzüldü. Elini elimden çekerek göz yaşını yine koluna sildi.
"Bu büyük bir karar ve bunu tek başıma veremem. Bu sadece benim çocuğum değil. Bizim çocuğumuz. Cenk'inde söz hakkı var." Benim açımda bu fazla duygusal bir yorumdu. Biyolojik açıdan bakıldığında tüm kararları Ecem verebilirdi. Sonuçta dokuz ay boyunca o canlı Ecem'in karnında büyüyecekti. Fakat saygı duymak zorundaydım ve sınırımı aşmak istemiyordum.
Başımı sallayarak dediği şeyi onayladım. Kuruyan dudaklarımı ıslattıktan sonra yüzümde beni heyecanlandıran ufak bir tebessüm peyda oldu.
"Kararınız ne olur bilmiyorum ama... senin çocuğunun teyzesi veya halası olmak çok isterim."dediğim şeye gülerken gözleri kısıldı ve alt dudağı titremeye başladı. Bir anda üstüme atlar gibi kollarını boynuma doladığında hiç beklemeden beline sarıldım.
"Teşekkür ederim."derken hala sesi titriyordu. Ona sarılırken benden güç aldığını hissediyordum. Bu yüzden normalin aksine geri çekilmedim ve öylece kaldım.
Sanırım bu sarılma işine alışmaya başlamıştım.
🌻
Apartmanın girişindeki merdivenlere otururken bakışlarımı gökyüzüne çevirdim. Hava soğuktu ve her nefes alışverişimde yukarıya doğru bir duman yükseliyordu. Bu gece gökyüzü bulutlardan arınmış ve parlaktı.
Üzerimdeki kabanın örtemediği bacaklarımı artık hissedemiyordum. Zaten burnum ve yanaklarım soğuktan uyuşmaya başladığında bunu dert edinmeyi bırakmıştım. Düşünülmesi gereken daha ciddi sorunlar vardı.
Mesela abimin baba, en yakın arkadaşımın anne olacak olması gibi. Aslında birbirlerini ölesiye sevdikleri düşünülürse, aile kurmalarından daha sağlıklı bir şey yoktu. Ecem'i birazcık tanıyorsam o çocuğa kıyamaz ve doğururdu. Abimse...abimin mutluluktan kafayı yiyeceğine emindim. Aslında mutlu olmam gerekirdi ama içimde bir huzursuzluk vardı.
Nasıl bir aileye doğacaktı? Abimi ne kadar seviyor olsamda aynı babam gibi bizlerden gizlediği bir tarafı daha vardı. Gün geçtikçe babamın tahmin ettiğimden daha da tehlikeli bir adam olduğunun farkına varıyordum. Abimin onun izinden ilerlediği düşünülürse, yıllar geçtikçe o da mı aynı babam gibi korkulan bir adam olmaya başlayacaktı. Böyle bir adam nasıl baba olabilirdi? Annemin bizi yıllarca babamdan uzak tutmasının nedeni de bu değil miydi zaten?
Dürüst olmak gerekirse gelecekte abimin tehlikeli olmak konusunda babamdan daha ileride olacağına inanıyordum. Ve babamın yaptıklarını görmezden geldiğim gibi abimin yapacaklarının görmezden gelinebileceğini sanmıyordum. Yıllardır okul koridorlarında anlatılan o Anahtar Kralının abim olduğunu öğrenmemse bu düşüncemi destekliyordu. Ecem, Anahtar Kralının abim olduğunu hala bilmiyordu. Ona söylemeli miydim bilmiyordum. Fakat eğer bir çocuk yapacak kadar ciddilerse bu açıklamayı yapması gereken abimdi.
Kafam allak bullaktı. Duhan'ın o sabah bana söyledikleri, abim ve babama dair bildiği şeyler olduğunu adeta haykırıyordu. Bana ipuçları vererek cevabı benim bulmamı bekliyordu. Ama bunun için yeterli sabır bende mevcut değildi. Yine benim hayatıma dair şeylere benden daha çok hakimdi.
Abimle tam olarak ne zamandır aralarının bozuk olduğunu bilmiyordum ama düşündüğümden kısa bir süreyse bu Duhan'ın neden babamın bir anda Beril'le evlendiğini bildiği anlamına gelirdi. Çünkü adım kadar emindim ki abim bu evliliğin nedenini biliyorsa ve babam bu nedeni ona sır olarak anlatmışsa ya Ecem'e ya da bu sırrı öğrenmemesi gereken kişilerle bağlantısı olmayan biriyle bu nedeni paylaşırdı.
Abim işe ağırlık vermeye başladığından beri tanıdığım arkadaşlarıyla olan ilişkisi bıçak gibi kesilmişti. Bu durumda dert yanabildiği başka insanlar olmalıydı. Benim tanımadığım ve bizlerle bağlantısı olmayan biri. En azından bir zamanlar tanımadığım.
Duhan'ın hayatımda bu kadar aktif rolü olmasından nefret ediyordum. Benden bir şeyler saklamasına rağmen bana iyi davranmasından. Biz onunla ne arkadaş ne de sevgili olamazdık. O benim hayatımın üzerinden bir buldozer gibi geçerken ve sahip olduğum şeyleri elimden alırken olmazdı.
Dikkatimi fazlasıyla dağıtıyordu.
Gazel'in birinciliği elimden almasını kabul edemezdim. Kendime olan son saygı kırıntısını da yitirmeye hiç niyetim yoktu. Başarım olmadan ben bir hiçtim. Yetmezmiş gibi onun yüzünden saklamak zorunda olduğum şeyler sevdiklerimden daha da uzaklaşmama neden oluyordu ve onlara yalan söylemek zorunda kalıyordum.
Ecem'in hamile olduğunu daha önceden anlayabilecekken, kardeşimin bağımlılığını bırakmasında yardımcı olmaya çalışabilecekken benim tek yaptığım şey Duhan'ın peşine takılmaktı.
Ben bu değildim. Ben bir adam için asıl olduğum kişiden vazgeçecek biri değildim.
Sokağı aydınlatan farlar, dikkatimi çektiğinden gökyüzüne bakmaya bir son gererek o yöne döndüm. Siyah Mustang yaşadığım apartmanın önüne geldiğinde artık kalkmam gerektiğini bilsemde oturmaya devam ettim. Bu geceyi yaşamak gerçekten istemiyordum.
Ecem'i saatler önce abim evden almıştı ve bu yüzden benimle yemeğin düzenlendiği hotele gitmek Duhan'a kaldı. Teknik olarak bir çift olduğumuz düşünülürse bu oldukça normaldi ama bu işin teknik dahi olması canımı sıkıyordu. Biliyordum, bağımlılık yapacaktı ve en sonunda kontrolü kaybedecektim. Diğer her şeyi kaybettiğim gibi.
Duhan arabadan inerken dikkatlice onu izledim. Giydiği takım elbise vücuduna tam oturmuştu ve olduğundan daha olgun görünmesini sağlamıştı. En son onu bu şekilde gördüğümde ondan kaçmaya çalışıyordum. Bu düşünce yüzümde buruk bir tebessüm oluşmasına neden oldu. O zamana geri dönebilseydim, neyi değiştirmeye çalışırdım?
Yanıma gelmesine birkaç adım kalmıştı ki bakışlarımı rugan ayakkabılarından çekerek yüzüne çevirdim. Kaşları çatılmıştı ve suratında sinirli denilebilecek bir ifade vardı.
"Lütfen bana uzun zamandır burada beklemediğini söyle." Sesinde vereceğim cevaba göre beni azarlayacağını gösteren bir ifade vardı. Başımı hafifçe sallayarak, "Söylemem."dedim. Merdivenlerden kalkacağım sırada elimden tutarak kalkmama yardım etti. Bedenime yayılan ürperti yüzünden titreyecek gibi oldum ama kendimi kasarak bunu engelledim. Tam karşısında dikildiğimde, "Buz olmuşsun Anı."dedi çocuk azarlarcasına. Doğru tahmin. Gözlerimi devirerek yanından geçip yolcu koltuğunun olduğu kapıya ilerledim.
Benden uzak durmasını istiyordum. Mümkünse bana samimi davranmamasını ve gülerken gözlerinin kısılmamasını. Hatta o ölüm çukurunu da bana göstermezse çok güzel olurdu. Çünkü o bana her gülümsediğinde ve bana değer veriyormuş gibi davrandığında ona daha çok çekiliyordum. Bana değerliymişim gibi davranan ilk adama kapılıyordum. Ne kadar da acizdim.
Kapının koluna uzanmıştım ki Duhan'ın eli kolumu kavradı. Ona döndüğüm sırada sırtım istemsizce arabaya yaslandı. Aramızda olmayan mesafeyi umursamadan bakışlarımı ondan kaçırdım. Başımı sola çevirdiğimde diğer eliyle nazikçe çenemi kavradı ve yüzüne bakmaya zorladı.
"Bir şey mi oldu? Yine farketmeden seni incitecek bir şey mi yaptım?"sarı gözleri doğrudan benimkilere bakıyordu ve cevap vermekten kaçmamı zorlaştırıyordu. O bana böyle bakarken zihnimin boşaldığını hissettim. Sadece sarı.
"Duhan."dedim iki elimle çenemdeki elini kavrarken. Büyük elini aşağıya indirirken, "Bana böyle davranma."dedim sesimdeki yalvaran tonlamaya engel olamadan. Kaşları kafası karışmış bir şekilde çatılırken, "Nasıl?" diye sordu.
"Bana yalan söylerken, değer veriyormuş gibi." bunu söylememi beklemediğinden sarsıldığını belli edercesine kasıldı. Bir adım geri çekilirken düz ve ifadesiz olduğunu bildiğim bakışlarımla verdiği tepkiyi izledim. Benden hala bir şeyler gizlediğini ve bilmediğimi mi sanıyordu? Gazel bile zekamla bu denli alay etmiyordu.
"Sana tabiki değer veriyorum."bunu söylerken sözlerime inanamadığını belli eden bir yüz ifadesi vardı. Anlamak istemiyordu. Boşuna çabalıyordum. Başımı iki yana sallarken, "Boş versene. Hadi gidelim."diyerek yaslandığım kapıya döndüm ve kola uzandım. Kapıyı tam aralamıştım ki açtığım kapıyı tek eliyle kapattı ve diğer eliyle omzumdan tutarak beni tekrardan kendine çevirdi. Bana dokunurkenki tereddütünü görebilmiştim. Tekrardan incitmekten korkuyordu.
"Hayır, eğer sen bunun üzerine kafa patlatıyorsan konuşacağız." Sarı gözleri cevap ararcasına yüzümde dolandı. Gözlerimi tekrardan ondan kaçırdığımda bu sefer çenemi tutmak yerini, başını bakışlarımın döndüğü yere doğru eğdi. Bu hareketini tatlı bulsamda gülmemeye çalıştım.
"Senin hakkında başka yerlerden bilgi edinmememi istedin, bende seni araştırmayı bıraktım. Ailen insanlara zarar veren şeylere neden olurken hala onlara yönelik bir harekette bulunmuyorum, sana söz verdim diye. Kardeşine uyuşturucu satan o herifi içeriye attırdım...sırf senin için rahat etsin diye."son söylediği şeyle kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Bunu bilmiyordum. Ve bunu içimin rahat etmesi için yaptını...bilmiyordum. Sertçe yutkundum.
Ellerini iki yanımdan arabaya yasladı. Kollarının arasında sıkışıp kalmışken, sarı gözleri doğrudan kahvelerime odaklanmıştı.
"Hala, sana ve sözlerine verdiğim değeri nasıl sorgulayabiliyorsun?" Eğer kendimi kötü hissetmemi sağlamaya çalışıyorsa bunu çok güzel bir şekilde yapıyordu. Yanağımın içini kemirirken avuç içlerimin terlemeye başladığını hissettim.
"Tek bir soru soracağım."dedim gözlerimi gözlerinden ayırmadan. Sarı gözleri merakla koyulaşırken vereceği cevap beni şimdiden korkutuyordu.
"Babamın neden Beril'le evlendiğini biliyor musun?"çattığı kaşları gevşedi ve sarı gözleri bir süre takılı kalsa da en sonunda benimkilerden kaçırdı. Bilmediğine beni inandıracak en ufak bir hareket görebilmek için bakışlarımı yüzünden ayırmadım. Ama o bana bakmıyordu bile.
Ellerini yasladığı arabadan çekti ve bir adım geriye gitti. Dolan gözlerim görüş alanımı bulanıklaştırırken sertçe dudağımı dişledim. Yoksa birazdan titremeye başlayacağını biliyordum.
Bakışları adlandırmakta zorlandığım bir duyguyla bana dönerken derin bir nefes aldım ve son kez konuşmak için gücümü topladım.
"Benden bir şeyler saklamaya devam ettiğin sürece, bana ne kadar içten davranırsan davran, samimiyetine ve gerçekliğine inanmayacağım."bir cevap vermesini beklemeden ona sırtımı döndüm ve arabanın kapısını açarak kendimi içeriye attım.
Arabanın içindeki sıcak hava, dışarının ne kadar soğuk olduğunu bana hatırlatırken kemerime doğru uzandım. Arabanın etrafından dolanarak sürücü tarafına geçerken, özellikle ona bakmamaya çalışıyordum.
Sürücü koltuğunda yerini alırken arabanın içinde iç karartıcı bir sessilik vardı. Eğer bunu bozacak biri varsa o da Duhan'dı. Fakat bunu değiştirecek en ufak bir çabaya bile girmemişti. Politik davranıyordu. Tamamen duygulardan arınmış ve olması gereken şeyi yaptığına kendini inandırmış gibiydi.
Annem sevginin yetmediği durumlar olduğundan bahsederdi. Ona karşı hissettiklerimi tam olarak adlandıramıyor olsamda bu durumu ancak bu çerçeve altında değerlendirebilirdim.
Bazen hissettiğim şeyler, karşındaki kişiyi aklamak için yeterli gelmezdi.
Onun için ne anlam ifade ettiğimi bilmiyordum. Belki beni sadece çıkarları için kullanıyor belkide tamamen duygusal bir doyuma ulaşması için ihtiyacı olan "arkadaşı"olarak görüyordu. Bu koşullar altındayken onun zihnini okuyabilmeyi öyle isteriyordum ki.
Bu gece bir karar vermek zorundaydı.
Onun suç ortağıydım ve bana güven vermek zorundaydı. Aksi takdirde ona verdiğim güveni elinden sökerek alır, ince bir halat üzerinde yürüyormuşçasına tedirgin hareket etmesini sağlardım. Kimse diken üzerindeyken verimli olamazdı. Ve Duhan'ın pozisyonunda aksi kabul edilemezdi.
Seçim yapmak her zaman zordur. Fakat bunun bilincinde olmak işi kolaylaştırmaz, aksine daha da zorlaştırıdı.
İşte bu noktaya geldik. Seçim zamanı Duhan Alkan.
Hangisini seçeceksin?
Benden sakladığın şeyler yüzünden nefretimi kazanmayı mı? Yoksa gerçeklerin ağır yükünü omzularıma verip, güvenimi kazanmayı mı?
İki seçenekte benim zararımaydı. Hangisi daha az canımı yakardı emin bile olamıyordum. Bakışlarımı ona çevirdiğimde akıp giden yola odaklanmış, çatılmış kaşlarıyla düzenli şeridi takip ediyordu.
Lütfen...lütfen sana güvenmeme izin ver.
🌻
Sessiz geçen yaklaşık yarım saatlik yolculuğun sonunda iş yemeğinin düzenlendiği hotele varmıştık. Duhan arabanın anahtarını valeye verirken, bir kavalye gibi kolunu belime sardığında ve yemeğin olduğu çatı katına çıkarken tek bir saniyeliğine bile yüzüne bakmadım.
Sinirliydim. Bir oyunun içindeydim ve artık bundan sıkılmıştım. On dokuz yaşında olmam, psikolojisi bozulmasın diye kötü şeylerden haberdar olmaması gereken bir çocuk olduğum anlamına gelmezdi. İnsanların bunu bir türlü anlamak istememesinden nefret ediyordum.
Asansörün kapısı açıldığında ve yaklaşık otuz kişin bulunduğu kokteyl alanına çıktığımızda hiç beklemeden asansörden çıktım.
Çatı katı abartılı bir şekilde süslenmişti. Etrafta ellerinde tepsilerle dolanan görevliler, on sekizinci yüz yıldan kaldığını düşündüğüm bordo smokinler giyiyordu. Hizmet ettikleri insanlarsa fazlasıyla alışılmış profillere sahiplerdi.
Yoğun parfüm kokusu, oldukları kişileri gizlemek için giyindikleri dikkat çekici -ama resmi- kıyafetler ve yüzlerine yerleştirdikleri yapay gülümsemeler... her biririnin gözlerine baktığınızda aslında ne kadar da yapay olduklarını rahatlıkla anlayabiliyordunuz. Buradaki kimse mutlu değildi ve zoraki bir şekilde buraya getirildiklerin gizlemek için en iyi oyunculuklarını sergiliyorlardı.
Zaman değerli bir şeydi ve bu şekilde harcanmasını aptalca buluyordum.
Duhan kolumdan tutarak beni durduğunda, bıkkınlıkla gözlerimi yumarak ona döndüm. Gözlerimi araladığımda suratındaki sinirli denilebilecek ifade yüzünden içten içe şaşkınlığa uğradım. Sinirli olabilme hakkını ona kim vermişti?
Kolumu kavrayan eli beni incitmekten korkarcasına gevşekti fakat sarı gözleri böyle bir korkusu olmadığını fısıldıyordu. İncitmek mi istiyordu? İstediğini yapabilirdi. Fakat misliyle karşılık vereceğimden emin olabilirdi.
"Başka insanların problemleri, bizim aramızdaki ilişikiyi etkilememeli. Bu çok saçma, beni sorumlu tutman çok mantıksız."sesindeki isyan eden tonlama hala kafasında bir şeyleri sorguladığının göstergesiydi. Tüm yolculuk boyunca bunu mu düşünmüştü?
Hala anlamamış olması ne kadar canımı yakıyor olsada umursamazlık maskemi takarak çenemi dikleştirdim. Bu aramızdaki saçmalığına birisinin son vermesi gerekiyordu.
"Gerçeklerle gelmediğin sürece..."dedim bakışlarımı dudaklarına indirerek. Zihnim birkaç hafta öncesine kayarken, kalbim varlığını hatırlatmak istercesine göğüsüme baskı yapmaya başladı.
"Elini bana süremezsin."Duhan'ın kaşları tehditvari ve alaycı bir şekilde havaya kalkar. Koluma sarılı olan eli, uzun kollu elbiseme rağmen derimi yakarken dişlerimi sertçe birbirine bastırdım. Bundan sonra kontrolü kimseye vermeyecektim.
Sarının koyu bir tonuna bürünen ela gözlerine bakarken boğazımın kuruduğunu hissettim. Bu adama karşı bir zaafım vardı ve karşısında ciddiyetimi korumak konusuda fazlasıyla zorlanıyordum. Ona karşı ne hissettiğimi ve onun bana karşı ne hissettiğini bilmiyordum ama aramızdaki nedenini bir türlü çözemediğim çekim artık can yakan bir boyuta evrilmeye başlamıştı.
"Bundan sonra işine geldiği gibi davranamayacaksın." Kolumu saran eli üzerimden çekildiğinde havanın birkaç derece düştüğünü hissettim. Bir adım geri çekildi ve karışısında düşmanı varmışçasına baştan aşağıya beni süzdü. Bu ne kadar göğüsümde bir sızı yaratmış olsada maskemi indirmedim ve bakışlarımı yüzünden ayırmadım.
"Benim olmayan sırların sorumluluğunu kabul etmiyorum."derken yüzünde meydan okuyan bir ifade vardı. Kaşlarım şüpheci bir şekilde çatıldı.
"Sırlar?"dedim sorarcasına. Demek babam hakkında bildikleri bir sırdı. Hatta tek bir taneden daha fazlaydı.
Cevap vermedi ama vermesine de gerek yoktu. Cevap apaçık ortadaydı. Bir adım bana doğru yaklaştığında aramızdaki mesafe neredeyse kapanmıştı. Bakışlarını bana sabitleyerek başını hafifçe aşağıya eğdi. Sertçe yutkundum. O bu kadar yakınımdayken, az önceki kendinden emin ifademi takınmam zorlaşıyordu.
"Ben dürüst ve sözlerine sadık bir adamım, Anı." Bakışlarını gözlerimden ayırmadan, tehditvari bir tavırla başını yavaşça iki yana salladı.
"Beni sorgulamak en büyük hatan olur." Karşımda dikilen adam bana tamamen yabancıydı. Damarlarımdaki kanın bile donamasını sağlayan bu tavrı kesinlikle alışkın olduğum Duhan Alkan'a ait değildi. Kasılan çenesine ve ela gözlerindeki karanlığa bakılırsa bu yüzü diğer adama aitti.
Han
Gözlerine bakarken ondan korkmadığımı kendime sayısız kez hatırlattım.
"Sorgulamama gerek yok." Ona kafa tutarcasına çenemi dikleştirdim.
"Her şey ortada zaten."yüz ifadesi bozulmadı, sarı gözleri hala kahvelerimi hapis almıştı. Kararmış bakışlarında gördüğüm duygu, endişeden başka bir şey değildi. Kendini tehdit altında hisseder gibi bir hali vardı. Bu istediğimi almaya yaklaştığım anlamına mı geliyordu?
Bakışlarını benden kaçırdığında içten içe bundan mutluluk duydum. Sanırım artık Duhan'ı okumayı öğrenmeye başlamıştım.
"Buraya beraber geldiğinize göre resmi olarak birlikte olduğunuzu söyleyebilir miyiz?" Duhan'ın döndüğü yönden bize doğru gelen ikizime bakarken yüzümü istemsizce tiksinti dolu bir ifade kapladı.
Giydiği takım elbisesi üzerine tam oturuyordu. Yüzüne bakıldığında gözleri parlıyordu. Sanırım tedavi işe yarıyordu ve bu sayede o hastalıklı gibi görünmeye başlamış olan halinden kurtulmuştu. Gözlerindeki kızarıkları ve altlarındaki morlukların artık orada olmadığını görmek güzeldi.
Ama yinede yüzündeki o umursamaz sırıtış bende suratının ortasına yumruğumu geçirme isteği uyandırıyordu.
Onu en son gördüğümde ehliyetini almış ve hayatına giren kız için kendini düzeltmek istediğini itiraf etmişti. Onun adına sevinmiştim de. Sonunda hayatını düzene sokmak istemesi ondan beklenmedik, olgunluk göstergesiydi ama onun adına sevinme işi, o kızın Laçin olduğunu öğrenmemle birlikte noktalanmış sayılırdı.
Laçin'le bir problemim yoktu ama yinede Duhan'la beraber içerisinde oluğu bu işi Fred'e anlatmadığından emindim ve bu konu kısmi olarak onu yalancı pozisyonuna sokardı. Bu yaptığımız şey büyük bir sırdı ve ilişkilerin hiçbiri böyle bir sır varken sağlıklı bir şekilde ilerlemezdi.
Üstelik, Laçin'in Duhan'ın arkadaşı olduğunu bilmek bir nebze olsun beni tedirgin ediyordu. Duhan'ın en başta hayatıma girmek için gösterdiği çaba düşünülürse, aynı performansı Laçin de sergileyebilirdi ve beni tedirgin ediyordu. Kardeşimi kullanmalarını istemiyordum.
Fred çok sağlıklı bir psikolojiye sahip değildi ve birde duygularının incinmesini istemiyordum.
Umarım, dedim kendi kendime.
Umarım Laçin'in de kardeşime karşı duyguları vardır ve ailem daha fazla zarar görmez.
Duhan ve Fred erkeklere özgü o havada ellerini birbirlerine çarparak omuzlarını eğilme hareketini yaparken kıstığım gözlerimle ikisini seyrettim. Birbirlerin sırtını patpatladıktan sonra geri çekilirlerken Fred'in bakışları bana dönmüştü.
Kollarımı birbirine dolayarak, ağırlığımı tek ayağım verdim.
"Senin için aynı şeyi söyleyemeyeceğim sanırım."derken bakışlarımla tek olduğunu farkettiğimi göstermek istercesine yanındaki boşluğa baktım. Bunun üzerine Duhan'ın sorgulayan bakışlarıda Fred'e dönmüştü.
Fred tam bir şey söylemek için dudaklarını aralamıştı ki elimi kaldırarak onu susturdum.
"Bana değil..."dedim. Elimle Duhan'ı işaret ederek, "Ona anlat. Sonuçta onun arkadaşı." dedim kayıtsız bir ifadeyle. Ardından bakışlarımı etrafta gezdirdim. İkisinin yanından ayrılsam daha iyi olacaktı. Topuklularımın üzerinde geri geri giderken, "Ben lavaboya gidiyorum. Umarım ikiniz içinde verimli bir sohbet olur."dedim hızlıca. Çünkü ilişki konusunda ikisininde kendilerini geliştirmesi gerekliydi.
Cevap vermelerine fırsat vermeden önüme dönerek asansörün paralelindeki, yerdeki halının devam ettiği koridora doğru döndüm.
Dürüst olmak gerekirse, nereye doğru ilerlediğimi bilmiyordum ama o kalabalıktan uzaklaşmak iyi gelmişti. İlerlediğim koridor bir başka alana açılırken, altıgen şekilindeki duvarların ortasındaki oyma masanın üzerindeki antika vazonun olduğu yerde bakışlarımı gezdirdim. Altıgen şekildendeki yerin iki tarafı birbirini tamamlayan koridorlar, geriye kalan dört duvarıysa tavana kadar uzanan birkaç metrelik etkileyici kapılardan oluşuyordu.
Vazonun olduğu masaya yaklaşırken bakışlarımı tavana diktim. Geometrik şekillerin otantik uyumu birkaç yüz yıl geriye gitmemi sağladı. Asansörle çıktığımızı çatı katı ve bu koridorun beni getirdiği bu yerle arasında birkaç yüzyıllık fark vardı. Bu estetik görüntünün bana verdiği hazla gülümserken kulağıma gelen boğuk sesler yüzünden kaşlarım düşenceli bir şekilde çatıldı ve gülümsemem havaya karıştı.
Etrafımda dönerek kapıların ardından geldiğini düşündüğüm sesin kaynağını aradım. Birileri kavga ediyor gibiydi.
Şüpheci adımlarla kapıların önden geçerken içeriden gelen seslere kulak kabartıyordum. Önünden geçtiğim üçüncü kapıdaysa sesler daha şiddetli bir hal almıştı. Adımlarımı durdurarak içeriden gelen sesleri dinlemeye çalıştım.
"Hala o adamın yanında olduğuna inanamıyorum."bu babamın sesiydi. Temkinli bakışlarımı tavana kadar uzanan ahşap kapıda gezdirdim. Bu kadar büyük kapıları olan bir yer küçük odalara sahip olamazdı. Bu yüzden yakalanmayı göze alarak, altın renkteki işlemeli kapı kolunu indirdim ve kapıyı hafifçe araladım.
"Bende hala o kadının yanında olmana inanamıyorum."burası oldukça büyük salonlardan biriydi. Burada da başka etkinlikler yapılıyor olmalıydı ki servis takımları yerleştirilmiş yemek masaları her yerdeydi. Fakat annem ve babam salonun cama yakın olan ucunda durarak sinirli bir şekilde tartışıyorlardı. Burada onlardan başka kimse yoktu.
Annem sağ ve sola yürüyerek volta atarken sırtı bana dönüktü. Babam gözlerini devirerek anneme baktı ve onu durdurmak için omuzlarından tuttu. Annemin yüzünü göremiyor olsam da babamın ciddi yüz ifadesine bakılırsa çokta sevecen bakmıyor olsa gerekti.
"Aynı şey değil Mietta. Beril ben istediğim için yanımda değil ama sen istediğin için Alparslan'ın yanındasın."bunu derken küçük bir çocuğa açıklama yapmaya çalışırcasına dikkatli bir şekilde kelimelerini seçmeye çalışmıştı. Annem şifon gömleğinin üzerindeki babamın ellerine baktı ve başını onaylamazcasına iki yana salladı. Ardından omuzlarını silkeledi ve "Saçmalık."diye homurdanarak bir adım geriye gitti.
Ondan uzaklaştığı için babam birkaç saniye afallamış olsada çok geçmeden kendini toparladı ve sertçe yutkundu.
"Şirketime zarar veriyorsun."az öncekinin aksine daha mesafeli gelen ses tonu, sanki bu konuşmayı hemen sonlandırmak ister gibiydi.
"Şirketin umrumda değil!" Annemin bağırışı tüm salonda yakılanırken siyah sivri topuklularıyla sağlam adımlarla babamın üzerine doğru yürüdü. İşaret parmağını babamın takım elbisesinin açıkta bıraktığı gömleğine -göğüsüne- bastırarak, "Ben senin zarar görmemen için çabalıyorum." dedi sinir krizine girmenin eşiğindeymişçesine.
"Bunu sana daha öncede anlattım-"
"Umrumda değil Üstün. İstemiyorum. Öyle tehlikeli bir limanın sahibi olmanı istemiyorum."annem böyle bir tepki veriyorsa o liman hakkında bizim bildiğimizden daha çok şey biliyor olmalıydı. Babam göğüsünün üzerindeki annemin elini nazikçe kavrayarak kendinden uzaklaştırdı.
Babam,"Senin isteklerine göre iş yapamam."derken sesinde net bir alaycılık vardı.
Annem derin bir nefes verdi ve elini kahve saçlarından geçirdi. Sakinleşmeye çalışıyordu ama bu pek mümkünmüş gibi görünmüyordu.
"Burada önemli olan benim istediğimi yapman değil, doğru olanı yapman. Liman'ı almak doğru bir karar değil."elini yanına indirdi ve az öncekinin aksine daha kısık olan sesiyle, "Aynı Beril'le olan evliliğin gibi."diye devam etti. Annemi daha önce hiç babamın evliliği hakkında konuşurken duymamıştım. Beril hakkında ne düşündüğünü ve ne bildiğini, bilmiyordum bile. Ama kısılan sesine bakılırsa bu evlilik onun canını yakmış gibi görünüyordu.
"Neydi doğru olan, Mietta? Oğlumun kendisine zarar vermesi mi?" Bu da ne demek oluyordu?
"Bunu kast etmediğimi biliyorsun."derken annemin sesi fazla çaresiz duyuluyordu. Daha önce hiç ondan bu ses tonunu duymamıştım. Annemin her zaman bir çözümü olurdu. Neden sesi bunun aksi bir durum varmış gibi duyuluyordu?
"Neyi kast ettiğinin gayet farkındayım ve bu yüzden söylüyorum."babam bir adım ileri atarak annemin belinden tutarak onu kendine doğru çekti. Annem karşı çıkmamıştı bile.
"O kadının sorumluluğunu alamazdı. Ama birisinin alması gerekliydi."babam bunları söylerken annem bakışlarını kaçırmak için yüzünü camın olduğu tarafa çevirmişti ama babam çenesinden nazikçe kavrayarak onu kendisine bakmaya zorladı.
"Mietta..."dedi zorlanarak.
"Senin yokluğunda, Cenk'i büyütürken çok hata yaptım."sesi yumuşak ve annemi suçlamaktan uzaktı.
"Bu evliliği, o hataların bedeli olarak düşün."nefes alışverişlerim düzensizleşirken bu duyduklarımı sindirme ihtiyacı duydum. Yavaşça araladığım kapıyı kapatırken nefesimi tuttum.
Kapının önünden uzaklaşırken nereye doğru yürüdüğümün bile farkında değildim. Ayaklarım uyuşmuştu ve hareket etmelerine rağmen onları hissedemiyordum.
Babam Beril'le abim yüzünden mi evlenmişti?
Bölüm etkileşimi
