Güneş Kapanı kitap kapağı

27. bölüm / 31

Güneş Kapanı

27-En Baştan

Vaveyla Yazarı: Mizena

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: 27-En Baştan

Yorgan her yerime dolanmıştı ve yüzüstü yatıyordum. Sağ kolumu yorgandan kurtararak yatağın diğer tarafına attım. Elime çarpan yastığı kavrayarak kolumu ona doladım.

Başımı yasladığım yastık dışında artık çenemin altında olan ikinci yastıkla tam anlamıyla uykuma devam etmem için uygun pozisyonu yaratmıştım.

Derin bir nefesi ciğerlerime doldurdum ve beynimin uykuyla uyuşmasına izin-

Toprak ve Deniz

Uyuşmuş beynimin oyunu olup olmadığını anlamak için gözlerim hala kapalıyken, ciğerlerime derin bir nefes daha çektim.

Duhan

Şiştikleri için aralamakta zorlandığım gözlerimi tüm gücümle zorladım.

İlk önce sarıldığım yastıkla bakıştım. Sonrasındaysa dirseklerim üzerinde dikleşerek zorlukla araladığım gözlerimi odamda gezdirdim.

Bakışlarım yatağın diğer tarafındaki buruşukluğa kaydı.

Açılmaya başlayan zihnime akın eden dün gecenin görüntüleriyle yüzüme ufak bir tebessüm yayıldı.

Dün gece Duhan'la beraber uyumuştuk. Tebessümüm sırıtışa dönerken yüzümü Duhan'ın kokusunun sindiği yastığa bastırdım.

"Galiba seni seviyorum."

"Söz, bir gün onu söyleyecek cesareti bulacağım. Doğru zaman geldiğinde."

Yatağın içinde yastığa sarılarak yuvarlandım ve sırt üstü dönerek bakışlarımı tavana çevirdim.

Duhan'a karşı duygularım vardı. Duhan'ında aynı şekilde bana karşı duyguları vardı.

Yastığa olabilirmiş gibi daha da sıkı sarıldım.

Beni sevdiğini henüz söylememişti ama söylemesinede gerek yoktu. Tüm hücrelerimle beni sevdiğini biliyordum artık. Belki basit bir hoşlantı veya beğeniydi ama benim için bu bile yeterliydi. Bana karşı bir şeyler hissediyordu. Önemli olanda buydu.

Yüzümdeki aptal gülümseme eşliğinde yataktan çıktım. Yorgandam kurtulmam birkaç dakika sürmüştü ama yinede yüzümdeki gülümsemenin silinmesine sebep olamamıştı. Yarı açılmış gözlerle lavaboya gittim ve birkaç dakikada orada harcadım.

Evin iki metrelik koridoruna çıktığımdaysa neredeyse ayılmış sayılırdım.

Mutfağa doğru ilerlerken, koridorun ve evin geri kalanının normalin aksine soğuk olduğunu fark ettim. Balkon veya bir cam açık mı kalmıştı? Dün gece yatmadan önce her yerin kapalı olduğunu hatırlıyordum. Bu mesafeden bakıldığında kanepede salyalarını akıtan Fred'in de balkonu veya pencereyi açmış olmasının imkanı yoktu. Kaşlarım şüpheyle çatılırken mutfağın yanan davlumbaz ışığını fark ettim.

Bu ışık dün gece kesinlikle açık değildi. Yavaş adımlarla mutfağın kapısının önüne geldim ve yüzüme şaşkın ama bir o kadar keyifli bir sırıtış yayıldı.

Çünkü mutfaktaki kişi Duhan'dı.

Saçları muhtemelen yeni uyandığı için dağınıktı. Üzerinde hala dün geceden kalma pantolon ve gri sweatshirt vardı. Ocağın üzerinde bir şeyle uğraşıyordu. Bu mesafeden ne olduğunu anlamak zordu.

Davlumbazın yanındaki küçük cam açıktı. Ocakta altı yanan bir demlik ve içinde ne olduğunu bilmediğim başka bir cezve vardı.

Omzunun üzerinden bana dönerek kısa ama bir o kadar etkili bir bakış attı.

"Ee? Bu sefer doğdu mu güneşin?"derken yüzünde sinir bozucu bir sırıtış vardı. Gözlerimi devirirken kızardığımı inkar edemezdim. Gazel'le barda geçirdiğim o gece beni almaya geldiğinde zırvaladığım saçmalıklardan biriydi ve ona zevk verdiğini biliyordum.

Yanına gelerek tezgahın üzerine saçılan şeylere baktım. Aslında saçılan bir şey yoktu. Fazla düzenli ve temizdi. Sadece masaya konulmak üzere hazırlanmış çok şey vardı. Küçük bir kahvaltı kasesine boşaltılmış zeytin ezmesine baktım.

"Evde bundan olduğunu bilmiyordum."derken kaseyi işaret ettim. Duhan önünde durduğu tavanın içindekini karıştırırken, "Yoktu zaten."diye beni yanıtladı. Çatılmış kaşlarımla ona döndüm. Bana bakmak yerine önündekini karıştırmaya devam etti.

"Muhlama yapacaktım. Malzeme yoktu bende markete gittim. Gitmişken birkaç şey daha aldım." Kocaman açılmış gözlerimle karıştırdığı şeye baktım.

Muhlama yapıyordu.

Utanmasaydım mutluluktan zıplayabilirdim. Bakışlarım mutfağın duvarında asılı duran saate kaydı.

"Sabahın yedi buçuğunda açık marketi nereden buldun?"diye sorduğum esnada elindeki tahta kaşığı bıraktı ve "Arka sokakta yedi yirmi dört açık bir market var."dedikten sonda elime, tezgahın üzerinde hazır haldeki kahvaltılıkları tutuşturdu.

"İş bölümü yapıyoruz. Ben yemekleri yapıyorum sende masayı hazırlıyorsun." Cümlesinin sonunda bana göz kırptı ve yanımdan geçerek kırmızı buz dolabına ilerledi. Omzumun üzerinden onu şaşkın bir şekilde takip ederken ansızın onu dikizlediğimi farkettim ve gözlerimi kırpıştırarak önüme döndüm.

İş bölümü.

Masayı kurmam gerekliydi.

Elimdekileri salon ve mutfağı birbirinden ayıran ada tezgaha -ama biz onu masa olarak kullanıyorduk- koydum ve tabakları çıkartmak için dolaplara döndüm.

Duhan'la küçük metre karelik mutfağımda beklenmedik bir senkronize içerisindeydik. Ben hızlı hızlı masayı kurarken o da buzdolabından çıkarttığı portakalları sıkıyordu.

Evde öyle bir sıkacak olduğunu bile bilmiyordum.

Dürüst olmak gerekirse, arada duraksayıp onu izlemeye çalışıyordum. Mutfak kesinlikle uzmanlık alanım değildi ve zaten mutfakta zaman geçirmeyi sevmezdim. Fakat Duhan resmin içine dahil olduğunda, mutfak bana zevk veren bir yere dönüşmüştü. Yüzümde kendiliğinden oluşan tebessümü saklamak için çabalamadım bile.

Duhan'ın hayatımdaki varlığına alışmıştım. İlk başta tamamen varlığına karşı olsamda, hayatın beni getirdiği bu noktada Duhan'ın olmadığı bir senaryoyu hayal bile edemiyordum.

Sanki en başından beri bir pazıl parçası gibi hayatımda onun için olan eksik bir yer vardı ve ait olduğu yere yerleşmişti.

Duhan'ı seviyordum.

Dün gece ona 'galiba' demem bir hataydı.

Duhan Alkan benim ilk aşkımdı ve artık bunu bir sorun olarak görmüyordum.

"Ecem! Biraz sessiz olur musun? Uyumak istiyorum."Fred'in boğuk sesi beni düşüncelerimden sıyırdı. Dün gece üzerine örttüğüm örtüyü yüzüne kadar çekerken kahve gözleri kapalıydı.

Gözlerimi devirerek tekrardan Duhan'a döndüm. Yüzünde eğlendiğini gösteren bir sırıtış vardı.

Sıktığı portakal suyunun olduğu sürahiyi masaya koymadan önce, "Neyseki Ecem değiliz."deye mırıldandı. Bunu Fred'in de duyabileceği bir sesle söylemişti. Ve öylede oldu.

Fred yattığı yerden hacı yatmaz gibi dikleşirken örtüye saralanmış haldeydi. Zorlukla araladığı gözleriyle bu tarafa bakmaya çalışırken alnı kırıştı.

"Anı'nın mutfakta ne işi var?"diye sorarken yeni kalktığı için sesi hala boğuktu. Ellerimi tezgaha yaslarken bakışlarımı Fred'e çevirdim.

"Burası benim evim!"yani mutfakta olmam normaldi. Değil mi?

"Bu neden mutfakta olduğunu açıklamıyor."omuzlarım muhabbetin saçmalığı yüzünden çökerken ellerimi tezgahtan çekerek oldugum yerde dikleştim. Onunla laf dalaşına girmeyecektim.

"Günaydın Fred."Duhan'ın araya girmesiyle Fred'in buğulu bakışları yanımdaki Duhan'a kaydı.

"Günaydın."Fred bunu söyledikten sonra birkaç saniye duraksadı. Bana döndü. Sonra tekrardan Duhan'a döndü.

"Duhan?"bunu söyledikten sonraysa hareket etmeye çalışmış, fakat örtüye saralandığı için dengesini kuramadan koltuktan yere yuvarlanmıştı. Yere düştüğü için evin için büyük bir gürültü yankılandı.

Duhan boştaki eliyle yerde yuvarlanan Fred'i işaret etti.

"Bu örtüye dolanma hali genetik mi?"diye sorduğu esnada arka taraftan gelen bir kapı açılma sesiyle Ecem'in uyandığını anladım. Ayak sesleri buraya doğru gelirken hala yerde yuvarlanan Fred'i izliyordum.

Ecem mutfağa, "O seste neydi?"diyerekten giriş yaptığı esnada Fred örtüden kurtulmayı başarmıştı.

Ben, "Fred koltuktan düştü."diyerek Ecem'e açıklama yaparken Ecem bir eliyle yüzünü ovuşturuyordu. Duhan başını onaylamaz bir şekilde iki yana salladıktan sonra ocaktaki çaydanlığa döndü. Tabi bu esnada Ecem'le göz göze gelmiş ve ona, "Günaydın."demeyi de ihmal etmemişti.

Ecem elini yüzünden çekerek gözlerini kırpıştırdı ve şaşkınlıkla kırışan alnıyla yüzüne dehşet dolu bir ifade yayıldı. Duhan'la aramdaki ilişki konusunda en son Ecem'e ne anlattığımı hatırlamıyordum bu yüzden tepkisini nedenini, eve erkek attığım için olduğunu var sayıyordum.

"Gidin ayılın ve sonra masaya gelin."derken sırayla Ecem ve Fred'e baktım. Fred sonunda dolandığı örtüden kurtulmuş ve ayağa kalkmıştı.

Fred hiçbir şey demeden tuvalete doğru ilerledi ve gözden kayboldu. Sanırım bir turda orda sindirecekti. Duhan bize sırtını söndüğünde Ecem'in bakışlarını doğrudan bana çevrildi ve yüzündeki çapkın sırıtışla göz kırptı.

Elimle onu kışkışladığımdaysa kıkırdayarak Fred'in gittiği tarafa yöneldi.

Derin bir nefes verdiğimde omuzlarım çöktü. En azından Duhan'ın burada oluşuna ağır bir tepki vermemişlerdi.

"Sence onların gözünde nasıl biriyim?" Duhan'ın sorusuyla ona doğru döndüm. Ocaktaki tavanın üzerinde tahta kaşıkla bir şeyler yapıyordu. Onu yemekle uğraşırken izlemek sanırım artık yeni bağımlılığımdı.

"Sinir bozucu derecede iyi."verdiğim cevap yüzünden Duhan'ın kaşladı çatıldı ve meraklı bakışlarını omzunun üzerinden bana doğru çevirdi. Gözlerimi ondan kaçırdım ve tavayı masaya koyabilmek için dolapların birinden altlık çıkarttım.

"Fred sana nedenini anlamadığım bir şekilde hayran. Ecem yıllardır karşıma çıkman için dua ettiği o beyaz atlı prens olduğunu düşünüyor ve işin tuhaf tarafı sanki sevgilimmiş gibi seni benimsediler." Aslında Duhan'ın amacı tam olarak buydu. Yani en azından ilk başta amacı buydu. Basit bir matematik. Beraber tetikçilik yapacağımız için yakın çevremizde olmamız gerekecekti. Onun açısından bir sıkıntı yoktu ama benim çevremde bulunabilmesi için bir etikete ihtiyacı vardı. Ve bunu başarmıştıda.

Şimdi yüzleşmemiz gereken soruysa, bu etiketin gerçek olup olmadığıydı.

Altlığı masaya koyduğumda peşimden tavayla beraber geldi ve tavayı masaya yerleştirdi.

Tavaya baktığımda yaptığı şeyi görmemle yüzümde bir gülümseme oluştu.

Muhlama.

Bu adama aşıktım.

Tezgahtan bardakları almak için geri çekilirken gülümsememi bastırmaya çalıştım.

Elimdeki bardaklarla tam masaya dönecekken Duhan, iki elini de tezgaha yaslayarak beni kıstırdı.

Kaşlarımı alaycı bir sorgulayıcılıkla çatarken artık gülümsememi saklamaya çalışmıyordum bile.

O da aynı şekilde gülümseyerek, "Bu akşam için planın var mı?" diye sordu doğrudan sarı gözlerini benimkilere dikerek.

Başımı hayır dercesine iki yana salladım.

"Bu akşam sekiz buçukta serginin açılışı var. Hani sana geçen bahsettiğim."beraber resim yaptığımız geceden bahsediyordu.

"Hatırlıyorum."derken bakışlarımı her ayrıntısını ezberlemek istercesine yüzünde gezdirdim. Bu sabah farklı bir sabahtı ve unutmak istemiyordum. Aynı şekilde o da bakışlarını yüzümde gezdirdi. Sarı gözleri tekrardan benimkileri bulduğunda, kuruyan dudaklarını diliyle ıslattı ve yüzüne ciddi ama bir o kadar yumuşak bir ifade yayıldı.

"Sadece sen ve ben, Anı. En baştan. Anlaşma yok, ailen yok, tren garındaki o gece yok." kısılmış gözlerimle ona bakarken dediği şeylerdeki anlamı çözmeye çalıştım.

"En baştan?"diye sorarken ses tonumda gizleyemediğim bir şaşkınlık vardı. Başını yavaşça onaylarcasına salladı ve "En baştan."diyerek beni doğruladı.

"Birkaç ay öncesinde, istediğim şey bu değildi."derken sergilediği dürüstlüğe kendisi bile şaşırmış gibiydi. İstemediği şey, duygularıydı ve bunu bilmek, midemde adlandıramadığım bir gıdıklanmaya neden oluyordu.

"Ama artık ne istediğimi biliyorum ve bunu doğru bir şekilde yapmak istiyorum."

Bu noktaya nasıl geldiğimizi bilmiyordum. Son bir buçuk yıldır Beril'i babamdan ayırmak için saçma sapan yerlerde peşine takılmam ve babamı aldattığına dair fotoğraflar çekip kanıt toplamam rutinim haline gelmişti. Ama o gecelerden birinin bana Duhan'ı kazandıracağını düşünemezdim bile.

Eskiden yalnızlık bana güçlü hissettirirdi. Her şeyle tek başıma yüzleşiyor ve üstesinden gelebiliyor olmak egomu tatmin eder, geceleri yastığa kafamı rahat koymamı sağlardır.

En azından Jeton'a girdiğim o gece Duhan beni Beril'in adamlarından kurtarana kadar bu böyleydi.

Şimdi oturup düşündüğümde, yalnızlığa mecbur bırakıldığımı fark ediyordum. Mecbur bırakıldığım şey normalim haline gelmişti ve bunu anlayabilmem için Duhan'la tanışmam gerekliydi.

Duhan'ı seviyorum. Seviyorum çünkü bana yalnız olmak zorunda olmadığımı öğretmişti.

En başından beri verdiğim savaşa farklı bir açıdan bakmamı sağlamıştı. Eskiden ailem yanımdaysa yalnız olmayacağımı sanırdım. Oysaki en başından beri beni yalnız bırakanlar onlardı.

Annem babamın neden onu sevmesine rağmen Beril'le evlendiğini biliyordu. Abim yüzünden birbirini seven iki insan kapalı kapılar ardında konuşmak zorundaydı. Ecem'i aldatmış ve hamile bırakmıştı. Fred'se onun yüzünden başıma açılan belalar yüzünden değil, iki gün önce tanıştığı kız için hayatını düzene sokmaya çalışıyordu.

Bencil insanlar için kendimden bile vazgeçmiştim ben.

Anlamı yokmuş.

Bunların hepsini Duhan sayesinde anlamıştım. Bu yüzden, ikimizde en baştan başlamayı hakediyorduk.

"Tamam."dedim gülümserken.

"Doğru şekilde yapalım."bunu dedikten sonra içeriden gelen adım sesleri yüzünden bakışlarımı mutfak kapısına doğru çevirdim. Bu esnada Duhan geri çekilmiş ve beni serbest bırakmıştı.

Mutfağa giren ilk kişi Fred oldu. Uzun bar sandalyelerinden birine otururken gözleri hala kapalı sayılırdı. Dirseklerini masaya yaslamış, yüzünü de ellerinin arasına almıştı. Gözleri kapandığında, başımı onaylamazcasına iki yana salladım.

Ben çayları doldururken mutfağa Ecem ayılmış bir şekilde giriş yaptı.

Ecem, Fred'in yanına otururken bakışlarını dopdolu olan kahvaltı masasında gezdirdi. Ardından Duhan'a dönerek, "Eğer her sabah bu masayı hazırlayacaksan evimizde yaşamana izin verebilirim." dedi ve sandalyesine oturarak kıstığı gözlerini yanındaki Fred'e çevirdi.

"Belki bu sayede bazılarına örnek olursun."derken Fred'i uyandırmak istercesine sesini yükseltmişti.

Fred gözleri kapalı bir şekilde Ecem'in dediklerini onaylar gibi başını yukarı aşağıya salladı.

Ecem gözlerini devirdi ve Fred'in masaya yaslanmış dirseğini ittirerek dengesini bozdu. Kafası düştüğü için uyanan Fred şişmiş gözlerini üçümüz üzerinde gezdirdi. Ardından onu ittirenin Ecem olduğunu anlayıp, "Benim dersim on birde, benim şu an bu masada oturmam ve güne başlamam bile yanlış." dediğinde Ecem "Ne saçmalıyorsun?"dercesine yüzünü buruşturdu.

"Kime göre yanlış?"diye sorarken masadaki dumanı tüten çayıma uzandım.

"Biyolojik saatime göre."diye beni yanıtlarken ayılmaya başlamıştı.

"Biyolojik saatin gece dörtte NBA maçı izlemene ne diyor?"diye sorarken çayı masaya geri bıraktım. Fred'in kaşları şüpheci bir şekilde havalanırken, "Dün gece eve dörtte geldin demek."derken kendi kendine yaptığı çıkarımı dillendirdi.

O sırada Ecem, "Geldiler."diyerek Fred'in çıkarımına ufak bir ekleme yaptı.

Hafifçe yana dönerek sessiz bir şekilde çayını içen Duhan'a baktım. Ona dönen bakışları hissetmiş olacak ki çay bardağını dudaklarından çekerek sarı gözlerini üçümüz üzerinde gezdirdi.

"Sen düne kadar Duhan'ı savunuyorum diye bana kızmıyor muydun?"Fred'in sorusuyla Duhan, bakışlarını "Hadi cevapla." dercesine doğrudan bana dikti.

Bakışlarımı her ikisinden de kaçırarak önümde olan muhlama tavasına çevirdim. Çatallı muhlamaya daldırırken, "Düne kadardı işte."diye mırıldanarak ekmeğimi muhlamaya buladım.

Ecem'e göz ucuyla baktığında çoktan kahvaltıya başlamıştı bile.

"Yani artık sevgilisiniz ve Duhan resmi olarak eniştem." Tam ekmeği ağzıma atacakken sorduğu soru yüzünden kalakaldım ve dehşete kapılmış bir şekilde Fred'e döndüm.

"Ben öyle bir şey demedim."dediğimde Fred kahve gözlerini cevap ararcasına Duhan'a çevirdi.

"Eniştem misin?"diye ona sorduğunda Duhan gülerek bana döndü.

"Eniştesi olmamı ister misin?"sorduğu soru yüzünden gözlerim kocaman açıldı. Şu an tam da şu an bana çıkma mı teklif ediyordu?

"Eniştesi olmak mı istiyorsun?"diye sorarken sesimdeki o dehşete kapılmış ifadeyi gizleyememiştim. Verdiğim cevap Duhan'ı güldürürken başını onaylarcasına salladı ama sonra durdu ve yüzüne ciddi bir ifade yayıldı ama bu sahte ve gülünç bir ciddiyeti. Ardından, "Tabi sende istersen."diye son bir onay almak istedi.

Gözlerimi şaşkınlıkla kırpıştırdım. Son bir dakikada olan şeyler gerçek miydi?

"Yani... ol istiyorsan. Benlik bir sorun yok."derken zihnimde kelimleri bir araya getirmekte zorlanıyordum. Bana çıkma mı teklif etmişti. 2021 yılında?

"Şimdi kusucam."Ecem'in tepkisiyle bakışlarımı Duhan'dan çekerek Ecem'e çevirdim.

Bir elini ağzının üzerine kapatmış diğeriylede masadan destek alıyordu. Bir süre o şekilde durduktan sonra elini ağzının üzerinden çekti ve derin bir nefes aldı.

"O kadar ilaç aldım sana nolur kusma." Derken Fred sandalyesiyle biraz kenara kaydı.

"Sabah bulantısı."diyerek minik bir dipnot verdi. Sonrasında gözleri kocaman açıldı Duhan'a döndü. Yasaklı kelimeyi söylemiş küçük bir çocuk gibi endişeli bir şekilde bana bakarken Duhan duruma müdahale ederek, "Endişelenmene gerek yok. Benden sır çıkmaz."diyerek Ecem'i telkin etmeye çalıştı.

Doğru söylüyordu. Duhan'dan sır çıkmazdı. Sırf abimin sırrını saklamak için onca ay beni kanırtmıştı. Neyseki ipucu verecek kadar cömertti.

Ecem'in kasılan bedeni gevşedi ve omuzları çöktü. Derin bir nefes vererek sandalyede arkasına yaslandı. Bakışlarını Duhan'dan kaçırdığında kendimi istemsizce kötü hissettim.

"Biliyorum."dedi Ecem ağzının içinde mırıldanarak. Kaçırdığı kahve gözlerini tedirgin bir şekilde Duhan'a dikti. Sanki bir şey demek istiyordu ama emin olamıyor gibiydi.

"Cenk'in anlattı o rakı masası arkadaşı sendin değil mi?"diye sorarken Duhan'ın yüzüne buruk bir tebessüm yayıldı.

"Evet."dedi ve birkaç saniye duraksadı.

"Ve o masada hep senden bahsederdi." Ecem, Duhan'ın bu dediğine küçük bir kıkırtıyla güldü.

"Seni kendine saklaması çok kötü. Ne zaman o arkadaşıyla tanışmak istediğimi söylesem beni geçiştiridi." derken sesinde artık keyifli bir tını vardı.

Fred masa tenisi maçı izler gibi Duhan ve Ecem'i izliyordum ama en sonunda kendini tutamayarak, "Sen abimle mi arkadaşsın? Hani senden nefret ediyor gibi bakan, bir seksen boylarında, kirli sakallı-"

"Evet o."diye Fred'in sözünü kestiğimde kahve gözleri bana döndü.

"Ama eskidendi. Artık Cenk'le arkadaş değiliz."diye Duhan bana destek çıktığında bu sefer bakışlar ona dönmüştü.

"Boş versene. Kesin hata ondadır. Sorunlu bir tip zaten." Fred bunları söylerken ekmeğine reçel sürüyordu.

"Abin hakkında doğru konuş. Karnımda onun çocuğu var." Derken Ecem'in elleri karnına gitmişti. Fred omuzunun üzerinden Ecem'e döndü ve ekmek olan eliyle karnını işaret etti.

"Sen abimle sevgili olacak kadar şansız birisin. Net, çocuğunuzda ona benzer." Ekmeği ağzına attı.

"Şimdiden kolay gelsin."Derken ağzı dolu olduğu için sesi boğuk çıkmıştı.

Haksız sayılmazdı. Eğer o bebek biraz bile abime çekmiş olursa, muhtemelen Ecem'in telefonundaki arama geçmişini branş branş öğretmenlerinin cevapsız aramaları dolduracaktı.

Bu düşünce istemsizce yüzümde bir gülümseme oluşturdu.

Küçük bir Cenk Erel...

Abimin kafası farklı çalışırdı. Değer verdiği insanların arkalarında bir gölge misali gezer ve bir sonraki adımlarında tökezlerlerse onlara yardım etmek için tetikte beklerdi. Sevdiklerini korumak ister, aynı zamanda tanımadığı insanların tehlikede olduğunu fark ederse anında duruma müdahale etmeye çalışırdı. Tabi bunu yaparkende kendi başınada bela açmayı ihmal etmezdi. Korkusuzdu ve asıl onu tehlikeli yapan buydu. Güven veren bir tehlikesi vardı. Fakat bu özelliklerini dengeleyen, aynı oranda kötü olan yanları da vardı.

Bunlardan en ağır basanıysa bencillikti.

Onun kafasında genelden özele giden bir piramit vardı.

İnsanları kategorize eder ve değerlerine göre onları o piramitte katlara yerleştirirdi.

Fakat o tepede sadece kendisini bulundururdu ve kendinin zarar göreceğini anladığı vakit tüm piramiti aleve vermek konusunda şüphe duymazdı bile.

Kendi için herkesi yakabilir ve uçurumdan aşağıya sürükleyebilirdi.

Bu, onun hakkında keşfettiğim yeni bir özelliğiydi.

Duhan bunu benden önce fark etmiş ve abim onu alevlere sürüklemeden kendini o piramitten çıkartmıştı.

Doğru olan buydu.

Neden acımasızca hayatımı altüst ettiği artık daha iyi anlıyordum.

O piramitte yananlardan sadece biriydim.

Peki Ecem ve karnındaki bebeğin bu piramitteki yeri neresiydi?

Onlarıda çekinmeden kendi için ateşe atabilir miydi?

İhtimaller korkunçtu.

Artık sınırlar yoktu ve her şey daha tehlikeli bir boyuta evrilmişti. Çünkü tanıdığımı sandığım insanlar görünenin aksine bambaşka karakterlerdi.

Öyleyse gerçek olan hangisiydi? Hissettirdikleri mi? Gösterdikleri mi?

Masaya bir süre sessizlik hüküm sürdü. Ecem'in ben ve Duhan arasında gidip gelen bakışlarını hissedebiliyordum. Fakat kafasındaki düşünceleri tahmin etmekte fazlasıyla zorlanıyordum. Bundan aylar önce Ecem sayesinde Duhan ve abimin bağlantısını çözmüştüm. Bu yüzden onunda aynı şekilde abim ve Duhan'ın arkadaşlığı hakkımda tahminler yürütüyor olması normaldi. Bu noktada kafamı karıştıran şey abimin Ecem'e rakı masası geçmişlerini nasıl anlattığıydı.

Bir zamanlar gülerek anlattığı arkadaşından ansızın nasıl nefret ettiği birine dönüştüğünü Ecem'e nasıl anlatmıştı?

Dürüst olmak gerekirse dün gece abimin yapacağı açıklamayı dinlemediğim için pişmandım. En azından birkaç cümle kurmasına izin verseydim nasıl bir kafa yapısında olduğunu anlayabilirdim. Şimdiyse elimde tahminlerden başka bir şey yoktu.

Muhlamanın dibini sıyırdığım sırada Fred oturduğu yerden kalktı ve "Okula gitmeden önce eve uğramam lazım."derken olduğu yerde gerindi.

"Kahvaltı için teşekkürler."bunu Duhan'a dönerek söylemişti. Duhan sadece baş selamı vermekle yetindi.

Fred'in kahve gözleri benimkilerle buluştu.

"Arabanın anahtarları nerede?"diye sorduğunda rahat bir şekilde az önce tekrardan doldurduğum çay bardağıma uzandım.

"Ayakkabılığın üzerinde."dediğimde hiçbir şey demeden masadan uzaklaştı. Oturduğum yerde geri yaslanarak birazdan olacaklar için kulak kabarttım.

Fred evden çıktığında Duhan, "Gerçekten bu kadarını haketti mi?"diye sordu. Duhan'ın sorusuyla Ecem kaşlarını şüpheyle çattı.

"Ne oldu ki?"diye sorarken meraklı bakışlar yüzümde gezindi. O esnada cevap niteliğinde Fred'in "Arabam!"diye bağırışı evin içinde yankılandı. O kadar yüksek sesle bağırmıştı ki sadece birinci katta oturan biz değil, beşinci katta oturan Osman amcaların da bunu duyduğundan emindim.

Çayımdan küçük bir yudum aldım.

"Pert oldu." demekle yetindim. Ecem'in kahve gözleri şaşkınlıkla kocaman açılırken oldukça rahat bir şekilde derin bir nefes verdim.

"Umarım çocuğunuz hiçbir Erel'e bu şekilde benzemez."

🌻

Her yerim ağrıyordu ve kulaklarımda son iki saattir yankılanan çocuk çığlığını bir türlü geçiremiyordum. Ağrı kesici, sıcak bir duş ve nane limon tüm bu yorgunluğu atmamı sağlayabilirdi. Fakat hazırlanmam gereken bir ilk buluşma vardı.

Bu düşünce yüzüme aptal bir sırıtışın yayılmasına neden oldu.

Hastanenin yorgunluğunu başka türlü üzerimden atamayacağımı bildiğimden sıcak duşumu aldım ve hızlıca saçlarımı yapmaya başladım. Bazen bu kadar uzun olmaları canımı sıkıyordu.

Aslında biraz kendime özenmek istiyordum ama aynı zamanda da abartmamam gerektiğini düşünüyordum. Sonuçta bir sergiye gidiyordum çokta abartmaya gerek yoktu değil mi?

"Ne giyeceğine karar verdin mi?"başımı sesin geldiği yöne çevirdiğimde odamın pervazına yaslanan Ecem'i gördüm. Yüzündeki gülümsemenin aksine gözlerinde ağır bir yorgunluk vardı.

Saç maşasının fişini çektikten sonra tamamen ona döndüm. Bitkin görünüyordu.

"Sen iyi misin?"diye sorarken yanına ilerledim. Bu sırada pervazdan omzunu çekti ve odanın içine girdi. Onu elinden tutarak yatağa oturtturdum ve karşısında dikildim.

Kahve gözleri buğulandığında ağlamak üzere olduğunu anlayarak yatakta yanına oturdum ve kollarımı ona doladım.

Gözyaşlarının tişörtümü ıslattığını hissedebiliyordum. Ona sakinleşmesi için biraz zaman tanıdım.

"Bugün kafeden istifa ettim."diye mırıldandı ve kendini geri çekti. Artık sarılmıyorduk. Bir süre onu inceledim. İstifa ettiği için ağlıyor olamazdı değil mi?

"Canını sıkacak bir şey mi söylediler?"diye sorarken doğrudan gözlerinin içine baktım. Ve gözlerini benden kaçırmasından çok doğru bir noktaya parmak bastığımı anladım. Nazikçe elimi koluna sürttüm.

"Ecem."diye seslenerek onu konuşmaya ikna etmeye çalıştım. Gözyaşlarını sweatinin koluna sildi ve konuşmak için derin bir nefes aldı. Kahve gözleri benimkilerle buluştuğunda hala buğululardı.

"Cenk'le işler ciddileştiği için mi işten ayrıldığımı sordular."dediğinde alnımda şüphe çukurları oluştu.

"Oradaki herkes Cenk'i ve kim olduğunu biliyorlar."kim olduğunu biliyorlardan kastının ne olduğunu çok iyi biliyordum. Dudaklarımı sertçe birbirine bastırdım. En azından onu tam olarak rahatsız eden şeyin ne olduğunu öğrenene kadar herhangi bir şey söylemeyecektim.

"Bundan sonra hep böyle mi olacak?"diye sorarken kahve gözleri doğrudan benimkilere odaklandı.

"Zengin adamı kafalamış işlevsiz kız olarak mı görüneceğim?"diye sorarken sol gözünden bir yaş yanağına süzüldü. Fakat elinin tersiyle yanağını sildi.

"Ben sadece sevdiğim adamla evlenip çocuğumuzu doğurmak istiyorum. Ama herkesin bakışlarından beni yargıladığını ve basitleştirdiğini anlayabiliyorum."onu anlayabiliyordum. Babam ve annem sayesinde bizlere verilen şanslı bir hayata sahiptik ama bu şans her zaman bizim lehimize değildi. Ben abime kıyasla daha arka planda kaldığım için Erel soyadının getirilerinden uzak kalmayı başarmıştım. Her anlamda. İstediğim gelecekte soyadımın bir katkısının olmasını istemiyordum ama abim için aynı şey söz konusu değildi. Onun istediği gelecek babamınkiyle paralellik gösteriyordu.

"İnsanların düşünceleri, olduğun kişiyi değiştirmez."dedim fazlasıyla düz ve filtreden geçirilmemiş bir şekilde. O an ne söylemek istiyorsam, ikinci kez düşünme gereksinimi bile duymuyordum.

Ecem dikkatle beni dinlerken büyük kahve gözlerini yorgunlukla kırpıştırdı.

"Sen kafanın içine sızmalarına izin vermediğin sürece, senin hakkında ne düşündükleri önemsiz."başımı hafifçe iki yana salladım.

"Hayatını sadece tahmin ederek yorumlayabilecek kapasitedeki insanların düşüncelerinin, seni etkilemesine izin verme. Çünkü seni ve kim olduğunu bilmeden yorum yapıyorlar."motivasyon konuşması yapmak konusunda iyi olduğumu sanmıyordum. Ama emin olduğum şey, durumlar hakkında objektif yorum yapabildiğimdi.

Ecem kendini rahat ettirmek için sırtını birisine yaslama ihtiyacı duyan türden bir insan değildi. Kendi ailesinden bahsetmeyi sevmezdi ama onlar hakkında bildiğim tek şey Ecem'e hiçbir konuda destek olmadıklarıydı. Annesi belirli aralıklarla Ecem'i arardı ama Ecem'i hiç onunla konuşurken görmemiştim.

Bu düşünce içten içe kendimi suçlamama neden oldu.

En yakın arkadaşımın hayatı hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordum bile.

Aramızda bir süre sessizlik oldu. Ama sonrasında bunu bozan Ecem oldu.

"Boğazlı kazak ve kumaş pantolon giymelisin. Sana çok yakışıyor."dedi ve gülümsedi. Konu üzerine daha fazla konuşmak istemediği ortadaydı.

Oturduğu yerden kalktı ve dolabıma giderek içerinden kıyafetler çıkarmaya başladı.

Elimdekileri yatağımın üzerine, yanıma bırakırken "Abinin burnunu sen çatlattın değil mi?"diye sordu gayet normal bir şeymiş gibi.

Yüzümü dehşete kapılmış bir ifadeye soktum.

"Sadece çatlamış mı?" Tepkime sadece gözlerini devirmekle yetindi. Ama ben gülüşüme engel olamadım.

🌻

Hava kararmıştı ve gri bulutlarda çakan şimşekler birazdan bir fırtınanın çıkacağının habercisiydi. Çapraz taktığım çantamın sapına tutunarak bir süre dışarıdan sergi alanını izledim.

Caddeye bakan tarafta içeriyi gösterene camlar vardı. İçerisi fazlasıyla kalabalıktı ama hoş bir ortam olduğu buradan bile belli oluyordu. Fazlasıyla büyüktü.

Burada dikilmemin bir anlamı yoktu.

Titrek bir nefes verdim ve serginin kapısından içeriye ilk adımımı attım. Yüzüme çarpan ılık hava kendimi iyi hissetmemi sağlamıştı. İçerisi oldukça kalabalıktı. Bazı insanlar grup halinde tabloların önünde sohbet ediyor, bazılarıysa tek başına sessiz bir şekilde önlerinde dikilerek tabloları inceliyordu.

Biraz ilerleyerek serginin içine doğru kendimi kaybettim. Her sanatçının eserleri farklı ve kendilerine ait bölmelerde sergileniyordu. Minik odaları andıran bölmeleri oluşturan renkli paravanlar sayesinde her sanatçının kendine ait birer bölmesi vardı. Her renk bir sanatçıyı temsil ediyordu.

Bebek mavisini anımsatan duvarlara yerleştirilmiş olan tablolara bakarken aynı zamanda çevremdeki insanlarıda inceliyordum. Daha önce hiç resim sergisine gitmemiştim. Bu yüzden ne beklemem gerektiğini bilmiyordum.

Belki havalı kıyafetli, zengin görünümlü burnu havada insanlar.

Belki de aşağılayan bakışlarını tablolardan çok etrafındaki insanların kıyafetlerinde gezdiren ukalalar.

Ama bunların hiçbiri yoktu.

Çevremdeki her insan sanki iş çıkışı buraya gelmiş ve tek amacı keyiflenip, kafalarını sanatla dağıtmak istiyor gibiydi. Bu düşünce yüzümde huzurlu bir gülümsemenin oluşmasına neden oldu.

Tüm gün hastanede koşturmuştum ve yorgunluktan ayaklarım ağrıyordu. Babamın davetli olduğu etkinliklere giderken giyindiğim şeyleri şu an giyinebileceğimi kesinlikle sanmıyordum. Buranın öyle bir dress code zorunluluğu da yoktu anladığım kadarıyla. Rahatlık ve beklentisizlik beni mutlu etmişti.

Sıcakladığım için siyah kabanımı çıkarttım ve kolumdan sarkıtarak etrafa bakınmaya devam ettim. Gri boğazlı kazağım ve siyah kumaş pantolonumla tam anlamıyla yürüyen bir Steve Jobs olsamda bunu düşünmeden etrafımdaki tabloları incelemeye devam ettim.

Yaklaşık yarım saatlik sergi gezisinden sonra kendimi dört tarafı çevrili, grinin beyaza yakın bir tonuyla boyanmış duvarların üzerine yerleştirilmiş tabloları izlerken buldum. Duvarlar geniş bir dikdörtgen oluşturuyordu.

Tabloların geneline bakıldığında, lacivert siyah ve gri renkleri hakimdi.

Tek bir tanesi dışında.

Yavaş adımlarla turuncunun tonlarına sahip olan tabloya doğru ilerledim.

Bunlar ayçiçekleriydi.

Ayçiçekleri rüzgar yüzünden savrulurken, arka tarafta güneş doğmak üzereydi fakat gökyüzü hala lacivertti. Kaşlarım kendiliğinden çatılırken tablonun yanındaki küçük karenin içinde yazan notu okumaya başladım.

Tablonun Adı: ANI

Hikayesi: Çiçek Güneş'e, Güneş'se Ay'a aşıktır. Çiçek tıpkı Ay gibi sevilmek ister. Güneş'in sevgisini adeta dilenir. Bu yüzden kendine "Ayçiçeği" der. Fakat Ayçiçeğinin bilmedi şey, Güneş'in artık sırf çiçek ona dönsün diye doğduğudur.

Gözlerime iğneler batıyor gibiydi. Ciğerlerim sancılanırken, göğüs kafesimin içinde, adına kalp denen o organa keskin bir acı saplandı. Midem gıdıklanıyor ve ayaklarım uyuşmuş gibiydi.

Kalbimdeki acıyı azaltmak istercesine bir elim göğüsümün, tam kalbin üzerine gitti ve orayı ovuşturmaya başladı.

Bu da neydi böyle? Canım neden yanıyordu?

Canım yanıyorsa yüzümdeki bu gülümseme ve görüş alanımı kısıtlayan gözyaşlarının anlamı neydi?

"Bencede en güzeli bu oldu."heyecanla sağ tarafımdan gelen tanıdık sese döndüm.

Üzerinde lacivert bir gömlek vardı ve kolları dirseklerine kadar kıvrılmıştı. Gömlek sayesinde geniş omuzları normalinden daha fazla dikkat çekiyordu. Siyah kumaş pantolonu bedenini kusursuz bir şekilde sarıyordu. Onu bu şekilde sanırım daha önce hiç görmemiştim. Takım elbise giymesine alışkındım ama bu tarzı... tartışmasız artık favorimdi. Rahat ama resmi.

Bakışlarım birkaç saniyeliğine kulağının arkasındaki Hilal dövmesine takılı kaldı. Fakat oraya baktığımı hissetmişçesine yüzünü bana çevirdi.

Dudaklarında bastırmaya çalıştığı bir gülümseme vardı. Aynı şekilde gülerek dudağının altındaki o ölüm çukuruna baktım. Gerçekten güldüğünde o çukurun oluşmasını çok seviyordum.

Bakışlarım sarı gözlerine tırmandığında gülümsemem genişledi. Gözlerinin içi parlıyor gibiydi. Bundan cesaret alarak tamamen ona döndüm. O da aynı şekilde bedenini bana çevirdi.

"Bu tabloyu siz mi yaptınız?"sorumla beraber gülümsemesi çarpık bir sırıtışa döndü.

"Tek başıma yapmadım. Çok sevdiğim biri bana ilham oldu."verdiği cevapla alaycı bir şüphecilikle tek kaşım havalandı.

"İlham periniz var demek."

"Artık var."verdiği cevap bir süre beni şaşkına çevirdiği için duraksasamda oyuna devam ettim.

"Daha önce tanışmış mıydık?"diye sorarken başımı hafifçe yana yatırıp gözlerimi kıstım. Başını hafifçe iki yana salladı.

"Sanmıyorum. Tanışmış olsaydık, bu duvarlardan birinde sizin için çizdiğim bir tablo olurdu." Dediğinde kollarımı sorgulayıcı bir şekilde birbirine doladım. Ağırlığımı tek bir ayağımın üzerine verirken, yüzümü ciddi bir ifade de tutmaya çalıştım.

"Her yeni tanıştığınız kız için tablo mu çizersiniz?"diye sorduğumda buna kahkahayla güldü. Bir anda beni belimden kavrayarak kendine çekti. Ellerim istemsizce omuzlarına tutunurken onun elleri belime dolandı. Daha çok belime sarılıyor gibiydi.

Başımı geriye atarak yüzüne baktım.

Gülümsedi ve "Sadece sevdiklerim için."dedi sadece ikimizin duyabileceği bir ses tonuyla.

Gülerek sarı gözlerine baktım ve bu sefer ilk hamleyi o yaptı. Eğilerek dudaklarını benimkilerle buluşturduğunda keyifle dudaklarımı onun için araladım. Dudaklarımın üzerine doğru güldüğünde, ensesinden tutarak onu kendime doğru çektim.

Belimdeki elleri beni kendine daha da bastırdığında parmaklarımın ucundaki saç diplerini okşadım.

Büyük bir açılıkla dudakları benimkilerin üzerinde hareket ederken nefes almayı unutmuştum bile. Karnımın altındaki o gıdıklanma hissi tüm bedenime yayılırken sanki ayaklarım yere değmiyor gibiydi.

Nefes almak için geri çekildiğimde sarı gözleri anında açıldı ve bakışlarında daha önce görmediğim bir şeyle karşılaştım. Ne gördüğümü bilmiyordum ama hoşuma gitmişti.

Derin bir nefes aldım.

"Ben Anı. Adım Anı yani."yaptığım açıklamaya gülerken omzuları sarsıldı. Oyunu devam ettirmek istiyordum.

"Bende Duhan."derken gülüşünü bastırmaya çalıştı. Sonrasında tekrardan eğilerek dudaklarını benimkilerle buluşturdu.

Bencede...yerinde bir karardı.

Ne kadar süre geçtiğini bilmediğim bir anda nefes nefes geri çekildi ama tamamen uzaklaşmadı. Hala bana sarılıyordu. Kısılmış gözlerimle ona baktığımda, başını omzuna yatırdı. Böyle derin derin bakarken çok güzel görünüyordu. Gözlerine çekiliyormuş gibi hissediyordum.

"Normal şartlarda öptüğüm kişi hakkında daha fazla şey bilmem gerekir."dediğimde gözleri düşünceli bir şekilde kısıldı ve dilini dudaklarının üzerinde gezdirirken başını dikleştirdi.

"Birkaç gün sonra yirmi iki yaşıma gireceğim. Mimarlık okuyorum ama son sınıftayım. Dört dil biliyorum ve güzel yemek yaparım."verdiği cevap tek kaşımın havalanmasına neden oldu. Dört dil bildiğini bilmiyordum. Bir elimi boynundan çekerek işaret ve baş parmağımın arasında minik bir mesafe bırakıp "Birazcık daha bilgiye ihtiyacım var."dedim sadece ikimizin duyabileceği bir ses tonuyla.

Başını geriye atıp bakışlarını boş tavana dikti. Birkaç saniye düşündükten sonra sarı gözleri tekrardan benimkilerle buluştu.

"Resim çizdiğimden bahsetmeme gerek yok diye düşünüyorum." Dediğinde başımı sallayarak dediğini onayladım. Devam etti.

"Teknik olarak Rize'liyim. Dedem balıkçıydı bu yüzden iyi balık tarifleri bilirim. Biraz gitar birazda piyano çalabiliyorum. Ve olumsuz bir özellik, kapalı yerleri sevmem."dedikleri yüzünden kaşlarım havalanırken dudaklarım şaşkınlıkla aralamdı.

"Rizeli olduğunu bilmiyordum."dediğimde güldü ve çöz kırptı.

"Muhlamadan anlamalıydın."dediğinde dudaklarımı sertçe birbirine bastırdım. Doğru bir noktaya parmak basmıştı.

"Başka soru?" diye beni yoklarken yüzünde haylaz bir sırıtış vardı. Başımı hafifçe iki yana salladığım esnada çantamdaki telefonumun titremesiyle andan koptum. Ellerimi Duhan'ın omuzlarından çektiğimde, Duhan da isteksiz bir şekilde ellerini belimden çekmek zorunda kaldı. O esnada birisi Duhan'ın adını seslendi. İkimizde aynı yöne baktığımızda bir grup orta yaşlı insanın bakışlarıda aynı şekilde bizim üzerimizdeydi.

İçlerinde kalem etek giymiş, kısa saçlı bir kadın vardı. Eliyle Duhan'a gelmesini söylüyordu.

Çantamdaki telefonu çıkarttığımda ekranda gördüğüm isimle kaşlarım çatıldı. Bakışlarımı Duhan'a çevirdiğimde aynı çatık kaşlarla bana bakıyordu. Yüzümden bir sorun olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Hızlıca toparlayarak gülümsedim.

"Benim bunu açmam gerekiyor. Hemen dönerim. Sende onları bekletme."son kısımda bakışlarımla arkasında kalan ve onu bekleyen insan grubunu gösterdim.

Kısılmış gözlerler bana bakarken bir adım geri çekildim. Elimle onu kışkışlarken elimdeki çalan telefonu havaya kaldırdım ve annemin ısrarla çalan aramasını cevapladım.

"Efendim anne." dediğim an Duhan'la gözgöze geldik ama çok sürmeden arkamı dönerek ona ait olan sergi alanından çıktım.

"Mio Dio!" bunu derin bir nefes verir gibi söylemişti. Telefonu tanrım diye açmasından bir sıkıntı olduğunu anladım. Serginin içinde rahat konuşabileceğim bir yere ararken kendimi tuvalette buldun.

"Anne ne oldu?"diye sorarken sesim saklayamayacağım bir şekilde endişeli çıkıyordu. Annem doğum günü veya özel bir gün olmadığı sürece beni aramazdı bile.

"Alparslan."dedi tek nefeste.

"Beni öğrendi. Baban için ona ihaleyi kaybettirdiğimi anladı."kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken dudaklarım "o"şeklinde aralandı.

İhale sonuçlanmıştı demek.

Gözlerimi kırpıştırdım. Annemin amacı tehlikeli olduğu için babamın liman projesini kaybetmesini sağlamak değil miydi?

"Fred yanımda, baban buraya adamlarını yolladı. Ecem ve Cenk'te birazdan burada olurlar. Sen neredesin?" Hızlı hızlı konuyordu ve arada italyancayla türkçeyi birbirine karıştırıyordu. Bunu sadece stresli ve sinirli olduğunda yapardı.

"Ben Duhan'la dışarıdayım ama şimdi tuvalete geldim."dediğim sırada tuvaletin kapısı açıldı ve içeriye iki adam girdi. Kapı duvara çarpınca yüksek ses duvarlarda yankılandı.

"Anı o neydi?!"diye annemin sorduğunu duydum sadece.

Annem kulağımda bir şeyler söylüyordu ama daha fazlasını duymadım.

Tehlikedeydim.

Sadece italyanca, "Duhan'a tuvalette olduğumu haber ver." dedim ve telefonu kapatmadan arka cebime koydum.

Biri ince ve uzun bir diğeriyse onun aksine biraz kısa ama cüsseliydi. Bir şekilde tanıdık geliyorlardı. Kaşlarım kendiliğinden çatılırken alnımda şüphe çukurları oluştu.

Adamlardan iri olan diğerine dönerek, "Bu sefer yakaladık sanki."dediğinde yüzünde sinir bozucu bir sırıtış vardı. Sesini duyduğum an onun kim olduğunu anladım.

Bardan kaçarken peşime takılan o iki adamdı. Binanın yangın merdiveninden izlediğim adamlar.

Beril'in adamları.

Gözlerim şaşkınlıkla kocaman açıldı.

Alparslan ve Beril iş birliği mi yapıyordu?

İri olan üzerime atıldığında bakışlarımla hızlıca etrafımı taradım. Siktir! Buradaki her şey duvara montelenmişti.

"Bizi uğraştırma, ufaklık. Bu sefer kaçacak yerin yok." Sıska olan bunu dediği esnada kabinlere doğru ilerledim ve hızlıca birinin
içine girerek kapıyı kilitledim.

Kapıya yaslanırken klozete ve etrafına bakındım. Demir çöp kutusu boştu ve yeni çöp poşeti konulmuştu. Kafamda dönen çarkların sesi kulaklarımda yankılanırken aynı zamanda kapıya vurdukları için bedenim sarsılıyordu.

Hızlı düşün.

Çöp kutusunun içinden poşeti çıkarttım ve demir kutuyu kucakladım. Klozetin üzerine çıkarak gözlerimi kapının zorlanan menteşesine diktim. Kapı birkaç tekmeye daha dayanamadan bana doğru açılırken aynı şekilde iri olan içeriye doğru sendelemişti.

Hızlıca çöp kutusuyla kafasına vurdum. Adam kabinin içinde dengesini kaybedip yere düşerken üzerinden atlayıp kapıya doğru ilerlemeye çalıştım. Sıska olan aniden bana sarıldığında hiç düşünmeden kafamı yüzüne göndüm. Geri sendeleyerek beni bıraktığı sırada elimdeki çöp poşetini yüzüne geçirerek var gücümle sıktım. İri olan kendimi toparlayıp karşıma dikildiğinde, sıska olanın arkasına geçerek belindeki silahı aldım ve yüzüne doladığım çöp poşetini arkadan çekerek onu kalkan olarak önüme çektim.

Silahın emniyetini açarak iri olana doğrulturken tuvalet kapısına sırtımı yasladım. Kalkan olarak kullandığım adam nefes almak için çırpınırken oralı bile olmadım. Tuvaletten çıkarken ellerini havaya kaldırmış olan iri adamdan bakışlarımı ayırmadım.

Tuvaletten çıktığım an bağırmak için ağzımı açmıştım ki aniden burnuma ve ağzıma kapanan el yüzünden sesim yeterince duyulmadı. Görüş alanım kararırken yapabildiğim son şey nereye denk geldiğini bilmeden silahı ateşlemek oldu.

Duhan Alkan

"Duhan seni Burak bey'le tanıştırmak istiyorum. Kendisi senin tablolarına oldukça ilgili."Lale hocanın gösterdiği yirmilerinin sonundaki adam bana elini uzattığında kısaca tokalaştık. Adamın üzerinde gri kumaş bir pantolon ve beyaz gömlek vardı. Boyu neredeyse benim kadardı ve oldukça fitti.

"Memnun."oldum derken olabildiğince hızlı bir şekilde kendimi bu konuşmadan kurtarmak istiyordum. Aklım Anı'daydı. Bir şey olmadığını söylemişti ama telefonda annesinin adını gördüğündeki o yüz ifadesi kesinlikle bana güven vermiyordu.

Adının Burak olduğunu öğrendiğim adam mesafeli bir gülümsemeyle aynı şekilde memnun olduğunu söyledi.

"Eserlerinin her biri muhteşem. Daha önce hiçbir yerde sergilendiler mi?"diye sorarken Lale hocanında dediği gibi fazlasıyla ilgiliydi.

"Hayır ilk defa burada sergileniyorlar." dediğimde Burak başını yavaşça onaylarcasına salladı.

"Eğer henüz satılmamışlarsa, hepsini satın almak istiyorum."dediğinde kaşlarım çatıldı. Fazla hızlı olmuştu. Bu kadar hızlı sadede gelmesini beklemiyordum.

"Bir tanesi dışında hepsini alabilirsiniz."derken bunu özellikle Lale hocaya bakarak söylemiştim. Çünkü bu gece satış işleriyle o ilgileniyordu.

Lale hocanın kaşları kafası karışmış bir şekilde çatıldığında, alnında ince ince çizgiler oluştu.

"Hangisi?"diye sorduğunuda düşünmeden "ANI, ayçiçekli olan."diye yanıtladım. Başını sallayarak beni onayladığı esnada pantolonumun cebindeki telefonum titremeye başladı.

Telefonu cebimden çıkarıp ekranındaki isme baktığımda kaşlarım şaşkınlıkla havalandı.

Hızlıca Burak bey'e döndüm.

"İlginiz için çok teşekkür ederim. Bu telefonu açmam gerekiyor. İyi akşamlar."diyerek cevap vermelerini beklemeden yanlarından uzaklaştım ve bekletmeden aramayı yanıtladım.

"Beni niye arıyorsun?"diye sorduğumda Cenk oralı bile olmadan direkt lafa girdi.

"Alparslan'ın adamları Anı'yı tuvalette sıkıştırmış." Cümlesinin bitmesini beklemeden tuvaletlerin olduğu yöne doğru koşmaya başladım.

O esnada serginin içinde bir silah sesi yankılandı. Adımlarım kendiliğinden yavaşlarken sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştım. Sergi büyüktü ve her yerde yankılanmıştı. Silah sesinin ardından yükselen çığlıklar yüzünden dikkatim dağıldı ama tuvaletlere doğru koşmaya devam ettim.

Tuvaletin önüne geldiğimde olduğum yerde donakaldım.

Yerdeki siyah telefon Anı'dan başkasının değildi. Yerdeki kan izleriyse bir çizgi halinde tuvaletten dışarıya doğru ilerliyordu. Aralıklı kan izlerini takip ettiğimde, izler serginin arka kapısına doğru devam ediyordu.

Var gücümle koştum.

Önüme çıkan insanları iterek ve olabildiğince hızlı bir şekilde arka çıkışa vardım. Siyah demir kapıyı çekerek açtım ve kendimi dışarıya attım.

Apartman arasının iki yönüne bakarken devam eden kan izlerinin nereye gittiğini anlamaya çalıştım. Kan izlerinin bittiği yerde dikilerek olduğum yerde etrafıma bakındım. En ufak bir ipucu aradım.

Hiçbir şey yoktu.

Olduğum yerde dikilirken yağmur bardaktan boşalırcasına üzerime yağıyordu. Kan izleri silinmeye başlamıştı bile. Göğsüme bir sancı yayıldı. Bir elini göğüsümde tam acıyan yerin üzerine koydum ve ovuşturmaya başladım.

Ciğerlerim şiddetle inip kalkarken dişlerimi sertçe birbirlerine bastırdım.

Geç kalmıştım.

Olduğum yere çökerek sokağın caddeye bakan yönüne bakışlarımı diktim. Oradan gelen ışıklar sokağı aydınlatıyordu.

Boştaki elimi yumruk yaparak arnavut kaldırıma vurdum.

Yine.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

19okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.