Güneş Kapanı kitap kapağı

29. bölüm / 31

Güneş Kapanı

29-Soğuk

Vaveyla Yazarı: Mizena

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: 29-Soğuk

Büyüdükçe, alışılan normallerin aslında toplumca normal olmadığını fark ediyordunuz. Bunu fark etme anıysa geriye dönüp bakıldığında, travma başlığı altında değerlendirebileceğiniz bir konumda olurdu. Babanı beş yaşına kadar tanımaman normal değildi mesela. Ya da anneni on yıl boyunca babanın izin verdiği sürelerde görebilmen. Ya da beş yaşındayken yedi yaşında bir abin olduğunu öğrenmen.

Kollarımı birbirine dolayarak odanın camından dışarıyı izlemeye devam ettim. Önceki altı saatte olduğu gibi.

Kar yağmıştı. Sanırım birkaç gün sonra yılbaşıydı. Günler artık bir şey ifade etmemeye başlamıştı. Çünkü hepsi birbirinin aynısıydı.

Alparslan'ın kafama bastonuyla vurmasının üzerinden bir gün geçmişti. Kafamla neredeyse bütünleşmiş, yastık boyutunda bir bandaj vardı. Sanırım bayıldığım zaman dikiş atmışlardı. Umarım hijyen kurallarına dikkat etmişlerdir. Birde bu insanlar yüzünden mikrop kapmış olmak istemiyordum.

Geniş bahçede ellerinde silahlarla volta adan adamları izledim. Kar neredeyse dizlerine kadar geliyordu. Yürümek zor değilmiş gibi birde boyları kadar silahlar taşıyorlardı. Korku bazı insanlara her şeyi yaptırtıyordu.

Artık camdan uzaklaşmaya karar vererek göründüğü gibi yumuşak olan büyük yatağa oturdum.

Dün ben bayıldıktan sonra ne kadar süre geçtiğini bilmiyorum. Ama uyandığımda çoktan karaya çıkmış, Bolu'ya giden bir arabanın içindeydim. Tabi uyandığımı anladıklarında yine ne olduğunu bilmediğim bir ilaçla bayıltılmıştım

Burdan kurtulduğumda çok kapsamlı bir kan testi yaptırmam gerekecekti.

Yatağın üzerinde bağdaş burarak ellerimi saçlarımın arasına daldırdım. Biraz kafayı toplamam gerekliydi. Kendime biraz zaman tanırsam, çözüm yolu bulacağımdan emindim.

Bu hep böyleydi. Bu benim normalimdi.

Kimse bana yardım etmezdi. Kimse iyi olup olmadığımdan şüphe duymazdı. Ve yine kimse, beni kurtarmaya gelmezdi.

Eskiden yalnız olmak canımı bu kadar yakmazdı. Yada düşünülmemek, merak edilmemek. Ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi.

Günler geçmişti.

Neden kimse beni kurtarmak için gelmemişti?

Bunu da mı halledebileceğimi düşünüyorlardı. Üstesinden gelebileceğimi, umursamayacağımı?

Kahretsin, durmadan uyuşturucu veriliyordu ve ilacın üzerinden beş saat geçmedikçe kafamın içinde bile iki kelimeyi yan yana getiremiyordum nasıl üstesinden gelebilirdim ki?

Göz yaşlarım gözlerimi yakmaya başladığında gözlerimi yumarak kendime sakinleşmek için biraz zaman tanıdım.

Buradan kurtulacaktım. Ve kurtuluğum zaman hiçbirinin yüzünü dahi görmek istemiyordum.

Onun dışında.

Buradan kurtulduğumda ilk yapmak istediğim şey onun sarı gözlerine bakmak olacaktı. O gözlere bakmak bana annemin kollarından daha sıcak hissettiriyordu.

Keşke yanımda olsaydı.

Yatakta geriye uzandım ve yanımda duran yastığı kollarımın arasına aldım.

O tamamen bu hikayenin dışındaydı. Düşünülenin aksine bana son zamanlarda tek zarar vermemiş olan kişiydi.

Tamam kabul ediyorum. Sağlıklı bir iletişimimiz yoktu. İletişimimiz iki ileri beş geri olarak tarif edilebilirdi. Ama günün sonunda iyi ve kötüyü teraziye koyduğumuzda, Duhan iyi tarafıyla ağır basan tek kişiydi.

Burada olmamın sebebi o değildi.

Bu düşünce bile canımı yakıyordu.

Eğer burada olma sebebim Duhan olsaydı...Aynada kendime bakıp "Sen kaşındın ve bunu hakettin." diyebilirdim.

Ama şimdi aynada gördüğüm şey kocaman bir boşluktu.

Burada olmamın tek sebebi sahip olduğum anne ve babamdı.

Yastığı kollarımın arasında iyice sıkıştırdım.

Keşke yıllarca bir arada tutmak için savaştığım o ailem olmasaydı. Belki o zaman bir beklenti içerisinde olmazdım.

Sahip olmadığınız insanlara karşı bir beklentiniz olmazdı.

Belki böylelikle canım bu denli yanmazdı.

🌻

Kulağıma gelen sesle yüzümü buruşturdum. Dirseklerimin üzerinde dikleşerek başımı havaya kaldırdım. Uyanmak içim gözlerimi kırpıştırırken bakışlarımı ahşap kapıya doğru çevirdim.

Kapının önünde birileri konuşuyordu ama ne konuştuklarını anlayamıyordum.

Hızlıca yataktan kalktım etrafa bakındım. Eğer içeriye girerlerse en azından kendimi savunabileceğim bir şeyi elimin altında tutmak istiyordum.

Benim için alınmış olan birkaç kıyafetin olduğu dolaba ilerledim ve hızlıca kapaklarını açtım.

Bakışlarım istemsizce ahşap kıyafet askılarında takılı kaldı. Kafamda dönen çarkların sesi kulağımda uğuldarken, bir sweatin asılı olduğu askıyı aldım ve sweati çıkartıp dolabın dibine attım.

Ahşap askının her tarafını hızlıca ineceledim, v şekilde gelen üst tarafı kalındı ama iki ucu birbirine bağlayan pantolon asmak için olan daha ince bir tahta parçası vardı.

İnce tahtayı elimle kırmaya çalıştım fakat işe yaramadı. Düşündüğümden sert ve kalındı.

Ormana bakan büyük cama doğru ilerledim. Camın alt kısmında iki karışlık büyük bir mermer vardı. Sağlam görünüyordu.

Denemeye değerdi.

Ahşap askılığı tüm gücümle mermerin sivri köşesine geçirdim.

İkinci seferde tahta ortadan ikiye kırılmıştı.

Kahvaltı bıçağı boyutuna gelmiş olan iki tahtayı aldım ve yakından bakarak uçlarının ne kadar sivri olduğunu anlamaya çalıştım.

Eğer ihtiyacım olursa kullanılabilir gibi duruyorlardı.

Askının işe yaramayan kısmını dolaba kaldırdım ve açarlarsa göremeyecekleri şekilde kıyafetlerin arkasına sakladım.

İnce, sivri tahtaları üzerimdeki pantolonun beline yerleştirdiğim esnada odanın kapısı aniden açıldı. İçeriye giren Burak doğrudan bana bakarken, onun aksine buruşturduğum yüzümle doğrudan gözlerinin içine baktım.

"Eğer içeriye bu şekilde gireceksen orada kapının olmasının bir anlamı yok."diye söylenirken üzerimdeki kıyafeti yeni giyiyormuş gibi üzerimi düzelttim. Giydiğim kazak kalçama kadar indiği için tahtaları görmesine imkan yoktu.

Üzerinde beyaz boğazlı bir kazak ve lacivert kot pantolon vardı. Kumral saçları dağılmış ve birkaç tutamı alnına düşmüştü. Kahve gözlerinde bıkkınlık ve beyaz yüzüne yorgunluk yayılmıştı. Buraya gelmeden önce gergin bir an yaşamış olmalıydı. Çünkü benimle uğraşma gereksinimi duymadan "Seni aşağıya indirmeye geldim." dedi ve kahve gözlerini doğrudan benimkilere dikti.

Bana en son ne zaman ilaç verdiğini bilmiyordum ama kendimi kafamı toplayabileceğim düzeyde enerjik hissediyordum.

Bir terslik vardı.

"Aşağıda kim var?"diye sordum sorgulayıcı bir tavırla.

Gözlerini devirdi ve bıkkınlıkla derin bir nefes verdi.

"Tanıdık yüzler."dedi ve onu takip etmemi istercesine elini sallayarak odadan dışarı çıktı. Onu takip etmek zorundaydım. Yoksa birkaç iri cüsseli adam yanıma gelir, bana o ilacı basar ve istediklerini yaptırılardı.

Şansımı zorlamaya gerek yoktu.

Odadan çıktığım an sağımda ve solumda beliren iki adama baktım. Yattaki takım elbiselilerden sadece ikisiydi. Dağ evi genel olarak ahşaptan oluşuyordu ve havaya sinmiş olan bir cila kokusu vardı. İşlemeli halılar ve korkuluklara bakılırsa burası düşündüğümden de eski bir evdi. Nostaljik denebilirdi.

Burak'ın peşinden merdivenlerden inerken basamaklardan gelen gıcırtı sesine ek olarak salon olduğunu tahmin ettiğim yerden boğuk bir konuşma sesi yankılanıyordu. Ciğerlerim beklentiyle şişerken bakışlarımla etrafı taradım.

Basamaklar bittiğinde, salonun ortasında, tüm bakışların odağındaydım. Tek bir kişi bana bakmıyordu sadece.

Alparslan.

Şakağımdaki şişlik sahibini tanıyormuşçasına kafama baskı yaparken, yüzümü buruşturmamak için büyük bir çaba sarf ettim.

Annem, hiçbir zaman düştüğünü gösterme derdi. Oturuyormuş taklidi yapmak her zaman kontrolün sende olduğu yanılgısı yaratırdı karşındakilere.

Bafa'yla aramızdaki savaş sadece fiziksel değildi. Belki sadece fiziksel olarak zarar verse daha kolay olurdu.

Bakışlarım şöminen çaprazında, bir eli belinde diğeri burun kemerinde olan adama kaydı.

Bafa'nın savaşı psikolojikti.

Alparslan'ın sırtı bana dönüktü. Odanın aydınlatması yeterli sayılmazdı. Şöminede yanan alev, aydınlatma işinin büyük bir kısmını hallediyordu. İstemsizce elinin altındaki aslan başlı bastonuna baktım.

O bastonu parçalayıp, alevler arası yanışını izlemek istiyordum.

"Dinlenebilmiş olmana sevindim." dedi bana dönmeden. Yüzümün sol tarafında hissettiğim sıcaklıkla bakışlarımı, sonunda elini yüzünden çekmiş olan amcama çevirdim.

Kahve gözlerindeki o kabullenilmiş çaresizlik midemi bulandırdı. Dikdörtgen şeklindeki gözlüklerinin ardından bana bakarken ne düşündüğünü az çok tahmin edebiliyordum.

Nasıl bu raddeye geldi? Korkuyor muydu yoksa kuyruğu dik mi tutmaya çalışıyordu?

Hala babamın gelip bizi buradan kurtaracağına inanıyor muydu?

Alparslan sonunda omzunun üzerinden bana baktığında anında gözlerimiz birleşti. Hasar kontrolü yapar gibi bir hali vardı. Tahminimce ona saldırmamı bekliyordu. Saldırmamak için kendimi zor tutuyordum.

"Düşündüğün kadar kötü bir adam değilim, ufaklık."dediği şeyle, kaşlarım alayla havalandı. Fakat bu şakağımdaki yaranın kendini hatırlatmasına neden oldu.

Olduğu yerde döndü ve tüm bedenini bana doğru çevirdi. Yavaş ve bastonunun ahşap zeminde bıraktığı gürültülü adımlarla aramızdaki mesafeyi kapatmaya başladı. Arkamda dikilen iki adamın varlığını hissedebiliyordum. Artık Alparslan'ın arka çaprazında kalan amcamın, endişeli bakışlarıysa üzerimdeydi. Fakat ben çenemi dikleştirmiş, bakışlarımı doğrudan Bafa'nın kara gözlerine dikmiştim.

Aramızda iki adımlık bir mesafe bıraktı. Boy farkı yüzünden bakışlarımı yukarı kaldırmam gerekmişti.

Bafa'nın yüzüne ukala bir gülümseme yayıldı.

"Kötü şeyler yaptığım doğru."dedi içsel bir farkındalık yaşıyormuşçasına.

Bastonunu elinde kaydırdı ve aslan başlı kabzası gözümün önünde belirdi.

Demir aslan başını yavaşça şakağımdaki sargı bezine bastırdı. Bunu yaparken yüzüne hastalıklı bir gülümseme yayıldı.

"Biraz zevk aldığım da söylenebilir."demir aslan başını yavaşça şakağımdan yanağıma indirirken, demirin soğukluğu içimin ürpermesine neden oldu.

"Ama senin gibi işime yarayabilecek birine zarar vermek hoşuma gitmiyor."aslan başını çenemin altındaki oyuğa yerleştirdi ve başımı biraz daha yukarı kaldırmaya zorladı. Artık yüzünde o hastalıklı gülümeme yoktu. Suratından tüm renkler çekilmiş gibiydi. Sadece gözleri girdap gibi tehlikeli bir şekilde benimkilere odaklanmıştı. Çenesi kasılmış ve burnundan nefes alıyordu.

"Bu yüzden, ufaklık..." çenemin altındaki aslan başını daha da bastırarak kafamı yukarı kaldırdı. Göz temasını kesmemesi sinirimi bozuyordu.

"Bir daha beni zorlama." son kez çenemi ittirdikten sonra bastonu çenemden çekti. Bakışlarım doğrudan bizi izleyen amcama kaydı. Bakışlarındaki tanıdık ifade böyle şeylere fazlasıyla şahit olduğunun kanıtıydı. Ne kadar süredir böyle şeylere şahit oluyordu? Ne zamandan beri bu adamın baskısıyla yaşıyordu? Ve biz bunca zamandır nasıl amcamın başında böyle bir dert olduğunu nasıl anlayamamıştık?

Bakışlarını kaçırmadan doğrudan benimkilere bakıyordu. Sanki "Her şey düzelecek." dercesine. Bende aynı şeyi umuyordum.

Bizim için geleceklerine dair umudum her geçen saniye tükeniyor olsa da altıncı his olarak adlandırabileceğim bir duygu, umudumu kaybetmeme engel oluyordu.

"Hadi gelelim esas konumuza." Alparslan bunu derken şöminenin yanındaki tekli deri koltuğa oturdu. Bakışlarını hala bana yaklaşmamış olan amcam ve benim aramda gezdirdi. Siyaha dönük kahve gözlerinde beklediğinin aksine bir davranış gösterdiğimizin gölgesi vardı.

Ereller olarak bildiğimiz bir şey vardıysa, o da düşmanın yanında duygularımızı belli etmememiz gerektiğiydi. Dışarıdan kimse birbirimize ne kadar değer verdiğimizi bilmezse bizi birbirimizle tehdit edemezdi. Fakat bunun aksine, babamın insanlara göstermeyi benimsediği "Mutlu Büyük Aile" tablosu vardı. Bu işi için bir göz boyamaydı. İşin trajik yanı, ben bile bu mutlu aile tablosunu yıllarca gerçek sanmıştım.

Yıllarca ailemin kendi içinde bile çeliştiğini fark edememiştim bile. Birde ortalıkta üstün zekalıyım diye dolanıyordum.

Gerizekalı.

"Amcan ve ben, seni bugün çok değerli bir dostumuzla tanıştıracağız." bastonunu birkaç kez ahşap zemine vurdu.

"Fuat'ı buraya yollayın." diye seslendi arkamdaki adamlara.

Saniyeler içerisinde reçine kokan salona, yetmişinci yıl balosunda gördüğümü hatırladığım iri, tıknaz adam girdi.

Kuzgun karası saçları, insanı rahatsız eden bir açıklıkta mavi gözleri vardı. Üzerine giydiği gri takım elbisenin ceketini hızlıca çıkartıp arkasından onunla gelen adama uzattı. Kravat takmıyordu ve siyah gömleğinin birkaç düğmesi açılmıştı. Yüzünün nereden baksan yüzde seksenini kaplayan pis sakalı mimiklerini seçmen konusunda engel oluşturuyordu.

Ancak, bana bakarak yüzüne ukala bir sırıtış yayıldığında bunu fark edebildim.

Ellerini iki yana açarak amcama baktı.

"Eski dostum Halis, demek bana sonunda o yetenekli yeğenini getirdin." Amcam bu sözlere sadece gözlerini devirmekle yetindi. Adamın alay dolu sözleri adeta Alparslan'ı gizliden gizliye öven nitelikteydi. Beni buraya getiren oydu.

"Ee Halis, yeğenine bugün ne yapacağımızı sen mi anlatmak istersin? Yoksa ben mi anlatayım?" Alparslan, tüm bu monoloğtan büyük bir keyifle izliyordu.

Amcam pes etmiş bir tavırla baş ve işaret parmağını göz pınarlarına bastırdı.

"Fuat." diye seslendi Bafa.

"Neden anlatmak yerine göstermiyorsun?" bakışlarımı omzumun üzerinden Alparslan'a çevirdim. En başından beri bana bakıyordu.

Bakışlarındaki o sinsi ifade, göreceğim şeyden tiksineceğimin garantisini veriyordu.

🌻

Karşımdaki sedyede yatan çocuğu gördüğümde, damarlarımdaki akan kan buz kesmişti. Bu gerçek olabilir miydi?

Masal'ın burada ne işi vardı?

Burası dağ evinin bahçesinde bulunan bir barakaydı. Dışarıdan görünenin aksine içerisi tamamen ameliyathaneye çevrilmişti. Fakat sterilazyonun sağlandığı söylenemezdi.

Masal, sedyede oturmuş oyuncaklarıyla oynarken onu şok içinde izleyen beni fark etmemişti bile.

Yanında dikilen on on beş yaşlarındaki esmer çocuğa baktım. Huzursuzluğu her halinden belliydi ama Masal'a çaktırmak istemiyormuş gibi bir hali vardı.

"Masalcığım." diye seslendi yanımda dikilen Fuat.

Küçük kız odaklandığı oyuncaklarından başını kaldırdı ve bizim olduğumuz yere doğru baktı. Kahve gözlerindeki o masum parıltı, her şeyden habersiz olduğunun kanıtıydı.

Endişeli gözlerle onu izledim.

Onu buradan nasıl çıkartabilirdim?

"Bak sana Anı ablanı getirdim. Seninle oyun oynamak istiyormuş." Fuat'ın sözleri karşısında midem isyan edercesine ayaklandı. Soluma dönerek nefret dolu bakışlarımı doğrudan yüzüne çevirdim. Boylarımız neredeyse aynıydı. Sadece benden daha iri ve tehlikeliydi.

Keşke onu parçalarına ayırabilsem.

Masal'ın meraklı bakışları benimkilerle buluştuğunda ilk düşündüğüm şey, onu nasıl korkutmayabileceğimdi.

Kendimi zorlayarak gülümsemeye çalıştım ama pek samimi gelmemiş olacak ki bakışlarını benden kaçırarak yanındaki çocuğa baktı. Esmer çocuk sıcak bir gülümsemeyle Masal'ın başını okşadı.

Fuat çocukları görmeme engel olacak şekilde karşımda dikildiğinde dişlerimi sıkarak içimden taşmak üzere olan öfkemle ona baktım.

Ellerini hevesle havada birbirine çarptı ve gülerek bana ve amcama baktı.

"Kız yoğun bakımdan yeni çıktı."bakışlarını bana çevirdi.

"Ama bunu zaten biliyorsun."dedikten sonra göz kırptı. İki yanımda duran ellerim yumruk halini aldı.

Fuat, amcama döndü ve "Prosedürü yeğenine sen anlatırsın. Kızdan sonra çocuğa geçin."dedikten sonra amcama bir adım yaklaştı.

Sesini alçaltarak "Çocuğun yaşamayacağından emin ol." dedi.

Kendimi tutamayarak Fuat'a doğru bir adım attığımda, arkamda varlığından haberimin olmadığı adamlar beni kollarımdan tutarak uzaklaştırdılar. Olduğum yerde beni bırakmaları için tepinirken çocukların beni duyup korkmamaları için bir şey söyleyemiyordum bile.

Fuat sadece yüzüme baktı ve gülümseyerek başını bir omzuna doğru yatırdı.

"Ne kadar tatlı."Arkamdaki adamlara bir bakış attıktan sonra serbest bırakıldım.

Fuat bana bir adım yaklaştı. Biraz daha yaklaşsa burunlarımız birbirine değebilirdi. Gözlerimi kırpmadan insanın içini donduran mavi gözlerine baktım.

Ondan korkmuyorum. Bana bir şey yapamaz.

"Amcanın sözünü dinle. Ve sözünden çıkma."onun sözlerin dinlemiyordum bile.

"Aşağılık herifin tekisin."o da benimkileri.

"Yoksa, o sedyede yatan sen olursun."

"Hiç kimsenin yerini bilmediği bir çukurda çürüyüp gideceğinden emin olmak için her şeyi yapacağım"

"Tabi o çukura ilk sen girmezsen." dedikten sonra sırıtarak benden uzaklaştı. Arkamdaki adamlara kısa bir bakış attı ve az önce içeriye girdiğimiz kapıya doğru yöneldi.

Tüm adamlar onunla beraber ameliyathaneden çıktığında hızlıca amcama döndüm.

Bana bakmıyordu bile. Bakışlarını karşısındaki eşya dolaplarına dikmişti.

"Amca ne yapacağız?"diye sordum bir umutla. Cevap vermedi. Sadece dolaplara bakıyordu.

Dolaplara yani çocukların olduğu yöne sırtımı çevirerek amcamın karşısına geçerek, bana bakmaya zorladım.

"Amca!" dedim kollarından tutarak. En sonunda tanıdık kahveler bana döndüğünde, bir yabancıya bakıyormuş gibi hissettim.

"Amca, onlar sadece çocuk."diyebildim yalnızca.

"Yapabileceğimiz bir şey yok, Anı."dedi yabancı ve bir o kadar soğuk bir ses tonuyla. Dehşet içinde ona baktım.

Bunun yaşanmasına izin vermeyecektim.

Hızlıca çocuklara döndüm ve büyük adımlarla sedyenin yanına vardım. Masal kocaman açılmış gözleriyle meraklı bir şekilde bana bakarken, yanındaki çocuk gözlerini benden kaçırmıştı.

Ne yaşanacağının farkında mıydı?

Öyleyse neden buradaydı?

"Ben Anı."dedim sadece. Başka ne diyebilirdim ki?

"Benim adımda Masal."dedi yüzünde kocaman bir gülümemeyle. Aynı şekilde gülümsemeye çalıştım.

Bakışlarımı yanındaki erkek çocuğuna çevirdim.

Sadece "Mehmet." demekle yetindi.

Omzumun üzerinden amcama döndüm. Meraklı kahveler üzerimdeydi. Gerçekten bana yardım etmeyecek miydi?

Masal'ın dikkati artık konuşmadığım için önündeki oyuncakların üzerindeydi. Doğrudan yanındaki onlu yaşlardaki erkek çocuğuna baktım. Başımı yana eğerek benimle gelmesini işaret ettim. Masal neyin içinde olduğun farkında değildi. Ama o farkındaydı ve bu durumu değiştirebilirdim.

İlerideki malzeme dolabının yanına geldiğimizde Masal'dan yeterince uzaklaşmıştık.

Çocuğun gizlemeye çalıştığı korku dolu bakışlarının aksine bedeni kasıldığını ele veriyordu.

"Seninle bir anlaşma yapacağız, Mehmet." yanımdaki dolaba dönerek içerisindeki malzemeleri karıştırmaya başladım.

Buralarda bir yerlerde alüminyum örtü olması gerekliydi.

Dolabı karıştırırken kısaca Mehmet'e baktım.

"Buradan kaçacaksınız ve bir daha bu adamların yanına dahi yaklaşmayacaksın. Bende size yardım edeceğim." Dolabı karıştırma işine ara vererek Mehmet'in tepkisini izledim.

Artık korkudan titriyordu. Dudakları kontrolünün dışında aşağıya doğru büzülmüş ve çenesi karılıyordu.

"Olmaz."dedi hızlıca, kaşlarım bu beklenmedik cevap karşısında çatılırken sadece yüzüne baktım.

Olduğum yerde dikleştiştim ve ellerini rahatlatmak istercesine omuzlarına koydum. Hafifçe eğilerek doğrudan gözlerinin içine baktım.

"Bak, henüz ikinizde küçüksünüz ve o adamlar sandığın kadar güvenilir insanlar değiller. Sana ne için söz verdiler bilmiyorum ama inan buradan çıktıktan sonra sana yardım edeceğim." Dolan gözlerine rağmen başını iki yana salladı.

"Annemi bulduklarını söylediler." verdiği cevap karşısında göğüs kafesime bir sancı yayıldı.

Masal artık yetiştirme yurduna verilmişti. Demek oluyor ki Mehmet'te onunla aynı yerden geliyordu. Bu onların nasıl kolaylıkla onca güvenliği aştığını açıklıyordu. Fuat, Masal'a ulaşmak için içeriden müdahale etmişti.

Mehmet ağlamaya başladığında, yüzünü ellerimin arasına alarak baş parmaklarımla göz yaşlarını sildim. Onu doğrudan bana bakmaya zorladım.

"Buradan çıktıktan sonra anneni bulmana yardım edeceğim. Söz veriyorum."bakışlarındaki tereddütü yakalayarak, "O adamlara güvendiysen, bana da güvenebilirsin."dedim sesimdeki yalvaran tonu gizlemeden.

Aradan geçen birkaç saniyeden sonra başını yukarı-aşağı sallayarak dediklerimi kabul etti. Yüzüme umut dolu bir gülümseme yayıldı.

Hızlıca onu bırakıp dolaba yöneldim. Köşede bulduğum alüminyum battaniyelerden birkaç tanesini alarak Mehmet'e uzattım.

"Bunlar battaniye. Çok değil ama bir süreliğine sizi sıcak tutar." Dolapları karıştırmaya devam ettim.

Bu kadar küçük çocuklarının eline kendilerini korumları jilet yada benzeri bir şey veremezdim.

Olduğum yerde dikleştim ve belimden çıkarttığım, uçları henüz tam olarak sivri olmayan tahtaları ona verdim. Pantolonun ceplerine battaniyeleri sıkıştırmıştı. Aynı şekilde tahtaları da görünmeyen bir yere saklaması gerekliydi.

Kazağının belini biraz kaldırarak, tahtaları beline yerleştirmesine yardım ettim.

Buradaki işimiz bitmişti.

Amcam'ın olduğu tarafa dönerek son bir umutla zaten üzerimizde olan gözlerine baktım.

Lütfen...

Amcam gözlerini devirdi ve hızlıca yanıma doğru geldi. Önce bana sonraysa Mehmet'e bakarak hızlıca konuşmaya başladı.

"Buranın dışarısında arabaların park edildiği bir alan var. Arabaların geldiği yolu takip ettiğinizde otoyola ulaşmış olacaksınız ama çok dikkatli olmamız gerekiyor. Her yer adam kaynıyor."bakışları bana döndü.

"O taraftaki adamların dikkatlerini dağıtmadan çocukların kaçabilmesine imkan yok. Üstelik bir noktada ormanın içine girmeleri gerekiyor. Çok tehlikeli."kafamda dönen çarkların sesleri kulaklarımda uğuldarken bakışlarımı amcamın üzerindeki cekete sabitledim.

Ardından tavandaki duman dedektörüne ve malzeme dolabındaki şişelere...

Hızlıca malzeme dolabının önüne geldiğimde kapakları kırarcasına açtım.

"Yanınada çakmak var mı?" Diye sorarken dolaptan ihtiyacım olan malzemeleri çıkarttım. Amcam kısılmış gözleriyle ne yapmaya çalıştığımı anlamaya çalışırken, "Evet var."dedi.

Dolaptan çıkarttığım sargı bezlerini ve pamuklarıda alarak, metal tazgahın üzerinde bir araya getirmeye başladım.

Küçük boş cam şişeleri alarak içerine kimyasal karışımı doldurdum.

"Anı, ne yapıyorsun?"amcamın sorusuyla birlikte omzumun üzerinden ona döndüm.

"Patlayıcı."Amcam ve Mehmet kocaman olmuş gözlerle bana bakarken ben işime geri döndüm. En son el yapımı patlayıcımı Duhan'la tanıştığım gece yapmıştım. Bu düşünce yüzüme bir gülümsemenin yayılmasına neden oldu. Başaracaktım. Buradan çıkacaktık.

Amcama giderecek yaptığım küçük patlayıcıları ona uzattım. O hızlıca şişeleri ceketinin iç cebine yerleştirirken uzattığı çakmağı aldım ve arkamdaki tezgahın üzerinden biraz sargı bezi alarak bir pensin ucuna taktım. Sargı bezini çakmakla yakıp, tezgahın üzerine çıktım.

Tavandaki yangın dedektörüne doğru yanan sargı bezini uzattım. Bunu yapmak için parmak ucunda yükselmem gerekmişti.

"Hadi ama."diye homurdandığım esnada ameliyathanenin tüm ışıkları söndü ve kırmızı bir ışık eşliğinde, gürültülü bir alarm çalarken tepeden su yağmaya başladı.

Hızlıca tezgahtan atladığım gibi ameliyathanenin kapısı açıldı. İçeri adamlar doluşurken elimdeki penseyi çöp kutusuna attım.

"Neler oluyor burada?!"İçeriye giren adamlardan biri haykırırken bir diğerleri de hepimizi dışarı çıkartmaya çalışıyordu.

Önce bir adam, Mehmet ve Masal'ı ameliyathaneden çıkarttı. Sonra bir tanesi amcamı, başka bir taneside beni sürükleyerek çıkarttı.

Soğuk hava yüzüme çarptığı an derin bir nefes verdim. Tamam işe yaramak üzereydi.

Elimdeki çakmağa göz ucuyla baktım. Beni sürükleyen adam tam da çakmağı tutuğum elimin olduğu kolumdan beni sürüklüyordu.

Çirkefleşerek kolumu silktim.

"Tamam eve gidiyoruz işte! Beni rahat bırakır mısın? Zaten sırılsıklamım." Birkaç kez daha debelendikten sonra kolumu serbest bıraktığında artık yanyana yürüyorduk.

Önümde yürüyen çocuklara ve yanımda yürüyen amcama baktım. Amcamın bakışları zaten benim üzerimdeydi.

Masal ıslanmasın diye Mehmet onu içerideyken kucağına almıştı. O yüzden onların yanında yürüyen sadece bir koruma vardı. Amcam ve benim yanımda birer tane, arkada ameliyathaneyle ilgilenen üç koruma vardı. Evin olduğu arazinin biraz dışarısında kalan bir yerdeydik, arka bahçe demek için eve fazla uzaktık. Ağır silahlı korumalar ön taraftaydı. Burada sadece arabaların park edildiği, ormanın içinden gelen, tekin görünmeyen bir yol vardı.

Amcama önce çenemle çocukları işaret ettim. Sonraysa ilerideki park edilmiş ve etrafı boş gözüken arabayı. Başını sallayarak beni onayladı.

Elimdeki çakmağı yanımda yürüyen adamın takım elbisesinin ucuna tuttum.

Takım elbisesinin üst kısmı yanmaya başladığında geri çekildim.

"Yiğit! Yanıyorsun!" Amcamın yanındaki koruma yanımdaki adama bağırdığında her şey çok hızlı gelişti.

Amcamın koruması her şeyi bırakıp bizim yanımıza koştuğunda amcam çocukların yanına koştu. Yanımdaki adam olduğu yerde debelenirken fırsattan yararlanarak belindeki silahı aldım. Herkes yanan adamla ilgilenirken hızlıca amcamın yanına koşarak çakmağı ona verdim.

Çocukların yanındaki koruma ona doğru yaklaştığımızı fark ettiği an, silahımın emniyetini açtım ve ayağına doğru nişan anladım. Adam kurşundan kaçmak için çocuklardan uzaklaştığında amcam, çocukları alarak gösterdiğim arabanın arkasına koşmaya başladı.

İlk ateşlediğimde kurşun adama denk gelmemişti ama belindeki silaha eli gittiğinde bu sefer koluna nişan almak zorunda kalmıştım.

Onu vurdum.

Ve onu kolundan vurmamıştım.

Onu göğüsünden vurmuştum.

Adam kemikleri erimişçesine yere yığılırken kocaman açılmış gözlerlerle adamı izledim. Koşarak adamın yanına vardım. Karların üzerinde diz çökerken beyazın renginin artık kırmızı olduğunu fark ettim.

"Hayır hayır hayır..."diye mırıldanarak adamın göğüsündeki kurşun yarasının tam olarak nereye isabet ettiğini anlamaya çalıştım.

"Anı!"amcam bana bağırdığında başımı kaldırarak o yöne baktım.

Neredeyse tüm adamlar yanan adam ve ameliyathaneyle ilgilendiği için dikkatleri dağılmıştı. İlk uzaktaki adamlara, sonrasındaysa verandaya açılan kapının önünde belirden yeni adamlara baktım.

İkinci kez düşünmeden, "Gidin!"diye bağırdım. Önümdeki adama dönerek üzerindeki siyah gömleğin düğmelerini kopararak açtım. Kurşun tam kalbine isabet etmiştir. Elimi nabzını kontrol etmek için boynuna götürdüm.

"Hayır, hayır ölmüş olamazsın hayır."adamın nabzı yoktu.

Ellerim titremeye başladı. Arkaya doğru çekildiğimde tüm bedenim karla kaplandı.

Ben birini öldürmüştüm.

"Ne oluyor burada!"ses tanıdıktı ama kime ait olduğunu kestiremiyordum.

Bakışlarımı cansız bir şekilde yerde yatan adamdan alamıyordum. Ben birini öldürmüştüm.

"Allah kahretsin!" Birisi beni tişörtümün yakasından kaldırdığında odağım değişti ve karşımda dikilen Fuat'la gözlerim kocaman açıldı.

Fuat'ın yüzü öfkeyle kızarmıştı. Yüzüme doğru bir şeyler haykırırken onu dinleyemiyordum bile.

Ben birini öldürmüştüm.

Yüzüme yediğim tokatla sarsıldım ve karlı zemine düştüm. Yüzüm soğuk zemine çarptığı an gözlerim kararmıştı ama hala bilincim kapanmış değildi. Gözümün önünde bir perde olmasına rağmen kollarımın üzerinde dikleşmeye çalıştım. Fakat buna gerek kalmadan saçlarımdan tutularak dikleştirildim. Acıyla inlerken yüzümü buruşturdum.

"Her şeyi mahvettin, Erel piçi!" Yüzüme yediğim ikinci bir tokatla, ağzımın içine metalik bir tat yayıldı. Gözlerimi zorlukla aralayarak etrafıma bakındım.

Verandanın tırabzanlarına yaslanmış olan Bafa'yı ve iki yanında dikilen adamları gördüm. Sol tarafındaki doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. Bakışlarında tek bir gerçeklik vardı.

Dehşet.

Bafa keyifli bir oyun izliyormuşçasına sakindi. Fuat'ın adamlarıysa etrafımıza dizilmiş hazır olda bekliyorlardı.

"Bunun bir bedeli var Erel." Fuat saçlarımı bıraktığı an sırt üstü yere düştüm. Kafam soğuk karlarla buluştuğu an saç diplerim sızladı. Fuat benden birkaç adım uzaklaştı ve birkaç adım uzaklıktaki cesete bakarak "Onu buraya getirin."dedi. Fuat'ın emriyle adamlar etrafımı sardı ve kollarımdan tutularak yerden kaldırıldım. Her şey o kadar hızlı oluyordu ki.

Cesedin yanına getirildiğimde dizlerimin üzerine çöktürüldüm. Fuat saçlarımdan tutarak kafamı yerdeki adama doğru çevirdi.

"Yaptığın şeye baksana." Adamın başı sağ tarafa dönmüştü. Gözleri açık ve donuklaşmıştı. Hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Göğsünden sızmaya devam eden kan her tarafa yayılmış, dizlerime bulaşmıştı. Ellerim zaten kan içindeydi.

Boğazıma batan iğneler, nefes almamı zorlaştırıyordu. Göğsüme yayılan acı, sanki kurşunu yiyen benmişim gibi tüm bedenimi sarsıyordu. Ben birini öldürmüştüm.

"Ellerini uzat."bakışlarımı ölü adamdan alamıyordum.

"Ellerini uzat, dedim!" Ben bir katildim.

"Onu sıkı tutun." Etrafımdaki adamların tutuşları sıkılaştı ve o an ne olduğunu anladım.

Hızlıca bana doğru elinde bıçakla yaklaşan Fuat'ı gördüm. Adamlar zorla ellerimi önüme uzatmamı sağlamışlardı.

"Hayır."diye çekiştirdim ellerimi.

"Hayır!"

Fuat yavaşça bana doğru eğildi. Soğuk hava yüzünden her nefes verişinde büyük bir duman bulutu yukarı doğru süzülüyordu. Öfkeden kızarmış yüzüyle birlikte tam olarak bir boğaya benziyordu.

Bıçağı yüzüme doğru tehditvari bir şekilde salladığında ellerimi çekmek için olduğum yerde debelendim.

Bıçak, yüzümden çekilip ellerime doğru yöneldiğinde "Hayır, yapma!"diye haykırdım. Bakışları birkaç saniyeliğine benimkilerle buluştu.

"Bunca şeyi yapmadan önce düşünecektin."dedi ve sağ elime uzun bir çizgi çizdi. Acıyla haykırırken hala elimi çekmeye çalışıyordum.

Sonra ikinci çizgi.

Üçüncü.

Dördüncü.

Acıyla titrerken, boğazım parçalanıyormuşçasına çığlık attım. Acı geçmedi, Fuat durmadı, her taraf kana bulandı.

Ve en sonunda acıdan bayıldım.

🌻

Birinin seni kurtarmaya gelmeyeceğini fark ettiğinde kaç yaşındaydın?

Küçükken annem ona sarılmama izin vermediğinde, bir gün babama ona sormadan sarılmama izin vereceğini hayal ederdim. Bazı şeylere dayanabilmemin tek nedeni babama dair kurduğum hayallerdi. Beni her yıl şehir merkezinde kurulan sirke elimi tutarak götürecekti. Lunaparktaki o binmeye korktuğum büyük alete benimle binecekti mesela. Her gece ikinci yastığıma sarılırken bunları düşünürdüm. Yıllar sonra bir kurtarıcı gibi geldiğinde, nasıl koşarak paçalarına sarıldığımı bugün bile çok net hatırlıyordum. Beni kucağına alıp başımın üstünden öptüğünde içimi kaplayan mutluluğu unutmak mümkün değildi.

Ama bu bir yanılgıydı. Çünkü babam hiçbir zaman tek başına yeterli olamayacaktı. Ne kadar çabalarsa çabalasın hayat ona tam anlamıyla izin vermeyecekti. Yıllarca "En azından annemin aksine çabalıyor." dedim kendi kendime. İnsanlardan yapabileceklerinden fazlasını beklemek haksızlıktı ve annem yüzünden keskin bir adalet anlayışıyla yetiştirilmiştim.

İnsanlardan daha fazlasını beklemek, günün sonunda seni suçlu yapardı.

Ancak annemin öğrettiğinin aksine hayat böyle ilerlemiyordu. Filtresizleşen bu hayattan, gözardı edilen duygulardan, bir türlü toplanamayan kafadan kimse bahsetmemişti. Hayat artık öyle bir yerdi ki nefes almana ve kendini toplamana izin verilmiyordu. Umurunda değildin çünkü. Yap, devam et diyordu. Ciğerlerini oksijenle dolduramadan havayı geri vermeni bekliyordu. İşin en kötü yanıysa kimsenin bunu aldırış etmiyor gibi görünmesiydi. Normal ve olması gereken buymuş gibi...

Mutluluk bir uyuşturucu değilmişçesine, durmadan istenmiyormuşçasına, geceleri yastığa kafayı koyar koymaz yatıyormuşçasına, sevdiği adamdan karşılık alıyormuşçasına bir özgüvenle devam ediliyormuş gibi bu hayat. Bir ben mi kaldım yolun ortasında diye düşünüyor insan. Bir ben mi yadırgıyorum bu gerçekliği?

Annem küçükken yanlış bir şey yaptığımı düşündüğünde doğrudan gözlerimin içine bakar ve sessizce izlerdi beni. En ufak bir hareket, ufacık bir duygu yakalama umuduyla.

Çünkü gözler yalan söylemezdi. Gerçekten söylemezler miydi? Yoksa onun, her türlü yalan söylediğimde anlayacağına mı inandırmıştı beni?

Gözler yalan söylemez.

Bu güne kadar öğretilmiş en büyük yalandı bu.

Sarı gözleri benimkilerle kesiştiğinde beni inandırdığı şeydi en büyük yalan. Kalbimin atışını hızlandıran şeydi en büyük yalan. Onun bile umrunda değildim.

Baştan aşağı inandırdığı her şeydi, yalan.

On dokuz.

Sorduğum sorunun cevabı.

Birinin beni kurtarmaya gelmeyeceğini fark ettiğimde, on dokuz yaşımdaydım.

Ağlamaktan şişmiş gözlerim, göğüsümü sarsan acı ve yara içindeki ellerim benim bir kurtarıcım olmadığının canlı ve kanlı göstergesiydi.

Donuklaşmış bakışlarımı elimdeki açık yaralara dikiş atan Burak'tan ayırmadım. İğnenin her derime girişinde bakışlarımı özellikle oraya çeviriyordum. Bu anları unutmak istemiyordum.

Hayatımın en büyük dersiydi.

Hiçbir kısmını kaçırmak istemiyordum.

"Üzgünüm, Anı."Burak'ın robotik sesi beni andan koparmaya yetmiyordu bile.

Kafamın içinde hala boğazımı parçalayan çığlıklarım vardı. Göz yaşlarımın yanaklarımda yarattığı serinlik hala tüylerimi diken diken ediyordu.

Kimse bu yaşananlara engel olmamıştı.

Kimse beni kurtarmaya gelmemişti.

Saniyeler dakikaları, dakikalar belkide saatleri kovaladı. Ne kadar süre geçtiğine dair hiçbir fikrim yoktu.

O anda sıkışıp kalmıştım.

Şakağım o aslan başı yüzünden hala ağrıyorken, ellerimde tarif etmekte zorlandığım bir karıncalanma vardı.

Burak ellerimi sargı beziyle sarmayı bitirdiği esnada hapsedildiğim ameliyathanenin kapıları açıldı. Oraya bakma gereksinimi dahi duymadım. Bundan sonra yaşanacak hiçbir şeyin anlamı kalmamıştı çünkü.

Üzerimde sadece bir tişört vardı ve ameliyathanenin yerleri hala ıslak, en az dışarısı kadar soğuktu. Adım sesleri bize doğru yaklaşırken bakışlarımı sargı beziyle sarılmış ellerimden ayırmadım.

"Çocuklar ve Halis yok." Dediği şey yüzümde buruk bir tebessümün oluşmasına neden oldu. Bakışlarım hala ellerimdeydi.

En azından değmişti.

"Hava eksi on derece. Biz onları bulamazsak zaten donarak ölecekler." Bunu düşünmemiş değildim. Ama burada onları bekleyen son kaçınılmaz ölümdü. En azından artık bir şansları vardı. İki koşulda kötüydü ama kötünün iyisini seçmek zorundaydım. En azından amcam o çocukların yanındaydı.

"İşin bittiyse Alparslan bey seni çağırıyor." Burak'ın bakışları ellerimden, yanımızda dikilen takım elbiseli korumaya doğru döndü. Birkaç saniye sonra Burak ellerimi sarmayı bitirmişti. Yavaşça ayağa kalkarken bakışlarını benden ayırmadı.

Islanmıştım, kan içerisindeydim ve üşüyordum. Durumumun ne kadar kötü olduğunu biliyordu. Günlerce her sabah beni sağlık kontrolü yaparcasına inceleyen adam şimdi susuyordu.

Şu birkaç gündür, en çok muhattap olduğum kişi Burak'tı ve ona dair öğrendiğim en büyük şey tam olarak bir asker olmasıydı. Onun bu dramatik kişiliğinin altında yatan, karakteriyle harmanladığı askeri bir kişiliği vardı. Bunu, robotu anımsatan hareketlerinden, her an tetikte oluşundan ve aşırı iyi olan reflekslerinden rahatlıkla anlayabilirdiniz.

Başımı soğuk duvara, geriye doğru yasladım. Gözlerimi kapattığımda, ne zamandan beri biriktiğini bilmediğim göz yaşlarım yanaklarımdan aşağıya düzüldü.

Kapı kapandı ve içeriye sağır edici bir sessizlik yayıldı.

En son, ne zaman bu kadar ihtiyacım varken yalnız bırakılmıştım?

Bu sessizlik yalnızlığımın nişanesiydi.

Tektim, yalnızdım, değersizdim.

Kimse beni kurtarmak istememişti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

13okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.