Güneş Kapanı kitap kapağı

26. bölüm / 31

Güneş Kapanı

26-Kalbe Yakın

Vaveyla Yazarı: Mizena

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: 26-Kalbe Yakın

Artık kendimi tanıyamıyorum. Bu kulağa fazlasıyla ergence geliyordum ama şuanki beni özetleyecek başka bir tanım bulamıyordum. Birkaç ay önce içinde olduğum hayat ve her gün içine çekildiğim bu hayat birbirinden tamamen bağımsız, farklıydı.

Küçük bir dünyam vardı benim. Kişisel alanıma girilmediği sürece başkalarının ne yaşadığı beni ilgilendirmezdi.

Bana dokunmayan yılan bin yaşasındı.

Kesinlikle yaşam felsefem buydu.

Aslında doğruluğu veya yanlışlığı tartışmaya açıktı ama benim için değildi. Çünkü çevremde beni ve kararlarımı sorgulayan kimse yoktu. Kendi ailem bile bu mentalitedeydi. Zamanla daha çok farkına varmıştım...birbirimizin hayatında olup bitenler hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Bu bizi ne kadar aile yapardı? Sahip olduğuma inandığım o tek şeye bile sahip değildim. Duhan en başından beri haklıydı. Tekrardan kazanmaya çalıştığım o aileye bile aslında sahip değildim. Hepsi birer hayal ürünüydü.

Duhan Alkan gerçekleriyle beni yerlebir etmişti.

Şimdiyse Aralık soğuğunda zatüre olmak istercesine, hastane bahçesindeki bankta oturmuş kendimi sorguluyordum.

Yılanlar en başından beri bana dokunuyordu.

"Bu beni hiç eğlendirmiyor."bakışlarımı önlüğümün ucundan sarkan ipten Gazel'e çevirirken bıkkınlık dolu bir nefes verdim.

"Neyseki seni eğlendirmek zorunda değilim."bunu sakince söylemiş olmama rağmen yeşil gözleri ufacıkta olsa bir çirkeflik ararcasına yüzümde dolandı. İstediği şeyi bulamayınca yüzünü buruşturdu ve elini kenara kaymamı istercesine salladı.

"İstemiyorum, git buradan." Gözlerini devirirdi ve "Kay kenara."diye homurdandı. Bakışlarımı ondan çekerek istemeye istemeye de olsa kenara kaydım.

Ben önlüğümün ucundan sarkan iple oynarken bir süreliğine sessizliğime eşlik etti. Gazel'in yanımdayken susmayı tercih ettiği nadir zamanlardandı. Kaçamak bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Hasar tespiti yapmaya çalışıyordu. Umarım sonuca vardığında bana da söylerdi. Çünkü ben bile durumumun artık hangi seviyede kötü olduğunu bilmiyordum.

O gün Duhan beni okuldan almış ve hiçbir şey demeden eve bırakmıştı. O günden beri onu ne görüyordum ne de haber alıyordum. Sanırım akıl sağlığın bedenimden ayrıldığı o zaman dilimindeydim. Kendimi kesinlikle iyi hissetmiyordum.

Sıkışmış gibiydim.

"Zafer hoca, hibeyi bugün benim projeme vermeyi teklif etti."ona dönme gereksinimi dahi duymadım. Böyle bir şeyi zaten bekliyordum. Canım öyle yanıyordu ki kalbimde buna üzülecek yer kalmamıştı. Düşünebildiğim sadece iki şey vardı. Ya abimin Ecem'i aldatması ya da Duhan'ın birkaç gün önce hiçbir şey demeden benden uzaklaşması. Evet, o günden beri ondan haber alamıyordum ve canımı en çok sıkan şey bu bilinmezlikti.

"Anı-"

"Tebrik ederim Gazel."diye sözünü kestim ve omzumun üzerinden ona döndüm. Yüzünü hoşnutsuz bir şekilde buruşturmuş ve yeşil gözlerinde anlamını çözemediğim bir şekilde bana bakıyordu. Bakışlarımı ondan kaçırdım ve önüme döndüm.

"Eğlendiysen artık gidebilirsin."sesim duygudan tamamen yoksun ve Aralık soğuğundan bağımsız bir şekilde damarlarımın buz kesmesine neden olacak kadar iç dondurucuydu. Bir noktada, bu sesim bana bile yabancı gelmişti.

"Pardon ama sen kimsin?"sorduğu soruyla birlikte anlamazcasına yüzümü buruşturarak tekrardan ona döndüm.

"Efendim?" Sorumla birlikte yüzünde sevimsiz bir ifade oluştu.

"Sen benim tanıdığım Anı değilsin."derken işaret parmağıyla baştan aşağıya beni işaret etti.

"Benim tanıdığım Anı, bunu söylediğim anda çirkefleşir ve içten içe kudururdu. Senin gibi beni tebrik etmezdi."söylediklerinde haklıydı. Eskiden öyle biriydim.

Ona cevap vermedim ve umursamazcasına önünme döndüm. Dirseklerimi dizlerime yaslayarak öne eğildim. Bu şekilde enazından onun varlığını yok saymayı deneyebilirdim.

"Bilmiyorum farkında mısın ama sevgi bu değil."gerçekten bu konuşmaya daha fazla katlanamayacaktım. Oturduğum yerde kalkarak banktan uzaklaşacakken oldukça yumuşak bir şekilce bileğimden yakalayarak beni durdurdu. Bileğimi bırakmasını söylemek için bakışlarımı ona çevirmiştim ki konuşmama izin vermeden kendisi konuşmaya devam etti.

"Mutlu değilsin, Anı. Sevginin mutlu etmesi gerekir. Benden o siktiğimin bilgilerini istediğin günden beri bir kere bile güldüğünü görmedim." Sesinde bana farkındalık yaratmak isteyen ve nazik olmaya çalışan seviyeli bir sakinlik vardı. Bıkkınlıkla derin bir nefes verdiğimde gökyüzüne doğru bir duman yükseldi.

"Ben hiçbir zaman güler yüzlü bir insan değildim." dediğimde alayla güldü ve elini bileğimden çekti. Yavaşça oturduğu yerden kalkarken koyu yeşil gölerini benimkilerden ayırmadı.

"Senin yüzün değil, mutlu olduğunda gözlerin güler." Kaşlarım hafifçe çatılırken aramızdaki boy farkı yüzünden başımı kaldırmam gerekmişti.

Başını hafifçe omzuna yatırdı ve "Hadi ama!"diye söylendi.

"Seni neredeyse dört yıldır tanıyorum. İlk canlı ameliyat izlediğinde, yapay deri projen için laboratuvar izni aldığında , her sabah otomattan sütlü kahve alırken ve sayamayacağım bir çok mutlu olduğun anda orada hep bende vardım. Yani mutlu olduğunda nasıl göründüğünü çok iyi biliyorum ve mutlu olmadığında, bunu anlayabilecek kadar seni tanıyorum." Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırırken sertçe yutkundum. Onun beni bu denli dikkatli incelediğinin farkında değildim.

Yüzüne buruk bir tebessüm yayıldı.

"Neden görmek istemiyorsun Anı?"sol elini boşluktaki bir yeri göstermek istercesine havaya kaldırdı.

"Sevgi bu değil. Olmamalı. Seven insan sevdiği kadının bileklerini çürütecek kadar sıkmaz."tam bunun yanlışlıkla olduğunu hatırlatacakken konuşmama izin vermeden devam etti.

"Bana yanlışlıkla falan olduğunu söyleme. Normal bir insan eğer niyeti kötü değilse bir eti o denli "tutarak" çürütemez. Bilmem hatırlıyor musun ama hani doktoruz ya biz. Az çok anlayabiliyorum bir yaranın nasıl oluşabileceğini." Bir elimi belime koyarken diğeriyle saçlarımı geriye tarafım. Ne söylersem söyleyeyim bana inanmayacaktı.

"Dövüşçü mü bu adam amına koyayım."diye homurdandığını duydum. Bakışlarımı ondan kaçırdığımda, yüzümü çevirdiğim yöne doğru bir adım attı ve göz hizama tekrardan girdi. Yeşil gözlerinde parlayan öfke birazdan söyleyeceği şeylerken endişe duymamı sağladı.

"Başka yerlerinde de öyle yaralar var mı?"diye sorduğunda çığlık atmak istedim. Bakışlarında gördüğüm öfkeyi dizginlemek için büyük bir çaba sarf ettiği ortadaydı. En az o da benim kadar kafada kurmaya meyilliydi.

Ayrıca yine aynı banktaydık ve en son buraya oturduğumda yine sorun Duhan'dı. Fakat bu seferki sadece Duhan değildi.

Hayretle yeşil gözlerine bakarken, "Tabiki hayır!"diye çıkıştım kontrolümden çıkmış sesimle. Duhan hiçbir zaman bilerek kötü davranmamıştı.

Seni kıran sözleri de mi isteyerek söylememişti?

Sertçe yutkundum. Duhan'ın beni kırmadığı veya üzmediğini söylemek sadece Gazel'e değil, kendimede yalan söylemek olurdu.

Geçen geceye kadar -beraber resim çizdiğimiz gece- kalbim sayısız kez kırılmıştı. Kendimi birçok kez değersiz hissetmiştim ve bunların hepsinin sorumlusu Duhan'dı.

Ben ne yapıyordum böyle?

"Sen nasıl bir şeyin içine soktun kendini, Anı?"Gazel'in sorusuyla duvara toslamış gibi hissettim. Sesindeki çaresizlik midemin bulanmasına neden oldu.

Duhan'a her baktığımda zihnimin uyuştuğunu hissediyordum. Sanki her koşulda yanında olmam gerekiyormuş gibi bir hissiyat, göğüs kafesimin içini dolduruyordu. Ona yardım etmek istiyordum ama bunu yapabilecek kişinin ben olmadığımın da farkındaydım. Duhan'ın bildiğim ve henüz bilmediğim birçok travması vardı. Ona kendisinden başka kimse yardım edemezdi ve sanırım ona bunu anlatmaya çalışırken kendimden vazgeçiyordum. Onu anlamaya çalışırken, onun bir çözüme ulaşmasını dilerken kendimi parçalıyordum.

Yaptığı hiçbir şeyin normal olmadığının farkındaydım. Ama asıl farkında olması gereken kişi ben değildim. Yaşadığı şeyleri küçümseyerek üstesinden gelme çabası sağlıklı değildi. Terapiye ihtiyacı vardı.

Omuzlarım titremeye başladı ve görüş alanım bulanıklaştı. Göğüs kafesimin içindeki o organımı artık hissedemiyordum. Sadece canım yanıyordu. Dudaklarımı aralayarak ciğerlerime derin bir nefes doldurmaya çalıştım ama işe yaramıyor gibiydi. Yanaklarımı ıslatam gözyaşlarımı kurutmak isteyen bir Aralık rüzgarı benim ve Gazel'in arasından geçti. Titredim. Artık Gazel'in gözlerinin içine bakamıyordum bile. Haklıydı. Önceki seferlerde olduğu gibi yine haklıydı. Kendimi boktan bir şeyin içine sokmuştum.

Ciğerim nefes alamadığım için karıncalanırken elim müdahale etmek istercesine göğüsüme gitti. Ellerim ve ensem terden sırılsıklam olmuştu ama vücudumun geriye kalan kısmı neredeyse buz kesmişti.

"Anı."Gazel'in sesi kulaklarımda uğuldadı ama ona odaklanamıyordum bile. Ciğerime oksijen dolmuyordu.

"Anı bana bak."bakamadım. Büyük elleri boynum ve yanaklarım arasındaki o yeri kavradı. Yumuşak bir hareketle beni kendine bakmaya zorladı. Sesi sakindi ama yeşil gözleri endişeyle birlikte kocaman açılmıştı. Gözlerine odaklanmaya çalıştım, dediği şeylere.

"Benim yaptığımı yap."kendisi derin derin nefes alırken kendimi onun yaptığını yapmaya çalıştım. Ağızımı araladım ve göğüs kafesimi hareket ettirmeyi denedim. Olmuyordu. Yapamadığımı ona söylemeye çalıştım ama ağzımda anlamsız birkaç hece yuvaladım.

"Sorun yok. Sorun yok."dedi ve ellerini yüzümden çekti. Kalbimin üzerindeki ellerimi çözerek ikisini de ellerinin arasına aldı. Aynı şekilde tekrardan nefes almayı denediğimde bir kez daha başarısız oldum. Her seferinde Gazel, yapabileceğime beni inandırmaya çalıştı.

Sonunda ciğerimdeki uyuşukluk yok olmaya başladı ve bu sayede nefes alabilmeye başladığımı anladım.

"Aferin, işte böyle."derken ses tonu fazlasıyla yatıştırıcıydı.

Gözyaşlarım artık kontrolümün dışında akıyorlardır. Ağlamak istemiyordum ama elimde değildi. Durduramıyordum. Kendimi küçük bir çocuk gibi hissediyordum. En son bu şekilde ağlamamın üzerinden ne kadar zaman geçmişti?

"Gel."Gazel yavaşça ellerini çekerek beni kollarının arasına aldı. Başımı göğüsüne yaslarken kolları etrafıma dolandı. Düzensiz kalp atışı kulağımda yankılanıyordu. Gözlerimi yumdum ve kendimi sakinleştirmeye zorladım. Varlığını hatırlatan keskin kokusu ve düzene gelen kalp atışı dikkatimi dağıtıyordu. Sanırım sarılmak düşündüğüm kadar kötü değildi.

Aynı şekilde kollarımı beline sardım.

Orada ne kadar süre öylece kaldığımızı bilmiyordum. Zamanla duygular yoğunluğunu kaybederken aralarından sıyrılan ve yeni filizlenmeye başlayan yeni bir şey vardı.

Güven.

Sanırım artık tek arkadaşım Ecem değildi.

🌻

Bu boktan günler kombosu tahminen ne zaman bitecekti? Kollarımı birbirine dolayarak tuvalet kapısının karşısındaki duvara yaslandım. Birkaç saat önce geçirdiğim ufak krizden sonra Gazel beni eve bırakmış ve saat başı iyi olup olmadığıma dair mesajlar atıp duruyordu. Bunun bana iyi hissettirmediğini söylersem, büyük bir yalanıcı olurdum. On dakikalık kısa mesajlarla yüzümde ufak bir tebessüm oluşturabiliyor olması, son birkaç saatte beni mutlu eden tek şey olabilirdi ama şimdi telefonumdan ve o komik mesajlardan fazlasıyla uzaktım.

Hatta mutluluğum bir toz bulutu gibi havaya karışmıştı.

İçeriden gelen öğürme sesleriyle yüzümü buruşturdum.

Eve geldikten sonra Ecem acıktığını ve evde yemek olmadığını söylemişti. Bu yüzden dışarıdan yemek sipariş etmiştik. Buraya kadar her şey fazlasıyla normaldi. Ta ki kurye siparişi getirene kadar.

Daha paketi evin içerisine sokamadan Ecem'in K9 seviyesine erişmiş koklama yeteneği yüzünden midesi bulanmış ve son yarım saattir kendini tuvalete kilitlemişti.

Hadi ama! Kebap mide bulandırıcı bir şey bile değildi!

Paket balkondaydı ve artık buz kütlesine dönüştüğüne emindim.

"Ecem."diye seslendim kapının ardından.

"İstersen hava almaya çıkabiliriz. İyi gelir."aldığım cevap içeriden gelen öğürme sesi olunca ellerimle yüzümü ovuşturdum.

Tamam bu kadar yeterdi.

Oturduğum koridorda, halının üzerimde olan telefonuma uzandım ve ilk önce abimi aradım. Bu çocuğu Ecem tek başına yapmamıştı, en azından buraya gelirken bir bulantı ilacı alabilir ve ona destek olabilirdi.

Telefon birkaç kes çaldıktan sonra meşgule döndü ve sinirle ağzım açık kalırken telesekreteri dinlemeye başladım. Telefonu kulağımdan çekerek ikinci seçeneğime yöneldim. Telefon çalarken bacağım sinirle sallanmaya başladı.

"Eğer bağıracaksan önce kulaklıklarımı çıkarmama izin ver."tam ağzımı açacaktım ki Fred'in sözleriyle durasadım. Derin bir nefes vererek kendime ve kukalarını çıkartması için ona zaman tanıdım.

"Tamam kulaklıklarımı çıkarttım. Şimdi bağırabilirsin." İçimden buna gülmek gelsede gözlerimi devirdim.

"Abim evde mi?"diye sordum düz tutmaya çalıştığım bir ses tonuyla.

"Hayır, bir saat önce falan dışarıyla çıktı. Ecem'in yanında değil mi?" Sorduğu soruyla kaşlarım sorgulayıcı bir şekilde çatıldı.

"Neden Ecem'in yanına geldiğini düşündün ki?"diye sordum doğruca.

"Bilmem, akşam başka nereye gitsin ki? Sanki Ecem ve bizim dışımızda görüştüğü insan var."son dediğinde hafif bir alaycılık vardı. Ama haklıydı. Abimin akşam buluşmak isteyeceği arkadaşları yoktu.

Ve o an fark ettim ki, akşamları gitmeyi sevdiği sadece bir yer vardı.

"Fred, sana bir ilaç adı mesaj atacağım. Bir nöbetçi eczane bul ve hemen buraya gel." Ben bunları söylediğim an, sandalyeden kalktığını belli edem eden bir gıcırtı kulağımda yankılandı. Demir anahtarların çıkarttığı ses eşliğinde, "Ciddi bir şey yok değil mi?"diye sorarken sesinde duruma göre heyecanlanacağını helli eden bir tını vardı.

Derin bir nefes verdim.

"Küçük ve ciddi."demekle yetindim. Telefonu kapatır kapatmaz mide bulantısı ilacının adını ona mesaj attım. Göz ucuyla Ecem'in içinde olduğu tuvaletin kapısına baktım.

Abime söylemiş miydi? Henüz söylemediyse, söylememesinin nedeni neydi?

Ona alan tanımam gerektiğinin farkındaydım ama içinde günden güne büyüyen bir canlının düşüncesi, tüm mantığımın bedenimi terk etmesine neden oluyordu. Kapının önünden uzaklaşarak mutfağa yöneldim. En azından tuvaletten çıkmaya karar verdiğinde midesini bastıracak bir sandviç hazırlayabilirdim.

Ben sandviçi hazırladıktan kısa bir süre sonra evin kapısı çaldı. Delikten dışarıya bakma gereksinimi duymadan kapıyı doğruca açtım.

Kapıyı açtığım an Fred elindeki poşeti göz hizama gelecek şekilde kaldırdı ve, "Eczanedeki kadın, bunu çoğunlukla hamile kadınların kullandığını söyledi ve sonra beni tebrik etti."dedi "Sen ciddi misin?"diye sorarcasına.

Bıkkınlıkla derin bir nefes verdim ve içeri geçmesi için kenara çekildim. Büyük adımlarla içeriye girerek, amerikan mutfağa doğru yöneldi. Kapıyı kapatarak peşinden ilerledim.

Uzun tezgahın üzerine küçük poşeti bıraktıktan sonra cüzdanını ve anahtarlarını da tezgaha bıraktı.

Elleriyle tezgahın kenarına tutunarak çatık kaşlarıyla ilacın olduğu poşete baktı.

Üzerinde kahverengi bir sweat, siyah bir eşofman dışında hiçbir şey yoktu. Aralık soğuğu yüzünden burnunun ucu kızarmış, kıvırcık saçları dışarıdaki rüzgar yüzünden kabarmıştı. Tezgahtan uzaklaştı ve kollarını mızıkçı bir çocuk edasıyla birbirine dolayarak bana döndü.

"Şu an iletişime fazlasıyla açığım."diyerek ona açıklama yapmam gerektiğini bana hatırlattı. Tezgaha kalçasını yaslarken koyu kahveler yüzümde cevap ararcasına dolanmaya başladı.

Tamam, planım bu noktada sona eriyordu ve bundan sonrasını düşünmemiştim. Bu durumu kaç kişi biliyordu ve Ecem kimlere bundan bahsetmişti bilmiyordum. Bu yüzden Ecem'e sormadan Fred'e bundan bahsedemezdim.

"Hamile olan benim."arkamdan gelen sesle omzumun üzerinden oraya döndüm.

Ecem saçını tepesinde topuz yapmış ve yüzünü ıslatmıştı. Yüzünü kaplayan su damlaları buradan bile belli oluyordu. Gözleri kızarmış bir şekilde önce bana sonra Fred'e baktı. Fred'in yanına, tezgaha yaslanmadan önce mikrodalganın yanında onun için hazırladığım sandviçi aldı.

Ben mutfağın girişinde öylece dikilirken, ikisi yan yana dikiliyorlardı. Bakışlarımı Fred ve Ecem arasında gezdirdim. Ecem odaklanmış bir şekilde sadece marul ve peynirden oluşan sandviçini yerken Fred, bir şey demek için ağzını aralıyor sonra bundan vazgeçiyordu.

"Hamilesin."dedi emin olmaya çalışır bir şekilde. Ecem ağzındaki lokmayı çiğnerken başını yavaşça onalarcasına salladı.

"Evet hamileyim. İçimde yeğenin var." Durumu açıklama şekli bende gülme isteği yaratmış olsada dudaklarımı sertçe birbirine bastırarak bu istekten kurtuldum.

Fred şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdı ve bakışlarını Ecem'in karnına indirdi ki bu gıdısının görünmesine neden olmuştu çünkü Fred zaten hem benden hemde Ecem'den yaklaşık on beş santim uzundu.

"Anne mi olacaksın?"bu çocuk neden anaokulu soruları soruyordu. Sanırım beyin felci geçiriyordu.

"Evet Fred, anne olacağım. Bu durumda abinde baba olacak ve şaşırtıcı bir şey söyleyeyim mi?"artık boş olan sandviç tabağını lavaboya koydu ve tekrardan Fred'e döndü.

"Sende amca olacaksın."Fred'in gözleri kocaman açıldı. Yardım istercesine bakışları bana döndü fakat yapabileceğim bir şey olmadığından omuz silkmekle yetindim.

Önce Ecem'in yüzün sonrasındaysa bebekle konuşmak istercesine bakışlarını Ecem'in karnına çevirdi ve "Ben daha on dokuz yaşımdaydım."diye mırıldandı. Ecem gözlerini devirdi ve omuzlarının çökmesine neden olan derin bir nefes verdi.

"İnan bana yirmi bir yaşımda anne olmayı bende planlamadım."derken alt dudağı titremeye başladı. Gelecek olan krizi önceden fark ederek, "Hayır, hayır, hayır."diye mırıldanarak hızlı adımlarla Ecem'in yanına geldim. Kollarımı direkt etrafına doladığımda o da aynı şekilde beni kendine çekerek sarıldı.

Fakat bu ağlamasını beklenmedik bir şekilde daha şiddetli bir hale getirmişti.

Fred dehşete kapılmış bir şekilde ikimize bakarken dudaklarımı, "Hepsi senin yüzünden."diye oynattım. Fred'in ağzı açık kaldı ve elini stresle saçlarının arasına daldırdı.

Ne yapacağını bilmeyenler kulübüne hoş geldin. En azından bu konuda artık yalnız değildim.

Ecem'in ağlamasının geçmesi yarım saat sürdü. Salondaki kanepelerden birine oturduğumuzda artık daha sakin bir ruh halindeydi. Fred karşımızdaki tekli berjere oturuyordu ve bakışlarından anladığım kadarıyla olasılıkları ve bundan sonra olması muhtemel şeyleri düşünüyordu. İlk öğrendiğimde bende bu şekildeydim.

"Tamam daha iyiyim."Ecem bunu diyerek kucağımdan geri çekildi ve ıslak gözlerini elleriyle sildi. Dağılmış haldeydi ve aşırı stresli olduğu morarmaya başlamış göz altlarından belli oluyordu.

Bende onun gibi arkama yaslanarak duruma daha objektif bir gözle bakmaya çalıştım. Böyle söyleyince kendimi acımasız biri gibi hissediyordum. Sonuçta söz konusu olan şey her şeyden habersiz bir bebekti.

"Kaç aylık?"Fred'in sorusuyla ikimizde ona döndük. Ecem omuzlarını bilmediğini gösterircesine silkti ve yanındaki yastığı alarak kollarını doladı.

"Bilmiyorum. Tek bildiğim midemin aşırı bulandığı."Ecem'i baştan aşağıya ciddiyele süzdüm. Artık solgun olan tenine ve her kokuya karşı duyarlı olması göz önünde bulundurulduğunda bebek, iki aydan çokta büyük olamazdı. Bu belirtiler başlangıç belirtileriydi.

"Abime söyledin mi?"diye sorduğumda bu sorudan kaçmak istercesine huzursuzca oturduğu yerde kıpırdandı.

"Aslında denedim ama-"Ecem susunca Fred, devam etmesini istercesine "Ama?"diye son kısmı tekrarladı. Ecem derin bir nefes verdiğinde omuzları güçsüzlükle çöktü.

"Yemeğin olduğu akşam ona söyleyecektim ama fazla sarhoştu. Sonrasındaysa cesaretimi toplayamadım. Sonuçta kimse yirmi bir yaşında baba olmak istemez."

Saçımı başımı yolmak üzereydim.

Nefes alışveriş düzenime odaklanarak kendimi sakin tutmaya çalıştım.

"Abimin nerede olduğunu biliyor musun Ecem?"diye sorarken bakışlarımı doğrudan gözlerine çevirdim. Başını bilmediğini söylercesine iki yana salladığında, boynumdaki damarın kafama yapmaya başladığı baskı artık hissedilir hale gelmişti.

"Öncelikle,"oturduğum yerden kalktım ve koltukta oturan Ecem'e baktım.

"Kimse yirmi birininde, şans eseri ebeveyn olmak istemez. Bu ona özel bir durum değil. Yani sanki sen yanlış bir şey yapmışsın gibi davranmaya son ver. Bu bebeği tek başına yapmadın."mutfakla salonu birbirinden ayıran tezgaha doğru yöneldim. Masanın üzerinden Fred'in arabasının anahtarını alarak tekrardan onlara döndüm.

"Görev dağılımı yapıyoruz."elimle Fred'i işaret ettim.

"Ecem'i şu ruh halinden çıkartıyorsun ve ben eve gelene kadar burada kalıp müstakbel yengenle yeğenine sahip çıkıyorsun."sonrasında Ecem'e döndüm.

"İlacını içiyorsun ve yarın istifa ederken patronuna ne diyeceğini planlıyorsun. Bu esnada bende abimi yumrukluyor olacağım."ben kapıya yönelmişken Ecem hızlıca ayağa kalktı.

"İstifa edemem."dedi sadece. Bu beni bir nebze olsun rahatlattı. Çünkü abime yapacaklarıma takılması canımı sıkabilirdi. Kapının yanındaki askılıktan kabanımı aldım ve cebine telefonumu sıkıştırdım. Ecem'e tekrardan döndüğümde kocaman açılmış gözlerle beni izliyordu.

"Her koku mideni rahatsız ediyorken orada çalışamazsın. Hem sen istifa etmezsen, kusma molaların yüzünden onlar seni kovacaklar. Ayrıca, biraz yavaşlaman lazım. Hem okul hem iş zaten zorken birde karnında bebek varken daha da zor."ayakkabılarımı giymek için kısa süreli konuşmama ara verdim. En sonunda dikleştiğimde bakışlarımı ilk Ecem'in karnına sonrasındaysa yüzüne çevirdim.

"Bu geceden sonra abim sorumluluk sahibi biri olacak."

🌻

En son buraya geldiğimde yanımda Duhan vardı. Şu an yanımda olmasına acınası bir şekilde çok ihtiyacım vardı. Kendimi güçlü hissetmiyordum. Sadece sinirliydim ve beni buraya getiren de tam olarak buydu. Bundan sonra yapacaklarım için güce ve istikrarlı bir iradeye ihtiyacım vardı.

Çünkü buraya gürültü yapmaya gelmiştim ve sesimi duyurduğumdan emin olmak istiyordum.

Direksiyonu sıkmaktan parmak boğumlarım beyazlamıştı. Boynumdaki damar sinirden şişmiş ve kafama baskı yapıyordu. Sağlıklı düşünebiliyor muydum? Hiç sanmıyorum.

Arabayı abiminkine yakın bir yer çektim ve arkama yaslanarak onu izlemeye başladım. Arabasının kaputuna kalçasını yaslamış, yanındaki tanımadığım insanlarla gülüşüyordu. Gülüyordu. Ben onun yüzünden kaç gündür sorun üstüne sorun yaşarken, o burada hiçbir şey yokmuş gibi eğlenebiliyordu. O da bizi böyle mi izlemişti? Biz her şeyden habersiz ve savunmazsız haldeyken.

Avuç içlerim kaşınıyordu.

Derin bir nefes verdim. Ecem ona hamile olduğunu söylememişti. Bu haberi ona veren kişi olmak istediğim pek söylenemezdi ama suratına karşı haykırmak istiyordum. Çünkü canını yakmak istiyordum. Sevdiği kadından bir çocuğu olacağı haberi onun canını ne kadar yakar bilmiyorum ama elimden, tüm tuşlara basmak dışında bir şey gelmiyordu. Alması gereken sorumluluklar vardı. Bunun farkına ne kadar erken varırsa o kadar iyi olacaktı. En azından bu kısım canını yakabilirdi. Gerçi, Ecem'in hamile olması güzel bir haberdi ve buna mutlu olacağından emindim. Fakat hamilelik diyince aklıma gelen tek hamilelik Eceminki değildi.

Avuç içimi direksiyona sürttüm.

Beril'i nasıl hamile bırakmış olabilirdi aklım almıyordu. Abim Ecem'e tapıyorken bu nasıl olmuş olabilirdi? Ortada bilmediğim bir şey vardı ve bu gece bunu öğrenecektim.

Arabanın sürücü tarafındaki cama tıklatıldığında, düşüncelerimden sıyrılarak filmli camı sadece gözlerimi görecek şekilde aşağıya indirdim.

Camıma tıklatan çocuğun üzerinde yeşil bomber bir ceket vardı. Soğuktan burnu kızarmış, esen rüzgar yüzünden siyah saçları birbirine karışmıştı. Kahve gözleri sorgulayıcı bir şekilde yüzümde -artık aralık camdan ne kadar görebiliyorsa- dolandı.

Yüzüne alaycı bir sırıtış yayıldı.

"Yarışı başlatmaya mı geldi, güzelim."diye sorarken bir kolunu da kapının üst tarafına yasladı. Biraz daha yakınlaşmıştı.

"Yarışacağım."dediğinde genzinden gelen bir hırılıyla birlikte güldü. Düz ve mahkeme duvarını anımsattığını bildiğim yüzümün ifadesini bozmadım. Bu cinsiyetçi yaklaşımları artık aşmamış mıydık?

Boştaki elini havaya kaldırdı ve "Öyleyse başlangıç için cüzdanını boşaltman gerek."diyerek para vermemi istedi. Bakışlarımı ondan çekerek abime baktım. Buraya bakmıyordu.

Çenemle ilerideki abimi işaret ettim.

"Onunla yarışacağım."dediğimde gülüşü daha da şiddetli bir hal aldı. Bir adım geriledi ve içerisinde olduğum BMW'ye alıcı gözüyle bakmaya başladı.

"Araban fazla güzel. Anahtarını başkasına verdiğinde babacığın kızabilir."hastalıklı ve onu rahatsız ettiğini bildiğim bakışlarımı doğrudan kahve gözlerine diktim.

Önce gülüşü soldu sonrasındaysa duruşunu dikletiştirdi. Bu kadar kararlı olmam onu rahatsız etmiş olacak ki kaşları çatıldı.

"Sıram geldiğinde haber verirsin."dedikten sonra aralık olan camı kapattım ve oturduğum yerde geriye yaslandım. Bakışlarımı doğruca abime ve ona doğru ilerleyen az önceki yeşil ceketli çocuğa çevirdim.

Fred'in arabasının camları filmliydi yani buraya baksa bile içeride kimin olduğunu anlamazdı. Arabanın Fred'e ait olduğunu anlaması için plakaya bakması yeterliydi.

Öyle de oldu.

Çocuk onun yanına gitti ve eliyle bu tarafı işaret ederek bir şeyler söyledi.

Abim ilk önce güldü. Sonrasındaysa çocuğun gösterdiği yöne bakışlarını çevirdi. Ve o an gülümsemesi hızlı bir şekilde soldu. Olması gerektiği gibi.

Gür kaşları öfkeyle çatılırken görmeyeceğini bilsemde rahatsız edici bir şekilde gülümsedim.

Bana araba kullanmayı öğrettiği güne lanet edecekti.

Gülümsemem genişledi.

Onun canını okuyacaktım.

🌻

Ne kadar süre geçtiğini bilmiyordum ama bu süre boyunca yaptığım tek şey onu ilk defa görüyormuşçasına incelemekti.

Tanımadığım insanlarla konuşurken büründüğü kişiliği izledim. Özgüvenliydi hatta kendinden fazlasıyla emin. Bakışlarında isterse her şeyi yapabileceğinin garantisini veren bir karanlık vardı. Kısık bakışlarının ardından, karşısındakini izlerken aynı zamandan hiçbir şey demeden konuşan kişi aşağılayabiliyordu. Bu tavırlar tamamen Mietta Costana'nın mizacıydı. Kendimden biliyordum. İnsanlar ilk bakışlardan korkarlardı. Çünkü gözler yalan söylemezlerdi.

Gözlerinde açık bir tehdit vardı.

Arada sırada karşısındakilerin dediği şeye gülüyor ve gözleri kısılıyordu ama yinede o kara gözlerindeki egoyu rahatlıkla fark edebiliyordunuz.

Bakışları bazen bu tarafa kayıyordu. O zaman kendi için yarattığı o korkusuz adam maskesi yüzünden düşer gibi oluyordu ama çok kısa bir sürede, karşı tarafa farkettirmeden tekrardan takıyordu maskesini.

Önce birkaç yarışı izledi. Bazılarına burnunu kıvırırken bazen de başını takdir edercesine yukarı aşağıya sallıyordu. Bu sırada da omzunun üzerinden bu tarafa bakmayı ihmal etmiyordu tabi. Saniyeler dakikaları kovaladı, dakikalarsa saatleri. Tüm gece boyunca sadece iki kişiyle yarışmıştı. Artık iki arabası daha vardı.

İçten içe bu kadar arabayı nerede sakladığını merak ettim. Sonuçta ona Anahtar Kralı denmesinin bir nedeni vardı.

Saat geçtikçe arazideki kalabalık daha da artıyordu. Yaptıkları yüz metre yarışıydı ama arabalar o kadar güçlü ve modifiyeliydi ki yüz metreyi bile nefesinizi tutarak izliyordunuz.

İleride durdurulmuş bir inşaat vardı. Orası Fred'e uyuşturucu satan adamın arabasını aşağıya yuvarladığı yerdi. Kalabalık bu mesafeden orayı rahatlıkla görebilirdi ama makinelerin arkasından dolandığınızda inşaatın temelleri için düzlenmiş bir arazi vardı. Aslında orası yarış için çok uygun bir yer olabilirdi ama bir tarafı uçuruma baktığı için buradaki adrenalin bağımlıları bile oraya gitmekte tereddüt ediyordu. Hemde bu mesafeden göze çarpmayacak bir yerdi.

İhtiyacım olan yer orasıydı.

Araba sessiz, içini dolduran tek şeyse düşüncelerimdi.

Olaylara birçok açıdan bakmaya çalışıyordum. Abim yüzünden babamın Beril'le evlenmesine, Ecem'in hamile olmasına, Fred'in Laçin'le yakın olmasına ve Duhan'ın git gelli hallerine bakarken empati duygumu son damlasına kadar harcıyordum. Fakat olmuyordu. Yapamıyordum. Her birini düşündüğümde kendi kendime dediğim şey "Ben bunu yapmazdım." oluyor. Sanırım empati duygum tükeneli çok oluyordu.

Abimin her zaman tehlikeli olma potansiyeli vardı. Biz küçücük çocuklarken bile kavga ettiğimiz zamanlarda karşı tarafındaki kişiyi daha da kışkırtır, ilk hamleyi karşı taraf yaptıktan sonra konuyu boks maçına çevirirdi. Yani her zaman bir şekilde kendini aklamanın yolunu bulurdu. Lisedeyken bile bazı geceler nezarete düşer ama yinede kendini bir şekilde haklı buldurup oradan çıkardı.

Ama bu sefer öyle değildi.

Onu gözümde aklayacak hiçbir şey yoktu.

Yeşil ceketli çocuk arabamın önüne geçtiğinde abimden bakışlarımı çektim ve ona döndüm. Elini pistte doğru salladığında sıranın bana geldiğini anladım.

Titrek bir nefes vererek arabayı çalıştırdım. İnsan kalabalığının arasından geçerken nefesimi tuttuğumu fark ettim.

Aralarından geçtiğim kalabalıktan yuhalama ve abime tezahürat sesleri yükseliyordu.

Üç şeritli yol büyüklüğündeki piste geldiğimizde arabalarımız sonunda yanyanaydı. Yarışın son bulduğu yerde bayrak tutan biri vardı. Yarışacağımız yolsa belirli aralıklarla, içi yanan varillerle aydınlatılıyordu.

Omzumun üzerinden abime bakmak için döndüğümde, diğer arabanın yolcu koltuğunu camı indirilmişti.

Bir eli direksiyonun üzerindeyi. Siyah tişörtünün kolları pazılarını sıkıştırıyordu ve pis sakalı varlığını hatırlatmak istercesine uzamıştı.

Çatık kaşlarıyla, arabamın camında film olmasına rağmen doğrudan yüzüme bakıyordu.

İstediğini ona vererek camı indirdim.

Kaşları olabilirmiş gibi daha da çatıldı ve yüzünü buruşturarak, "Senin derdin ne?" diye sordu "Ne saçmalıyorsun?" dercesine.

Sadece yüzüne baktım. Bakışlarımla baştan aşağıya onu süzdüm ve bir süreliğine doğrudan kara gözlerine baktım. Sonrasındaysa hiçbir şey demeden camı kapattım.

Önüme döndüğümde sol elimle sıkıca direksiyonu kavradım. Parmak boğumlarım beyazlaşırken derin bir nefes verdim.

Şu an tek istediğim şey...

Yolcu tarafındaki kapı birden açıldı ve ben daha ağızımı açamadan içeriye bir beden girdi. Tam dudaklarımı ne yaptığını sormak için aralayacakken, tanıdık koku burnuma sızdı ve aralık dudaklarım mühürlenircesine kapandı.

Arkasına yaslandıktan sonda yarım bir gülümsemeyle bana döndü. Sarı gözleri kısılırken dudağının altındaki o çukur varlığını hatırlattı.

"Suç ortağıydık. Hatırladın mı?"Yüzündeki neşeli ifade, birazdan olacaklardan zevk alacağından emin olduğunun kanıtıydı.

Gülümsedim ve başını onaylarcasına salladıktan sonra önüme döndüm.

İki arabanın önüne bir kız geldiğinde direksiyonu tutan elim sıkılaştı.

Kızın uzun bacakları ve o bacakları gözler önüne seren mini bir eteği vardı. Kum saatine benzeyen belin açıkta bırakan bluzüyle birlikte zatüre olmayı garanti ediyordu. Kahve saçları dışarıdaki rüzgar yüzünden dağılıyor olsada umursamıyordu bile. İki elini de havaya kaldırdığında, sol olanda sarı bir kumaş parçası vardı. Diğer elindeki parmaklarını üç yaptı ve bakışlarını iki araba üzerinde gezdirdi.

Yüzündeki ciddi ifadenin yerini kurnaz bir gülümse aldı ve parmaklarını iki yaparken kalçalarını yavaşça sallamaya başladı. Arkadaki kalabalıktan ıslık sesleri yükselirken yavaşça gaza dokundum.

İki arabada olduğu terde kükrerken karşımdaki kız parmaklarıyla bir yaptı.

Ardından bayrağı sallayarak indirdi ve iki arabada öne doğru atıldı.

Direksiyonu sola doğru kırarak direkt arka tamponunun dibine girdim. İki araba arasında az mesafe vardı ama benim amacım onu geçmek değildi. Muhtemelen arabasında NOS vardı ve ne yaparsam yapayım son düzlükte onu geçemezdim.

Onun canını sıkmak istiyordum.

Uzunları yakarak arkasından bir kuyruk gibi takip ettim. Dikiz aynasından yansıyan ışığın onu rahatsız ettiğini bilmek beni mutlu ediyor olsada tatmin olamıyordum.

Gaza biraz daha asıldım ve arka tamponuna vurdum. Araba çarpma yüzünden sarsılırken Duhan, "Amacın yarışmak değildi, değil mi?" diye sordu. Arabayı biraz sola kaydırarak, sol aynasından beni görebileceği bir açıya geldim.

"Bence cevap ortada." gaza biraz daha yüklendim ve sol tarafına geçerlen yan aynamla arka taraftaki lambasını kırdım. Bunun için bir ayna feda etmiş olsam da Fred'in beni anlayışla karşılayacağını umuyordum. Yada umrumda değildi. Bu gece ondan da hırsımı almış olacaktım.

Son düzlüğe girdiğimizde hala tam olarak istediğim şeyi alamamıştım.

Arabalar neredeyse yan yanaydı ve arasındaki mesafe yok denebilecek kadar azdı. Bence bu mesafeye bile gerek yoktu.

Arabamın sağtarafını abimin olduğu tarafa denk gelecek şekilde yasladığımda metal duvarlar birbirlerine sürtünüyor ve iki arabada zarar görüyordu.

Abim uzaklaşmak istercesine direksiyonu sağ tarafa doğru kırdığında, her seferinde şiddeti arttırarak sol tarafına sürtünüyordum. Her iki arabada sarsılıyor olsada umursadığım söylenemezdi.

"Bu gece ölmeyeceğimizin garantisini verebilir misin?" Duhan'ın sorusuyla kısa süreliğine ona döndüm. Ardından abimin arabadına bir kez daha çarptım.

"Ölmek düşündüğün kadar kolay değil." bunu ona söylemek biraz tuhaftı ama bu düşüncemin sonuna kadar arkasındaydım.

Hem, kötülere bir şey olmazdı.

Yarışın bittiği noktadaki bayraklı çocuğa yaklaştığınızda, abim tam da düşündüğüm gibi NOS'u çalıştırdı ve iki araba arasında mesafeyi açtı.

Tam arkasına geçerek uzunları kapattım ve bunun yerine bir kaç kez selektör yaptım.

Yarışın bitiyor olması umrumda değildi. Henüz onunla işim bitmemişti.

Bitiş çizgisine geldiğimizde bayrak aşağıya indi.

Abimin arabası yavaşlamaya başladığında kıvrak bir hareketle önüne geçtim ve yola devam ettim.

Planladığım gibi düzlenmiş inşaat alanına doğru ilerlerken, dikiz aynasına baktığımda abimin beni takip ediyor olduğunu fark ettim.

Korna çalarak ve selektör yaparak beni durdurmaya çalışıyordu.

Ben hız kesmeden uçurumun kenarına doğru ilerlerken artık çokta güzel görünmeyen arabasının benimkisine hizaladı ve yolcu tarafındaki aynasını aşağıya indirdi.

Bağırıyordu ama ne dediğini anlamıyordum. Açıkçası pekte umrumda değildi ama yinede kendi tarafındaki camı indirdim.

Bir eliyle direksiyonu kavrarken, yüzü benim olduğum tarada dönüktü.

"Durdur şu siktiğimin arabasını!" birkaç saniyeliğine önüne baktıktan sonra tekrardan bana döndü.

"İleride uçurum var, gerizekalı!" Aynı şekilde bende önüme baktıktan sonra ona döndüm.

"Hadi durdur beni!"alayla dediğim şeyden sonra burnundan derin bir nefes aldı ve gaza yüklenerek iki araba arasındaki mesafeyi açtı.

İlerlediğim hizada arabasını önüme yanlamasına kırarak uçurum ve arabam aradında bir bariyer oluşturdu.

Mecburen durduğumda burnumdan soluyordum.

Abimin arabasından hışımla inişini ve bana bağırmak üzere ciğerlerine derin nefesler doldurulunu izledim. Arabasından yeteri kadar uzaklaştığında tekrardan gaza yüklendim.

Babamın ona hediye ettiği ve en sevdiği olduğunu bildiğim arabasına yandan geçirerek kenara doğru sürükledim.

Abimin bağırışları kapalı cama rağmen duyuluyordu.

Arabayı geri vitese taktım ve biraz uzaklaştım. Sonrasında tekrardan aynı şekilde siyah Camaro'ya vurdum.

Araba uçurum kenarına sürüklendiğinde son hamleyi yapmak için bir kez daha geri vitese taktım.

Ardından gaza yüklenerek son, öldürücü hamleyi yaptım.

Siyah Camaro aşağıya doğru yuvarlanırken derin nefesler alıp verdim. Direksiyonu tutan ellerimin parmak boğumları bembeyaz olmuştu. Omuzlarım şiddetle inip yükseliyordu. Arabayı uçurumdan biraz uzaklaştırdım.

Bakışlarımı uçurumdan aşağıya yuvarlanan arabasını izleyen abime çevirdim. Az önceki haline kıyasla fazlasıyla durgundu. Dehşete kapılmıştı.

Omzumun üzerinden bana döndüğünde yüzündeki dehşet daha belirgin hale geldi.

Bakışlarında gördüğüm "Sen ne yaptın?"diye sorgulayan ifade canını yaktığımın kanıtıydı.

Ama yinede kendimi rahatlamış gibi hissetmiyordum.

Kapı koluna uzanırken Duhan'a bakmadan "Arabada kal." diye emir verdim ve hızlıca arabadan indim.

Arabadan indiğim anda suratıma çarpan soğuk havayla içinde olduğum durun ciddiyetiyle karşılaştım. Neyseki zararlı çıkacak olan ben değildim.

Abim ellerini havaya kaldırarak bir şey yapmak istercesine bana doğru bir adım attı. Sonrasındaysa bundan vazgeçerek pis sakalını ovuşturdu. Boştaki eli belindeydi. Kaçamak bakışlarla az önce arabasının aşağıya yuvarlandığı uçuruma baktı. Çenesindeki eliyle uçurumu işaret etti.

"Bu da ne içindi? Kafayı mı yedin sen? Arabayı önüne kırmasaydım aşağıya yuvarlanan sendin." Sesinde sakin kalmak için çabaladığını belli eden tını vardı. Sözlerinin altında yatan endişeyse anlık bir şekilde yumuşamamı sağlamıştı ama bunun derinlere işlemesine izin vermedim.

Bir adım daha yaklaşarak işaret parmağımı göğüsüne bastırdım.

"Sen," dedim dişlerimin arasından. Soğuk rüzgar suratıma sertçe çarparken burnumun ucu şimdiden buz tutmuştu.

"Sana verilen, güzel olan hiçbir şeyi haketmiyorsun." dediğim şeyle kaşları düşünceli bir şekilde çatıldı. Bu hali beni dehşete düşürdü. Şu noktada bile bilmemezlikten mi gelecekti?

Bir adın daha uzaklaşarak, yavaş ama kuvvetli bir şekilde onu alkışladım.

"Sihirli bir organın var. Soktuğun her kadın hamile kalıyor. Tebrikler! Baba oluyorsun. Tekrardan!"Sona doğru sesim yükseldiğinde ciğerlerimin birazdan patlayacak olduklarını hissettim.

Bir adım daha geri çekildim. Bu sefer sesim az önceki kadar güçlü çıkmamıştı.

"Bu seferkini haketmiyor olmana rağmen."Kara gözleri şaşkınlıkla kocaman açıldı. Yüzünde huzurlu bir tebessüm oluştu.

"Ecen hamile mi?" Gülümsemesi genişledi. Bu haberin onu bu kadar mutlu edeceğini en başından beri biliyordum zaten.

Tam gülerek bir şey diyecekken, etrafta gezdirdiği gözleri benimkilerle buluştu ve gülüşü yavaşça soldu.

Kaşları çatıldı ve bakışlarını aşağıya indirdi. Ardından bana doğru bir adım attı ama aynı şekilde geri adım attım.

Aramızdaki mesafeyi korurken, "Uzaklaş. Dokunma bana. Mümkünse çık git hayatımdan."diye uyardım onu.

Kaşları çaresiz bir şekilde büzüşürken,"Anı-" diye söze başladı ama devam etmesine izin vermeden devam ettim.

"B-ben."canım acıyordu. Göğüs kafesimin içindeki organ uyuşmaya başlamıştı, hala oradaki varlığını hissetmeye ihtiyaç duyarcasına elimi kalbimin üzerine koydum.

Göğüsüm uyuşmuş gibiydi.

"En çok sana güvendim."görüş alanım artık buğulanmıştı. Yüzü net olmasada devam ettim.

"Sahip olduğum tek arkadaşımı seninle paylaştım ben."sesimin çatlamasına engel olamamıştım.

"Aile dendiğinde aklıma gelen ilk kişiydin sen."kasılan çenesini ve yutkunduğu zaman hareketlenen adem elmasını izledim. Kara gözlerindeki duygu içini parçaladı.

Çaresiz ve korkuyordu.

"Korktum, sana geldim. Üzüldüm, sana geldim."yüzümde buruk bir tebessüm belirdi.

"Güleceğim zaman yine sana geldim." İşaret parmağımı kaldırarak göz hizasına soktum.

"Bir kere. Sadece bir kere bana gelmen gerekiyordu. Bir kere."elim güçsüzlükle yanıma düşerken başımı yavaşça iki yana salladım.

"Gelmedin." Gözyaşlarım yanaklarımı ıslatırken, siyaha dönük kahveler çaresizce yüzümde dolandı. Çözüm basit miydi? Hayır ama en azından en başında bana gelmiş olsaydı bu kadar yıkım olmazdı.

"Benim hiç bir şeyim kalmadı."alt dudağımı dişleyerek titremesini durdurmaya çalıştım. Bedenimin titremesine engel olamıyordum. Kendimi hiç olmadığım kadar güçsüz hissediyordum.

"Ne ailem ne arkadaşım ne de eğitim hayatım kalmadı."titreyen elime rağmen işaret parmağımla onu işaret ettim. Abim titreyen elime ve kendisine dönük olan işaret parmağıma baktı.

"Ve hepside senin yüzünden."bir adım gerileyerek kendimi tekrarladım.

"Senin yüzünden."babamın evinde kalamamamın, Ecem'den kaçmamın, aklımı toplayamamın ve derslerden uzaklaşmamın başlıca sebebiydi. Mutlu değildim çünkü bir oyunun içinde oynamamı istedikleri rolden ibarettim. Ben bu olmak istemiyordum. Ben Ecem'e yalan söylemek istemiyordum.

Ben ondan uzaklaştıkça bana doğru geliyordu. En sonunda, "Anı."diye mırıldandı ve kolumu tutmak için uzandı. Ama hızlı davranarak daha yakalamayadan kolumu uzaklaştırdım.

Acıyla yüzünü buruşturdu.

"Lütfen açıklamama izin ver."dedi yalvarırcasına. Başımı yavaşça iki yana sallayarak, "Geç kaldın." dedim ve ona sırtımı dönerek Fred'in arabasına yöneldim. Duhan arabanın artık tampon ve lambaları olmayan kaputuna kalçasını yaslamış, kollarını da birbirine dolamıştı. Sarı gözleri hasar kontrolü yaparcasına üzerimde dolanırken hiç bir şey deme gereksinimi duymadan yolcu tarafına yöneldim. Ama sonra duraksadım. Ne olduğunu anlamaya çalışırcasına sarı gözleri yüzümde dolandı.

Hızlıca arkamı dönerek az önce bıraktığım yerde dikilen abime doğru ilerledim. Ne söyleyeceğimi merak ederek bakışlarını cevap ararcasına yüzümde gezdirdi.

Hız kesmeden karşına geldim ve beklemediği anda yumduğumu yüzünün tam ortadına geçirdim. Şaşkınlıkla geriye doğru sendelerken eli burnuna kapandı. Elimin aldında çıtırdayan kemiğin sesi tüm vücudumda dalgalandı.

Derin derin soluyarak eserime bakmak istercesine doğrudan yüzüne baktım.

Elini yüzünden çektiğinde burnundan aşağıya boşalan kanın suratını boyayışını izledim.

Olduğu yerde dikleşirken bakışları eline bulaşan kandaydı. Gözleri seğiriyordu ama bana karşılık vermeyeceğini ikinizde biliyorduk. Bunu haketmişti.

Yüzüne kısa bir süre baktıktan sonra ona sırtımı döndüm ve Fred'in artık arabaya benzemeyen arabasına doğru ilerledim. Doğrudan yolcu tarafına geçerek kendimi içeriye attım.

Kemerimi bağlarken doğrudan abime baktım.

Bundan sonra anlayış bekleyebileceği son insan bendim.

Henüz içim soğumamıştı. Daha da canını yakmak istiyordum.

Yakacaktım da.

🌻

Onu o karanlıkta boş bir arazide bırakmak ne kadar doğruydu bilmiyordum. Neyseki doğruyu yapmaya çalışan insanlardan değildik.

Duhan arabayı kullanırken soluma dönerek bir süre onu izledim. Baktığımı hissetmiş olacak ki omzunun üzerinden kısa bir bakış attı.

Sarı gözlerinde adlandıramadığım bir şey vardı.

Tatmin olmuşluk ve güven gibi bir his. Bu kaşlarımın şüpheyle çatılmasına neden oldu.

Beni o gün okuldan aldıktan sonra hiçbir şey demeden, öylece eve bırakmıştı ve yok olmuştu. Peki neden şimdi tekrardan ortaya çıkmayı tercih etmişti?

"Neden geldin?" diye ben sormadan birkaç saniye önce yola dönmüştü.

"Gelmememi mi isterdin?"sesinde cevap gizliydi. Gelmesini gerçekte dert etmeyeceğimi çok iyi biliyordu.

"Bu benim sorumun cevabı değil."dedim oldukça soğuk olduğundan emin olduğum bir tavırla. Hiç bir şey demeden çekip gittikten sonra bir açıklama yapmadan kaldığı yerden devam edemezdi.

Onun yüzünden kaç gündür kendimi kötü hissediyordum. Yanlış bir şey yapmamış olmama rağmen. Yani teknik olarak.

"Fred aradı. Arabasını aldığını ve abine saldırmaya gittiğini söyledi." mantıklıydı. Abimin Ecem olmadan gittiği çok yer yoktu. Bu yüzden burada olduğumu tahmin etmesi fazlasıyla kolay olmuş olmalıydı.

Başımı onaylarcasına salladıktan sonra önüme döndüm.

Çabalamayacaktım. Bu sefer onun uğraşması gerekiyordu.

Ondan vıcık vıcık bir ilişki beklentim yoktu. Tek istediğim bana karşı duygularında dürüst olmasıydı. Bir an çok yakınımdayken sonrasında hiç tereddüt etmeden uzaklaşabiliyordu.

Kendi içinde bir çatışma içerisinde olduğunun farkındaydım ama atak gibi beni öptükten sonra ortadan kaybolması sinir bozucuydu.

Gerçi bu seferkinin nedeni beni öpmesi değildi de neyse.

"Eve mi gitmek istersin, Ecem'in evine mi?"diye sorduğunda düşüncelerimden sıyrıldım.

Ona bakmadan sadece, "Ecem'in evine." diye onu yanıtladıktan sonra koltuğa iyice sindim ve altımızdan akıp giden yolu izledim.

Sessizlik bir süre daha sürdü. Ama yine sessizliği bozan o oldu. Sanırım bu sefer tam da istediğim gibi çabalayan taraf oydu.

"O gün sana kızmadım. Sadece okulda onu görmeyi beklemiyordum." merakla bakışlarımı ona doğru çevirdim. Bana bakmıyordu. Sarı gözleri akıp giden asfalttaydı. Hilal'in babasını görmesi mi benden uzaklaşmasına neden olmuştu?

"Açıkçası sana yaptıklarımdan sonra seninde bana birçok şey yapmaya hakkın var. Aylar önce bana ayakkabı numaranı bildiğim için kızmıştın."son cümlesini söyledikten sonra dudakları yukarı doğru kıvrıldı ve genzinden erkeksi bir kıkırtı yükseldi. Fakat bu neşeden yoksun, acıklı ve düşünceli bir gülüştü. Geçen zamana hayret ediyor gibiydi. Sonrasında birkaç saniyeliğine kısılmış gözlerini benimkilere sabitledi. Yavaşça gülüşü soldu ve dudakları düz bir çizgi haline geldi.

"Kızmakta haklıydın da. Birisinin sen söylemeden senin hakkında bilgi sahibi olması rahatsız ediciymiş."bakışlarını benden kaçırarak yola odaklandı. Aynı şekilde bakışlarımı ondan kaçırarak asfalt üzerindeki kaybolan şeritleri izledim.

Başımı cama yaslayarak derin bir nefes verdim. Sanırım şu noktadan sonra ona karşı acı verici bir şekilde dürüst olmam gerekliydi.

"Sıkıldım Duhan." diye mırıldandım oldukça kısık bir sesle.

"Geçmiş travmaların yüzünden bana nasıl davranacağını bilememenden sıkıldım." sesim kulağa o kadar çaresiz geliyordu ki. Sanki hoşuma gitmeyecek bir cevabı kabullenmişim gibiydi.

"Seni anlamaya çalışıyorum. Gerçekten. Sana zarar vermeden veya incitmeden bunu yapmaya çalışıyorum. Bu yüzden o okula gittim. Geçmişin hakkında seninle konuş-"

"Üzerine konuşulması gereken bir geçmişim yok benim." diye sözümü kestiğinde boş bakışlarımı sağ profiline çevirdim. Bana bakmıyordu bile. Kaşları çatılmış ve çene hattı belirginleşmişti.

"Çünkü geçmişimi oluşturan herkes öldü. Kastettiğin herkes öldüğü için konuşmamızı gerektiren bir şeyde yok." direksiyonu tutan parmakları beyazlaşmıştı. Çenesinin kasıldığını ve kazağının açıkta bıraktığı boynundaki şişen damarı görebiliyordum.

Hilal hakkında benimle konuşmak istemiyordu. Normal şartlarda bunu anlayışlar karşılayabilirdim ama bu durumun normalle uzaktan yakından alakası yoktu.

"Travmalarım var bunu inkar edemem ama bir şekilde üstesinden gelebiliyorum-"

"Hayır."diye sözünü kestim. Kaşları çatıldı ve anlamaya çalışırcasına yüzüme baktı.

"Hayır, Duhan. Üstesinden gelemiyorsun." yüzündeki boş ifadeye bakarken gerçekliğinin farkında olmadığını anlayarak dehşete düştüm.

"Duhan, sen ölülerle yaşamaya çalışıyorsun." merakla çatılmış olan kaşları gevşedi ve çöken omuzlarıyla birlikte tekrardan önüne döndü. Çenesi hala kasılmış haldeydi. Titrek bir nefesi ciğerlerine doldurduğunda göğüsü titredi.

"Salondaki o piyano sana Hilal'i hatırlatıyor, çizdiğin tüm tablolarda Ay var ve yetmezmiş gibi dövmelerinde de o var." sindirmesi için ona biraz süre tanıdım. Ölü birini bu denli hayatının içine sokması hiçbir şekilde sağlıklı değildi ve ben artık buna karşı nasıl tepki vermem gerektiğini bilmiyordum.

"Geçmişim yok diyorsun ama babandan kalan o kulübeye gitmenin nedeni orada kendini güvende hissetmen. Sen her koşulda geçmişe sığınıyorsun." bana bakmıyordu ve yüzünde beni dinlediğine dair en ufak bir belirti bile yoktu. Omuzlarım çaresizlikle çökerken güçsüzlükle koltukta geriye yaslandım. Kendimi yenilmiş gibi hissediyordum. Bakışlarımı ondan çekerek artık tanıdık gelen yola çevirdim. Ecem'in evine az kalmıştı.

"Bir şekilde şu an yaşadığın veya yaşayacağın şeylerin sebebi hep geçmişin oluyor ve olmaya da devam edecek. Çünkü kaçıyorsun. Ve sen kaçmaya devam ettiğin sürece bir geleceğin olmayacak." cümlemi bitirdiğim an araba durdu. Gelmiştik.

Hiç beklemeden kemerimi çözdüm ve elini kapının kulpuna koydum. Ama ben açamadan konuşmaya başladı.

"Doğru olmadığımın farkındayım." dedi tek nefeste. Ses tonunu pes ettiğini haykırıyordu. Alnım şaşkınlıkla kırışırken omzumun üzerinden ona döndüm. Bana bakmıyordu. Elimi tutan eline bakıyordu. Aynı şekilde bende oraya baktım. Bırakmayacak gibi tutuyordu.

"Takıntıları ve bağımlılıkları olan biriyim. Bunu inkar etmiyorum. " koyulaşmış sarı gözleri benimkilerle buluştu.

"Belki doğru şekilde değil ama üstesinden geliyorum." Yüzündeki çaresizlikten gerçekten çabaladığını anladım.

Duhan Alkan gerçek anlamda bir harabeydi.

Elimi tutan eline baktım. Elli buz kesmişti. Diğer elimle elini avuçlarımın arasına aldım. Önce ellerimize sonra gözlerime baktı. Sarı gözlerinde kafa karışıklığının yansıması vardı. Neden az önceki tavırlarımın aksine ona şefkatle yaklaştığımı anlamaya çalışıyordu.

Sertçe yutkundum.

"Duhan, yardıma ihtiyacın var."Dediğimde kaşları sorgulayıcı bir şekilde çatıldı. Kaşının ortasındaki şüphe çukuru beni tedirgin etsede devam ettim.

"Terapiye ihtiyacın var."dediğim şeyle gözlerini benden kaçırdı. Burnundan aldığı derin nefeslerle birlikte bakışlarını arabanın içinde gezdirdi. Ardında sarı gözlerini yumdu ve kendine zaman tanıdı.

Elimi yeni tıraş olduğu için yumuşacık olan yanağına yasladım. Gözleri anında açıldı ve benimkilerle buluştu.

"Beni sevmen veya sevmemen umrumda değil." dedim olabildiğince dürüst bir şekilde. Bu saatten sonra gerçekten de umrumda değildi. Ondan hiçbir şeyin karşılığını beklemiyordum. Aramızdaki bu şeki kategorize etmekte umrumda değildi.

Ben sadece onun iyi olmasını istiyordum.

"Ben sadece..." derin bir nefes verdim.

Alnımı alnına yasladım.

"Buranın," ardından yanağındaki elimi yavaşça kalbinin üzerine indirdim.

"Ve burasının özgür olmasını istiyorum."

Duhan'ın kafasının içinde derinliğini kestiremediğim derin çukurlar vardı ve bana kendini açmaya çalıştığı her seferde o çukurlara düşüyor, benden uzaklaşıyordu. Açıkçası böylelikle kendinden de uzaklaşıyordu.

Eskiden yaşadığı şeyleri hatırlayarak şu an olduğu kişiyi unutuyordu.

İşte bu yüzden terapiye ihtiyacı vardı.

Bir süre öylece durduk. Sıcak nefeslerimiz birbirine karıştı ve zihnimi uyuşturan kokusu hücrelerime işleri.

Hala elimi tutan elini sıktım.

"Hadi inelim arabadan. Artık geç oldu."dedim sadece ikimizin duyabileceği kısık bir ses tonuyla. Yavaşça geri çekilirken hala el eleydik.

Ben geri çekilirken sarı gözleri beni takip etti. Sarıya dönük ela gözleri buğulanmıştı. Düşünceleri her saniye gözlerinden geçiyordu ama takip edemiyordum.

Rahatlama, şüphe ve kararsızlık. Her biri vardı sarı harelerde.

En sondanda elimi bıraktı ve arabadan indikten sonra boş sokakta kilitlenme sesi yankılandı

Arabanın son haline bakmak için etrafında bir tur attım. Duhan'ın da beni takip ettiğini adım seslerinden anladım.

Arabanın ön tamponu düşmüştü. Airbaglerin açılmamış olması mucizeydi. Sağ taraf boydan boya çizikler ve göçüklerle doluydu. Sağdaki ayna yoktu bile.

Sonuçta hala dört tekeri vardı. Bu da bir şeydi değildi mi?

"Özellikle Fred'in arabasını almanın bir nedeni var mıydı?" Duhan'ın yanımda dikildiğini o konuşana kadar fark etmemiştim.

Omzumun üzerinden ona kaçamak bir bakış attım. Tekrardan önüme dönerken bıkkınlıkla derin bir nefes verdim.

"Her konuda seni bana savunuyordu ve Laçin'le flört gibi bir şey."Bunları söylerken sanki inana biliyor musun? diye soruyor gibiydim. Cümlemin altında yatan anlam onu eğlendirmiş olacak ki genzinden gelen bir kıkırtıyla güldü.

Bakışlarımı onu susması için tehdit etmek amacıyla ona çevirmiştim fakat güldüğü için kısılan gözlerini gördüğümde kalbim sıkıştı.

Bu kadar güzel gülüyor olması yasal olamazdı.

Şu gizlice fotoğrafını çekip mankenlik ajansına atma şeysini ciddiye almalıydım.

"Cenk dışında herkesin beni erkek arkadaşın olarak kabullendiğini biliyorsun değil mi?"diye sorarken sesinde gizlenemez bir keyif vardı.

"Ne yazık ki."diye homurdanarak ona arkamı döndüm ve apartmanın girişine doğru ilerledim.

Girişteki merdivenleri çıkacakken arkamdan "Anı."diye adımı seslendi. Ne olduğunu anlamaya çalışırcasına ona döndüğümde arabanın anahtarlarını bana doğru fırlattı.

Anahtarları havada yakaladım ve çatılmış kaşlarla anahtara ve Duhan'a baktım. Aramızda üç metre gibi bir mesafe vardı. Arkamdan gelmemişti. Gözleri devirerek hızlı adımlarla yanına vardım ve elini tutarak onu arkamdan çekiştirmeye başladım.

"Ne yapıyorsun?"diye bana sorduğunda ona bakmadan cebimden evin anahtarlarını çıkarttım. Apartmanın kapısını açarken, "Birazdan güneş doğacak. Boşuna bu saatte taksi bulmakla uğraşma." dedim gayet normal bir şekilde.

Ecem ve Fred evdelerdi. Muhtemelen uyuyorlardı ve ben Duhan'ı eve sokarken bizi görmeyeceklerdi. Duhan'ı eve attığım gerçeğiyle yarın sabah ilgilenecektim. Şimdiyse yapmak istediğim tek şey uyumaktı.

Duhan hiçbir şey demeden apartmanın içinde beni takip ederken birden, "Laçin ve Fred hakkında ne düşünüyorsun?"diye sordu.

Birinci kattaki Ecem'in evine merdivenle çıkarken alayla "Ne mi düşünüyorum?"diye alayla sordum.

"Onun bağımlılığı yüzünden tetikçilerle ortak olmak zorunda kaldım, saçma sinir krizlerinde bana zarar vereceğinden korkmama rağmen tepkisiz kaldım."

Kapının önüne geldiğimizde anahtarlıktan evin anahtarını seçtim.

"İnanabiliyor musun, onu çöp kutusundan bile çıkarmış olmamıza rağmen benim veya ailesi için değil, iki gün önce hayatına girmiş olan kız yüzünden bağımlılığından kurtulmaya çalışıyor."başımı onaylamazcasına iki yana salladım.

Arabasını iyiki pert etmiştim.

Tam kapının kilidini açmıştım ki Duhan beni kolumdan tutarak durdurdu. Yavaşça ona dönerek ne olduğunu anlamaya çalıştım.

Kaşları çatılmıştı. Gözleri kısılmış ve sarı hareler düşünceyle dolmuştu.

"Atak geçirip sana hiç zarar verdi mi?"sesinde aşırı kontrol vardı. Gözlerinde merak ve dizginlenmiş bir öfke bulunuyordu. Bu bakışlar beni tedirgin etsede başımı yavaşça iki yana salladım.

"Hayır."dedim sadece.

Fred o maddeleri kullandığında başka birine dönüşüyordu. Beni duvara sıkıştırmasını saymazsak, onu genellikle sızmaya yakınken veya etkisi geçmek üzereyken yakalardım.

Dediğim gibi onu uzun zamandır saldırgan görmüyordum. Muhtemelen evleri ayırdığımız içindi.

Duhan'ın gözleri, dediklerimde dürüst olup olmadığımı anlamak istercesine yüzümde dolandı.

Boş vermişçesine başımı yavaşça iki yana salladım ve tekrardan kapıya döndüm. Kapıyı yavaşça açarak başımı içeriye uzattım. Işıklar sönmüştü ve tamda beklediğim gibi uyumuşlardı.

Bakışlarımı salona doğru çevirdiğimde hala televizyonun çalıştığını duvara yansıyan renklerden anladım.

Ayakkabılarımı çıkararak içeriye girdiğimde koltukta sızmış olan Fred'i fark ettim.

Ben içeriye girdiğimde Duhan'da peşinden girip kapıyı kapattı.

Sessiz ve temkinli adımlarla salona doğru ilerledim. Fred'in bir kolu koltuktan aşağıya sarkıyordu ve yüz üstü yatarak salyalarını akıtıyordu. Bakışlarımı televizyona çevirdiğimde NBA maçlarından birini izlediğini fark ettim. Ya beni beklediği için koltukta uyuyakalmıştı yada NBA maçı izlerken.

Tekli berjerin üzerindeki örtülerden birini alarak rahatsız etmeden Fred'in üzerine örtmeye çalıştım. Bunu yaparken nefesimi tuttuğumu örtüyü bıraktığımda fark etmiştim. Sehpanın üzerimdeki kumandaya uzandım ve televizyonu kapattım.

Şimdiyse her yer kapkaraydı. İçeriyi aydınlatan tek şey camlardan içeriye sızan Ay ışığıydı.

Olduğum yerde dikleştim ve odama gitmek için arkamı döndüm.

Ama o sırada amerikan mutfağı salondan ayıran tezgaha yaslanmış olan Duhan'ı görerek duraksadım. Beni mi izlemişti? İçeriye gideceğini düşünmüştüm.

Kollarını birbirine dolamış, başını bir omzuna yatırarak dikkatle içerisinde olduğum kareyi inceliyordu.

Gözlerimi onun sarı harelerinden kaçırarak odama doğru istikrarlı adımlarla ilerledim. Beni takip eden gölgeden, peşimden geldiğini anladım.

Odama girmeden önce kontrol etmek istercesine Ecem'in kapalı olan odasının kapısına baktım.

En sonunda odama girdiğimde, evin diğer yerleri gibi içeriyi yalnızca Ay ışığı dolduruyordu.

Duhan peşimden odaya girdiğinde toprak ve deniz kokusu içeriyi doldurdu. Sırtım ona dönükken gözlerimi saniyelik yumarak bunun tadını çıkarttım.

Odamın kapısı kapandığında tok bir ses içeride yankılandı. Sertçe yutkunarak gözlerimi araladım.

Önce omzumun üzerinden ona baktım. Ardından bedenimi tamamen ona doğru çevirdim.

Sarı gözleri yüzümde dolandı ve kahvelerimle buluştu. Düşünceler gözlerinden akıp geçiyordu ama hiçbirini tutamıyordum.

Bu gece yarışlara gelmişti ve benim yaptığım gibi yarışırken yanıma oturmuştu. Kabullenmek istemesemde oradaki varlığının beni daha güçlü hissettirdiğini inkar edemezdim.

Abimle kavga ederken tek bir kelime dahi etmemişti. Ne öncesinde ne sonrasında.

Sanırım o gerçekten tam anlamıyla suç ortağımdı ve bu bana fazlasıyla iyi hissettiriyordu.

Artık onun yokluğunu düşünmek, herhangi bir duyu organımdan vazgeçmek gibi hayatımı sarsacak bir şeymiş gibi geliyordu.

Bendeki bu şeyin ne olduğunu bilmiyordum. Bir benzerini daha önce hiç yaşamamıştım. Fakat bağımlısı olduğumu inkar etmeyecektim.

"Bu gece için teşekkür ederim."derin bir nefesle ciğerlerimdeki tüm havayı boşalttım.

"Yanımda olman bana iyi hissettiriyor."bu gece bu itirafı haketmişti. Bakışlarımı ondan kaçırdığım esnada dudağının kenarının yukarıya keyifle havalandığını yakalamıştım ama kendime daha fazla bakmaya izin vermeden ona omzumu dönüm ve dolabımın kapağına elimi attım.

"İstersen sana Fred'in kıyafetlerinden verebilirim. Burada kalacağı zamanlar için yedekte birkaç tane var. Gerçi biraz dar gelebilir ama-"Duhan dolabın kapağına uzanmış olan elimi tutarak beni durdurdu.

Ne olduğunu soran bakışlarımı ona çevirdiğimde, sadece başını hafifçe omzuna yatırdı ve kısılmış gözleriyle, "Hadi sadece uyuyalım." dedi bitkin bir şekilde.

Artık uzadığı için kıvırcıklaşmaya başlamış ve dağınık olan kumral saçlarına baktım. Gerçekten çok yumuşak görünüyorlardı. Göründükleri kadar yumuşaklar mıydı?

Tabiki yumuşaklardı. Onu öperken boşuna elimi saçlarına daldırmıyordum.

Beni elimden nazikçe çekiştirerek yatağın yanına getirdi ve boştaki eliyle yorganı havaya kaldırdı. Yatağa yerleşti ve benimde altına girmem için yorganı havada tuttu. Boştaki yere yerleştiğimde yorganı üzerimize tamamen örttü.

Kolunu yastığın altından geçirdikten sonra başını yastığa yasladı. Yüzü bana dönüktü ama gözleri kapanmıştı bile.

Yorganı omzularıma kadar çekerek kendim için rahat bir pozisyon bulmaya çalıştım.

"Üşüyor musun?" Diye sorduğunda bakışlarımı yorgandan çekerek aralanmış gözlerime çevirdim.

"Ben uyurken yorgana sarılırım."dediğimde aynı şekilde dudağının kenarı havalandı ve dudağının altındaki o çukur belirginleşti.

"Alternatiflere açık mısın?" Diye sorduğunda yüzümü "Ne demeye çalışıyorsun?"diye sorarcasına buruşturdum. Bu onu daha çok gülürdü.

Ben ne olduğunu anlamadan beni kendine çekti ve kollarımı ona dolattırdı. Bir saniye sonrasında birbirimize sarılıyorduk.

Nefesimi tutmuş bir şekilde yüzüne, çenesinden aşağıdan bakarken o da bakışlarını bana indirdi. Gülümsemesi kıkırtıya dönerken göğüsü sarsıldı.

"Bu sarılma alışkanlığın hakkında konuşmamız gerekiyor."dedim ciddi olmaya çalışarak.

"Bence,"dedi gülüşüne ara vererek.

"İlk önce senin neden sarılmayı sevmediğini konuşmalıyız."dedi bundan büyük keyif aldığını belli ederek.

"Önce ben sordum." Dediğimdeyse bir çocuk gibi "Bana ne."diye beni geçiştirdi. Bu cevabı yüzümde bir gülümsemeye neden oldu. Arada büründüğü bu mızıkçı kişiliği seviyordum.

"Gereksiz temas, kişisel alan ihlali ve yaygınlaşmış bir teselli biçimi. Hoş şeyler anımsatmıyor." Diye kendimi açıklamaya çalıştım.

"Bence fazla fiziksel düşünüyorsun."dediğinde aynı alaycılıkla "Öyle mi?"diye sordum başımı geriye yatırarak. Boştaki eliyle yastığa dağılan saçlarımla oynarken bana bakmıyordu.

"Sarıldığın zaman, fiziksel olarak karşındaki kişinin kalbine en yakın olduğun zamandır. Birde bu açıdan bak." Derken hala saçlarımla oynuyordu.

"Karşımdakinin kalbine yakın olmak bana ne kazandırır?"diye sorduğumda yorgunlukla derin bir nefes verdi ve saçlarımla oynayan eli durdu. Duygusuz ve beklenmedik şekilde kısık bir ses tonuyla, "Bu sayede hala yaşadığından emin olursun."diye mırıldandı. Bakışlarım yüzünde gezdirdim.

Sarı gözleri sonunda benimkilerle buluştuğunda, "Değer verdiğin insanların kalp atışını hissetmek bazen tüm sorunlarına çözüm olabiliyor."dedi "Bunun değerini bilmelisin."dercesine.

Bir süre sadece gözlerine baktım. Oradaki yıkım varlığını hatırlattığında bakışlarımı ondan kaçırdım ve başımı göğüsüne, tam kalbinin üzerine bastırdım. Düzenli ritim kulağımda yankılanırken gözlerimi kapattım.

Haklıydı. Gerçektende bu düzenli ritim insana iyi hissettiriyordu. Başım hafifçe geri çekerek dudaklarımı kazağının üzerinden, kalbimin denk geldiği yere bastırdım. Ardından tekrardan başımı göğüsüne yasladım.

Ve o an kendimden bile beklemediğim bir itiraf dudaklarımın arasından kaçıverdi.

"Galiba seni seviyorum."bunu söylemem gerekiyormuş gibi hissediyordum. Sadece ona değil. Kendimede.

"Neden?"diye sorduğunda buna verebileceğim birçok cevabım vardı. Ama ben aralarından en kapsamlı olanı seçtim.

"Fazla tanıdıksın."Öyleydi. Hemde canımı yakan bir şekilde. Sanki hayatımda her zaman onun için bir yer vardı ve bir pazıl parçası gibi girmesi gereken yere yerleşmişti. Artık o yakınımda olmadığında o boş yer varlığını hatırlatmak istercesine sızlıyordu.

Beni saran kollarıyla olabilirmiş gibi beni daha da kendine bastırdı.

"Söz, bir gün onu söyleyecek cesareti bulacağım. Doğru zaman geldiğinde."bu dediği beni gülümsetti.

"Benim acelem yok. Bir yere gitmiyorum sonuçta."

"Bunu bilmek güzel."dedi eli saçlarımda dolanırken.

"Bu saatten sonra istesen de gidemezsin."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

19okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.