6. bölüm / 31
Güneş Kapanı6-Çürük Kale
Bölümler 31Şu an: 6-Çürük Kale
- 1 1-Satır Başı2.515 kelime
- 2 2-Kaybolmuş Hayatlar3.590 kelime
- 3 3-Yeni Düğüm5.251 kelime
- 4 4-Ölüm Meleği6.267 kelime
- 5 5- Kanadı Kırık Anılar5.385 kelime
- 6 6-Çürük Kale5.540 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 7-Annesiz Kedi3.366 kelime
- 8 8-Anahtar Kralı4.180 kelime
- 9 9-Büyük Balık Küçük Balığı Yer5.229 kelime
- 10 10-Şüphe Çıkmazı4.065 kelime
- 11 11-Show5.844 kelime
- 12 12-Hata4.974 kelime
- 13 13-Giz Halatı4.497 kelime
- 14 14-Kötü şeyler yapan İyi Adamlar4.251 kelime
- 15 15-Yanlış3.453 kelime
- 16 16-Ölüm Çukuru5.743 kelime
- 17 17-Yirmi Yedi5.810 kelime
- 18 18-Ayçiçeği4.717 kelime
- 19 19-Tetik4.066 kelime
- 20 20-Suç Ortağı4.557 kelime
- 21 21-İhtimaller Korkuyu Besler4.032 kelime
- 22 22-Alt ve Üst3.203 kelime
- 23 23-Güven4.593 kelime
- 24 24-Karanlık Koridorlar6.119 kelime
- 25 25-Ağır Yükler6.781 kelime
- 26 26-Kalbe Yakın7.725 kelime
- 27 27-En Baştan5.529 kelime
- 28 28-Serbest Düşüş6.511 kelime
- 29 29-Soğuk4.367 kelime
- 30 30-Kör Düğüm3.498 kelime
- 31 31-On Dört ve On Yedi Yaş4.429 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Eylül hanımın ilk doğumundan sonra ikinci hamileliğinde sağlığı yerinde olmasına rağmen bebeği düşürmesinin nedeni ne olabilir?"
"Kan uyuşmazlığı." Gazel'le aynı anda söylediğimiz cevap sonrasında sinirle gerilen suratımla ona döndüm. Onun da benden bir farkı yoktu. Yeşil gözleri sahne ışığını ondan çaldığım için hırsla parlıyordu. Ama bilmediği bir şey vardı ki, o ışık her zaman bana aitti.
"Utanın kendinizden, stajyerler bile anında cevap verebiliyor." ortayaşlı kadın doğumdan sorumlu olan Muhsin hocanın sözleriyle bakışlarım Gazel'den ona döndü. Aşağıyukarı benimle aynı boyda olan ve başının üzerinde birkaç tel kalmış hocanın arkamızdaki intörnlere söylendiğini farkettiğimde gerginlikle yanağımın içini dişledim. Bu hiç hoş değildi. Staj döneminde hocalardan çok intörnlerle muhattap olurduk ve iletişim kurabilme bakımından bu olay benim için hiç hoş olmayacaktı. Orta yaşlı kadın doğumcu, solmuş kahvelerini arkamızdaki intörn grubundan çekerek ben ve Gazel arasında gezdirdi.
"Tebrik ederim çocuklar cevabınız doğruydu."sonrasında hiçbir şey demeden koridorda ilerlemeye başladı. Doğum sonrası annelerin sağlık kontrollerinin son kez yapıldığı müşhade odalarının olduğu bölümdeydik. Cam kapıların ardındaki anneleri görüyor, vakaları öğreniyorduk. Uzun geniş koridorda intörnlerin arasına karışmış, görebileceğimiz kadar şey görüp, tecrübelenmeye çalışıyorduk. Tabi bunu yaparken atılganlığımız yüzünden Gazel ve ben intörnlerin nefretini kazanmış olabilirdik.
Büyük grup Muhsin hocanın peşinden ördek sürüsü gibi ilerlerken Gazel ve ben en arkada kalmıştık.
"Bilerek yapıyorsun."Gazel'in sözleriyle çatık kaşlarımla ona döndüm. Bana bakmıyordu. Yeşil gözleri önündeki gruptaydı. Elleri önlüğünün ceplerinde oldukça rahat bir görüntüye sahipti. Oflayarak önüme döndüm.
"Yine boş konuşuyorsun Gazel."diye söylendim aynı onun gibi. Bugünlük staj bittiği için koridorun sonuna geldiğimizde büyük gruptan ayrıldık. Bizlere ayrılan dolapların olduğu kata doğru ilerlerken Gazel'de benimle geliyordu.
"Tam evet oldu dediğimde hevesimi kursağımda bırakıyorsun."bunu alayla söylemişti ama aslında ciddi olduğunun farkındaydım. Ona rakip oluşum gerçekten zıvanadan çıkmasına neden oluyordu. Hayatımda tanıdığım en hırslı insan tartışılmaz Gazel'di. Gözlerimi devirmeden edemedim.
"Hiçbir zaman evet oldu deme. En azından böylelikle daha az üzülürsün."Gazel'i arkamda bırakarak bizim için ayrılmış olan dolapların olduğu geniş odaya girdim. Burada sadece bir tane geniş cam vardı ama o da filmliydi. Dışarısı net bir şekilde görünse de içerisi görünmüyordu. Köşedeki gri renkteki dolabıma doğru ilerlediğim sırada başka bir dolabın daha kilidinin açılmasını duyduğumda Gazel'in de benimle buraya girdiğini fark ettim.
Onu umursamayarak dolabımı açtım ve içinden kot ceketimi çıkardım, arkamdaki uzun banka benzeyen tahta parçasına koydum. Önlüğümün cebindekileri çıkartarak bez çantama yerleştirdim. Sonrasındaysa önlüğümü çıkartarak askıya astım. Hava bozmaya başlamıştı ama hiçbir zaman havaya uygun kıyafetleri giymeyi başaramamıştım. Bugün de o günlerden biriydi. Tüm gün boyunca gri ince blüzümün üstüne giydiğim beyaz önlüğümle hastanenin içinde donmuştum. Şuanki tek hedefim hızlıca eve gidip üzerime kalın bir şeyler geçirmekti.
Hızlıca kot ceketimi üzerime geçirdim ve çantamı aldığım gibi geniş, dolapların olduğu kasvetli sayılabilecek gri odadan çıktım. Hastanenin içinde çıkışa doğru ilerlerken cebimden çıkardığım telefonuma baktım. Saat beşe geliyordu ve abimden mesaj vardı. Hızlıca mesaja tıkladım.
Gönderen: Cenk Erel
Fred anneme sürpriz yapmak istedi (14.58)
Akşam hep beraber yemek yiyeceğiz (14.58)
Asya da gelecekmiş galiba (14.59)
Biz Ecemle şimdi annemin evine geçiyoruz (15.15)
Bu kız heyecandan kafayı yedi (15.48)
YARDIM ET (15.56)
Gülerek parmaklarımı ekranda gezdirdim.
Gönderilen: Cenk Erel
Tamam bir saate gelirim (16.47)
Annem ve Ecem birbirlerini sadece bizlerden duydukları kadar tanıyorlardı. Üç yıldır yüzyüze tanışma fırsatları hiç olmamıştı. Ecem, annemin otoriter ve soğuk bir kadın olduğunu biliyordu. Son zamanlarda yaşlanmanın etkisiyle bu özellikleri hafiflemiş olsa da annemin, sevdiği adamın annesi olduğu gerçeği değişmiyordu. Annem mutsuz bir kadın değildi ama her şeyde bir kusur bulmak gibi bir özelliği vardı. Mükemmeli zorlayan bir kadındı. Ne diyebilirdim ki...Ecem'in işi gerçekten çok zordu.
Hastanenin otomatik kapısından geçerek dışarı çıktım. Birkaç basamak merdivenden aşağıya inerken rüzgar saçlarımı savurdu. Hava birkaç gündür olduğu gibi fazlasıyla bulutlu ve yağmur yağmaya meyilliydi. İleriden bir taksi çevirsem iyi olacaktı ama her türlü trafiğe takılacağımı bildiğimden, otobüse binmeyeceğime sevinemedim bile.
Ellerim cebimde merdivenlerden indiğimde bakışlarımı ayaklarımdan çektim. Kahvelerimi tam karşıma hizaladığımda gördüğüm tanıdık yüzlerle suratımdaki düşünceli ifade anında kayboldu. Hastanenin önündeki yolun karşı kaldırımında bir taksinin yanında dikilen Fred ve Asya'ya baktım. Fred'in kahve kıvırcık saçları her zamanki gibi dağınık ve rüzgarın etkisiyle dalganıyordu. Elleri siyah pantolonunun cebinde oldukça rahat bir görünüyordu. Üzerinde sadece lacivert bir gömlek vardı. Nasıl bu halde üşümeden durabiliyordu? Yanındaki Asya onun aksine daha kalın giyinmişti. Üzerindeki deri ceket ve kot pantolonunun altına geçirdiği postallarıyla en son gördüğümden farksızdı. Rüzgarın savurduğu kumral saçlarını kulağının arkasına ittiğinde küçük suratı daha net göründü. Kahve gözleri beni bulduğunda yüzündeki ifadenin yerini kocaman bir gülümseme aldı.
Hızlıca eliyle Fred'in koluna vurdu. Fred ne olduğunu sorarcasına ona döndüğünde hızlıca nedenini anlayarak bana baktı. İkizimle gözgöze geldiğimizde elini kaldırdı. Üzerime yürümesi ve kurşunlu balo gecesinden sonra bana karşı eski tavrını tekrardan takınmıştı. Sanırım olanları hiç yaşanmamış gibi kabul ettiğimiz, sessiz bir anlaşma yapmıştık.
Dikkatlice karşıdan karşıya geçtiğimde, taksiye doğru ilerledim. Ben daha yanlarına ulaşamadan Asya kollarını bana doladığında burnuma dolan hafif vanilya kokusuyla bende ona sarıldım.
"Çok özledim."dedi sadece, bende gülerek ona daha sıkı sarıldım. Başım omzundan sarktığı için Fred'le gözgöze gelmiştik. Bize bakarak gülüyordu.
"Gitmeseydin o zaman İngiltereye."dedim geri çekilirken. İngiltereden bahsettiğim için yüzünü buruşturdu.
"İstediğimden gittim çünkü."dedi durumundan çokta memnun olmadığını belli eden bir ifadeyle. İstediğinden gitmemişti.
Amcam onu burada zapttedemediği için İngilteredeki diğer kuzenlerinin yanına yollamıştı. Amcamı ne kadar çok sevsem de Asya'yı oraya yollayarak büyük bir hata yaptığını düşünüyordum. Asya fazlasıyla hareketli ve vurdum duymaz bir kızdı. Birbirimize benziyorduk bir bakıma, sonuçta küçüklüğümüz beraber geçmişti ama o benim aksime daha saldırgandı. Evet doğru kelime buydu. Öfke problemleri vardı.
İki yıl önce amcam ve babam onları Fred'le birlikte fransadaki bir dil kampına yollamıştı, tam olarak ne olduğunu bilmesem de, kursun sahibi babamları arayıp çocuklarını buradan almalarını söylemişti. Amcam ve babamın gazabında korkmuş olacaklar ki kurtulmak için oradan italyaya annemin yanına kaçmışlardı. Yaklaşık bir ay orada kaldıktan sonra amcam ve babamın siniri geçince eve geri dönmüşlerdi ama amcam hırsını alamamış olacak ki Asya'yı İngiltereye yollamasına hiç kimse engel olamamıştı. Derya ablanın ağlayışları hala aklımdaydı, aylarca amcama trip atmıştı.
"Sonra bol bol konuşursunuz işlerimiz var."Fred'in aramıza giren sesiyle ikimizin de bakışları ona döndü. Çok uzatmadan taksiye bindiğimizde Fred öne oturmak zorunda kalmıştı. Asya ve Fred birbirlerinin kız, erkek versiyonlarıydı. Onlar beraberken ateş ve barut gibilerdi. Kıyamet kaçınılmazdı. En yakın zamanda başlarını derde sokacaklarından emindim.
Ecem akşam için yemekleri kendi hazırlamak istediğinden Fred'e alması için oldukça kabarık bir liste vermişti. Bu yüzden annemin evinin yakınlarındaki büyük bir markette taksiden inmiştik. Marketten çıktıktan sonra bu yağmurda tekrardan taksiyi nasıl bulacağımızı gerçekten merak ediyordum.
Tüm yol boyunca Asya'yla konuşmuştuk ama bakışlarım Fred'teydi. Başını cama yaslamış dışarıyı izlemişti. Bu sıralar gerçekten o kıvırcık kafasının içinden ne geçtiğini merak ediyordum. Abimde de bir tuhaftı zaten. Kimse önceden olduğu gibi değildi. Yoksa ben mi onları farklı görmeye başlamıştım?
Ecem'in Fred'i telefondan taciz etmesi üzerine daha hızlı olmak adına reyonlara dağılmış, ihtiyaç listesindekileri toplamaya çalışıyorduk. Araba bende olduğu için rahattım. Telefonumadaki benim almam gerekenlerin listesine baktıktan sonra önümdeki sosların olduğu rafta bakışlarımı gezdirdim. Acaba akşama ne yapacaktı Ecem? Ben ve Asya mutfakta tam olarak birer nükleer silah olduğumuzdan bize iş vereceğini sanmıyordum. Abim ve Fred'in durumunun da pek parlak olmadığını düşünürsek Ecem'in işi zordu. Mikrodalgada ısıtılabilen yemeklerden alsam iyi olacaktı. Kızın bunca kişiyi doyuracak yemek yapmasına imkan yoktu.
Önümdeki kremayı almak için rafa uzandığımda bir el benden önce davranarak kremayı aldı. Bakışlarım hızlıca elin sahibine kaydı. Üzerinde siyah uzun kollu bir tişört vardı. Tişörtünün üst kısmı bedenini çok güzel bir biçimde sarıyor olsa da aşağıya doğru bollaşıyordu. Altındaki siyah pantolon ve postalarıyla baştan aşağıya karanlıktı. Kara melek diye geçirdim içimden. Sarı gözleri olabilirmiş gibi daha da dikkat çekiyordu. Kumral saçları dağınıktı.
"Beni takip ediyorsun değil mi?"diye cevabını bildiğim soruyu sordum aptal gibi. Olduğum yerde dikleşerek ağırlığımı tek ayağımın üstüne verdim. Uzun parmaklarımı market arabasına daha sıkı dolayarak sakinleşmeye çalıştım. Hastanedeki geceden sonra beni eve bırakmış sonrasında da ortalıkta görünmemişti. Farkındaydım, kafamı toplamam için bana zaman tanımıştı. Şimdi ona bunun için de mi teşekkür etmem gerekiyordu? Zamanı geldi diye düşündüm. Benden istediği şey tam olarak ne haltsa yapmam için zaman gelmişti.
Yüzünü sahte, düşünceli bir ifadeyle buruşturdu ve "Belki."dedi omuzlarını silkerken. Az önce raftan aldığı kremayı market arabama bıraktığında kaşlarım durumu sorgularcasına havalandı.
"Ee başka ne lazım?"diye sorduğunda gözlerimi devirerek ondan uzaklaşmak için arabayı onun aksi yönünde çevirdim. Ondan uzaklaşarak elimdeki telefonumdaki listeye baktım. Onu görmemezlikten gelirsem gerçekten yok olur muydu? Et bölümün yanındaki balıkların olduğu bölüme geldiğimde buradan alacağım şeyler olduğundan durmak zorunda kaldım. Peşimden geldiğinden o da benimle beraber tezgahın önünde dikilmeye başladı. Onu umursamadan tezgahın arkasındaki görevliye, "Dört tane levrek alabilir miyim?"diye sordum hızlıca. Kırklarındaki adam başıyla beni onayladı ve ellerine eldiven geçirerek önündeki buzlu tezgaha yatırılmış balıkların arasından levrekleri seçmeye başladı.
O sırada Duhan araya girerek, "Onu değil, diğerini verin." dedi aynı zamanda uzun parmaklarıyla istediği balığı gösterirken. İstediği balık mı? Benim balığım.
"Ne yapmaya çalışıyorsun sen?"diye sordum kızgın çıkmasına engel olamadığım sesimle. Böyle peşimde kuyruk gibi dolanarak ne elde etmeye çalışıyordu? Omzunun üzerinden sarı gözlerini bana çevirdi.
"Bayatlamak üzere olmayan bir balık almanı sağlıyorum."dedi sanki çok doğal bir şeymiş gibi. Aslında doğaldı ama değildi de. Durmadan bana iyilik yapmasından sıkılmıştım. Balıkları toplayan adam "Temizlememi ister misiniz?"diye sorduğunda ben "Lütfen."derken Duhan'da "Evet." diyerek adamın sorusunu yanıtladık. Adam bakışlarını ikimiz arasında gezdiridi. Sonrasında arkasındaki tezgaha dönerek balıkları temizlemeye başladı. Başımı yana çevirerek Duhan'ın bana dönük olmayan sol profiline baktım. O an kulağının biraz altındaki hilal dövmesini gördüm. Daha önce de görür gibi olmuştım ama bu kadar net bir şekilde hiç görmemiştim. Ona baktığımı farkedip başını çevirdi. Böylelikle dövmesine bakmayı kestim.
"Derdin ne? Gerçekten?"Onu incelediğimi anlamasını istemiyordum o yüzden refleks gibi kendiliğinden çıkan sorumu sinirle harmanlayarak güneş gibi parlayan gözlerine baktım.
Diliyle dudağını ıslattıktan sonra "Seni araştırmamdan rahatsız olduğunu düşündüm ve seni, bizzat senden tanımaya karar verdim."dedi oldukça rahat bir tavırla. Dediği şeyle kaşlarım yay gibi havalandı. Beni tanımaya çalıştığını söyledi evimi, mail adresimi ve ailem hakkında gizli bilgileri bilen adam.
Hafifçe ona doğru yaklaştım ve sesimi biraz alçaltarak "Sanki bunu yapmak için biraz geç kaldın." dedim bir sır verirmişçesine. Sarı gözlerini yüzümde gezdirdi. Tam bir şey demek için dudaklarını aralamıştı ki Fred'in sorarcasına, "Anı?"diye adımı seslenmesiyle o tarafa. Yani arkama döndüm. Duhan'da ilk başta omzunun üzerinden sesin geldiği yöne bakmış, sonrasında tamamen dönmüştü.
Asya ve Fred yanımıza gelerek sorgulayan bakışlarını ikimiz arasında gezdirdile. Hadi bakalım, neden buradasın Duhan? Ne diyeceğimi bilemezcesine Duhan'a döndüm. Bana bakmıyordu. Sarı gözler Fred ve Asya'daydı. Acaba başkaları da ona bakan bu sarı gözlerden böylesine etkileniyor muydu? Yani, etkilenmekten kastım iyi anlamda değil. Kesinlikle değil. Sessizliğe son vermesi gereken kişinin ben olduğumu düşündüğümden gerginliğimi gizlemeye çalışarak, "Merhaba." dedim. Fakat bu yeterli olmamıştı. Fred'in bakışları Duhan'daydı.
"Ben seni daha önce bir yerde görmüş olabilir miyim?"Asya'nın Duhan'a yönelttiği soruyla bakışlarım erkekler arasındaki o garip etkileşimden diğer tarafa doğru kaymıştı. Duhan'ın sarı gözleri Asya'yı bulduğunda hiç düşünme gereksinimi duymadan "Sanmıyorum." dedi. Ortak nerede buluşmuş olabilirlerdi ki? Sonuçta Asya İngilteredeydi.
"Aslında..."Fred elini kıvırcık saçlarından geçirdi ve sonrasında elini ensesine koyarak "...sana teşekkür etmek istiyordum. O gece için."dedi çekingen bir tavırla. Bu haline alışkın değildim ama böyle bir tavır sergilemekte haklıydı. O gece gerçekten fazla dağıtmıştı. Eğer Duhan olmasaydı Fred'i oradan zor toplardım.
Duhan güven vermek istercesine samimi olmaya zorladığı gülümsemesiyle, "Teşekkür etmene gerek yok. Bazen olur öyle." dediğinde gerçekten samimiydi. Yüz ifadesi ne kadar yapmacık veya donuk görünsede nedense dediklerinden o sıcaklığı almıştım. Asya'nın aniden kaşları çatıldı ve ardından hemen farkındalıkla havalandı. Eliyle Duhan'ı işaret ederek, "Şimdi hatırladım. Sen Anı'yla havuza düşen çocuksun."çocuk mu? Bu mu çocuk Asya? Üstelik düşmedik, bilerek ve isteyerek ikimizi de o havuza bizzat kendisi soktu.
Duhan, Asya'nın dediğini başını hafifçe sallayarak onayladı. Asya'nın kahveleri beni bulduğunda nereden buldun böyle bir adamı? dercesine Duhan'ı işaret etti. Cebimdeki telefonumun titremesiyle onlara bakmayı keserek arayan kişiye baktım. Arayan Ecem'di. Büyük ihtimalle nerede kaldığımızı sormak için arıyordu. Aramayı reddettiğim sırada herkesin bakışlarının benim üzerimde olduğunu farkettim. Sertçe yutkunarak, "Artık gitmemiz gerekiyor."dediğim anda arkamdaki balıkları temizleyen görevlide yaptığı paketi uzatıyordu. Güzel zamanlama. Paketi aldığım gibi arabaya koydum. Duhan'dan uzaklaşmak adına arabayı ittirdim.
"Hadi gidelim." diyerek ilerlemeye başladığım sırada Fred'in Duhan'a "Annem İtalyadan geliyor hep beraber yemek yiyeceğiz. Eğer işin yoksa sende gelsene?"diye sormasıyla fal taşı gibi açılmış gözlerimle onlara baktım. Eğer imkanım olsaydı, gözlerimle onu parçalara ayırabilirdim. Ciddi olamazdı değil mi? Hayır hayır kesinlikle oldukça ciddi bir biçimde bunu teklif etmişti. Duhan'ın kaşları durumu sorgularcasına çatıldı.
"Aile yemeğine benziyor. Benim gelmem sanki hoş olmaz."sana kalsa geleceksin yani?
"Evet. Kesinlikle bir aile yemeği. Gelmemen daha iyi."diyerek hızlıca araya girdim. O sırada Asya "Ne olacak canım. Hem o kadar kurtarmış seni. Teşekkür etmiş oluruz."dediğinde sert bakışlarımı Duhan'a çevirdim. Hayır, kabul etmeyeceksin.
"Masada fazladan bir tabak kimseyi rahatsız etmez."hayır Fred eder. Beni eder. Koyulaştığından emin olduğum kahvelerimi olabildiğince imalı bir şekilde Duhan'a çevirdim. Kabul etme. Ne olur kabul etme. Sarı gözler üzerimde gezindiğinde sertçe yutkundum.
"Gelmemi ister misin?"diye soruğunda şaşkınlıkla afalladım. Sorduğu soruyu algılamaya çalışırken birkaç kez gözlerimi kırpıştırım. Sanırım az da olsa anlamaya başlamıştım. Benim korktuğum şey Duhan değildi. Duhan'ın yapabilecekleriydi. Bu zamana kadar bana hiçbir şekilde zarar vermemişti. Aksine hep beni bir şeylerden kurtarmıştı. Fakat bunu benden bir çıkarı olduğu için yapıyordu. Yani en azından gerçekten tanımadığım bir adam hakkında yapabileceğim yorum en fazla bu kadardı. Benim aksime o benim için baştan aşağıya bilinmezlikti. Belkide buydu asıl problem. Bilinmezliğin verdiği korku.
Gözlerimi Duhan'dan kaçırarak Asya ve Fred'e baktım. İkisi de bana artık bir cevap ver ama olumlu olsun dercesine bakıyordu. Eğer gelme diye diretirsem fazla mı dikkat çekmiş olurdum? Muhtemelen. Bana zarar vermiyordu ama bu sevdiklerime zarar veremeyeceği anlamına gelmezdi. Onu aileme sokamazdım. Düşüncesini tahmin edemediğim insanlardan korkuyordum.
"G-gel."kahretesin kekeledim. Kendine gel Anı! Sen bu değilsin. Duhan'ın suratı neden kekelediğimi sorgularcasına gerildi. Daha fazla kendi gerginliğime maruz kalmamak adına arabayı kasaların olduğu tarafa doğru ittirdim. Onları arkamda bırakmıştım. Yanıma doğru gelen hızlı adım seslerinden içlerinden birinin yanıma geldiğini anladım.
"Senin derdin ne? Niye ona bu kadar soğuk yapıyorsun? Adam ilahi bir şey bildiğin, bak çarpılırsın hiçbir doktor arkadaşın seni toparlayamaz."Asya'nın dediklerine sadece gözlerimi devirmekle yetindim. Ona karşı nasıl bir tavır sergilemem gerektiğini bilmiyordum. Duhan hakkındaki düşüncelerim gün geçtikçe şekil değiştiyordu. Birkaç dakika sonra, market kasasından çıkmış ellerimde poşetlerle önden otoparka doğru çıkmıştım. Evet şimdi taksi bulmamız gerekiyordu.
Sonra geniş otoparkta park edilmiş koca yeşil arazi aracını farkettim. Ben olduğum yerde dikilirken Duhan yanımdan beni es geçerek arabasına doğru ilerledi. Asya ve Fred'te onun peşinden arabaya doğru ilerlediklerinde mecburen peşlerine takıldım. Duhan hızlıca bagajı açtı ve elindeki poşetleri yerleştirdi. Bu sırada da Fred'le bir şey hakkında konuşuyorlardı ama kafamı onlara veremiyordum. Asya iste poşetleri bagaja koyduktan sonra telefonuyla biriyle konuşmaya başlamıştı.
"Adam güzel üçlük atıyor ama."dedi Fred başını onaylarcasına sallarken.
"Kyrie daha fazlasını yapıyor. Cavaliersın aklı olsaydı adamı ellerinden kaçırmazlardı."Fred, Duhan'ın dediğini başıyla onayladı. O sırada Duhan bagajı kapattı. Basketbol takımının adını duyduğumda konuştukları şeyi anlamıştım. Demek basketbola ilgiliydi. Fred ve abim tam anlamıyla basketbol delisiydi. İkiside lisede okulun basketbol takımındaydı. Hatta abimin kaptanlık yaptığı bir dönem bile olmuştu. Her maç çıkışı karşı takımla girdiği kavgaları dün gibi hatırlıyorum. Okulun parlayan çocuğu abimdi bu yüzden kimse onu karşısına almak istemezdi. Bu yüzden benimle iletişime girmeye korkar yada ona yakınlaşmak için benimle tanışmaya çalışırlardı. Tabi bu çabaları mahkeme duvarı yüzümü görmeleriyle son bulurdu.
Öne oturmak istemiyordum bu yüzden arabaya ilk ben oturmuştum. Arkadaki koltuğa sinmiş, küçük bir çocuk edasıyla kollarımı birbirine dolamıştım. Öylece, bir zehir gibi hayatımın içine sızıyordu ve ben hiçbir şey yapamıyordum. Öyle hızlı yayılıyordu ki bu zehir şimdiden düşünme becerimi hiç gocunmadan benden söküp almıştı. Kendimi onun karşısında fazlasıyla güçsüz hissetmeme neden oluyordu. Ben böyle bir kız değildim.
Asya'nın telefon konuşması bittiğinde arkada, benim yanıma oturmuştu. Çok geçmeden Fred ve Duhan'da arabaya binince marketin otoparkından çıktık. Tüm yol boyunca Fred ve Asya birkaç konu başlığı seçmişçesine konuşmuş, Duhan'da bazılarına katılmıştı. Fred bir yandan da yolu tarif ediyordu. Kendimi yabancı gibi hissediyordum. Sanki yarım saat önce tanıştıkları kişi Duhan değilmişçesine...bakışlarımı dikiz aynasına diktiğimde Duhan ona baktığımı hissetmişçesine sarı gözlerini üzerime dikti. Çatık kaşlarımla, bu durumdan memnun olmadığımı ona belli ettikten sonra kahvelerimi dışarıdaki akıp giden yola çevirdim. Yağmur adeta camı dövüyordu. Manidar bir gün.
Tanıdık iki katlı evin önüne geldiğimizde Duhan arabayı evin önüne çekti. Bu evi annem dışında bazen abimde kullanıyordu. Bu yüzden ev düzenli olarak temizleniyor, bakımları yapılıyordu. Arabadan indiğimiz gibi bagajdan aldığımız şeyleri boşaltmaya başkadık. Asya ve Fred poşetleri aldığı gibi bahçe kapısına ilerlediler. Siyah demir kapı Fred'in şifreyi girmesine gerek kalmadan açıldığında, kameradan izlendiğimizi fark ettim. Onlar içeriye girdikten sonra bahçe kapısını ben ve Duhan için açık bırakmışlardı. Bagajdaki poşetlere uzanırken Duhan yanımda dikilmiş beni izliyordu.
Poşetleri çıkartıp asfalt yere koydum. Sonrasındaysa kameranın açısında olmadığıma güvenerek kollarımı birbirine dolayıp karşısında dikildim. Sarı gözleri üzerimde gezindi. Bir eli açık olan bagaj kapısının üzerindeydi.
"Beni araştırıyorsun, takip ediyorsun, şimdi de yetmezmiş gibi ailemle beraber yemek yemeğe geliyorsun. Bir daha bu soruyu sormayacağım bu yüzden dürüşt ol. Amacın ne?"sorduğum soruyla dudakları alayla yukarı doğru kıvrıldı. Dudakları kıvrılınca hemen alt dudağının altında ufak bir gamze oluşmuştu. Bagajdaki son poşetleri de aldıktan sonra kapıyı kapattı ve arabayı kilitledi. Elindeki poşetlere ek olarak yere koyduğum poşetleri de kavradı ve karşımda dikleşti. Aslında o poşetler ağırdı.
"Seni tanımaya çalışıyorum."dedikten sonra beni es geçerek yanımdan doğruca, bahçe kapısına doğru adımladı. Ben şaşkınlıkla arkasından bakarken burada dikilmemin saçma olduğunu idrak ettiğimde peşinden koşar adımlarla ona yetiştim. Çoktan bahçe kapısından geçmişti. Arkamdan bahçe kapısını kapattım ve kahverengi eve giden çimenler arasındaki taş yolda onu takip etmeye başladım.
Hava kararmaya başladığından bahçenin otomatik aydınlatmaları yanmaya başlamıştı. Evin dış kapısının yanında durun saksının altından anahtarı çıkartacaktım ki kapı aniden açıldı. Abim sadece onu görebileceğimiz kadar kapıyı aralamıştı. Üzerinde her zamanki gibi polo yaka lacivert bir tişört vardı fakat tıraş olduğu için pis sakalları yoktu. Annem tertipi severdi. Onun için dış görünüş önemliydi çünkü ilk izlenimi dış görünüşün oluşturduğuna inanıyordu. Bu yüzdendir, abim her zaman polo yaka tişört giyerken, Fred gömlekleri tercih ederdi. Annemin bu düşüncesine inanamayan bir tek ben olduğumda durmaksızın azar işitirdim ama alışmıştım. Artık eskisi kadar etkilenmiyordum.
Abimin neredeyse siyah olan gözleri Duhan'ın üzerindeydi. Çenesi kasılmıştı ve en sert bakışlarını karşısındaki adama yolluyordu. Bu basit bir kız kardeş kıskanması değildi. Şuan bundan emin olmuştum. Fakat problemlerini sorsam söylerler miydi?
"Neden kapıda dikiliyorsunuz gelsenize içeri."Ecem'in içeriden gelen sesinden sonra abim yavaşça kapıdan çekildi ve içeri girmemiz için bize alan tanıdı. Duhan ilk benim içeri girmem için bekledi. Ben içeri girdikten sonra o da girince kapı ardından kapandı. Ben geniş antrenin ortasındaki vazonun olduğu sehpahaya benzeyen kahverengi tahta parçasını geçerek mutfağa doğru ilerlerken Duhan'da peşimden geliyordu. Beyaz mutfakta bakışlarımı gezdirdim.
Mutfağın ortasındaki ada kısmındaki ocağın üzeri tamamen dolu ve bir şeyler pişiyordu. Tezgahın üzerine konmuş açılmamış poşetler vardı. Lavabonun önündeki pencereden görünen ada manzarası oldukça net bir şekilde gözler önündeydi. Neredeyse dört duvar boyunca uzanan tezgahlar darmadağındı. Her yer tam anlamıyla her yerdeydi. Duhan çoktan mutfaktaki adanın olduğu kısma elindeki poşetleri bırakmıştı. Yanına giderek poşetlerin içini boşaltmaya başladım. O da bana yardım ediyordu.
"Bakma öyle kötü kötü."arkamdan gelen Ecem'in fısıltısıyla abimle beraber mutfağın kapısında dikildiklerini anladım. Duhan'da duymuş olacak ki ilk başta poşetlere bakarak güldü. Sonrasında işine devam ederken sarı gözleri beni buldu. Gözlerimi ondan kaçırarak mutfak kapısına baktım. Ecem elinde borcamla abime doğru bir şeyler fısıldıyordu. Abim gözlerini devirdikten sonra homurdanarak içeriye gitti. Ecem'le gözlerimiz buluştuğunda kocaman bir gülümsemeyle kahve gözleri kısıldı.
"Eğer biraz daha geç kalsaydınız gerçekten kafayı sıyıracaktım."Ecem'in dediğine gülerek poşetleri boşaltmaya devam ettim.
"Abim bahsetti."Ecem'in derin nefes verişini duyduğum sırada elimdeki şeyleri buz dolabına götürüyordum.
"O delirtti çünkü. Anlamıyor beni. Heyecandan kusacağım."buz dolabını kapatırken kıkırdadım. Heyecanlanmakta haklıydı aslında. Annem gözde büyültülecek bir kadındı. Babamın aksine, annemle sağlıklı bir iletişim kurmak onu zordur. Ecem ellerini beyaz tezgaha yaslayarak Duhan'a baktı.
"Keşke sakin, normal, midemin bulanmadığı ve erkek arkadaşımın annesiyle ilk defa tanışmayacağım bir günde seninle tanışabilseydik."dedi hızlı hızlı. Endişeliydi. Endişeli olduğunda hızlı konuşurdu. Elini Duhan'a doğru uzattı.
"Ben Ecem."Duhan, Ecem'in bu haline samimi bir gülümsemeyle karşılık verirken uzattığı eli sıktı.
"Duhan."dedi mesafeli bir ses tonuyla. Nedense Fred ve Asya'ya kıyasla Ecem'e daha mesafeli davranıyor gibi gelmişti. Bunun sebebi abimin sevgilisi olması olabilirdi. Hatta olabilirdi bu cümle için fazlaydı. Direkt o yüzdendi. Elleri birbirinden ayrıldığında Ecem ocağın üzerindeki bir şeyleri karıştırmaya başladı. Bende o sırada Duhan'ın tezgahın üzerine koyduğu şeyleri kilere yerleştiriyordum. Omzumun üzerinden onlara baktığımda Duhan bar sandalyelerinden birine oturmuş Ecem'in mutfak içinde koşturuşunu izliyordu. Aslında güzel bir görüntüydü. Hiç yabancı durmuyordu. Birden hayatıma girmiş olan bu adam, sanki kendisine ait olan boş bir koltuğa oturmuş gibiydi. Nasıl olabilirdi bu? Davranışları samimi, kurduğu cümleler uzundu. Böyle erkeklerin biraz daha burnu havada olması gerekmez miydi? Duhan yakışıklı biriydi. Ecem'in tabiriyle Yunan tanrısı. Karanlık bir tarafı olduğu, tartışılmaz bir gerçekti ama bunun aksine çok doğal bir tarafı da vardı.
Sanki her gün yabancı birilerinin evine gidiyormuş gibi rahattı. Belkide gerçekten gidiyordu? Bu davranışları gerçekten doğallığından mıydı yoksa oldukça başarılı bir oyuncu olduğundan mı? Düşüncelerimin durmadan aynı sonuca bağlanmasından nefret ediyordum. Bu aynı, sonu olmayan bir yolda giderken hep aynı ışıklarda durmak gibiydi. Kırmızı ışık yeşil ışığa dönse bile birkaç dakika sonra takıldığım şey yine aynı yerdeki kırmızı ışıktı.
Belkide fazla düşünerek kafamı gereksiz yoruyordum. Her şey göründüğü gibiydi ve ben fazla pimpirikliydim. Siktir oradan! Böyle bir şey olmasına imkan yok. Derin ve düşünceli bir nefes verdikten sonra kilerin kapağını kapattım. İçeriden Asya'nın"Anı!"diyerek adımı seslenmesiyle birlikte düşüncelerimden sıyrıldım.
Ecem'e baktığımda ne olduğunu bilmediğini göstermek istercesine omuz silkti. Duhan'ın sırtı zaten bana dönüktü.
"Ya bu tabaklar nerede!?"Asya'nın tekrardan bağırmasıyla ayaklarımı sürüye sürüye mutfaktan çıktım.
"Geliyorum!"ilerlerken bağırmıştım. Ecem ve Duhan'ı yalnız başlarına bırakmak istemiyordum. Duhan yüzünden sanki her an bir şey olacakmış gibi tetikteydim. Fakat bu kadar kalabalıkken bana veya başka birisine zarar veremezdi öyle değil mi? Yada verirdi. Bundan önceki zamanlarda etrafın kalabalık olup olmamasını hiç takmamıştı.
Salonun camları sonuna kadar açık, hava kararmış olmasına rağmen deniz ve ışıklar içerisindeki ada manzararası oldukça net bir şekilde görünüyordu. Arkadaki yeşil bahçenin olduğu yerde abimin sırtı dönük bir şekilde sigarasını içiyordu. Yağmur yağıyordu ama kendine kuru bir yer bulmuştu. Onu umursamamaya çalışarak bakışlarımı geniş salonda gezdirdim. İtalyadaki evin aksine buraya sadelik hakimdi. Bunun başlıca sebebi abimin de bu evi kullanıyor olmasıydı. Genel olarak eve kahverengi ve beyazın tonları hakimdi. Fred kendini beyaz, görünüşünden bile rahat olduğu belli olan koltuğa atmış televizyonda kanallarını tarıyordu. Onu kendi haline bırakarak geniş yemek masasını tek başına hazırlamaya çalışan Asya'nın yanına ilerledim. Ellerini beline koymuş düşünceli bir şekilde masaya bakıyordu. Ona doğru yaklaştığımı farkettiğinde başını kaldırdı.
"Büfeye baktın mı?"diye sorarken yanına çoktan gelmiştim. Arkasındaki büfenin kapağını açtığım sırada "Baktım ama bulamadım." dedi. Bulamamakta haklıydı çünkü oldukça geniş bir büfeydi ve tabaklar arkada kalmıştı. Beyaz tabaklara uzandım ve çıkardığım gibi masanın üzerine koydum. Çatal-bıçakları da çıkardığım sırada büfenin üzerindeki siyah çerçeveli fotoğraf dikkatimi çekti.
Abimle aramızda üç yaş vardı ama okula erken yazıldığım ve ilkokulda iki sınıf atladığım için onunla aynı dönemlerde okumuştum. Aslınabakılırsa benim için oldukça zor zamanalar. Her zaman sınıfın en küçüğü olduğum için dışlanmıştım ve abim beni ezmemeleri için hep bodyguard görevi üstlenmişti. Bu yüzden Fred'le değil ama abimle ikiz gibi büyümüştüm. Bu fotoğrafta lise mezuniyetindendi. Abim ve benim üzerimde okulun cübbesi vardı. Beni kolunun altına almıştı yüzünde kocaman bir gülümsemeyle bana bakıyordu ama onun aksine benim suratımda sinirli ve bir o kadar şaşkın bir ifade vardı. Çünkü Fred fotoğrafın çekileceği sırada kafamdaki kepi almış kendi kafasına geçirmişti. Böylece son anda fotoğrafa dahil olmuştu. Aslında komik bir andı ama o zamanlar fazla sinirli biri olduğum için buna gülmek yerine kaşlarımı çatmıştım. Henüz on altı yaşındaydım ve yaşıtlarım lise hayatlarında saçma sapan hatalar yaparak eğlenirken ben tıp fakültesine başlıyordum. Hiçbir zaman yaşımın insanı olamamıştım ama bunun için üzülmüyordum. Fotoğrafta bir süre takılı kalmıştım. Gözlerimi kırpıştırarak kendime geldim ve Asya'ya masayı kurmasında yardımcı oldum.
"Bence sana ilgi duyuyor."Asya'nın söylediği şeyle çatalları dizerken birkaç saniye duraksadım. Sonrasında, "Sadece merak ediyor. Merakı bitince, toz olur gider." diye mırıldandım alayla. Gerçek olan buydu. Benden bir çıkarı vardı benim de kardeşimin paçasını kurtarmam için ona ihtiyacım vardı. İkimiz de istediğimiz şeyi aldığımızda, hayatımdan çıkıp gidecekti.
Asya önünde durduğu sandalyeye yaslandı ve tek kaşını kaldırarak yüzümdeki ifadeyi süzdü. Bir cevap arıyordu ama ben Mietta Costana'nın kızıydım. Yüzümde aradığı cevabı bulamazdı.
"Zaten hoşlantı da merakla başlamaz mı?" Bunu biraz cilveli bir şekilde sormuştu. İşi gücü eğlenceydi. Çatalları dizme işlemini bitirdikten sonra arkamdaki büfedeki bardaklara uzanırken omuz silktim.
"Bilmem. Başlar mı?"sesim alaycıydı. Tekrardan masaya döndüğümde yanıma çoktan gelmişti. Elimdeki bardakları alırken, "Başlar başlar."dedi heyecanla hızlıca.
"Hem, ölene kadar yalnız kalacağını falan mı sanıyorsun sen?"oldukça düz ve duygusuz bakışlarımı Asya'ın pürüzsüz yüzüne diktim.
"Evet."dedim ciddi bir şekilde. Seçtiğim hayatta birine özel ilgi gösterebileceğim bir zaman yoktu. Şimdi okuyordum evet ama ileride bunun zorunlu hizmeti, atanması ve hazırlanmak zorunda olduğum tonlarca sınavı vardı. Özellikle yürüttüğüm projeler dışında bunlar bile zamanı fazlasıyla alırken herhangi biri için zaman yaratamazdım.
"Hadi ama! Şuan saçmalıyorsun. Böyle bir şey tercih edemezsin."dedi isyankar bir tavırla. Yüzümü buruşturarak alaycı bir ifadeyle katılmış kaşlarının altındaki kahvelere baktım.
"Ama bak tercih ediyorum."cıkcıklayarak başını salladı. Ellerini abartılı bir şekilde oynatırken "Bak güzelim, doğanın kanunu bu. İnsanlar birbirlerini sever ve birlikte olurlar bu sayede neslin devamlılığı sağlanır. Bu şeyin okulunu okuyorsun sen, hormonları gözardı edemezsin." diye konuşmaya başladı bir öğretmen edasıyla bir şeyleri açıklamaya çalışır gibi.
Masayı hazırladığımız için daha fazla burada kalarak Asya'nın saçmalıklarına katlanmak zorunda değildim. Bayık bakışlarımı ona yolladıktan sonra onu arkamda bırakarak salonun çıkışına doğru ilerledim. Adım seslerinden Asya'nın hala peşimde olduğunu anladım. Onu takmamamı umursamadan konuşmaya devam ediyordu.
"Ne diyordum, hormonlar. O Yunan tanrısı bir kilometre ötedeyken bile hormonlarının alarma geçmiş olması lazım. Nasıl kızsın sen ya! Ne güzel adam işte eli yüzü düzgün, muhabbeti güzel..."sesi Fred'in duymaması için fısıldar tondaydı. Biz salondan çıkarken abim sigarasını bitirmiş cam bahçe kapısını sürüyerek açıyordu. Hızlı adımlarla mutfağın kapısına yaklaştığımda Ecem'in gülme sesleri geliyordu. Kaşlarım istemesizce çatılırken mutfağın kapısında gördüğüm görüntüyle kalakaldım.
Ecem ocaktaki yemeklerle ilgilenirken o da tezgahın devam eden kısmında bir kasenin içinde bir şeyleri karıştırıyordu. Beraber yemek yaparlarken oldukça keyifli bir sohbetin içindeymiş gibi görünüyorlardı. Asya kulağıma doğru eğildi ve "Üstelik yemekte yapabiliyormuş."diyerek az önceki Duhan'ı övdüğü cümlesini tamamladı. Duhan hissetmiş gibi başını kaldırmadan sarı gözlerini gözlerime diktiğinde ürperdim. Bakışları boğazımın kurumasına neden olmuştu. Hem bu kadar sıcak ama bir o kadar da soğuk olmayı nasıl başarıyordu? Gözleri yabancıydı ruhuma, tehlikli ve tehditvari ama dedikleri yakın ve samimi. Kimsin sen Duhan Alkan? Nasıl aniden girdiğin hayatımda kendine uygun bir boşluk bulabildin?
"Orada durmaya devam mı edeceksiniz?"Ecem'in sorusuyla ayaklarımı zorlayarak mutfaktan içeriye girdim. Yemek yaptıkları tezgahın diğer tarafındaki bar sandalyesine oturduğumda tamda önümde Duhan duruyordu. Sarı gözler, hareket ettiğim süre boyunca üzerimden ayrılmamıştı. Asya buz dolabını karıştırmaya gitmişti.
"Evde yemek yapmayı bilen ikinci bir kişinin daha olması çok güzel. Değil mi Anı?" dedi Ecem imalı bir şekilde. Tamam mutfak konusunda felakettim bunu kabul edebilirdim ama Duhan buradayken yüzüme vurmak zorunda mıydı? Alçak.
Duhan yaptığı sosu buz dolabına koymak için uzaklaştığında, oturduğum yerden Ecem'e doğru biraz eğildim.
"Yüzüme vurmasan olmaz mı?"diyerek elimi şakağıma yaslayarak yaptıklarını izlemeye başladım. Tenceredeki yemeği karıştırmayı bırakarak kıstığı gözleriyle ilk uzakta olan Duhan'a sonra da bana baktı. Tezgah üzerinde biraz eğilerek fısıldar bir tonda "Hiç de Cenk'in endişelenmesini gerektirecek türden biri değil. Yapış."gözlerim dediği şeyle şaşkınlıkla açılırken endişe dolu bakışlarımı buz dolabının içine eğilmiş olan Duhan'a çevirdim. Umarım bu dediklerini duymamıştı. Asya mutfaktan ne ara gitmişti? Sinirli bakışlarımı Ecem'e odaklayarak sinirle fısıldadım.
"Asya'yla birlik olup üstüme gelmeye mi karar verdiniz? Derdiniz ne sizin? Siz tanışalı daha yarım saat oldu."dediğim şeye alınmış gibi kahve gözlerini kocaman açtı ve elini kalbinin üzerine koydu. Buz dolabının kapanma sesini duyduğunda kendini toparladı ve sadece önündekini karıştırıyormuş gibi davrandı. Duhan tekrardan geri geldiğinde elinde salatalık ve domates vardı. Onlarla ne yapmayı planlıyordu?
"Gerçekten yemek yapamıyor musun?"sorduğu soruyla elindekilere bakmayı kestim. Sarı gözlerinin üzerindeki gür kaşları çatılmıştı. Daha çok bu şeyin doğru olduğunu kendi içinde kabul edemediğini belli eden bir ifade vardı. Ne yani yemek yapamıyor olamaz mıydım? Başımı olumsuz anlamda iki yana sallamakla yetindim. Düşünceli bir biçimde dudaklarını birbirine bastırdı ve kıstığı gözleriyle yüzüme baktı. Aniden elindekileri bana uzattığında neye uğradığımı şaşırarak bilinçsizce aldım. O benim şaşkınlığıma gülerken kızardığımı hissetmiştim.
"Gel sana salata yapmasını öğreteyim."gözlerimi şaşkınlıkla kırpıştırdım. Kuruyan dudaklarımın üzerinde dilimi gezdirdim. Elimdeki malzemelere ve onun güzel yüzüne sırayla baktım.
"Bunu yapmak istediğinden emin misin?"diye sordum ne olur ne olmaz diye. Çünkü en basit şeyi bile mahvetmek gibi bir huyum vardı. Yumurta kırarken kabuğunu da düşürdüğüm için beyaz kısmını yemezdim. Şimdiyse sarısını yemeye alıştığım için beyaza dokunmuyordum bile. Duhan omuz silkti.
"En fazla ne kadar kötü olabilirsin ki?"dediğinde Ecem sakince başını Duhan'a çevirdi ve dudaklarını birbirine sertçe bastırarak başını onaylamaz bir şekilde salladı.
"İşte bunu demeyecektin." dediğinde Duhan gülümsedi. Bu sefer güldüğünde dudağının altında çıkan gamzeyi daha net bir şekilde görebilmiştim. Gerilen yüzündeki belirgin elmacık kemiklerinin biraz aşağısında hafif çöken yanakları o kadar şairaneydi ki insanın saatlerce tabloya bakar gibi onu izleyesi geliyordu. Kendine gel.
Oturduğum yerde kalkarak lavabonun olduğu kısıma doğru ilerledim. İlk önce bunların yıkanması gerekiyordu öyle değil mi? Ben lavaboya sebezeleri bıraktığım sırada yanımdaki boş kısıma bir kase, doğrama tahtası ve bıçak bıraktı. Ellerini beyaz tezgaha yasladı ve gözleriyle yıkamam için lavaboyu işaret etti. İlk önce kendi ellerimi yıkadıktan sonra da domates ve salatalıkları sırasıyla yıkayıp kenara koydum. Kısa bir sürede bu işi bitirdikten sonra salatalığı doğramak üzere kesme tahtasına koydum. Bıçağı elime aldığım gibi doğramaya başlayacaktım ki Duhan "Orada dur bakalım."diyerek beni durdurdu.
Ben, beni neden durdurduğunu sorarcasına ona baktığımda elimdeki bıçağı ona vermem için işaret etti. Bıçağı ona verdiğimde doğrama tahtasının üzerindeki salatalığı eline aldı.
"İlk önce kabuğunu soyman ve baş kısımlarını kesmen gerekiyor."derken aynı zamanda bıçağı salatalığın koyu yeşil kısmında kaydırarak kabuğu soydu. Eli hızlıydı bu yüzden hızlıca kabuğu soymuş, baş kısımları kesmişti. Bıçağı doğrama tahtasının üzerine bırakırken salatalığı kenara ayırdı. Yeni bir salatalık alarak bıçağa uzandım. Onun daha demin yaptığı gibi yavaşça kabuğun üzerinde bıçağı gezdirdim. Daha doğrusu çalıştım. Çünkü kabuğu sormaya çalışırken yanlışlıkla salatalığı ortadan ikiye bölmüştüm. Erkeksi kıkırtısı kulağımda yankılandı. Arkasına dönerek yanımdan hiçbir şey demeden uzaklaştı. Tekrardan önüme döndüğümde elimdeki ortadan ikiye böldüğüm ve kesilmekten son anda kurtardığım elime baktım. Hiçbir şey demeden gidilecek kadar mı kötüydü?
Yanımda oluşan gölgeden tekrardan geri geldiğini anladım. Üzgün bakışlarımı ona çevirdiğimde elinde büyük bir jilet gibi bir şey tutuyordu. Benim aksime o halinden mutlu görünüyordu. Dudağının sağ kısmı varla yok arası havalanmıştı.
"Sen bununla soy."dedi elindekini gösterirken. Bıçak ve salatalığı ona uzattım. Elindeki soyma aletini alarak yeni bir salatalığı soymaya başladım. Bununla soymak, bıçakla soymaktan daha kolay ve güvenliydi. Göz ucuyla ona baktığımda, az önce benim ortadan ikiye böldüğüm salatalığı kurtarmaya çalıştığını fark ettim. İkimiz de salatalıkların tamamını soyduktan sonra ona hiçbir şey demeden domateslerin saplarını koparttım. Doğru olduğundan emin olduğum tek şey buydu. Domateslerin sapsız yendiği...
"Şimdi nasıl kestiğimi izle. Bir daha göstermeyeceğim." Dediğinde alayla, "Tamam şef."dedim hemen. Başını onaylamaz bir şekilde sallarken gülüyordu. Gülümsemesi bulaşıcı mıydı bilmiyordum ama birden kendimi gülerken buldum. İlk önce salatayı dörde böldü sonrasında küçük ama çok çok küçük olmayacak şekilde doğradı ve kasenin içine döktü. Domateslerden bir tanesini alıp ortadan ikiye kesti, bir yarısını alarak dikine olacak şekilde şerit şeklinde doğradı. O şeritleri yan çevirerek domatesi daha da küçük hale getirip, salatalıkları az önce döktüğü kaseye boşalttı. Elini suyun altında yıkadıktan sonra havluyla kuruladı. Çenesiyle doğrama tahtasını işaret ederek "Sıra sende."dedi.
Bunu yapabilirdim. Sonuçta birçok sefer neşter tutmuştum. Aralarında pekte fark olmaması gerekiyordu. Hadi ama Anı, her hafta acilde en az elli tane kesik dikiyorsun. Kesmekte o kadar zor olmamalı. Bıçakla az önce onun yaptığı gibi salatalığı doğramaya başladım.
Evet bu kısım kolaydı. En azından bir şeyleri kesebiliyor olmak beni mutlu etmişti. Kocaman gülümsememle yanımda beni izleyen Duhan'a baktım. Tek kaşımı kaldırarak nasıl da doğruyorum ama dercesine salatalıkları işaret ettim. Bu halima küçük bir kahkahayla güldü.
"Aferin sana." dediği şeyle omzularımı dikleştirdim ve gururla önümdekileri sırayla doğradım. Duhan'da o sırada dolaptan soğan ve biber alarak başka bir kesme tahtasında onları doğrayamaya başladı. Bir yandan kendi işimi hallederken boşluk buldukça onu izliyordum. Adam dövebiliyor, insanlarla güzel bir şekilde iletişim okurabiliyor ve yemek yapabiliyordu. Şuana kadar yapamadığı bir şey görememiştim. Bana ihtiyaç duyuyor olması çok saçmaydı. Neye gereksinim duyuyorsa göz ucuyla bakıp hemen öğrenebilirdi. Becerikli biriydi, bu açıkça ortadaydı. Benden yardım istemek onun için kolaya kaçmak olmaz mıydı? Oysaki kolayı tercih edecek türden birine benzemiyordu. Bu işte bir tezatlık vardı.
"Ne kuruyorsun kafanda?"sorduğu soruyla ona döndüm. Bana bakmıyordu. Soğan doğramayı bitirmiş biberleri kasenin içine doğru kesiyordu. Kafasında kuran biriydim, evet ama onun bunu biliyor olması beni tedirgin ediyordu. Açık bir kitap gibi ortada dolanan insanlardan değildim. Fakat o, öyleymişim gibi rahatlıkla beni çözümleyebiliyordu. Ona bakmayı keserek önümde kesmeyi bitirdiğim domatesleri hafifçe üzerinden eğilerek kaseye döktüm. İşim burada bitmişti. Önünden geri çekilirken, "Kaleyi içeriden fethetmeye çalıştığını düşünüyorum." dedim duygusuz ve oldukça düz bir sesle. Sarı gözleri saniyelik beni buldu. Ellerimi yıkamak için musluğun altına tuttuğumda gözlerimiz birbirine kenetliydi.
"Anlıyorum ki yanılmıyorum."derin bir iç çekerek elimi yıkadım. Ardından doğrama tahtasını da yıkadım ve bıçağı sudan geçirip makineye yerleştirdim.
"Beni bir süreliğine de olsa etrafında fazlasıyla görecekler." Yüzüne bakmadan söylediklerini dinliyordum. Etrafı toparlarken, "Bu yüzden güvenlerini kazanman önemli." dedikten sonra elimdekileri çöpe attım ve korkmadan kahvelerimi sarı gözlerine diktim. Tehlikeli, tehlikelisin Duhan. Neydi kahvelerimde gördüğü şey? Hayal kırıklığı veya sinir mi? Bunun cevabını bende bilmiyordum. Sadece umutsuzca sarı gözlerinde bir duygu kırıntısı arıyordum. Bana cevap olacak nitelikte ufak bir şey. Fakat o kadar duygusuz ve boştu ki gözleri, hiçbir şey anlayamıyordum. Böyle mi olacaktı bundan sonra? İstediği zaman bana bir nefes kadar yakın, ancak isterse o sarı gözlerle tüm benliğimi kavuracak kadar tehlikeli ve tehditvari.
"Aynen öyle."bunu derkenki yüz ifadesi mimiksizdi. Tüm sıcaklık bedeninden çekilmiş gibiydi. İyi oyuncusun Duhan Alkan. Oldukça iyi. Böylesine ani bir ruh hali değişimi beklemiyordum. Bipolar falan olabilir miydi? Bundan emin olabilmek için ruh sağlığı ve hastalıkları stajımı beklesem iyi olacaktı. Dış kapının açılma sesiyle kahvelerimi, sarı gözlerinin esaretinden kurtardım. İlk başta bakışlarımı mutfakta gezdirdim. Ecem yoktu ve ocağın üzeründeki tencereler yok olmuştu. Demekki uzun süredir salatayla uğraşıyorduk. Farkına varamamıştım. Onu orada tek başına bırakmayı umursamadan mutfak kapısına doğru adımladım. Başımı hafifçe dışarıya doğru uzattığımda annemin kapıyı ardından kapatıyor oluşunu izledim.
Titrek bir nefes vererek, kafamın içini tımarlayan kadına baktım.
Mietta Costana, acaba bu sefer ne yaşatmaya geldin?
Alttaki boş olan yıldızı doldurmayı ve yorum yapmayı unutmayınn.
Sonraki bölümde görüşmek üzere...
🌙
Bölüm etkileşimi
