19. bölüm / 31
Güneş Kapanı19-Tetik
Bölümler 31Şu an: 19-Tetik
- 1 1-Satır Başı2.515 kelime
- 2 2-Kaybolmuş Hayatlar3.590 kelime
- 3 3-Yeni Düğüm5.251 kelime
- 4 4-Ölüm Meleği6.267 kelime
- 5 5- Kanadı Kırık Anılar5.385 kelime
- 6 6-Çürük Kale5.540 kelime
- 7 7-Annesiz Kedi3.366 kelime
- 8 8-Anahtar Kralı4.180 kelime
- 9 9-Büyük Balık Küçük Balığı Yer5.229 kelime
- 10 10-Şüphe Çıkmazı4.065 kelime
- 11 11-Show5.844 kelime
- 12 12-Hata4.974 kelime
- 13 13-Giz Halatı4.497 kelime
- 14 14-Kötü şeyler yapan İyi Adamlar4.251 kelime
- 15 15-Yanlış3.453 kelime
- 16 16-Ölüm Çukuru5.743 kelime
- 17 17-Yirmi Yedi5.810 kelime
- 18 18-Ayçiçeği4.717 kelime
- 19 19-Tetik4.066 kelime · Okuduğun bölüm
- 20 20-Suç Ortağı4.557 kelime
- 21 21-İhtimaller Korkuyu Besler4.032 kelime
- 22 22-Alt ve Üst3.203 kelime
- 23 23-Güven4.593 kelime
- 24 24-Karanlık Koridorlar6.119 kelime
- 25 25-Ağır Yükler6.781 kelime
- 26 26-Kalbe Yakın7.725 kelime
- 27 27-En Baştan5.529 kelime
- 28 28-Serbest Düşüş6.511 kelime
- 29 29-Soğuk4.367 kelime
- 30 30-Kör Düğüm3.498 kelime
- 31 31-On Dört ve On Yedi Yaş4.429 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gerçekten işinde iyi, tam teşekküllü bir psikoloğa ihtiyacım vardı. Aslına bakılırsa psikiyatristte olurdu. Hem, birtakım ilaçlar verir ve düzelmemi sağlardı. Evet. Kesinlikle psikiyatrist gerekliydi.
Yarım saat öncesinde bana üç kişiyi öldürdüğünü söyleyen adamın yanına hiçbir şey olmamış gibi gitmemin mantık çerçevesinde bir açıklaması yoktu.
Ya akıl yada ruh hastasıydım.
İkisi bir arada da olabilirdi.
Neden psikiyatri stajım başlamamıştı ki?
Bu sağlıklı değildi. Kimse bunun masum ve geçici bir hoşlantı olduğunu savunamazdı.
İnsanları dövdüğü için elinde yaralar olan birisini, üç kişinin katilini kimse sevemezdi.
Sevmemeliydi.
Sorunum ne bilmiyorum ve buna kafa patlatmak, işleri daha karmaşık bir koşula sokuyordu. Düşünmek istemiyordum. Sadece yaşayıp ne olacağını beklemek istiyordum ama ne yazıkki doğduğumdan beri tam tersine programlanmıştım.
Düşünmeye.
Ve ben çok iyi bir gerilim senaryosu içerisindeydim.
Neden o bilmiyorum. Bazen ona acıdığım için mi çekiliyorum diye düşünüyorum.
Hastalıklı bir yardım etme isteği gibi. Ama sonrasında aklıma yaptıkları geliyor ve yer yüzünde acınmayı hakeden son kişi olduğunu düşünmeye başlıyorum.
Duhan Alkan, zihnime ve sonrasında tüm bedenime yayılan bir virüsttü ve ondan nasıl kurtulacağımı bilmiyordum.
Şuan alt kattaki spor salonuna indiğim düşünülürse, bu virüse karşı bağışıklığımın yenildiğini söyleyebilirdim.
Bilimsel olarak virüsler tek başlarına canlı değildir. Fakat temasa geçtikler canlı konak sayesinde canlanırlar ve bazı kaynaklara göre virüslerin büyük bir kesimi "sadece" zararlıdır.
Aynı Duhan Alkan gibi.
Merdivenlerden inerken, her adımında bileklerimdeki kızarıklıklar varlıklarını hayırlatmak istercesine sancılanmaya başlamıştı. Bedenimin uyarılarına rağmen istikrarlı adınlarla ilerlemeye devam ediyordum.
Birkaç ay önceceki Anı'nın bana acıyarak bakacağından şüphem yoktu.
Merdivenleri bitirdiğimde, bakışlarımı istemsizce uçuruma bakan spor salonunda gezdirdim. Gerçekten tuhaf bir mimariydi.
Hava bulutluydu ama bulutlar arasından sızan güneş burayı aydınlatmak için yeterliydi. Önünde durduğum merdiven basamaklarından birine çökerek onu rahatsız etmemeye çalışarak, işini bitirmesini bekledim.
Benche uzanmış bir şekilde iki eliyle uzun çubuğun iki tarafına takılmış ağırlıkları kaldırırken fazlasıyla dikkatli görünüyordu. Düzenli hareketlerine eşlik eden göğüsü ve yukarı uzanan kolları tişörtünün fazlasıyla gerilmesine neden oluyordu. Bu tişörtü tasarlayan markaya yüklü miktarda bir dava açılmalıydı. Çünkü bu görselin oluşmasına katkıda bulunmak legal olamazdı.
Kolarımı dizlerimin etrafına dolarken tüm irademin bedenimi terkettiğini hissettim.
Bir insanın terli görüntüsü neden bir başkasına çekici gelirdi ki?
Hormonlar, dedi kafamın içindeki kemirgenleri.
Hepsi siktiğimin hormonları yüzünden.
Duhan, ağırlığı başının üzerindeki yere astıktan sonra yattığı yerde dikleşti ve dirseklerini dizlerine yaslayarak hafif kambur bir şekilde soluklandı. Sırtı bana dönüktü ve terlediği için üzerine yapışan tişörtü her kıvrımını ortaya çıkartıyordu.
Jeton'da onu ilk gördüğümde de sırtı dikkatimi çekmişti. Sanırım ilk günden beri sırtına karşı bir zaafım vardı. İlk zamanlar aklıma gelince yüzümde buruk bir tebessüm peyda oldu. Ondan kurtulmam en başından beri imkansızdı.
Fakat önceki seferlere göre sırtında bir farklılık vardı. Gözlerimi kısarak sırtına daha dikkatli baktım. Sırtında dövmesi mi vardı.
"Ya spora karşı çok ilgilisin ya da manzara fazla hoşuna gitti."manzaradan kastının ne olduğuna göre cevabım değişkenlik gösterebilirdi.
Kollarımı doladığım dizlerimin üzerine çenemi yasladım ve bakışlarımı doğrudan ona diktim. Omzunun üzerinden bana kısa bir bakış attığında, alnına düşen nemli kumral saçları olduğundan daha koyu gözüküyordu. Nemlendiği için kıvırcıklaşan saçları hoşuma gitmişti.
Oturduğu yerden kalkarak benim olduğum yere döndü. Fakat bana doğru gelmek yerine, yanında olduğu ringin köşesindeki çubuğa yaslandı. Kollarını birbirine doladı ve bir ayağını diğerinin üzerine çapraz attı. Sarı gözlerindeki sorgulayıcı ifadeye ek olarak burada olduğum için keyiflendiğini belli eden ufak bir pırıltı vardı. Belkide tamamen hayal gücümün eseriydi.
"Bence arkadaş olmayı deneyebiliriz."dediğim şeyle beraber kaşları havalanırken yüzüne alaycı bir gülümseme yayıldı. Dudağının altındaki ölüm çukuruna bakışlarım kayarken, "Zaten değil miyiz?"diye sorduğunda bakışlarım tekrardan sarı harelerle buluştu. Sertçe yutkundum.
Arkadaşlar birbirini yatağa yatırıp yemeye çalışmaz ve kulağına onu çıldırtacak şeyler fısıldamaz.
Ama bu açıklamayı ona yapmanın bir anlamı yoktu. Bu yüzden dediği şeyi umursamadan devam ettim.
"Sabah, öğlen ve akşam. Toplamda üç soru."kaşları merakla çatılırken, onu meraklandırmanın verdiği zevki gizlemeye çalışarak açıklamaya kaldığım yerden devam ettim.
"Başka yollarla birbirimiz hakkında bir şeyler öğrenmek yerine, doğrudan merak ettiğimiz şeyleri sorabiliriz. En azından bu şekilde kendimi daha iyi hissedebileceğimi düşünüyorum. Çünkü sevdiğim müzik grubunu bile bilmemene rağmen ayak numaramı bilmen oldukça tuhaf." dediğim şey yüzünden gülümsemesi kahkahaya dönerken, midemin gıdıklandığını hissettim. Güzel bir histi. Gülerken bakışlarını benden kaçırdığı için üzüldüğümü belli etmemeye çalışarak ona dik dik bakmayı sürdürdüm.
"MaNga."dedi gülüşünün arasında. Verdiği cevap yüzünden sırtımdan aşağıya soğuk bir ter damlası süzülürken gözlerimi kırpıştırdım. Tam bunu nerden öğrendiğini soracaktım ki ben sormadan beni cevapladı.
"Dün gece söylemiştin."kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken gülümseme isteğimi bastırdım. Aklında tutması hoşuma gitmişti. Yaslandığı yerden çekilirken kahkahası kesildi onun yerini samimi bir tebessüm aldı.
"Eğer daha iyi hissedeceksen, kabul."bir süre bakışlarımı ondan ayıramadım. Nasıl bu kadar rahat ve umursamazcasına söylediği bir şey beni bu denli etkileyebiliyordu? Onun çabalamamış haline bile çekilirken ondan nasıl uzak durabilirdim ki? Artık kaçınılmazı kabullenmek daha kolay geliyordu.
Yavaş ve düzenli adımları, aramızdaki mesafeyi istikrarlı bir şekilde kapatırken aynı rahat tavrıyla, "Buna ufak bir ekleme yapabilir miyim?"diye sordu ondan beklemediğim bir hevesle. Tepkisinin nedenini tam olarak anlamadığımdan, anlamamazlığın verdiği gerginlikle gözlerimi kırpıştırdım.
Şaşkınlığımı sesime yansıtmamak için oldukça ciddi bir çaba sarf etmeme rağmen,"Olur."dedim düşünceli bir şekilde.
Yüzünde oluşan tatmin dolu gülümseme eşliğinde, "Cevap vermek zorunlu olsun."dedi tereddütsüzce.
Kaşlarım hafifçe çatılırken bundan rahatsız olduğumu düşünmüş olacak ki, "Her şey karşılıklı sonuçta."diye ekleme yaptı. Bu cevabı beni korkutmalıydı çünkü sorularında ciddi olacağının kanıtıydı ve muhtemelen soracağı sorular beni rahatsız edici türdendi. Fakat onun üç soru hakkı varsa, benimde vardı. Eğer rahatsız edici sorular soracaksa, aynısını bende ona sorabilirdim.
Bu düşünce içten içe beni rahatlatırken, "Tamam, istediğinde sorunu sorabilirsin." dedim kayıtsızca. Gülümsemesi genişlerken bakışları yüzümde dolandı.
"Biraz düşüneceğim." dedi ve elini uzattı. Elini tutarak ayağa kalktım ve beni ringe doğru sürüklemesine izin verdim. Amacının ne olduğunu daha anlayamamışken, oraya çıkabilmem için halat şeklindeki bariyeri altından geçebileceğim şekilde yukarı kaldırdı. Orada durarak bir ona birde ringe baktım.
"Hayatımda sadece bir kere yumruk attım."diye kendimi açıklarken gereksiz bir ciddiyetle beni dinliyordu. Düz bakışlarını benden ayırmadan, "Gelecek vad eden bir yumruktu."dedi ve diğer eliyle kolumu hafifçe ittirerek ringe çıkmamı söyledi. Bıkkınlıkla onu gözlerimi devirdim ve dediğini yaparak ringe çıktım.
"Ee, şimdi?"diye ona sorarken az önce geçtiğim yere döndüm. Kaşlarım çatıldı.
Çünkü orada değildi. Spor salonunda bakışlarımı gezdirirken onu şifreli o kapının önünde buldum. Hızlı adımlarla oraya varmış ve kapının şifresini tuşluyordu. Kapı mekanik bir ses eşliğinde açıldığı esnada, "Bekle orada."dedi ve içeriye girdi. Kapı arkasından kapanırken bir süre daha kapalı olan demir kapıya baktım. Sanırım, henüz o kapıdan içeriye girmek için yeterli seviyeye ulaşamamıştım. Bu düşünce modumla birlikte omuzlarımın da düşmesini sağlarken, ringin uçuruma bakan tarafına ilerlemeye başladım.
Bir köşesi neredeyse cam duvara yaslı sayılırdı. Başımı aşağıya eğdiğimde, kayalıklara çarpan sert dalgaları rahat bir şekilde görebiliyordum. Gerici ama bir o kadarda huzur vericiydi.
Küçükken babamın arkadaşlarından biri yemeğe gelmişti ve adam uzun yol gemi kaptanıydı. Henüz on yaşındaydım ve tüm gece boyunca anlattığı korkunç Titanic vari hikayeler denizden korkmamı sağlamıştı. Sırf bu yüzden İstanbul'da bir yakadan diğerine geçebilmek için trafiğe katlanmak zorunda kalıyordum.
Ben deniz dair travmatik düşüncelerime boğuşurken, üzerinde olduğum ringin hafifçe sallanmasıyla dikkatim dağıldı ve omzumun üzerinden arkamı döndüm. Az önce benim geçtiğim ipin altından eğilerek geçen Duhan'ı izlerken bedenim kontrolüm dışında o yöne döndü. Kollarımı birbirine dolamış, mızıkçı çocuk sevimsizliğiyle Duhan'a bakarken elinde gördüğüm silahla gözlerim kocaman açıldı.
"Soru saçmalığını yapmak istemiyorsa hayır da diyebilirdin."derken kitlenmiş bir şekilde silaha bakıyordum. Sesli bir şekilde nefesini verdiğinde bakışlarımı yüzüne çevirdim. Başını hafifçe omzuna yatırmış, bu durumdan sıkılmış bir ifadeyle bana bakıyordu. Ne yani? Onu sıkıyor muydum?
Dikleşirken ciddileşti ve birkaç adımda aramızdaki mesafeyi kapattı.
"Birincisi, günlük üç soru saçma değil. Seni iyi hissettirecek hiç bir şey saçma değil."bunları söylerken sarı gözlerini doğrudan benimkilere dikmişti. Dediği şey yüzünden kısa süreli bir beyin felci geçirdiğim esnada, burnuma gelen kokusu yüzünden tüm hücrelerim alarma geçerek bedenime ciddi bir farkındalık kazandırdı.
Benim iyi olmamı istiyordu.
Bu düşünce yüzünden kafamın içindeki kemirgenler çığlık çığlığa içeride koşuştururken, Duhan bakışlarını benden ayırmadan devam etti.
"İkincisiyse, artık ben olmadan da hayatta kalabileceğinden emin olmam gerek."kaşlarım alayla çatılırken dudaklarımda alaycı bir gülümseme oluştu.
"Sen olmazsan öleceğim fikrine nereden kapıldın?"dudaklarını büzerek sahte olan düşünceli bakışlarını cevap ararcasına tavanda gezdirdi. Ardından bana döndü ve, "Jeton'a geldiğin gece peşinde olan adamların neredeyse hepsinin katil olduğu ve daha ilk operasyon gecende kafana silah dayandığı düşünülürse, çokta güvende olduğun söylenemez." dedi bilimsel bir teoriyi açıklar gibi ciddi bir şekilde.
Dudaklarımı sertçe birbirine bastırdım ve kollarımı iki yana indirdim.
"O zaman şimdi ne yapacağız?"diye sorduğumda yüzü tekrardan aydınladı. Bir adım geri çekilerek sol elindeki silahı bana doğrulttu. Solak olduğunu tekrardan anımsadım. Ben daha ne olduğunu anlayamadan silahın emniyetini açtığında kalbim göğüs kafesimin içinde düzensizce hızlanmaya başladı. Ben, ona ve neredeyse alnıma yastığı silahın namlusuna bakarken, "Silahtan kaçmayı öğreneceksin."dedi içimi donduran bir ciddiyetle.
Sertçe yutkundum. Bunu duyduğundan emindim.
Silahın emniyetini kapattı ve bana uzattı. Onun elinden silahını almaya hevesli değildim. O da bunu anlamış olacak ki sağ elime uzandı ve silahı avucumun içine bıraktı. Elini elimden çekmeden önce sarı gözlerini doğrudan benimkilere dikti.
"Şimdi silahı aynı o gece adamın sana yaptığı gibi bana doğrultacaksın." Elini çektiğinde silahın ağırlığını daha çok hissetmeye başlamıştım. Bu durumun ciddiyetini kavramamı sağlamıştı.
"Ve bende sana böyle bir durumda ne yapman gerektiğini göstereceğim."diye devam ettiğinde gözlerimi içime işlemeye başlamış sarı harelerden çektim.
"Duhan ben bunu yapmak istemiyorum." Bunu dediğim anda eliyle, silah olan elimi kavradı ve ona doğru çevirmemi sağladı. Ardından diğer elimi kavrayarak silahı sağlam tutmamı sağladı.
Bu yapmak zorundasın, demekti.
Bir adım yaklaşarak ellerimi silahın üzerinde uygun pozisyona soktu. Emniyeti açık değildi ama parmağımın tetikte olması bile ensemin gerginlikle nemlenmesine neden olmuştu.
Geri çekildiğinde artık sarı gözlerinde gördüğüm şey bambaşkaydı.
Bir yabancıya bakıyor gibiydim. Tamamen duygusuz ve soğuk.
O an, ondan korktuğumu hissettim. Bunu ciddi anlamda hissettiğim ilk andı. Çünkü içinde olduğum şeyin gerçekliğini hiç bu kadar hissetmemiştim.
Ölebilirdim, ölebilirdi ve bunu hiçbir şey değiştiremezdi.
O bunun başından beri farkındaydı ve benimde farkına varmam için elinden gelen her şeyi yapmıştı.Vazgeçmem için her şeyi yapmıştı.
Bana saygı göstermemesinin nedeni başından beri buydu.
Ben kendi içimde aydınlanma yaşarken, bana bakmayı kesti ve bakışlarını ona doğrulttuğum silaha indirdi. Bir süre silaha baktı ve bunu yapmaktan vazgeçerek silahı elimden aldı. Derin bir nefes vereceğim sırada tekrardan silahı bana doğrulttu. Kendi üzerinden anlatacaktı.
"İlk olarak, menzilin yönünü değiştirmen gerekiyor."bir eliyle silahın ucunu kavradı. Silahı ittirdiğinde artık menzil başka yöne bakıyordu. Bakışlarını bana çevirerek anlayıp anlamadığımı teyit etti. Başımı hafifçe sallayarak onu onayladım. Silahı eski haline getirerek aynı şeyi yapmamı istercesine bana baktı. Az önce gösterdiklerini harfi harfine yaptığımda devam etti.
"İkinci olarak, silahı tutan adamın bileğini kavraman gerekiyor ki büküp silahı elinden alabilesin." Dediği gibi doğruca bileğime yöneldiğimde "cık"layarak başını yavaşça iki yana salladı.
"Öyle değil, alttan tutmalısın bileği. Yoksa kırılan senin bileğin olur." Silahı tek eliyle tutarken diğer eliylede benimkini nazikçe kavrayarak yavaşça dediği gibi bileğini aşağıdan nasıl tutmam gerektiğini gösterdi. Sarı gözleri anlayıp anlamadığımı sorgularcasına yüzüme odaklandı. Başımı sallayarak onu onayladım.
Elini bileğimden çekti ve en baştan silahı bana doğrulttu
"Hadi şimdi silahı elimden al."bakışlarımı silah ve yüzü arasında gezdirdim. Sertçe dudağımı dişledim. Sonuçta bunu er yada geç yapma gerekecekti.
Peki öyleyse.
Gösterdiği gibi silahın ucunu yandan tuttum ve yönünü değiştirdim. Tam alttan bileğine uzanacaktım ki diğer eliyle benden önce davranarak bileğimi yakaladı ve kolumu ters çevirdi. Ben acıyla inlerken sırtımı göğüsüne yapıştırdı. Silahın namlusu şakağımdaydı. Başını boynuma yaklaştırdığında sıcaklığını tüm bedenimde hissedebiliyordum.
"Tereddüt ediyorsun. Bu sana zaman kaybettirir ve kurşunu beyninde bulursun."söyledikleri beni dehşete sokmalıydı ama bunun yerine hırslanmama sebep olmuştu. Bileğimi bıraktığında hızlıca geri çekildim. Diğer elimle acıyan kolumu ovuşturdum. Buna cidden gerek var mıydı?
Bunu üç sefer daha tekrarladığımızda artık sıkılmaya başlamıştım. Her seferinde atağa geçeceğim esnada benden hızlı davranıyordu ve ya bileğimi büküyor yada beni sersemleterek gerilememe neden oluyordu.
Derin derin soluklanarak geri çekildim. Kolum artık bükülmekten yamulacaktı. Canım acıyordu ve sanırım doku zedelenmesi yaşıyordum. Fakat bu umrumda değildi. Sanırım artık buna alışmıştım. Bu iyi bir şey değildi.
"Tekrar!"dediğimde gülerek namluyu bana doğru çevirdi. Bu halimden zevk mi alıyordu? Aniden öne atılarak silahı kendimden uzaklaştırdım ve bileğini alttan tutarak büktüm. Artık silah benim elimdeydi. Elimdeki silaha baktım. Başarmıştım. Gülerek Duhan'a döndüm. Aynı gülümseme onda da vardı. Ellerini teslim olurcasına havaya kaldırdı.
Tek kaşını kaldırarak "Peki şimdi?" diye sordu. Sorduğu soruyla kaşlarım çatıldı ve gülümsemem anında soldu. Avuçlarımın arasında tuttuğum silahı ellerinin arasına aldı ve elime doğru şekilde yerleştirdi. Namluyu kendine doğru çevirdi. Eliyle elimin üzerini kavradı ve ben daha ne olduğunu anlamadan silahın emniyetini açtı. Tetiğin üzerindeki parmağımın neredeyse üzerine kendi parmağını yasladı.
Sarı gözleri benimkilerle birleştiğinde derin derin nefes alıyordum. Ne yapmaya çalışıyordu bu adam?
"Vuracaksın Anı."parmağı parmağımın üzerindeki baskısını attırdığında, korkuyla gözlerimi yumdum. Silah mekanik bir ses çıkartırken elimde titredi. Ama beklediğim ses çıkmayınca yumduğum gözlerimi araladım. Dehşete kapılmış bir şekilde silaha bakarken, kalbim göğüskafesimi parçalıyordu.
Başından beri silah boş muydu?
"Eğer sen vurmazsan, vurulan sen olursun."dehşete kapılmış bakışlarımı ona çevirdiğimde dudaklarında acıklı bir gülümseme belirdi. Nazikçe silahı elimden aldı ve görüş açımdan çıkardı. Bu bir nebze olsun iyi gelmişti.
"Senin gözünde nasıl biriyim bilmiyorum ama şunu bilmeni istiyorum..."kuruyan dudaklarını diliyle ıslattı.
"Ne şimdi ne de gelecekte, dolu bir silahı sana doğrultmam. Canına mal olucak hiçbir şey yapmam ve seninde yapmana izin vermem."ona nasıl baktığımı bilmiyordum ama "Anlatabiliyor muyum?"diye sorduğunda çokta iyi görünmediğimi anlamıştım.
Başımı zorlukla sallarken gözlerimi ondan kaçırdım.
"Anladım."
🌻
"Birileri formunu kaybetmiş."Gazel'in sözlerini önemsememeye çalışarak seri adımlarla stajyer öğrenciler için ayrılmış olan soyunma odasına ilerledim. Ruh hastası, ben sözlüdeyken kapıyı dinlemişti ve bu ona inanılmaz bir mutluluk vermişti. Çünkü sözlüde kelimenin tam anlamıyla batırmıştım.
"Git başımdan, Gazel." adımların sert ve hızlıydı. Konuşmak istemediğimi yeterince belli etmiyor muydum? Gazel adımlarını hızlandırarak önüme geçti ve yüzünü bana çevirerek ters yürümeye başladı. Şuan beni mutlu edecek tek şey, ayağının kayıp yere düşmesi ve kafasını fayansa çarptığı için beyin kanaması geçirmesi olurdu. Ama bu da çok mümkün görünmüyordu. Bu çocuk basketbol maçı esnasında değişik hareketler yapmasına rağmen düşmüyordu.
"Bu fırsat elime çok geçmiyor. O yüzden, no." Gözlerimi devirerek önüne geldiğim odanın kapısını açtım. İçerisi boştu ve Gazel hala peşimden geliyordu. Ben dolabımın önüne geldiğimde o da sinir bozucu bir kuyruk gibi arkamda kalan ve duvarlara yaslanmış dolapların ortasındaki uzun banka oturmuştu.
"İyi, git başka tarafta bunu düşünerek kendini tatmin et." Önlüğümün cebindeki şeyleri ve notlarımı dolabın içine fırlatırcasına bıraktım.
"Eğer birkaç shot seni bu hale getiriyorsa sana tüm barı satın alabilirim."önlüğümüde çıkartıp dolaptakilerin yanına fırlatacakken sinirle Gazel'e döndüm. Ellerimi onu boğmak için ona uzattığım esnada yeşil gözleri büyüdü ve banka tutunarak hafifçe geri yattı.
Sonrasında yaptığım şeyin farkına vararak havadaki ellerimi yumruk yaptım ve sakinleşmek için kendime biraz zaman tanıdım. Gözlerimi yumarak nefes alışverişimi düzene soktum.
Gözümün önüne o gece odamda -yatağımda- yaşananlar gelince, sakinleşemeden gözlerimi tekrardan araladım. Gazel hala havada olan ellerime bakarken kıstığı gözleriyle tereddütle yüzüme baktı.
"Sarı çocuk seni şiddete eğilimle birine dönüştürmüş, geçende-"ellerimi sert bir şekilde omuzlarına koyarak bakışlarımı doğrudan cenaze arabasını andıran yeşil gözlerine diktim.
"Eğer..."dedim başımı hafifçe sallayarak.
"Bir yüz yıl daha erkek ırkının var olmasını istiyorsan, kapat çeneni." Bakışlarındaki dehşet duygusu beni tatmin etmişti. Sakinleşmiş bir şekilde omuzlarını bıraktıktan sonra aynı sakinlikle önlüğümü çıkartarak dolaptaki askılığa astım. Montumu giyindiğim esnada soyunma odasının kapısı açıldı ve bizimle aynı grupta olan stajyer doktorlardan biri içeriye girdi. Sanırım adı Aylin'di.
Hızlıca hazırlandıktan sonra Gazel'e kıstığım gözlerimle kısa bir bakış attım. Bugün onunla uğraşmak istemiyordum.
Fakat ben odadan çıkarken bile düşünceleri yüzünden koyulaşmış yeşil gözlerini sırtımda hissedebiliyordum. Umursamadım ve montumun cebinden telefonumu çıkarttım. Dikkatimi dağıtmaması için uçak moduna almıştım. Uçak modunu kapattığımdaysa ekrana seri bir şekilde düşen bildirimler yüzünden suratımı buruşturdum.
Fakat bakışlarım tarihin yazdığı kısımda takılı kalmıştı.
25 Kasım 2021
Önümüzdeki hafta Aralık ayına giriyorduk ve Bafa holdingle olan ihalenin ikinci kısmının yaklaştığı anlamına geliyordu. Geçen ay düzenlenen ihalede satışı gerçekleştirecek olan firma taleplerini değiştirmişti ve ikinci bir ihalede daha düzenlenmek zorunda kalmıştı. İkinci ihaleyse aralık aynıdaydı. Birkaç hafta önce annemin dosyasından çektiğim fotoğraflar sayesinde Bafa Holding hakkında babamın işine yarayacak şeyler öğrenmiştik. O bilgilerin anneme öylesine verildiğini sanmıyordum. Çünkü bilgilerin sızması halinde annemin başına dert açılabilirdi. Mietta Costana karanlık yollara başvurarak müvekkilinin zayıf noktalarını bulmuştu.
Bunu yaparkenki asıl amacı neydi bilmiyordum ama ihaleye yeterince hazır olduğu ortadaydı. Eğer annemi ufacık tanıyorsam, müvekkilinin yaptığı yanlış şeylere bir şekilde yasal olarak kılıf uydurmuştur. Bu sayede onu mükemmel bir şekilde savunabilecekti. Resmi olarak babamın, annem karşısında ihaleyi kazanmasına imkan yoktu. Çünkü Mietta Costana, hırsın beden bulmuş haliydi ve karşısındaki kişi kim olursa olsun kazanmak için her şeyi yapardı.
Ama babam bu oyunu yasal yollarla kazanmayacaktı.
Duhan'ın mesaj attığı adrese bakarken hastanenin çıkışına neredeyse varmıştım.
Bu gece Kasım ayının silah sevkiyatı vardı ve buz pisti eritilecekti. Fakat bir sorun vardı.
Buz pisti fazla büyüktü ve deponun tam olarak neresi olduğunu bilmiyorduk. Koray'ın nereden bulduğunu bilmediğim binanın krokisinde mantıklı olmayan bir şey vardı. Buz pistinin altındaki depo yer almıyordu ama oraya bağlanan bir yol vardı. Duhan bu yolun bir tünel olduğunu düşünüyordu ve eğer depodan ikinci bir çıkış varsa bu planı tamamen değiştirirdi. Bu yüzden gündüz binaya girerek ufak bir keşif yapacaktık.
Gecenin sonundaysa Duhan'ın polis arkadaşları sevkiyat esnasında baskın yapacaktı.
Plan oraya gittiğimizde ne bulacağımıza göre değişiklik gösterecekti. Net değildi ve bu fazlasıyla gerilmem için yeterliydi.
"Anı."hastanenin kapısından dışarı çıktığım anda adamın söylenmesiyle adımlarım yavaşladı ve karşımda dikilen Efraim abiyi görmemle olduğum yerde durmak zorunda kaldım.
Dışarıda yağmur yağıyordu ve bunun farkında değildim. Efraim abi, hastanenin girişindeki merdivenlerin aşağısında elinde siyah şemsiyesiyle dikilirken kaşlarım çatıldı. Babamın korumasının burada ne işi vardı?
Beni şemsiyenin altına alacağını bilsemde montumun kapüşonlusunu kafama geçirdim. Fakat o, bu sırada çoktan merdivenleri çıkarak yanıma gelmişti.
Önce açık kahve gözlerde beni tatmin edecek bir cevap aradım ama ciddi ve ifadesiz bakışları bana pekte yardımcı olmamıştı. Bu yüzden bakışlarımı hastanenin otoparkında gezdirdim.
Biraz ileriye park edilmiş olan babamın SUV'unu gördüğüm anda havanın ne kadar soğuk olduğunu farkettim. O yöne doğru ilerlerken gerginliğimi gizlemeye çalışarak, "Babam arabada değildir değil mi?"diye sordum yanımdaki Efraim abiye. Birbirimize bakmıyorduk ama neredeyse omuzlarımız birbirine değiyordu.
"Üstün bey arabada."verdiği cevapla kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken titrek bir nefes verdim. Nefesim bir duman olup havaya süzülürken karşılaşacağım şeyin ne olduğuna dair en ufak bir fikrim bile yoktu.
Çok güzel, diye geçirdim içimden.
Bir yıldır denk gelmediğimiz sürece konuşmadığım babam staj yaptığım hastaneye gelmişti.
Bundan ne çıkartmalıydım?
SUV'un arka kapısına geldiğimizde Efraim abi binmem için kapıyı açtı. Arkada oturan babama bakmadan kendimi içeriye attığımda kapı ardımdan kapandı.
Arabanın içinde derin bir sessizlik vardı ve bu bedenimle beraber duygularımında buz kesmesine neden oldu. Buna alışkın değildim. Onu bu kadar sinirli görmeyeli uzun zaman oluyordu. Bana sinirlenmezdi, bu yüzden bu halinede alışkın değildim.
Omzumun üzerinden babama döndüğümde bana bakmıyordu bile. Üzerindeki kaban ve boynundaki atkısıyla tam bir beyfendi gibi görünüyor olsada, sert bakışları tam aksini haykırıyordu. Yer yer beyazlamış olan pis sakalının gizleyemediği çenesi kasılmışa benziyordu. Sinirli miydi? Kahve gözleri doğrudan boş olan sürücü koltuğundaydı.
Merhaba, bile demeyecek miydi?
"Buraya kadar gelmen...ne kadar hoş."bunları söylerken asıl amacım hasar tespiti yapmaktı.
Bakışlarını hafifçe bana çevirdi ve benimkine benzeyen kahveler bir süre yüzümde dolandı. Ardından gözlerimde takılı kaldı ve bu bir sorun olduğunu anlamamı sağladı. Sanırım başım bir şekilde beladaydı.
Sürücü kapısı açıldığında Efraim abi arabanın motorunu çalıştırdı. Babam dediğim şeyi umursamadan önüne döndü ve dikiz aynasından Efraim abiyle bakıştı. Sonrasındaysa elini hafifçe sallayarak, "Gidelim."dedi buz kadar soğuk bir ses tonuyla.
Oturduğum yerde geriye doğru yaslanırken olduğum yere sindim.
Annem ve babam istediklerinde korkunç insanlar olabiliyorlardı.
Duhan Alkan
"Çatı neden bu kadar yere yakın?" Jürinin sordu soruyu yanıtlamak için yaptığım maketin yanına ilerledim.
"Arazi oldukça eğimli ve rüzgar aşağı yönden geliyor. Evin hasar görmemesi için çatıyı rampa yapıp dağın bir parçasıymış gibi olmasını sağladık." Karşımdaki iki kişi beni dikkatli bir şekilde dinlerken Lale hoca projeye dair notlar alıyordu. Yanımda dikilen proje arkadaşlarım, sorulan her soruya cevap verebildiğim için sunum kısmını bana bırakmışlardı. İşime gelirdi.
Bora hoca kollarını birbirine dolamış, bir kusur arayan bakışlarını maket ve pafta üzerinde gezdirdi. Başımı hafifçe öne eğerek sırıtışımı gizlemeye çalıştım. Hata falan bulamayacaktı.
"Güzel."gelişi güzel bir şekilde bunu söylemişti ama bu projeyi yaptığım diğer insanların sevinçten zıplamaya başlamalarına yetmişti. Jüri diğer taraftaki proje grubuna doğru ilerlerken Mete, elini omzuma koyarak "Sen başka bir şeysin."diyerek güldü.
"Duhan, rica etsem bir bakabilir misin?"Lale hocanın bana seslenmesiyle bakışlarım o yöne çevrilmişti. Jüriden ayrı olarak bizim proje masasının ilerisinde duruyordu. Mete elini omzumdan çektiğinde, sakin adımlarla not defterini kapatmış olan kadının yanına ilerledim. Karşısında dikilmeye başladığımda doğrudan lafa girmişti.
"Dört hafta sonra bir bağış gecesi var. Güzel sanatlar fakültesindeki birkaç hocada dahil olmak üzere birtakım sanat eserleri, fırsat eşitliği fonu için sergilenecek ve geliri tamamen ihtiyaç sahibi çocuklar için harcanacak ." Böyle bir sergi olacağından haberdardım. Çünkü sosyal sorumluluk kulübünün başkanlarından biriydim ve okulun dahil olduğu neredeyse tüm projeler benide alakadar ediyordu.
"Senin çizimlerinin ne kadar güzel olduğunu biliyorum. Birkaç tablonla bize katılmak ister misin?"şaşkınlığımı gizleme çalışırken birkaç saniye duraksadım. Tablolarımı sergilemek mi istiyorlardı? Bu zamana kadar çizdiğim hiçbir tabloya benden başka birinin daha göreceği düşüncesiyle bakmamıştım. Uykusuz gecelerimde depodan -artık orası Anı'nın odasıydı- bir tuval alır sabaha kadar bir şeyler çizerdim. Ama sergilemek veya satışa çıkarmak...aklımın ucundan bile geçmemişti.
Sergiye bağışlayabileceğim birkaç tablom vardı ama yeterli olacaklarını sanmıyordum. İlham perilerimin beni ziyaret etmesi gerekliydi.
Heyecanımı gizlemeye çalışırken "Tabiki katılmak isterim."dedim. Lale hocanın yüzünde samimi bir gülümseme oluştu ve mavi gözlerini hafifçe kısarak, "Güzel, öyleyse en yakın zamanda senden haber bekliyorum."dedi sorarcasına. Başımı hafifçe onaylarcasına sallarken, "Elbette."demekle yetindim.
O bana arkasını dönüp giderken, içimde çocuksu bir heyecan vardı. Yapmayı sevdiğim şeylerim başkalarına yardımcı olabileceği düşüncesi kendimi işe yarar biri gibi hissetmemi sağlamıştı. Bu düşünce kafamın içinde dolanırken geçen hafta Anı'nın arabada anlattıkları aklıma gelmişti.
"Bana işe yaramaz, aptal bir çocuk olduğumu söylemişti. Nedenini bilmiyorum ama en çok bana, işe yaramaz demesi canımı yakmıştı."
Cenk sayesinde aile hayatlarının ne kadar karmaşık olduğunu biliyordum. Fakat ne olursa olsun hiçbir anne çocuğunu bu şekilde azarlamamalıydı. Yetimhane zamanlarımı saymazsak çocukluğum, şimdi bile yüzümde ufak bir tebessüm yaratacak kadar güzel geçmişti. Çünkü çocukluğum Hilal'di.
Beni evlat edinen aile bir gün bile kötü hissetmeme neden olacak bir şey yaşatmamıştı. Bu konuda Anı'dan daha şanslı olduğumu hissediyordum. Ama bu his bir süre sonra göğüs kafesimde can sıkıcı bir daralma yaratıyordu.
Anı bunca şeye rağmen çabalıyordu. İtalyadaki hayatına tam olarak hakim olmasam da Cenkle arkadaş olduğum süre, ailesine ne kadar bağlı olduğunu anlamama yetmişti. Tek amacı ailesinin varlığını gerçekten hissedebilmekti. Anı bunu hakkediyordu. Aile sıcaklığını hissetmeyi ve ona değerli olduğunu hissettirecek insanların varlığını hakkediyordu.
Fred için bu işe girmeyi bile kabul etmişti. Bu kadar ileri gidebileceğini düşünmemişti. Sonuçta, hayatını hiç tanımadığı insanlara yardım etmeye adamıştı ama benim istediğim bunun tam tersiydi. Hırslıydı ve bu bana çok tanıdık geliyordu.
Dakikalar sonra binadan çizim çantamla çıkış yaparken, hala kendime onunla Anı'yı kıyaslamamam gerektiğimi hatırlatıyordum. Bu, son birkaç haftadır düzenli olarak yaptığım bir şeydi. Doğru değildi ama elimden aksi bir şey gelmiyordu.
Kafamı yastığa koyduğumda ve gökyüzüne özlemle baktığım esnada, yan odamda ona aşırı benzettiğim birinin nefes alıp verdiğini bilmek aklımı oynatacak gibi hissetmeme neden oluyordu.
Tesadüflere inanmazdım, şanslı bir herif olduğum da söylenemezdi. Anı, olsa olsa bana yapılan acımasız bir şaka olabilirdi.
Düşünmeden konuşması, ona yakışan egosu, yaptığı şeye kendini adaması ve bakışları. Anı'nın gözleri mavi bile değildi, nasıl onun gibi bakabilirdi ki?
Arabanın uzaktan kilidini açtıktan sonra arka koltuğa çizim çantamı bıraktım ve kapıyı hızlıca kapattım. Sürücü koltuğuna oturduğumda, dışarıda yağmur yapmaya başlamıştı. Arabanın içini camlara vuran yağmur damlaları doldururken bakışlarım yanımdaki yolcu koltuğuna kaydı.
Arabada anlattıklarından sonra bir süre düşünmüş ve sonrasında onu daha iyi anlayabilmek için Zeze'nin hayatını anlatan o üç kitaplık seriyi almıştım. Serinin ikinci kitabı olan Güneşi Uyandırmak'ı elime aldım. Sayfalarını karıştırdığım esnada aklıma gelen fikirle kitabı kucağıma bıraktım ve cebimden telefonumu çıkarttım.
Bugünkü soru hakkımı kullanabilir miydim?
Denemeye değerdi.
Gönderilen: Anı Güneşi Uyandırmaktan bir alıntı? (16.48)
Telefonu ve kitabı yolcu koltuğuna bıraktıktan sonra arabanın motorunu çalıştırdım. Ama bu esnada telefonuma gelen bildirim sesiyle duraksadım ve telefonu tekrardan elime aldım.
Soru hakkını mı kullanıyorsun şuan? (16.49)
Evet (16.49)
Cevabı yazmamın üzerinden iki dakika geçmiş olmasına rağmen hala çevrimiçi görünüyordu ama yazmıyordu. Cevap vereceğini bildiğimden arabanın içinde oyalanmaya başladım. Kemerimi taktım, silecekleri çalıştırdım ve klimayı ayarladım.
Telefona tekrardan bildirim geldiğinde bakışlarımı tekrardan ekrana çevirdim.
Sayfa 70 (16.53)
Telefonu bırakarak doğruca kitaptaki söylediği sayfayı açtım. Ondan alıntı istemişim ama doğrudan sayfayı söylemesi de işimi görürdü. Dediği sayfayı açtığımda neredeyse tamamının diyalog olduğunu farkettim. Oturduğum yerde geriye yaslanarak sayfayı okumaya başladım.
"Tanrı'nın güneşi bu denli güzelse, sen birde ötekini düşün." Nutkum tutulmuştu: "Hangi öteki güneşi, Adam? Çok büyük olan bunu tanıyorum bir tek." "Daha da büyük olan bir başkasından söz etmek istiyorum. Yüreğimizde doğan güneşten. Umutlarımızın güneşinden. Düşlerimizi de uyandırmak için göğüsümüzde uyandırdığımız güneşten." Hayranlık içindeydim: "Adam, sen şairsin de, öyle değil mi?" "Hayır, sadece güneşimin önemini senden önce sezdim." "Ya benimki?" "Seninki Zeze, hüzünlü bir güneş. Yağmur yerine gözyaşlarıyla çevrili bir güneş. Olanca yeteneğini ve gücünü keşfetmemiş bir güneş. Senin tüm anlarını henüz güzelleştirmemiş bir güneş. Küçük bir parçada mızmız güneş." "Ne yapmam gerek?" "Pek az şey. İstemek yeterli. Ruhunun pencerelerini açmalı ve fırsat tanımalısın nesnelerin müziğinin içeri girmesine. Sevecenlik anlarının şiirinin içeri girmesine."
Kitabı kapattığımda göğüs kafesimde bir ağrılık hissetmeye başlamıştım. Mızmız güneş, diye geçirdim içimden.
Sanırım bu sayfa her şeyi yeterince güzel bir şekilde özetliyordu.
🌙
Duhan sizce nasıl bir ruh halinde?
Sonraki bölümde görüşmek üzereee.
Bölüm etkileşimi
