Güneş Kapanı kitap kapağı

21. bölüm / 31

Güneş Kapanı

21-İhtimaller Korkuyu Besler

Vaveyla Yazarı: Mizena

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: 21-İhtimaller Korkuyu Besler

Hızlı nefes alışverişleri, terleyen avuç içleri ve kulakta yankılanan kalp atış sesleri...adrenalin. Kuruyan boğazım ve kanın şakaklarımda yaptığı basıncın başlıca nedeniydi.

Bazı hastalar için son çare olarak hormonal şok yöntemi uygulanır. Bu adrenalini doğrudan bedene enjekte etmek anlamına gelir. Adrenalin sayesinde beden uyarılır ve yaşamsal fonksiyonlar geri kazanılır. Fakat adrenalin her zaman hayat kurtarmaz. Aşırı adrenalin yüksek tansiyona neden olduğu gibi kalp krizinede sebebiyet verebilir. Genç yaşta geçirilen kalp krizlerinin ölümle sonuçlanma oranı, orta yaş ve yaşlılara göre daha yüksektir.

Ki şu an kendimi adrenalinin ikinci senaryosuna daha yakın hissediyordum.

"Ver şu arabanın anahtarını bana!" Evet, bağırıyordum ve vurulduğu için korkmuştum. Yani korktuğum için bağırıyordum. Siktir, düşüncelerimi bile toparlayamıyordum.

"Ehliyetin bile yok."derken sesinde en ufak zorlandığını belli eden bir tını bile yoktu. Eğer isterse benimle çatır çatır kavga edebilecek gibiydi.

Güzel.

"Ehliyetim yok, araba kullanmayı biliyorum." Yaklaşık on iki yaşımdan beri. Eğer araba hastası bir abiniz varsa ve babasının arabasını kaçırırken bir eküri arıyorsa, erken yaşta araba kullanmayı öğrenmiş olmanız fazlasıyla normaldi.

Arabanın bagajının önüne geldiğimizde adımlarımız yavaşladı. Adamlar hala arkamızdaydı ama gelen polis arabaları dikkatlerini dağıtmıştı ve bu bize zaman kazandırmıştı. Ara sokaklardan birine park edilmiş canavar Jeep'in yanına vardığımızdaysa Duhan hala kan kaybediyordu.

Yarasına bakmak için fırsatım olmamıştı ama ne olursa olsun kolunu zorlamaması gerekiyordu. Zorladığı için kalıcı hasar oluşacak bir yerden vurulmuş olabilirdi ve solak olduğu düşünülürse bu hiç iyi değildi.

"Hayır, Anı. Bu arabanın kontrolü diğerlerime göre daha zor ve sen-"

"O kolla süreceğin arabaya binmem. Üstelik zorlamamalısın-" ikimizde aynı anda konuşuyorduk ve konuşmamızı yarıda kesen şey araya Koray'ın girmesiydi.

"Oradan hemen uzaklaşmanız gerek, çocuklar." Kararlı sarı gözleri doğrudan benimkilere bakarken, benimde ondan pek bir farkım yoktum.

"Bak,"dedim bir yandan da kendimi sakinleştirmeye çalışırken.

"Kan kaybediyorsun ve ciddi yaralanmış olabilirsin. Eğer kolunu zorlarsan kalıcı bir şeylere neden olabilirsin ki bu "bir daha resim çizmek yok" demek." kasılan çenesini farkedebiliyordum. Bu doğru noktaya parmak bastığım anlamına geliyordu.

Fakat bakışlarındaki tereddütü farkettiğimde, sinirle bir nefes verdim.

"Porca miseria!(Lanet olsun!)Bin şu arabaya işte!" Kısılan gözleriyle bana bir süre baktıktan sonra cebinden çıkardığı araba anahtarını bana doğru fırlattı. Anahtarı havada yakaladıktan sonra doğrudan sürücü tarafına geçtim.

Sürücü koltuğuna yerleştiğimde gerçektende arabanın ağrılığını fazlasıyla hissetmeye başlamıştım. Ama sorun değildi. Ben hallederdim.

Motoru çalıştırdığım gibi sokağın başında beliren farlarla ayağımı gaz pedalına gömdüm.

Araba kükreyerek ileri atılırken koltuğa yaslandığımı hissettim. Hoşuma gitti.

"Şile yoluna gir." Duhan bunu söylediğinde şaşkın bakışlarımı ona çevirdim. Gözlerini devirerek torbidoya uzandı. Bir paket peçete çıkartırken ona, "Şehre girersek daha kolay onları atlatmaz mıyız?"diye sordum.

Peçeteleri koluna bastırırken kaçamak bir şekilde dikiz aynasından arkaya baktı.

"Bunlar Alparslan'ın adamları. Pisleşeceklerdir. İnsanları tehlikeye atamayız."dediği mantıklıydı. Dediğini yaparak Şile yoluna saptığımda, otobanda sadece sayılı araba vardı.

Arabanın dreksiyonu sertti ve diğer arabaları sollarken bu beni zorluyordu. İbre yüz elliye vurduğunda, yolun tenha denebilecek kadar boş olduğu bir yerine gelmiştik. Saatler önce yağan yağmur yüzünden yerler hala ıslaktı.

Dikiz aynasından arkama baktığımda aramızdaki mesafenin tahmin ettiğimden az olduğunu farkettim. Gaza daha fazla yüklendim ama ben ne kadar hızlanırsam onlarda aynı şekilde hızlanıyorlardı.

"Böyle olamayacak." Duhan bunu söylediğinde istemesizce ona döndüm. Kolundaki peçeteler tahmin ettiğim kadar kırmızı değildi. Bu beni sevindirsede belindeki silahına uzandığını fark ettiğimdeyse kendimi tutamayarak, "Sen kafayı mı yedin?! Yaralısın." dedim hayrete kapılmış bir şekilde.

Sarı gözlerini saniyelik bana çevirdiğinde sadece tek bir şey söyledi.

"İyiyim ben."sinirden dreksiyona kafa atmak istiyordum.

Camı indirerek dışarı sarktığı esnada dikiz aynasından arkadaki iki arabaya baktım. Bir tanesinden üç silahlı adamın sarktığını görünce gözlerim kovaman açıldı. Sağ elim doğrudan Duhan'ın kapüşonlusuna yapıştı ve onu içeriye çektim.

"Anı ne yapıyorsun?"diye sinirle sorduğu esnada arabanın farlarını kapattım.

Arkasına dönmeye çalışırken zorlandığını fark etmiştim. Silah sağ elindeydi ve bundan iki eliylede silah kullanabildiği çıkarımında bulunmuştum. Sanırım ona ufak bir kolaylık sağlayabilirdim.

"Sıkı tutun."dedikten sonra dreksiyonu kırarak arabanın önünün ve arkasınının yer değişmesini sağladım. Arabayı hızlıca geri vitese aldığımda Duhan kısılmış sarı gözlerini bana çevirdi.

"Acemi şansı."diye homurdanırken sağ kolunu camdan dışarıya çıkartarak arabalara doğru nişan aldı.

"Tabi tabi."diye onunla alay ederken o çoktan bir tanesinin lastiklerini patlatmıştı bile. Jeep'e ateş ediyorlardı ve beni tedirgin ediyordu ama kurşun sesleri arabanın içinde yankılanırken Duhan, "Endişelenme. Araba zırhlı. Atom bombası atılmadığı sürece çizik bile olmaz." dedi rahat bir tavırla. Tam da bu esnada bir kurşun ön cama isabet etmişti.

İrkilsemde bozuntuya vermeden dikiz aynasından açık olan yolu kontrol ettim.

"Siktir."dedi sinirle. Neden böyle bir tepki verdiğini anlamak için ona baktığımda, silahının şarjör kısmını açmış umutla boş olan yuvalara bakıyordu.

"Şarjörüm bitti."diye homurdanırken sesinde çözüm yolu arayan bir tonlama vardı.

Güvenlik görevlisinden çaldığım silah vardığını hissettirmek istercesine belime batmaya başladığında, koltukta ileriye doğru kaydım.

"Belimdeki silahı al."derken farları ve uzunları yaktım. Karşımdaki arabanın sürücünün dikkati dağıldı ve araba sağ dola yalpalandı.

"Senin belinde niye silah var?"diye sorarken Duhan'dan beklenmedik bir sinirle karşılaştım. Sinirinin gereksiz ve saçma olduğunun farkında mıydı?

"Savunmasızdım ve sadece yangın tüpüm vardı. Adamın silahını çaldığım için beni yargılayamazdın."diye ona çıkışırken sesim bir tık yükselmişti. Umursamadı ve dediğimi yaparak belime uzandı.

"Bunu konuşacağız, Erel."derken belimdeki silaha uzanan eli tenime değmişti. Tüm hücrelerim elektrik çarpmışçasına uyarılırken kafamın içindeki canavarlar çığlık çığlığa olduğu yerde tepiniyorlardı.

Hormonlar.

Lanet olası. Hormonlar.

Silahı aldığı gibi hızlıca kontrol etti ve "Bu fazla uzadı."diye homurdanarak kolunu camdan dışarıya çıkarttı. Tek seferde arabanın iki lastiğinide patlattığında, arabanın altından kıvılcımlar çıkmaya başladı.

Onlarla aramızdaki mesafe gittikçe açılırken, Duhan derin bir nefes vererek tüm uzuvlarını arabanın içine soktu. Camı tek tuşta kapatırken oturduğu yerde geriye yaslandı.

Az önceki aksiyonlu anın yerine bu sefer yavaşladım ve hafif bir U dönüşüyle yolda arabayı doğru şekilde sürmeye başladım.

Yolda herhangi bir sapak olmadığı için hala Şile'ye doğru gidiyordum. Endişeli bakışlarımı Duhan'ın koluna çevirdim. Ona baktığımı fark edince yorgunluktan kısıldığını düşündüğüm sarı gözlerini bana çevirmişti.

"İyiyim ben."dedikten sonra önüne döndü ve derin bir nefes verdi. Onun sol profiline bakarken bakışlarım istemsizce kulağının altındaki hilal dövmesine kaydı.

Derin bir nefes vererek önüme döndüm ve aynı onun gibi sakinleşmeye çalıştım. İleride bir sapak gördüğümde yavaşça şerit değiştirdim ama "Dümdüz devam et."diyerek beni durdurdu.

"Neden? Eve gitmiyor muyuz?"diye sordum merakla. Başını sallayarak beni olayladı.

"Evet, eve gidiyoruz."dedi tek nefeste. Sesindeki yorgun tonlama daha fazla soru sormamın önüne geçti ve dediğini yaparak düz ilerlemeye devam ettim.

🌻

Arabayı patika yola soktuktan bir süre sonra ağaçlar yüzünden belirli bir noktadan sonra ilerleyememiştik. Motoru durdurarak Duhan'a döndüğümde gözlerini yummuş, elindeki kanlanmış peçeteyi koluna bastıramaya devam ediyordu. Düzenli bir şekilde inip kalkan göğüsünden, dalmış olduğunu anladım.

"Duhan."diye seslendim kısık bir sesle. Onu korkutmak istemiyordum. Gerçi, Duhan'ın bundan korkacağını sanmıyordum da neyse.

"Duhan, hadi kalk."derken hafifçe ona doğru eğildim. Gözleri aralanırken oturduğu yerde kıpırdandı. Büyümüş göz bebekleri gittikçe küçülürken, sarı gözleri benimkileri buldu. Ardından bakışlarını koluna çevirdi ve yavaşça artık kırmızı olan peçeteleri kolundan çekti. Kanama durmuş gibi görünüyordu.

"Dalmışım."dedikten sonra oturduğu yerde dikleşti.

"Evde ilk yardım seti var mı?"diye sorduğumda yavaşça başını sallayarak beni onayladı. Sonrasında kapıyı araladı ve inmeden önce, "Hadi gidelim."dedi. Bende peşinden arabadan indikten sonra arabayı kumandasından kilitledim ve ağaçların arasından ilerlerken onu takip ettim.

Kulağıma gelen dalga sesi, burnumu dolduran toprak ve deniz kokusu fazlasıyla tanıdıktı. Toprak yol bittiğinde karşılaştığım manzara karşısında birkaç saniye duraklama ihtiyacı duydum.

Burası küçük denemeyecek büyüklükteki saklı bir koydu. İki falez arasına sıkışmış koy'un bir köşesinde ahşap eski kulübeyi gördüğümde yüzümde istemsice tatlı bir tebessüm oluştu. Her bastığı adımda yerdeki taşların çıkardığı ses eşliğinde eski kulübeye yürüyen Duhan'ı takip ettim.

Falezler dalgaların şiddetini azaltıyordu. Bu yüzden taşlara çarpan dalgalar büyük değillerdi. Meraklı bakışlarımı eve çevirdiğimde, yanında muşambayla örtülmüş bir şey olduğunu farkettim. Tekne olmak için fazla küçüktü. Sanırım motorlu kayıklardandı.

Duhan ahşap verandaya çıkan iki basamak merdiveni çıktıktan sonra omzunun üzerinden bana döndü.

"Hızlı ol hava soğuk."dedi az önceki yorgun gelen sesinin aksine daha enerjik bir tonla. Taşların birbirine sürttüğünde çıkarttıkları ses eşliğinde verandaya doğru ilerledim. Ben iki basamaktan oluşan merdiveni çıkarken o da sağlam olan koluyla, camın önündeki bir tahta parçasını kaldırarak içinden bir anahtar çıkarttı. Tahtayı eski yerine oturturken pencereden içeriye baktım.

Karanlıktı ve net görünmüyordu ama camın önündeki mutfak lavabosunu görebilmiştim.

Duhan kapıyı açtığında hiç beklemeden içeriye girdik. Evin içine atılan birkaç adımdan sonra ışıkları yaktı. Bende kapıyı kapattım.

Kapının sol tarafımda kalan küçük tezgahtan oranın mutfak olduğunu anladım. Küçük bir ocak, lavabo ve buzdolabı vardı. Lavabonun tam karşısında, evin geri kalanıyla aynı renkte olan ahşap bir masa ve iki sandalye vardı.

Bakışlarımı sağ tarafa çevirdiğimde iki kapı ve ortasında üzerinde pikap olan bir sehpa olduğunu farkettim. Sehpanın altına ve yanına üstüste konulmuş plakları gördüm. Eğer zamanım olursa onları karıştıracaktım.

Ben girişin önünde öylece dikilirken, Duhan çoktan masanın oradaki sandalyelerden birine oturmuştu. Kafasını duvara yaslarken kısılmış sarı gözlerini bana çevirdi.

"Banyodaki dolapta ilk yardım çantası olacaktı. Onu getirebilir misin?"evet, diye onu onaylama gereksinimi dahi duymadan sağ en köşedeki kapıya ilerledim. Yüzde elli şansım vardı sonuçta.

Kapıyı açmadan önce dışarıdaki düğmeye bastım ve içerinin lambalarını yaktım. Evet, doğru tahmin.

İçeriye girdiğimde büyük beyaz bir küvet ve lavabo vardı. Lavabonun aynasının yanına asılmış olan havlular temiz görünüyordu. Hatta burası daha yeni temizlenmişçesine temiz kokuyordu. Duhan buraya düşündüğümden de sık sık geliyor olmalıydı.

İnceleme işlemin sonraya bıraktım ve lavabonun altındaki dolabı açtım. Dediği gibi büyük bir ilk yardım çantası vardı. Hatta ilk yardım çantası olmak için fazla büyük olduğu bile söylenebilirdi. Çantayı alarak doğruca Duhan'ın yanına gittim.

"Burada kıyafetin var değil mi?"diye sordum masaya koyduğum çantanın fermuarını açarken.

"Evet, odada birkaç parça var."dedi bitkin bir şekilde. Çantanın içindekileri incelemeyi bırakarak Duhan'a döndüm. Yüzünün rengi atmış gibiydi.

Elimi sağlam olan kolunun bileğine götürerek nabzını kontrol ettim. Nabzı olması gerektiği gibi atıyordu. Şekerinin düştüğünü varsayarak mutfak dolaplarına ilerledim. Lavabonun yanındaki çekmecelerden birinde kavanozun içinde küp şeker bulduğumda kapağını açarak bir tane aldım. Ama kavanozu çekmeceye değil tezgaha koymuştum.

Şekeri Duhan'a uzattığımda hissetmiş gibi gözlerini açmıştı. Ne yapmaya çalıştığımı anlamış gibi şekeri alarak ağzına attı.

Çantadan pansuman malzemelerini çıkarttım.

"Daha iyi misin?"diye sordum sandalyedeki bitkin adama. Hayran olduğum sarı gözlerini araladı ve gülümseyerek, "İyiyim ben"dedi keyifle. Kaçıncı defa bu soruyu sorduğumu ve onun kaç defa aynı cevabı verdiğini saymayı bırakmıştım.

"Kıyafetini keseceğim."dediğimde sadece başını sallayarak beni onayladı. İlk başta sadece kolunu kesmeyi düşündüm ama sadece tek bir yarası olup olmadığından emin olamamıştım. Bu yüzden üzerindeki sweatshirtü parçalara ayırdım.

Çatılmış kaşlarımın altındaki kısılmış gözlerim, dehşete kapılmış bir şekilde kolundaki, göğüsündeki ve karnındaki yaralar üzerinde gezinirken bakışlarımı yüzümde hissettim. Fakat kendime engel olamıyordum.

Karın kaslarının üzerindeki eski kesik izleri, sağ belindeki ve sol köprücük kemiğinin altındaki kurşun yarasına bakarken nefesim tekledi. Makası masaya bırakırken geriledim.

"Be-ben ellerimi yıkayayım."dedikten sonra yüzüne bakmadan az önce girdiğim banyoya girdim. Kapıyı kapatmamıştım ama yinede içerideki havanın bana yetmediğini hissettim.

Neden titrediğini bilmediğim ellerimi yıkamak için sweatimin kollarını sıvadın. Sağ elimdeki kurumuş kan lekelerinde bakışlarım takılı kaldı.

İlk defa kan görmüyordum ama farklı hissettiriyordu. Tanımlayamadığım bir şekilce canımı yakarken, aynı zamanda kafamın içindeki canavarların bile susmasına neden oluyordu.

Onları hiçbir güç susturamazdı.

Duhan Alkan, dışında. Diye tamamladı kafamın içindeki ses beni.

Söz konusu o olduğunda bedenim, kontrolüm dışında tepkiler veriyordu ve ben bunun aksi için çabalayamıyordum bile. Bakışlarımı aynadaki yansımama diktiğimde, annemin sözleri kafamın içinde yankılanmaya başladı.

"Hoşlanmak sevgiyi getirir, sevgide aşkı. Ama aşk tüm kimyanı bozan bir şey. Zarar verir. Çünkü aşk, bağımlığı getirir ve hiçbir bağımlılık sana iyi gelmez."

Hangi aşamada olduğumu bilmiyordum ama eğer bu sıralama herkes için doğru değilse, kesinlikle onun bendeki etkisini bağımlılık olarak nitelendirebilirdim.

Onu izlemek bile göğüs kafesimin karıncalanmasına neden olurken, elimdeki kanın ona ait olduğunu bilmek ensemden yukarıya sanki geçmeyecekmiş hissiyatı veren bir acının yayılmasına neden oluyordu.

Sevgi büyük bir kelimeydi. Beş harfin kalbime bu denli ağır geleceğini tahmin edemezdim. Fakat söz konusu Duhan olduğunda sadece kelimeler değil, gerçeklerde fazlasıyla ağırdı.

Birkaç ay önce, kestiği kaşına dikiş atmam için geldiğinde hissettiğim şeyler ve şu anda beni ele geçiren duygular arasında dağlar kadar fark vardı.

Duhan sayfalarını çevirdikçe beni kendine bağımlı hale getiren o romanlardandı. Sayfalar bittiğinde canımın yanacağını bilsemde, hastalıklı bir şekilde sonuna gelmek için ciddi çaba halindeydim.

Geçmişi, bugünü ve geleceği.

Hepsini bilmek istiyordum.

"Kan görmek seni bu kadar sarsıyorsa, belkide yanlış mesleği seçmişsindir?"bakışlarımı aynadaki yansımasına çevirdim. Sorarcasına kurduğu cümlenin altında yatan alay, beni sinirlendirmeyi bir kenara bırak, az önceki ruh halimden beni çıkartmaya yetmemişti bile. Bu gece sayesinde doktorların, neden yakınlarına tedavi uygulamasının tavsiye edilmediğini anlamıştım.

Objektif kişiliğim, az önce bedenimi terk etmişti.

Bakışlarımı ondan kaçırarak lavaboda ellerimi yıkamaya başladım. Israrla ona bakmamaya çalışarak elimden kanını kazıma çalıştım. Dişlerimi sertçe birbirine bastırırken, kırmızı renkteki köpüklere baktım. Ellerimi durularken yeterince temiz olmadığımı hissettim. Ellerimi tekrardan köpüklemeye başladım.

Bu döngü dört defa daha devam etti.

En sonunda ellerimi duruladığımda, başka bir el musluğu kapatmıştı. Çatılmış kaşlarımla ona doğru dönerken, ne ara bu kadar yakınıma geldiğimi bile bilmiyordum.

Ellerindeki havluyla iki elimi de sardı ve beni kendine doğru çevirdi. Artık kalçam mermer lavaboya yaslıydı.

Bakışlarımı yukarı kaldırarak, her köşesini ezberlemek istediğim yüzüne baktım. Fakat o bana bakmıyordu bile. Kendi elindeki kanı bulaştırmadan benim yerime ellerimi kuruluyordu. Onun eliyle benimki birbirinden ayıran tek şeyin bu havlu parçası olmadığını bilmek canımı yakıyordu.

Bakışlarımı yüzünden, göz hizamda olan göğüsüne indirdim. Sol köprücük kemiğimin altındaki kurşun yarasına bakarken, nefes alışverişimin bozulmaması için ciddi bir çaba sarf etmem gerekmişti. Tehlikeli bir yerdi.

Aynı kurşun yarasından belinde de vardı ve mucizevi bir şekilde böbreğinin zarar görmemiş olmasını umuyordum.

Karın kaslarının ve göğüsünün belirli yerlerinde gördüğüm, bıçak yaralarını anımsatan yaralar yüzümü acıyla buruşturmama neden oldu.

Bu adam bu yaşına kadar neler yaşamıştı?

Koluna baktığımda, kanamadığını gördüm. Akan kan neredeyse kolunun tamamını kaplamış ve kurumuştu ama bu kadar kan akmış olmasının nedeni derin bir yarasının olması geldi.

Duhan havluyu kenara bırakmak için öne eğildiğinde yarasına daha yakından baktım. Kurşun sıyırmış ama kolunda uzun yatay bir yara bırakmıştı. Dikişlik değildi ama pansuman gerekiyordu. Fakat canının yandığı ortadaydı. En azından az önceki bitkin halinin nedeni bu olmalıydı.

Bu adam gerçekten şansa yaşıyordu.

Yüzüne bakmadan yanından geçip gittiğimde, adım seslerinden peşimden geldiğini anladım. Ben pansuman için gerekli malzemeleri masaya koyarken o da az önce kalktığı yere geri oturmuştu.

Ben eldivenlerimi takarken, aynı acile geldiği o gece olduğu gibi beni izliyordu.

Kolunu ve yarasının çevresini temizlerken yüzüne bakmamaya çalışıyordum ve bu oldukça zordu. Çünkü yüzü karın hizamdaydı ve bakışları zaten üzerimdeydi. Pansuman sırasında konuşmamayı tercih ettim. Ama bantı yapıştırdığım an kendimi tutamayarak, "Soru hakkımı kullanabilir miyim?"diye sordum hızlıca.

"Gönder gelsin."derken sesinde sonunda konuştuğum için rahatladığını belli eden bir keyif vardı. Konuşmamı bu kadar çok istediğinin farkında değildim.

"Bu nasıl oldu?"diye sorarken bakışlarımı köprücük kemiğinin altındaki kurşun yarasına dikmiştim. Eldivenlerimi çıkartırken, lastik sesi tüm odayı doldurdu. Derin bir nefes verdiğinde omuzları çöktü. Yüzünde buruk bir ifade vardı.

"Cevaplamak zorundayım değil mi?"diye sorarken zaten sorusunun cevabını biliyordu. Etrafa saçtığım malzemelerin bazılarını çöp kutusu yaptığı başka bir eldivene sıkıştırırken, "Bu kuralı sen koydun."dedim umursamaz bir tavırla. Yalandı. Umursuyordum ve cevabı deli gibi merak ediyordum.

"On üç yaşımdayken oldu. Bu da o günden."derken belindeki kurşun yarasının üzerine elini koydu. İfadesiz tutmaya çalıştığım bakışlarımı yüzünde gezdirdim.

"Bu nasıl olduğunun cevabı değil."dedikten sonra çantayı ve çöpleri alarak banyoya döndüm. Çantayı aldığım yere koyarken çöpü kovaya attım. Ellerimi yıkamayı bu sefer uzatmadım ve işimi hallettiğim gibi banyodan çıktım.

O da bu sırada tezgaha yaslanmış kendine doldurduğu suyu içiyordum. Tezgahın üzerindeki ikinci su bardağını gördüğümde yüzümde kontrolsüz bir gülümse oluştu. Onun bunu görmediğini umarak yüzümü eski haline geri soktum.

Bende onun gibi tezgaha yaslandım ve cam su bardağını elime aldım. O çoktan suyunu bitirmiş, boş cam bardağını elinde çeviriyordu. Sarı gözleri gereğinden fazla bardağı incelerken aslında kafasının başka yerde olduğunu anlamıştım. Normaldi. Kimse yaralarından bahsetmek istemezdi.

"Babamın tutukladığı bir adam, babama ders vermek istemiş."derken sesi boğuktu. Ona döndüğümde sertçe yutkunduğu gördüm. Sarı gözleri her zamankinden koyuydu ve ışıltısını kaybetmişti.

"Adamlarını annemle benim peşime takmış."yüzüde acıklı bir gülümseme belirdi.

"Günlerce bizi izlemişler." derin bir nefes verdiğinde omuzları çöktü.

"Bir gün annemle marketten dönerken, önümüzden bir araba geçti ve daha ne olduğunu anlayamadan bize ateş etmeye başladılar." Söyledikleri yüzünden tüylerim diken diken olurken kanımın donduğunu hissettim.

"Annem bana siper oldu. Belki olmasaydı o hala-"kendimi tutamayarak kollarımı beline doladım. Ne ara bardağı bıraktığımı veya önüne geçtiğimi hatırlamıyordum. Yada ona sarıldığımı.

Ona acıdığım veya teselli etmek istediğim için sarılmamıştım. Sadece eğer bir şeyler ters gitseydi ve o bugün burada olmasaydıyı düşünmüştüm. Ve bu düşünce bile canımı yakmaya yetmişti. Onu burada, şu an olduğu yerde tutmak istemiştim ve bir anda kendimi ona sarılırken bulmuştum işte. Düşünülmüş bir hareket değildi ve bu da bedenimin kontrolüm dışında Duhan'a tepki verdiğinin bir diğer kanıtıydı.

İlk başta ona sarıldığımda bedeni kasılmıştı ama kısa bir süre sonra gevşemiş ve kolları ne yapacağın bilemez bir şekilde havalanmıştı. Çok geçmeden o da kollarını benim etrafıma doladığında, gözlerimi yumarak yüzümün yaslı olduğu göğüsünün içinde atan, hayran olduğum o kalbin ritmine odaklandım.

Sarılmak hiçbir zaman bu kadar iyi hissettirmemişti.

Duhan Alkan

Küçüklüğümden beri tek bir hayalim vardı. Bir eve sahip olmak.

Babam beni o kuyudan çıkarttığı gün, sadece yetimhanedeki hayatımdan kurtulmuş olmamıştım. En büyük hayalimde gerçekleşmişti. Artık istediğim zaman duş alabilecek, istediğim zaman yatağımda uykuya dalabilecektim. O zamanlar bana bu, lüks ve ulaşılması zor bir şey gibi gelirdi. Sekiz yaşımdaydım, benden büyük yirmi erkekle aynı alanı paylaşırken böyle bir kafa yapısına girmem normaldi.

Alihan Alkan, hayallerimi gerçekleştiren adam olduğu gibi bana en büyük hayat dersini veren kişiydi de.

Hiçbir hayal, uzun ömürlü olmaz.

Adımın yanına Alkan soyadını aldığım gün, hayatımın en mutlu günüydü. Bir ailem, bir evim, Koray ve Hilal'im vardı. En güzel aileye ve en güzel arkadaşlara ben sahiptim. Yıllarca, her gece yastığa başımı koyarken, göz yaşı döktüğüm her şeye sahiptim artık. Ta ki o gün yaşananlara kadar.

Kurşunlandıktan sonra sadece iki gün dayanabilmişti. İki günün sonrasındaysa, sahip olduğum tek ve en iyi anneyide kaybetmiştim. O günleri hatırlayınca, ciğerime bıçak gibi saplanan acının nedenini bugün daha iyi anlıyordum.

Annemi kaybedişimiz sadece bir başlangıçtı.

Ama zaten kötü şeyler hep zincirleme gelirdi.

Bu deniz kıyısında, taşların üzerinde en son ne zaman böyle oturduğumu hatırlamıyordum. İki haftada bir eve gelip kontrol ediyor olsamda, son zamanlarda dalgaları izlemek için hiç zamanım yoktu.

Sanırım büyüdükçe sevdiğiniz şeyleri yapmak için kendinize zaman ayırmakta zorlanıyordunuz.

Elime bir taş alarak, hala sağlam olan sağ kolumla, tüm gücümle denize fırlattım. Eskiden bu beni rahatlatırdı.

Bunun beni rahatlattığı, eski zamanları düşündüm.

Hilal'in hala yaşadığı, babamın beni buraya getirip silah kullanmayı öğrettiği, Cenk ve babasının buraya gelip rakı balık gecesi yaptığımız zamanları...

Ne kadar olmuştu gerçekten?

Oturduğum yerde yavaşça geriye yatarak sırtımı taşlara verdim. Siyah kazağıma rağmen taşların soğukluğunu hissedebiliyordum ama umrumda değildi. Bakışlarımı gökyüzüne diktiğimde, net bir şekilde gözüken yıldızlar ve ay içimi ısıtmaya yetmişti.

Bu evi seviyordum çünkü burayı bilen kişi sayısı azdı. Hayatımda hala yer alan ve uzun zamandır buranın varlığını bilen tek insanın Koray olmasıysa, çevremdeki insanların nasılda teker teker yok olduğunun göstergesiydi.

Derin bir nefes verdiğimde, ufak bir duman parçası gökyüzüne doğru süzüldü. Havanın bu kadar soğuk olduğunun farkında bile değildim.

Saat neredeyse gece üçtü ve bu saate kadar yaptığım tek şey birkaç saat öncesinde Anı'ya anlattığım şeylerdi.

Bakışları canımı yakıyordu. Söylemek isteyipte cesaretini toplayamadığı şeyleri o iki karanlık çukurda görmek, beni kendimi sorgulamaya itiyordu.

Acımasız bir şaka. Anı Erel'in benim için daha fazlası olmasını isterdim. Ona her baktığımda, kollarımı etrafına sardığımda ve o kurabiyeyi andıran kokusunu içime çektiğimde... Hilal'i düşünmemek isterdim.

Nasıl aynı kokabilirlerdi aklım hala almıyordu.

Annemi kaybettiğimizi söyleyen doktor yanımızdan ayrıldığında ve babam işlemleri başlatmak için yanımdan gittiğinde, Hilal bir melek gibi yanımda belirmişti.

O koca mavi gözlerini yüzümde gezdirmiş ve hiçbir şey dememe gerek kalmadan kollarını bana sarmıştı. Sadece sessizlik bile her şey için yeterliydi.

Anı'nın da aynı şeyi yapmış olması, kafayı oynatacakmış gibi hissetmeme neden oluyordu.

Göğüsümde hissettiğim karıncalanma canımı yakmaya başladığında, gözlerimi yumdum.

On yedi yaşında bir kızın ölümüne neden oldun, Duhan. Ve ölümüne neden olduğun kızın kopyası şu anda senin yatağında uyuyor.

Gerçekten boktan bir durumdu.

Yattığım yerden kalktım ve omzumun üzerinden hala ışıkları yanan ahşap eve döndüm.

Mutfağın ışığı açıktı ama Anı'nın saatler önce uyumak için odaya geçtiğini biliyordum. Ellerimi ceplerime sokarak yavaş adımlarla eve doğru ilerledim.

Onu Jeton'da ilk gördüğüm gün, zor durumda olduğunu anladığım için yanına gitmiştim. Fakat o tanıdık kokusu tüm hücrelerimi ele geçirdiğinde, sonradan yaşanan şeyler tamamen kontrolümün dışındaydı. O gece ukala hareketleri ve bilmiş tavrı yüzünden dumura uğramıştım. Çünkü kokusundan tavırlarına kadar Hilal'in bir kopyası gibiydi. Bakışları zamanla onunkilere benzemeye başlamıştı.

Verandaya çıktığımda hareketlerim acelesizdi ve yavaştı. Ev tahta olduğu için çok kolay ses çıkabilirdi ve gürültü yaparak Anı'yı uyandırmak istemiyordum. İçeriye girdiğimde kapıyı ardımdan yavaşça kapattım. Yatak odasının kapısına gelmeden ışıkları kapattım.

Kapının önüne geldiğimde, içeriye girmeden önce bir süre orada durma ihtiyacı duydum. İki tekli yataktan sol taraftakine yatmıştı. Yatakların ortasına bir pencere vardı ve ay ışığı odayı yeterince aydınlatıyordu.

Yastığa saçılan uzun dalgalı saçlarına hayranlıkla baktım. Küçük yüzüne düşen kirpiklerinin gölgeleri, yüzümde bir tebessüm oluşturdu.

Hayat belkide bana ikinci bir şans vermişti.

Adı Anı Erel olan ikinci bir şans.

Onu her şeyden korumak istiyordum. En ufak bir zarar bile görebilecek olması düşüncesi, kafamın içindeki o hastalıklı herifin uyanmasına ve ona zarar veren herkesi yer yüzünden silmek istemesine neden oluyordu.

Hilal için bunu yapmamıştım ama Anı için yapabilmek istiyordum.

Odaya girdiğimde içeriye yayılan kokusu adımlarımın teklemesine neden oldu. Koku hafızası dedikleri şey gerçekti ve tam anlamıyla bir işkenceydi.

Bunu Anı'ya yapmak istemiyordum. Kendi hastalıklı zihnimi tatmin etmek için onu kullanmak haksızlıktı. Hayatını köklemesine değiştirmiş adam olarak zaten iyi bir pozisyonda olduğum söylenemezdi. Bu yüzden birde bununla onun kafasını karıştırmak kesinlikle sağlıklı bir karar değildi.

Boştaki tekli yatağa ilerlerken bakışlarım hala onun üzerindeydi.

Kaşları hafifçe çatılmış, alnı nemlenmişti. Bu görüntü endişeyle kaşlarımın büzüşmesine neden olurken, adımların onun yatağının yanına doğru yöneldi.

Onu uyandırmalı mıydım? Kabus görüyor olabilirdi ve bu kalitesiz bir uyku demekti. Yarın erkenden kalkması ve okula gitmesi gerekiyordu. Evet, okula gitmesi gerekiyordu. Ders programını biliyordum ve yarın okulda dersinin olduğu sayılı günlerdendi. Bu yılın onu yorduğunun farkındaydım. Okul ve hastane arasında koşuşturuyordu, doğal olarak. Fakat üstüne birde bu adam pataklama işi eklenince iyice bölünmüştü.

Onu tanıdığım şu iki aylık süre boyunca onun hakkında öğrendiğim şeylerden biri de tek bir boş anını bile olmamasıydı. Benim evimde kaldığı günlerde bu farkındalığı daha net yaşıyordum.

Uyku tutmadığında ve terasa çıktığımda istemesizce onun odasına bakma ihtiyacı duyuyordum. Ve her seferinde saat kaç olursa olsun, onu nereden çıkarttığını bilmediğim notlarını okurken buluyordum. Yada onu bazen mutfakta dolaptan çıkarttığı şeyleri yerken, yine notlarını okurken görüyordum.

Bunları düşünürken, onun evimde kalmasının ne kadar hoşuma gittiğini farkettim.

Yatağının yanına çöktüğümde, yüzü bana dönüktü. Kollarının arasına alıp sarıldığı yorganını daha sıkı kavradığında, uyuyup uyanmamasını umursamayarak yüzüne düşen saçlarını yavaşça alnından çektim. Düşündüğümden daha yumuşak olan saçları bende daha fazla dokunma isteği uyandırırken, çatılmış kaşlarının gevşediğini gördüğümde yüzümde aptal bir sırıtış belirdi.

Onun üzerinde bir etkim olduğunun bilincindeydim ama bu denli olduğunu bilmek içimdeki megalomanın hoşuna gidiyordu. Bu duruma üzülmem mi sevinmem mi gerektiğini bilmiyordum. Anı, bana ilgi gösteren diğer kızlardan değildi. Ve birçok çeşit kızın ilgisini çeken bir herif olduğum düşünülürse, Anı'yı rahatlıkla kategorilendirebiliyor olmam gerekirdi ama yapamıyordum.

Ne arabamın sileceğine numaralarını yazdığı kağıtları bırakan kızlardandı ne de sırf benimle iletişim kurabilmek için Jeton'a gelenlerden. Onun çabası kendi içerisindeydi ve bu nedenini bilmediğim bir şekilde hoşuma gidiyordu.

Onunla öpüştüğümüz gece söylediklerimde tamamen ciddiydim ve bu ciddiyet benim bile canımı sıkmıştı.

Ona sadece Anı gözüyle bakamazdım. Çünkü ona her yakınlaştığımda aklıma Hilal geliyordu ve bu mide bulandırıcıydı. Onu Hilal'in yerine koyma düşüncesi bile kanıma dokunuyordu.

Hayatından çıkıp gitmem için bana yalvaracağını da biliyordum. Bunlar Hilal'in son sözleriydi. Bu sözlerinden sonra çekip giden oydu. Engel olmak için çabalayamamıştım bile.

Beni ele geçiren düşüncelerim yüzünden omuzlarım çökerken Anı'nın, "Sana neden Han diyorlar?"diye sormasıyla kendime geldim. Boğuk sesi ve mırıldanır gibi soruşundan hala tam anlamıyla uyanmadığı varsayımında bulunmuştum. Gözlerini açma gereksinimi bile duymamıştı.

"Sadece iş yaptığım insanlar bana Han der."diye yanıtladım onu. Ona karşı olabildiğim kadar dürüst olmaya çalışıyordum. Bana güvenmesi, yanımda rahat olmasını sağlayacaksa her şeye razıydım. En azından ona bunu verebilmek istiyordum.

"Kod adın var yani?"dediğindeyse kıkırdadım.

"Sadece adımın kısaltması."derken dirseğimi yatağa, yumruğumu şakağıma yasladım. Bu şekilde onu izlemek daha kolaydı.

"Benim adımım kısaltması yok ama."derken sesinde ağlamaklı bir ton vardı. Gülmemek için alt dudağımı dişledim. Kendini hala rüyada sanıyor olabilir miydi?

"Çünkü adın zaten üç harfli."derken sesimdeki keyifli tonlamayı gizlemek için çaba göstermedim bile. Yarın sabah muhtemelen bunları hatırlamayacaktı bile.

"Memo olsa kod adım?"dedi sorarcasına. Kaşlarım anlamazcasına çatılırken, "Memo mu?"diye sordum doğru duyup duymadığımdan emin olmak için.

"Memory, hani Anı demek ya."diye ciddi ciddi açıkladığında gülerek yüzümü buruşturdum. Sarhoş olduğunda ve -yeni verilere göre- uykulu olduğunda bu kızın içinden bir komedyen çıkıyordu.

Başımı yavaşça iki yana sallarken keyifle,"Hayır, bunu duymadım say."diye reddettim onu.

Üç Harfli'den sonra bu ikinci favorimdi ama onun bunu bilmesine gerek yoktu.

"Bencede."dedikten sonra odaya sessizlik çökmüştü. Uykuya daldığından emin olduktan sonra kendi yatağıma yatmayı düşündüm ama yerde oturmak hoşuma gitmeye başlamıştı.

Başımı geriye yaslayarak gözlerimi yumdum. En azından birkaç saat uyumak iyi gelebilirdi.

Zihnim bulanıklaşırken, kafamın içinde dolanan tek bir düşünce vardı.

Şimdi onunla aynı yatağımı paylaşmış mı olmuştuk? Çünkü bu düşünce fazlasıyla hoşuma gitmişti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

17okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.