4. bölüm / 31
Güneş Kapanı4-Ölüm Meleği
Bölümler 31Şu an: 4-Ölüm Meleği
- 1 1-Satır Başı2.515 kelime
- 2 2-Kaybolmuş Hayatlar3.590 kelime
- 3 3-Yeni Düğüm5.251 kelime
- 4 4-Ölüm Meleği6.267 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 5- Kanadı Kırık Anılar5.385 kelime
- 6 6-Çürük Kale5.540 kelime
- 7 7-Annesiz Kedi3.366 kelime
- 8 8-Anahtar Kralı4.180 kelime
- 9 9-Büyük Balık Küçük Balığı Yer5.229 kelime
- 10 10-Şüphe Çıkmazı4.065 kelime
- 11 11-Show5.844 kelime
- 12 12-Hata4.974 kelime
- 13 13-Giz Halatı4.497 kelime
- 14 14-Kötü şeyler yapan İyi Adamlar4.251 kelime
- 15 15-Yanlış3.453 kelime
- 16 16-Ölüm Çukuru5.743 kelime
- 17 17-Yirmi Yedi5.810 kelime
- 18 18-Ayçiçeği4.717 kelime
- 19 19-Tetik4.066 kelime
- 20 20-Suç Ortağı4.557 kelime
- 21 21-İhtimaller Korkuyu Besler4.032 kelime
- 22 22-Alt ve Üst3.203 kelime
- 23 23-Güven4.593 kelime
- 24 24-Karanlık Koridorlar6.119 kelime
- 25 25-Ağır Yükler6.781 kelime
- 26 26-Kalbe Yakın7.725 kelime
- 27 27-En Baştan5.529 kelime
- 28 28-Serbest Düşüş6.511 kelime
- 29 29-Soğuk4.367 kelime
- 30 30-Kör Düğüm3.498 kelime
- 31 31-On Dört ve On Yedi Yaş4.429 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Önlüğümün cebinden çıkardığım çubuk krakeri önümdeki masaya koyduktan sonra karton bardaktaki çayımdan bir yudum aldım. Bugün stajın ilk günüydü ve pek verimli geçtiği söylenemezdi. Belki ilk gün olduğundan belki de başımızdaki hoca ve intörnlerin ilgisizliğindendi. İntörnler kendi aralarında bir rekabet halinde olduğunda bizlere pek yardımcı olmaya fırsat bulamıyorlardı. Anladığım kadarıyla, tamamen atılganlığımla bu stajı kendim için avantaja çevirebilirdim. Okulun bize tanıdığı staj süresi dolmuştu ama eve gitmek istemiyordum. Burası da en az amcamın hastanesi kadar modern ve kalabalıktı. Acil fazlasıyla doluydu ve kendime uygun bir hasta bulabileceğimden emindim.
Gerçi kadın doğum stajı olan biri neden acilde bulunsundu ki? Binalar bile farklıydı. Ama bunu kimse bilmezse, problem yaşanacağını sanmıyordum. Üstelik üzerimde önlük vardı ve beni doktor sanmaları olası bir durumdu. Sonuçta burası oldukça büyük bir hastaneydi.
Bir çubuk kraker almak için masaya uzandığım sırada, karşımdaki boş sandalyenin dolmasıyla sorgulayan bakışlarım oraya kaydı. Karşımdaki ellerini masada birleştirmiş, yapmacık bir gülümsemesiyle birlikte Gazel'i görmemle gözlerimi devirdim. Anladığım kadarıyla o da benim gibi burada kalmayı seçmişti.
"Ne istiyorsun Gazel?"diye sordum bıkkınlıkla. Bir şey istemese yanıma gelmezdi çünkü. Yüzünü buruşturarak oturduğu yerde yaslandı.
"Arkadaşımın yanına gelemez miyim?"dediği şeyle alayla kaşlarım havalandı. Arkadaş ha? İstemeden de olsa dediği şeye güldüm.
"Biz arkadaş değiliz." dedim dediği şeyin komikliğine gülerken. Gülmeyi bırakmak için karton bardağımdaki hala dumanı tüten çayımdan bir yudum aldım. Eylülün sonlarında olsak bile hava oldukça sıcaktı ama bu çay içmeme engel kesinlikle değildi. Hem, ben hep üşürdüm zaten. Yüzüne baktığımda dediğim şeyi yapmacık bir şekilde kafasında sorguladığını belli eden bir ifade vardı. Başını hafifçe omzuna yatırmıştı. Oyunculuğu seviyordu.
"Haklısın. Biz arkadaş değiliz. Çünkü rakibiz."gözlerimi devirerek kendi kendime "Yine başlıyoruz."diye homurdandım. Kollarımı birbirine dolayarak yeşil gözlerine odaklandım. Her zamanki gibi hırs bürümüştü çimen yeşillerini. Benim gibi arkasına yaslanarak önümdeki çubuk krakerlerden bir tanesine aldı ve ucunu ısırdı. Ardından, arta kalan kısmıyla beni işaret ederek "Sana bir teklifim var."diye cümlesine başladı. Diyeceği şeyi az da olsa merak ettiğimden, oturduğum yerde dikleşerek onu dinlemeye başladım.
"Duyduğuma göre bir otobüs, motoru ezmemek için dreksiyonu kırmış ve otobüs yan dönmüş. Yani..." önlüğünün kolunu sıyırdı ve kolundaki bej rengi saate baktı.
"...yaklaşık on dakika içerisinde acil savaş alanına dönecek." bu da demek oluyor ki kimse bizim varlığımızın farkında bile varmaz. Hatta bize ihtiyaçları bile olabilirdi. İnsanlara zarar geldiğinden değil ama en sonunda bir şeyler yapabilecek olmanın verdiği heyecanla oturduğum yerde daha da dikleştim. O da benim gibi oturduğu yerde dikleşerek masaya doğru eğildi. Dudağını ısırarak sırıttı. Bundan zevk alıyordu.
"O zaman Anı Erel, en kaliteli vakaya bakan kazanır." İkimiz de aynı anda oturduğumuz yerden kalktık. Sandalyelerin çıkardığı ses kafetaryada yankılanmıştı. Birkaç kişinin bakışları bu tarafa dönmüştü. Bakışlarımı onlardan kaçırarak umursamamaya çalıştım. Gazel elindeki çubuğu son kez ısırdı ve hiçbir şey söylemeden arkasına dönerek doğruca kafetaryadan çıktı. Bende peşinden hızlı adımlarla ilerlediğim sırada cebimdeki telefonumun titremeye başlamasıyla adımlarımı yavaşlatarak arayan kişinin kim olduğuna baktım. Yeşil tuşu kenara kaydırarak, telefonu doğruca kulağıma götürdüm.
"Efendim Ecem?"sesimdeki sakinlik bile modunu düşürmeye yetmemişti. Oldukça neşeli ve hareketli bir şekilde "Nasılsınız doktor hanım? Keyifler nasıl?"diye sordu hızlıca. Arkadan gelen gürültüden mağaza gibi bir yerde olduğunu anlamıştım. Kafedeki işi erken bitmiş olmalıydı.
"İyiyim...güzel gidiyor. Sen neredesin?"diye sordum çatık kaşlarımlar. Arkadan gelen sesler kafamı karıştırmıştı, düşüncemi tehit etmek istedim. Acilin olduğu koridora indiğimde, ilerideki otomatik kapı açıldı ve birisi acilden çıktı. İçerideki kalabalık, buradan bile göz korkutan cinstendi. Oldukça büyük bir kaza yaşanmıştı anlaşılan.
"Alışveriş merkezine geldim şimdi. Elbise bakıyorum."kaşlarım sanki olabilirmiş gibi daha da çattım ve burnumu kırıştırdım.
"Neden?"diye sordum refleks gibi. Acilin yanındaki sensöre elimi okuttum, kapı iki yana açıldı ve bakışlarımı müdahale edebilmek umuduyla etrafta gezdirdim. Görebildiğim açıdaki sedyeyelerin hepsi doluydu ve aralık kalmış perdelerden her birinin içinde bir doktor veya hemşire olduğunu görebiliyordum. Siktir, Gazel çoktan vaka kapmış olmalı.
"Holdingin yetmişinci yıl balosu var. Üstün amca dün Cenk'e seninde gelmen gerektiğini söylemiş. Bende ikimiz için elbise bakıyorum."son cümlesini söyleyiş biçimi oldukça keyif aldığı bir durum içerisinde olduğunu yansıtır cinstendi. Yıllardır şirketle alakalı hiçbir etkinliği katılmıyordu. Abim ve Fred benim yerime idare ediyorlardı. Hem bu sayede okulda anonim biri olarak takılabiliyordum. Sayılı kişiler benim Üstün Erel'in kızı olduğumu biliyordu ve asıl bu benim için bir ayrıcalıktı. Beni merak etmeyen kimse beni araştırmazdı. Beni panonun en üst sırasında gördüklerinden merak ederlerdi sadece. Şanslıydım ki hiç biri soyadımı araştırmıyordu. Yada araştıran varsada yüzüme vurmuyordu. Gazel dışında.
"Oraya gelmeyeceğim."dedim hiç tereddüt etmeden. Eğer oraya gidersem basından kaçmam oldukça zor olacaktı ve ben böyle bir çabaya girmek istemiyordum. Babamın neden özellikle bu baloya gelmemi istediğini biliyordum. Ama düşüncem vardı tabii. Bu Beril'in katılacağı ilk aleni etkinlik olacaktı ve mutlu aile tablosu çizmek istiyordu. Babam kötü veya duygusuz bir adam değildi ama iyi rol yapabilen, çıkarlarını düşünen bir adamdı. Benim oraya gelmem ve basının benimde fotoğrafımı çekmesi, mutlu aile tablosu çizmesi dışında ona ne tür bir yarar sağlayacak bilmiyorum ama illaki bir şey kazandıracağından emindim. Normal şartlarda beni böyle bir şey için zorlamazdı. Gerçekten amacı neydi?
"İyi o zaman, şimdiden babanın seni getirmeleri için kapımıza diktiği adamlara öyle dersin."kaşlarım şaşkınlıkla havalandı.
"Adamlar mı?"durum düşündüğümden de ciddiydi.
"Evet, adamLAR. Yarın gece, baloya seni götürene kadar kapımızda duracaklarmış."bıkkınlıkla bir nefes verdim. Acilin içinde yavaş yavaş geziniyor, uygun olan bir vaka bakıyordum. Perdelerin aralık kısımlarından hastalara bakmaya devam ederken "O kadının suratını dahi görmek istemiyorum ve eğer o baloya gidersem onun yanında olmam gerekecek. İnan bana Beril'in soluduğu havayı ciğerlerime kabul etmek, diğer tarafta bedenimin benden şikayetçi olmasına neden olur."alayla kurduğum cümle karşısında güldü. Ecem'de Beril'den hoşlanmıyordu. Babamı aldattığını bilmiyordu çünkü ona bildiğim hiçbir şeyden bahsetmemiştim ama buna rağmen o kadını sevmiyordu. Altıncı hisleri güçlü bir kızdı.
"İster kabul et, ister etme. Babanın seni sürümesi gerekse bile o baloya bir şekilde geleceksin. Hem yalnız olmayacaksın. Ben, Cenk, Fred hatta Asya bile orada olacak. İngiltereden bu gece dönüyormuş." Asya'nın döneceğini duymak beni mutlu etmişti ama önünde durduğum perdeyi aralamamla bu mutluluğum havaya karıştı.
Sarı gözler, duyduğu perdenin açılma sesiyle bu tarafa döndü. Beni gördüğünde dudakları keyifle yukarı kıvrıldı. Siyah bir tişört ve koyu mavi jean. Oldukça sade bir tarzı var. Fakat bakışları bir o kadar karışıktı ki. Sadece bir çift göz, nasıl zihnimde böylesime bomba etkisi yaratabiliyor? Derin, sert bir nefes verdim. Gözlerimi devirerek ondan kaçırdım. İçeriye girerek arkamdan perdeyi çektiğim sırada telefonda beni dinleyen Ecem'e hızlıca "Ben seni sonra arayacağım."diyerek cevabını beklemeden telefonu kapattım. Telefonu önlüğümün cebine atarak kollarımı birbirine doladım. Sorgulayan bakışlarımı sedyede oturan Duhan'a diktim.
"Ne istiyorsun?"sesim oldukça düz ve duygusuzdu. Olduğu yerde biraz daha döndü, yüzünün tamamını bu sayede görebiliyordum. Sağ kaşına elindeki peçeteyle bastırıyordu.
"Sadece birazcık ilgi."dedi sanki çok açık bir şey olmasına rağmen ben anlamıyormuşum gibi. Sert adımlarla yanındaki demir dolaptan eldiven çıkardım. Dizlerinin dibine geldiğimde bakışlarını hafifçe yukarı kaldırdı. Ona yukarıdan bakıyordum. Eldiveni elime geçirdiğimde sert bir şekilde plastiğin deriye çarpma sesi yankılandı. Gerici bir sesti.
Gerilsin.
Hafifçe üzerine eğilerek bileğinden tuttum ve yavaşça elini yaradan çektim. Kanamaya devam eden yara kaşının biraz üzeriydi. Yarayı incelerken kaşlarım çatıldı. Ardından alaycı bir gülümsemeyle olduğum yerde dikleştim. Meraklı gözleri beni takip etmişti.
"Tanımadığın kızlar için her zaman kaşını mı deşersin?"diye sordum olabildiğince sakin bir tonda. Bu yara bir yaralanma sonucu olmamıştı. Oldukça bilinçli bir şekilde, bilerek açılmış bir yaraydı. Yüzünü buruşturdu, böylelikle suratı düşünceli bir ifadeye bürünmüştü. Başını hafifçe omuzun üzerine yatırdı ve isterse karşısındakini kavurabilecek koyuluktaki sarıları üzerime dikti.
Bu gözler bir insana ait olmazdı.
"Sadece ilgisini çekmek istediklerim için."tek kaşımı kaldırarak sorgulayan bakışlarımı üzerinde gezdirdim. Bakışlarıyla insanları korkutabilen biri olmayı böyle zamanlarda çok seviyordum. Hiç bir şey demeden sol tarafımda duran demir malzeme dolabına ilerledim. Orta boylu dolaptan gerekli malzemeleri aldım ve demir kasenin içine koydum. Üç dikiş ve pansuman yarası için yeterli olacaktı. Bir insan neden dikiş atılması gerekecek düzeyde kaşını deşerdi ki? Kıl kısmına gelmediği için ileride yarası belli olmayacaktı, yakından bakılmadığı sürece.
Malzemeleri sedyeye koyarak ilk başta alkollü pamuğu elime aldım. Kanın bulaştığı yeri temizlerken dizi dizime çarpıyordu. Umursamamaya çalıştım. Fakat fazlasıyla dikkat dağıtıcıydı.
Bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Temizlemeyi bitirdiğimde pamuğu yanımda getirdiğim minik plastik atık kutusuna attım. Lokal anesteziyi hazırlarken ona bakmadan "Neden buradasın Duhan?" soğuktu sesim. Ona taviz vermeyeceğimi anlamış olması gerekiyordu. Aklı varsa şimdiye anlamıştı zaten. Fakat her şeyin farkındaydım. O gece yüzündendi bu cesareti.
"Bir şey yapmam gerek."dedi nefesini dışarıya verirken. O sırada lokal anesteziyi, iğneyle dikeceğim yere enjekte ettim.
"Sonunda zarar görecek insanlar var." Anestezinin yayılmasını beklerken iğneyi hazırladım. Bir yandan da ona bakmadan yapmam gerekenleri hallediyordum. Bakışları diğer tarafla burayı ayıran bej rengi perdedeydi.
"Ama eğer onlar zarar görmezlerse, daha fazla kişi zarar görecek."dediği şeye alayla güldüm. Gülüşüm dikkatini çekmiş olacakki meraklı sarılar kahvelerime odaklandı. Bakışlarımı gözlerinden kaçırdım ve yarasını dikmek için üzerine eğildim.
"Çoğunluğun iyiliği için?"sesimdeki sorgular ton sadece cümleyi kuruş biçimimden kaynaklıydı. Yoksa dediği işi eyleme dökeceğinden şüphem yoktu. Öyle bir niyeti olmasa bana bunları anlatacağını düşünmüyordum. Birileri zarar görmek zorundaydı. İnsanlara zarar vermekten kastı neydi? Bu adamdan birçok şey bekliyordum.
"Şuan bu acile elinde silahla bir adam girse, yapacağın ilk iş hastaları korumak için o adamı sakinleştirmek olurdu. Değil mi?" Sormuyordu. Daha demin benim kurduğum cümle gibi. Yasarını diktikten sonra bakışalarımı ona çevirdim.
Dizleri, dizlerimde. Gözleri gözlerimde.
Ben kaşındaki yarayı dikerken"Benim de yaptığım ve sana teklif ettiğim şeyde aynen bu." dedi oldukça rahat bir şekilde. Dikiş atmam umrunda bile değildi. Koyulaşmış gözler kendinden emindi. Kesinlikle duygusallıktan uzak ve mantığıyla hareket ediyordu. Birilerinin daha zihninde mantık terazisi olduğunu bilmek, mutlu hissetmeme neden olmuştu. Duhan'ın anlattıklarına bakılırsa doğru bir şey yapıyordu ama zaten hata yapıyor olduğunu da bilse bunu yansıtmazdı değil mi? Çünkü kimse iğneyi kendine batırmazdı. Anlattıklarının üzeri hala bir sis perdesiyle örtülüydü.
Benden yapmamı istediği şey her neyse işin sonunda birileri zarar görmek zorundaydı. En azından konuşmasından anladığım buydu.
"Teklifini kabul edersem, para dışında kazandığım şey ne olacak?" Onun mantık terazisi varsa benimki de vardı ve tüy kadar ağırlığı bile hesaba katardı. Birkaç haftadır tanıdığım bu adamın tehlikeli olduğunu anlamam uzun sürmemişti ve tehlikeli adamlarla ilgili oldukça şey bilirdim. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünürlerdi. Onunda düşünmüş olması gerekiyordu.
Derin bir nefes verdi. Bu sırada bakışlarını gözlerimden bir saniye bile çekmemişti. Düşünüyorum da yarasını dikerken bile benden çekmemişti o sarı gözlerini. Acımıyor gibi davranıyordu ama acıdığını biliyordum. Pamukla yarasını silerken, batikonu yarasına bastırdığımda, anestezi için iğneyi batırdığımda...
"Özgürlük."dedi hiç tereddüt etmeden. Minik bandajı diktiğim yere yapıştırırken kaşlarım çatıldı.
"Özgürlük mü?"diye sordum bir adım geri giderek. Dizlerimiz birbirinden ayrılmıştı. Boş sarı gözler üzerimde gezinmeye devam etti. Tekrardan gözlerimiz buluştuğunda "Özgürlük." diyerek tekraraladı kendini.
Kollarımı birbirine dolayarak bir açıklama yapmasını beklercesine karşısında dikildim. Oturduğu yerden kalkarken gözlerini gözlerimden çekmedi. Aramızda yaklaşık on santim vardı, belki daha fazla. Bu yüzden bu sefer başını kaldırmak zorunda kalan bendim.
"Ailenin kötü olması seni de kötü yapmaz Anı. Eğer benimle iş birliği yap-"kaşlarım daha da çatıldı ve sözünü kesmemek için kendimi daha fazla tutamadım.
"Benim ailem, hakkında konuşmayı keser misin artık?"dedim hiç tereddüt etmeden. Kaşları alayla havalandı ve dudaklarını küçümser bir ifade barındırına sırıtışı kapladı.
"Beni o gece yüzünden 'tehlikeli' olarak etiketliyorsun ama söz konusu ailen olduğunda umursamıyorsun bile. İşine gelmediği için umursamıyorsun değil mi? Çünkü diğer türlü uykularının kaçacağını biliyordun." Dediği şeyler karşısında şaşkınlıkla aralanmış dudaklarımla ona baktım. Neredeyse Fred'in bana dediklerinin aynısını söylemişti.
"Yarın gece o baloya git ve etrafına iyi bak. Emin ol çevrende seni benden daha çok rahatsız edecek 'tehlikeli' insanlar olacak. Çünkü orada göreceğin hiçbir insan, o standartlara ellerinde çikolatalı sütleriyle gelmedi. Göreceksin Anı, göreceksin. Gözlerin görmese bile, vicdanın senin için görecek gerçekleri ve o zaman anlayacaksın. İyi olan hiçbir adam, oradakilerle aynı ortamda birkaç dakikadan fazla durmaz." Dediği şeyler fazlasıyla ağırdı. Ardı ardına kurduğu cümlelerin hiçbirinde şüphe kırıntısı dahi yoktu. Biliyordum, kötü insanlar her yerdeydi. Bunun için o balodaki insanları görmeme gerek yoktu.
Babam, tehlikeliydiydi evet ama Duhan gibi hiç tanımadığı birine zarar verecekten türden bir adam değildi. Öyle olsa bile, buna inanmak istemiyordum.
Titrek bir nefes verdim. Bir şeyler saçmalamak için dudaklarımı aralamıştım ki sert bakan sarı gözler bu çabama engel oldular.
"Gerçekler gürültülüdür..." Boş gözlerim hala onun üzerindeydi. Olduğu yerde biraz eğilerek kulağıma sıcak nefesiyle, "Geceleri uyutmazlar."dedi oldukça soğuk ve bir o kadar duygusuz sesiyle. Boynumdan yukarı doğru yükselen ürpertiyle sertçe yutkundum. Ciğerlerim ve midemin arasında bir yer, tam olarak tarif edemiyorum...
Sanki göğüskafesimin içindeki tüm organlar büzüşüyordu. Kulaklarımdaki basınç beni olduğum yerden soyutlamak istercesine gittikçe artıyordu. Titrek bir nefes verdim. O sırada aramızdaki olmayan mesafeyi yok etmek adına bir adım geri çekildi ve tüm heybetiyle dikleşti. Korkutuyorsun beni sarı oğlan...
"Yardımın için teşekkür ederim...iyi geceler Anı."tepki vermemi beklemeden yanımdaki perdeyi tek seferde açtı ve doğruca dışarı çıktı. Bakışlarım onu takip ederken yavaş adımlarımda onu takip etti ama perdeyi geçemedim. Avuçlarımın içine bej renkli perdeyi sıkıştırdım. Peşinden gitmemeliydim. Gitmemeliydim. Hem neden gitmek istiyordum ki onun peşinden, diyecek bir şeyim bile yokken?
Anılar vâr eder insanı, benliğimizi şekillendirir. Acı veya tatlı. Duvarlarım vardı bir kere benim. Herkesin olduğu gibi beni koruması için yıllarca uğraşıp inşaettiğim duvarlarım. Dediğim gibi, anılar vâr eder insanı. Bana en ufak zararı dokunacak o anıları teker teker gömdüm toprağa. İzin vermedim onlarla vâr olmaya. Fakat farkında değildim toprağımı çürüttüklerinin. O toprağın üzerine binbir çabayla diktiğim duvarlarımın bu yüzden bir gün yıkılacağını biliyordum. İşte zamanı gelmişti. Yıkılıyordu duvarlarım.
Kabul etmediğim anılar yüzünden.
Duhan benden onu dinlememi, bir şekilde ona yardım etmemi istiyordu. Tehlikeli olduğu için dinleme gereksinimi duymadan onu reddediyordum. Şimdiyse zaten içerisinde olduğum dünyada, ondan daha tehlikeli insanlara alışkın olduğumu yüzüme vurmaya çalışıyordu. Böylelikle kendini normalleştirerek onu dinlememi sağlayacaktı.
Oturup düşündüğümde... işe yarıyor gibi görünüyordu.
🌻
"Anı...yeter artık."Ecem'in cümlesiyle yemek için kaşıkladığım dondurma kutusunda elim donakaldı. Kaşlarımı çatarak, başımı hafifçe yukarı kaldırarak Ecem'e baktım. Kahve saçları özenle dalgalandırılmış, başının üstünede sevimli küçük bir topuz kondurulmuştu. Küçük yüzünde oldukça sade bir makyaj olmasına rağmen iri kahve gözleri oldukça dikkat çekiciydi. Kırmızı askılı elbisesi, vücudunu çok güzel bir şekilde sarmıştı. Dizlerinin biraz altında biten elbisenin arka kısmında yırtmaç vardı. Kollarını birbirine dolamış oldukça ciddi bir ifadeyle bana bakıyordu. Çatık kaşlarımın germediği tek kişi o olabilirdi.
"Şu haline bak. Haber vermiş olmama rağmen hastaneden geç çıktın ve hazırlanmak için sadece bir saatimiz kaldı. Ama sen oturmuş karşımda dondurma yiyorsun!"oturduğum yerde geri yaslanarak omuzlarımı silktim ve gözlerimi ondan kaçırdım. Dondurmayı yemeden önce "Gelmeyeceğim."dedim çocuksu bir hoşnutsuzlukla.
İstemiyordum işte, bunun anlaşılması zor olan tarafı neydi? Duhan o gün acilden gittiğinden beri kendimi kötü hissediyordum. Gerçeklerin böylesine hızlı yüzüme vurulmasını istemiyordum ve baloya gidersem, bu yıkıma koşmaktan başka bir şey olmayacaktı. Staj yaptığım hastaneyi terk ettikten sonra amcamın hastanesine gitmiştim. Hem, Gazel'i ortalıkta da görememiştim. Saçma yarışı umrumda değildi. Yaklaşık otuz saattir uyumuyor ve yemek yemiyordum. Acile gelen hafif yaralı hastaları tedavi ettikten sonra yollayıp, bir diğerine geçe geçe bu saate kadar gelmiştim. Beni eve getiren şey Ecem'in hastaneye gelip beni sürükleyerek oradan çıkartması olmuştu.
"Geleceksin." diye diretti. Sert bakışlarımdan ödün vermeyerek koyulaşmış kahveleriyle, kendiminkileri buluşturdum. Yorgunum, açım ve uykum var. Bence gitmemek için tüm sebeplere sahibim.
"Gelmiyorum Ecem. Hem ne bu tavır? Babamın paralı adamlarından mısın sen?"artık sinirlenmeye başlamıştım. Tek istediğim şey, benden iki duvar uzaklıktaki odama gidip yatağımın içinde How I Meet Your Mother izlemeye devam etmekti. Bu çok büyük bir istek değildi. Ben ne olduğunu anlamadan saçlarıma sarılı olan havluyu aldı. Uzun kahve saçlarım sırtıma dökülürken ne yaptığını anlamaya çalışırcasına ona baktım.
"Eğer kendi isteğinle hazırlanmazsan Cenk'i çağırırım ve çocuk gibi seni zorla giydiririz." Şaşkınlıkla yüzümü buruşturdum.
"Sen ciddi misin?"diye sordum alayla. Bu diretme fazlasıyla gereksiz değil miydi?
"Oldukça."dedi hiç tereddüt etmeden. Biliyordum, yapardı. Abimle Duhan'ın beni ve Fred'i eve bıraktığı günden beri görüşmemiştim. Ne konuştuklarını da öğrenememiştim. Kucağımdaki dondurma kutusunu önümdeki sehpaya koyaraken bağdaş yaptığım bacaklarımı çözdüm. Dirseklerimi dizlerime dayadım ve yüzümü avuçlarımın içine alarak ovuşturdum. Hem Ecem'e karşı bu kadar çabuk pesetmiş olmak istemiyordum hemde abimle muhattap olmak istemiyordum. Ha, birde Duhan vardı tabi. Balo hakkında söyledikleri kafamın içinde durmadan tekrar ediyordu. Üstelik, abim açıklama isteyecekti, Duhan'ın kim olduğunu, neden Fred ve benim onun arabasından indiğimi, Fred'in o geceki halini... Bunların düşüncesi bile beni germeyi başarıyorken gerçekten başıma geldiklerinde ne olacaktı, merak bile etmiyordum. Çünkü biliyordum ki benim için iyi olmayacaktı.
Belki çocuksu bir korkuydu bu yaptığım belkide saçma olarak değerlendirilebilecek bir hareket. Evren beni sevmiyordu ve benimde artık onu sevdiğim söylenemezdi. Son zamanlarda yaptığım tek şey saçma diretmelere boyun eğmekti ve benliğimin sarsıldığını hissediyordum. Fakat bu durum karşısında yapabilecek en ufak bir fikir bile aklıma gelmiyordu. Üstün zekalıymış! Papucumun yalancısı, hani nerede o zeka? Çıkartsana beni bu durumdan.
"Tamam, geliyorum ama bir şartım var."dedim sıvazladığım yüzümden ellerimi çekerken. Meraklı kahveler üzerimde gezinirken hafif çatılı kaşlar eşliğinde bakışlarını kahvelerimde sabitlendi.
"Yeterince ortalıkta göründükten sonra oradan sıvışacağım ve sende beni idare edeceksin."bu bir soru değildi. Eğer gerçekten oraya gitmemi istiyorsa bu dediklerimi kabul etmek zorundaydı. En son böyle şirketi alakadar eden bir etkinliğe katıldığımda tıp fakültesine yeni başlamıştım.
"Kabul."dedi hiç gecikmeden Ecem. Hala tereddütlerim olsa da oturduğum koltuktan kalktım ve salonun kapısına doğru ilerledim. Arkamdan gelen topuklu seslerinden Ecem'in de peşimden geldiğini anlamıştım. Bu gece abim Ecem'e, Fred'te bana eşlik edecekti. Eskiden çift olarak gidilmesi gereken yerlerde babama ben eşlik ederdim ama son bir yıldır Beril çok rahat bir şekilde yerimi almıştı.
Odama girdiğimde gözüme çarpan ilk şey beyaz dolabımın kulpuna asılmış olan kılıf içindeki, bu gece giyecek olduğumu tahmin ettiğim elbise oldu. Hemen altında duran beyaz kutuya baktım. Bu da ayakkabılarım olmalıydı. Zeka küpü seni. Omzumun üzerinden arkamdaki otuz iki dış sırıtan Ecem'e baktım. Yüz ifadesi istemsizce beni güldürmüştü. Gülmemden cesaret almış olacakki ince parmaklarını omuzlarıma bastırarak beni odanın içine ittirmeye başladı.
"Senin için mükemmel bir elbise aldım. Geçen izlediğimiz filmdeki kadının elbisesi gibi böyle önünde hafif bir bolluk var ve...saten" şaşkınlıkla kaşlarım havalanırlen heyecanla elbiseden bahseden Ecem'e baktım.
"Saten?"dedim sorgular bir tonda. Işıltılı şeyler sevmezdim. Özellikle ışıltılı ve dikkat çekici şeyler. Sadelik her zaman asil gelmiştir bana. Fakat satenden yapılma bir elbisenin dikkat çekmeme ve ışıldamama gibi bir ihtimali yoktu. Gözlerini devirdi.
"Düşündüğün kadar kötü değil. Burada bekle, bende makyajın ve saçın için gerekli olan şeyleri getireyim."cevap vermeme fırsat vermeden odamdan çıktığında bakışlarım bir süre kapıda takılı kaldı. Dolabımın kulpuna asılı olan elbise kılıfına doğru ilerledim. Siyah kılıfın fermuarını elbiseyi görebileceğim kadar indirdim.
Ecem'in de dediği gibi elbisenin önünde hafif bir bolluk vardı. Ellerimi istemsizce elbisenin üstüne götürerek kumaşına sürttüm. Yumuşacıktı. Tam çıkarmadığım sürece elbisenin modelini anlayamayacaktım sanırım. Bu açıdan görebildiğim tek şey gece mavisi elbisenin ince askıları ve yakasıydı. Kollarımı birbirine dolayarak elbisenin karşısında dikildim.
İçimde tarif edemediğim bir his vardı. Ne kadar tanıdık olsa da kafamı karıştıran bir şeydi bu. Korku diye fısıldadı kafamın içindeki ses. Belki de haklıydı, korkuyordum ama bunu kabullenmek hiç işime gelmiyordu. Bu gece o baloya katılmak benim için yıllardır halı altına iteklediğim gerçekleri gün yüzüne çıkartmak demekti. Peki ben buna hazır mıydım? Hiç sanmıyorum. Görmemezlikten gelmek veya kafada başka yorumlamak kolaydı. On dokuz yıl boyunca bunu yapmıştım. Doğru veya yanlış. Benim için iyi olan buydu. Devam edebilmem için gerekli olan buydu.
Kendim ve doğrular arasında bir ikilemdeydim. Hangisi seçersem daha az zararlı çıkardım?
"Evet, hadi başlayalım."kapıya dönerek Ecem'e baktım. Kolunun altına sıkıştırdığı makyaj çantası, bir elinde tuttuğu kurutma makinesi ve diğer elindeki maşayla birlikte uzun zamandır bu günü bekliyormuş gibi bir hali vardı. Sade bir insandım. Dürüst olmak gerekirse fazlasıyla rahatlığıma düşkündüm. Bu yüzden basit giyinirdim. Fakat benim aksime Ecem kendine bakmaktan zevk alan bir tipti. Benim için böyle bir şey söz konusu değildi. Hem, tıp okuyordum ben. Bahane.
Derin bir nefes vererek yatağa oturdum. Böylelikle Ecem'e teslim olmuş oldum. Eli oldukça hızlıydı. Bu şeye alışmış gibiydi. İlk başta ben saçlarımı kuruturken çalışma masamın üzerine tüm makyaj malzemelerini dizmişti. Ki çalışma masamın büyük olduğu düşünülürse malzemeler yarısından fazlasını kaplamıştı. Onların hiçbirini yüzüme boşaltamayacaksın Ecem...
Kurutma işlemini bitirdikten sonra maşayla saçlarımı büyük bukleler verdi. Bunu kendimde yapabilirdim ama benden daha iyi yapacağını düşündüğümden bu görevi Ecem'e vermiştim. Hemde bu sırada boş kalmamak adına kendi çıkardığım ders notlarını okumuştum. Bu sayede kafam az da olsa dağılmış, vicdanım da rahatlamıştı. Ecem makyaj malzemelerinin olduğu tarafa doğru yöneldiğinde "İstemiyorum." diye seslendim arkasından. Oysa sadece omzunun üzerinden bayık bakışlarını bana göndermiş, beni takmadığını çok açık bir şekilde belli etmişti.
"Cidden istemiyorum Ecem. Özellikle fondöteni."sorunlu bir cildim vardı. Bu yüzden ilaç tedavisi bile görmüştüm. Yüzüme öyle şeyler sürdüğümde anında sivilce veya herhangi bir kategoriye sokamayacağım tuhaf şeyler çıkıyordu.
"Sadece birazcık kapatıcı, rimel, far, ruj, allık-"
"Zaten başka bir şey kalmadı."diye homurdanışım cümlesinin bölünmesine neden olmuştu. Elindeki makyaj malzemeleriyle geriye dönüp yanıma doğru adımladığında bakışlarımı ondan çekmedim. Yatağa yanıma oturdu ve ucu sünger olan kapatıcıyı dediği gibi yüzümde sadece belirli noktalara sürdü.
"Söz veriyorum çok ağır bir şey yapmayacağım."bu sözününden yaklaşık on dakika sonra yüzümle işini bitimişti. Aynaya bakmaya korkuyordum çünkü orada gördüğüm kişiye alışmak istemiyordum. O kişi, sebebini bilmediğim bir şekilde utanmama neden oluyordu. Oturduğum yerden kalkarak tam karşımda olan elbiseye doğru ilerledim. Birkaç dakika içerisinde elbiseyi giydiğimde ve Ecem arkamdaki fermuarı kapattığında tam anlamıyla hazırdım. Gece mavisi elbise çok güzel bir şekilde vücuduma oturmuştu. İstemsizce ellerim belime gitmişti. Yumuşak ve kıvrımlı. Vücudumu böylesine saran bir şey giymeyeli uzun zaman olmuştu.
"Çok güzel oldun. Keşke hep kendinle böyle ilgilensen, şimdiye sevgilin olmuştu. Çifte randevuya çıkmıştık bile." Alayla gülerek Ecem'in keyifle gerilmiş yüzüne baktım.
"Abimle beraber çifte randevu?"dedim sorarcasına. Dediğim şeyi kafasında bir süre tarttıktan sonra yüzünü buruşturdu.
"Cenk'in abin olduğu ayrıntısını bazen unutabiliyorum."dediği şeye güldüğüm sırada evin kapısının çalmasıyla ikimizin de bakışları sesin geldiği yöne kaydı.
Ecem benden önce davranarak, "Ben bakarım."diyerek odamdan çıktı. Bende yavaş adımlarla peşinden odamdan çıktım. Elbise uzundu bu yüzden ilk başta hareket edebilmek için birazcık yukarı kaldırmam gerekmişti.
Evin kapısına yaklaştığımda kapının önünde dikilen abim ve Fred'i görebiliyordum. İkisinin de üzerinde, bedenlerine tam oturan takımelbiseler vardı. Fred'in giydiği takım lacivertti ve beyaz gömleğinin ilk iki düğmesi açıktı. Büyük ihtimalle kravat takmayacaktı. Kahve kıvırcık saçları her zaman olduğu gibi dağınıktı. Abimin üzerindeki takım ise siyahtı. Siyah pis sakalı ve oldukça koyu kahve gözleriyle beraber neredeyse baştan aşağıya siyahtı ama bu ona yakışıyordu.
"Saat kaç oldu be güzelim. Aşağıda ağaç olduk." abimin sesiyle onları incelemeyi bıraktım. Ecem kahverengi kapıya yaslandı, bakışlarıyla benim olduğum tarafı gösterdi.
"Anı'yı prenses yaptım."dedi kendiyle gurur duyar bir ifadeyle. Böyle bir günü uzun zamandır beklediğini biliyordum. Fred'in kahkahası kulağımda yankılandı.
"Ancak insana benzedi değil mi?" gözlerimi devirmeden edemedim. O da o sırada kafasını kapıdan içeriye, benim olduğum tarafa doğru uzattı. Gülen ifadesi yavaşça soldu ve kaşları havalandı. Abimin yüz ifadesi de en az Fred kadar gergindi. Gür kaşları çatılmıştı. Güzel olmamış mıydım? Oysaki Ecem güzel oldu demişti? Yalan mı söylemişti? Ecem bana yalan söylemezdi.
"Anı nerede?"Fred'in sorusuyla Ecem, omzuna sertçe vurdu.
"Kes şunu."Fred'e sert vurmamıştı ama inlemişti. Yanlarına doğru adımlayarak, kapının oradaki Ecem'in yanında dikildim. Bu esnafa Fred'te eğildiği yerden dikleşmiş, bakışlarını üzerimden hiç çekmemişti. Abim ve Fred için bu görüntümün şaşkırtıcı olduğunun farkındaydım. Çünkü uzun süredir beni tişört-jean veya kazak-pantolon ikilileri dışında başka bir şeyin içinde görmemişlerdi. Dediğim gibi, kendine fazla dikkat eden bir kız değildim ve bunun bunca zaman bir zararını görmemiştim.
"Hadi artık gidelim. Komşularınız cama toplandı zaten." Abimin sözleriyle kaşlarım çatıldı. Hiç düşüncelerimi süzgeçten geçirme gereksinimi duymadan "Neden?"diye soruverdim. Sorumla birlikle Fred elini ensesine attı ve gözlerini benden kaçırdı. Ecem'e döndüm.
"Üstün amca...koruma işini biraz abartmış sanırım." Ecem'in çekingen sözleriyle, yaşadığım farkındalıkla elimi uzun kahve saçlarımdan geçirdim. Ecem'in maşayla yaptığı dalgalar elime gelmişti. Bu adamın amacı neydi? Abim ve Fred zaten yanımızdaydı. Buraya koruma yollamak sadece gösterişti. Korunmamızı gerektirecek hiçbir durum yoktu. En azından benim bildiğim kadarıyla...
Evdeki fişleri ve ocağı kontrol ettikten sonra birkaç dakika içerisinden evden çıktık. Apartmanın kapısından çıktıktan sonra sokaktaki gördüğüm görüntüyle gözlerim fal taşı gibi açıldı. Ben eve gelirken burası böyle değildi. Burası eski bir semtti ve yaşayanlar genellikle yaşlıydı. Hayatlarındaki tek aksiyon akşam yemeğine ne yapacağım olan bu insanların hepsi, gerçekten de abimin dediği gibi cama toplanmıştı.
Abimin lacivert Mercedesi de dahil olmak üzere toplamda altı araba sessiz, sakin ve çokta geniş olmayan sokakta yer edinmişti. Şaşkın bakışlarımı sol tarafımdaki abime doğru çevirdim. Burada bir problem vardı. Bu, normal değildi. Abim ona bunu soracağımı anlamış gibi gözlerini yavaşça açıp kapattı ve "Sonra"dercesine geniş elini çıplak koluma sürttü. Bana bir açıklama yapacaktı. Bu da bir gelişmeydi.
Abim ve Ecem, kapısını takımelbiseli bir korumanın açık tuttuğu lacivert Mercedese doğru ilerlerken, ben ve Fred bir korumanın da bizim binmemiz için kapısını açık tuttuğu siyah Jeep'e bindik. Fred arkada, benim yanımdaki yerini aldığında kapı hızlıca kapandı, sürücü ve yolcu koltuğuna iki koruma oturduğundaysa araçlar yavaşça harekat etmeye başladı.
Göz ucuyla Fred'e baktığımda fazlasıyla rahat görünüyordu. Koltukta geriye geniş bir şekilde yayılmış elindeki telefonuyla uğraşıyordu.
Demek hiçbir şey olmamış gibi davranacaktık.
Öyle olsun.
Ana yola çıktığımızda abimlerin arabası önümüzdeydi ve siyah koruma araçları etrafımızı zırh gibi sarmıştı. Bu geceden sonra anonim kişiliğimin kalacağını artık pek sanmıyordum.
🌻
"Yetmiş yıl önce babam, Emin Erel'in tek başına kurduğu Erel Holding bugün bünyesinde birçok kurum ve kuruluş bulundurarak, gün geçtikçe sınırlarını genişletmekte-"babamın kürsüdeki konuşmasına en fazla bu kadar dayanabilmiştim. Dikildiğim yerden bakışlarımı geniş salonda gezdirdim. Tarihi bir yer olduğu her yerinden belli olan bu yer, filmlerdeki baloların düzenlendiği saraylara benziyordu.
En pahalı kıyafetlerini üzerlerine geçirmiş, egolarını bir takı edasıyla vücutlarındaki bir yerlerine iliştirmiş insanlarla doluydu burası. Karakterden çok hesaplarındaki paralar konuşurdu bu yerlerde. Oldum olası bu yüzden haz etmem böyle insanların toplandığı etkinliklerden. Çünkü hayatları boyunca para dışında bir şeyi biriktirmeyi başaramamış insanlardı buradakiler. Yanımdaki Fred'e baktığımda pür dikkat babamı dinlediğini farkettim. Onun yanında duran Ecem ve abimin de ondan pek bir farkı yoktu.
Diğer tarafa dönmek istemiyordum çünkü o kadının yüzünü görmek her saniyesine lanet ettiğim bu geceyi daha da kötüleştirmek dışında bir işe yaramayacaktı. Mutlu aile tablosu diye geçirdim içimden. Babam zorla hepimizi burada toplamıştı. Büyük ihtimalle konuşması bittikten sonra yanımıza gelecekti ve basına en ön sayfaya koyabilmeleri için fotoğraflar verecekti. O ve şirketinin olayı buydu.
Aile...
Salonda yankılanan alkış sesleriyle irkilerek kendime geldim. Konuşma bitmişti. Elveda anonimliğim. Babam beş koruma eşliğinde kürsüden inerken Ecem'in "Biraz yavaşlasan mı?"sesiyle sol tarafıma döndüm. Abim elindeki şampanya bardağını tek seferde kafasına dikmişti. Ecem ne kadar belli etmemeye çalışsa da abim için endişelendiği her halinden belli oluyordu. Onun aksine abimin yüzünde mimik oynamıyordu. İstemsizce bakışlarım abimin çaprazında duran Beril'e kaydı. Giydiği uzun siyah elbiseli tüm vücut hatlarını ortaya döküyordu. Kırklarındaki bir kadın için oldukça genç bir vücudu vardı. Omuzlarındaki siyah saçları düzleştirilmiş, boynundaki ve kulaklarındaki elmaslar göz kamaştıracak bir şekilde parlıyordu. Dolgun dudaklarındaki oldukça koyu tondaki kırmızı ruj ve takıları arasında gözleriniz gidip geliyordu.
Koyu göz makyajı yüzünden ortaya çıkmış olan kahveleri abimin üzerindeydi ve o şampanyayı kafasına diktiği an bıyık altından güldüğünü fark etmiştim. Babam yanımıza geldiğinde bunun üzerine daha fazla düşünemedim. İlk başta Beril'in beline tek elini sardı ve yanaklarını birbirlerine sürterek birbirlerini öptüler. Beril babama ruj bulaştırmamak için öpememişti. Sonrasında Ecem'e ve bana sarıldı. Babam Ecem'i çok seviyordu, onun gözünde Ecem'de ailenin bir parçasıydı. Benden onu ayırt etmediğini çok iyi biliyordum. Ecem babama kollarını doladığında babam da gülerek kolunu beline dolamıştı. Sıra bana geldiğindeyse, küçük bir çocuk edasıyla kollarımı boynuna doladım.
Aylar oluyordu onunla bu kadar yakın mesafede olmayalı. Evi terk ettiğimden beri çok şey değişmişti hayatımda. Bunun en başında da babamla olan ilişkim geliyordu. Beril'le neden aniden evlendiğini bir açıklasa belkide...
"Eğer beni bu kadar özlüyorsan, nerede olduğumu biliyorsun."babamın sarılırken kulağıma fısıldadığı şeyle geri çekildim. Yüzümde buruk bir gülümseme vardı. O da benden pek farklı sayılmazdı. İkimiz de böyle olmak istememiştik. Fakat babamın bunu tahmin etmesi gerekiyordu. Annem dışında bir kadını kabul etmeyeceğimi. Babamı aldatan bir kadını kabul etmeyeceğimi...
Basın olduğumuz yere geldiğinde beş koruma onları zor tutuyordu. Kameralara görünmemek için yavaşça kenardan sıvıştım. Benim gibi Fred'te oradan uzaklaşmıştı. Babam ve Beril yan yana muhabirlerin sorularını yanıtlarken bakışlarımı etrafta gezdirdim. Çoğu insanın dikkati babamdan gitmişti. Birbirleriyle sohbet eden minik gruplar vardı. Çoğu kişi babamın yaş grubu olsa da yanlarında getirdikleri gençler de az sayıda değildi. Sistem buydu, benim varisim buyrun.
Bu bir sunuş biçimiydi. Çocuklarını saltanatlarındaki yerine oturtmak isteyen anne-babalar. Ben böyle bir hayatı kabul etmemiş olsam bile abim ve Fred için bu geçerliydi. Özellikle abim. Bu sene okul biter bitmez babamın şirketindeki yerini alacaktı. Sırf babamın çevresiyle tanışmak için son bir yıldır oradan oraya koşturup duruyordu. Bunu kendi isteğiyle yapmıyor olsa bile hoşuna gitmediğini söylemek yalan olurdu. Abim küçüklüğünden beri o koltuk için yetiştiriliyordu.
Salondaki bakışlarım birden o tanıdık yüzü gördüğünde orada takılı kaldı. Boyu zaten oldukça uzundu ama takım elbise sanki boyunu daha da uzatmıştı. Siyah takımı ve uyumlu kravatıyla milyon dolarlık bir şirketin sahibi gibi görünüyordu.
Ortama güzel adaptasyon sağlamışsın Duhan Alkan.
Özenle yapılmadığı belli olsa da kumral saçları çok güzel duruyordu. Bir eli kumaş pantolonunun cebinde, diğeriyle de şampanya bardağını tutuyordu. Güneş gibi kavuran gözleri üzerimdeydi. Sertçe yutkundum.
Buraya nasıl gelebilmişti?
Elindeki kadehi bana doğru kaldırdı ve sözlerini benden hiç çekmeden dolgun dudaklarına götürdü. Bu hiç mantıklı değildi. Karşımda böylesine dikilebiliyor olması hiç adaletli değildi.
"Üstün bey, önümüzdeki aylarda yapılacak ve şirketinizin katılacağı ihalede rakibiniz olan Bafa Holdingi eski eşiniz Mietta Costana'nın temsil edeceği doğru mu?"Dikkatimi ondan çekmemi sağlayan şey, bir muhabirin babama yönelttiği bu soruydu. Çatık kaşlarımla yaklaşık iki metre uzağımda olan babama bakışlarımı çevirdim. Böylelikle Duhan'da görüş alanımdan çıkmış olmuştu. Annem, babamın rakibini mi savunacaktı? Şaşkınlıkla havalanmış kaşlarımla durumu sorgulamaya başladım.
Demek oluyor ki, yakın zamanda annem bize bir sürpriz yapacaktı. Aniden gelen farkındalıkla tüm bedenim buz kesti. Annem Türkiye'ye geliyordu.
Annem ünlü ve işinde oldukça başarılı bir avukattı. İtalyan olmasına rağmen Türkiye'de baktığı davalar ve ilgilendiği şeyler olabiliyordu. Bir süredir onunla konuşamıyordum. Şaşkın suratlarına bakılırsa abim ve Fred'de konuşmamıştı. Kontrol manyağı bir annenin çocuklarıysanız, annemizin size böyle sürprizler yapması kaçınılmazdı.
Babamın yüzündeki saniyelik şaşkınlığı yakalayabilmiştim. Bunu şuan öğreniyordu ve müsait bir zamanında buna sinirlenecekti ama şuan kimseye malzeme vermek istemediğinden, tepkisizlik kartını kullanıyordu.
Daha demin Duhan'ı gördüğüm yere tekrardan döndüğümde orada değildi. Kaşlarım durumu sorgular bir biçimde çatıldı. Buraya nasıl gelmişti veya neden gelmişti bilmiyorum ama benden ne kadar uzakta olursa benim için o kadar iyi olacaktı. Ona dair içimde kötü bir his vardı.
Babamları arkamda bırakarak salonun birkaç metre uzunluktaki kahverengi işlemeli kapıdan dışarıya doğru adımladım. Biraz havaya ihtiyacım vardı.
Mermer, tarihi olduğu herhalinden belli olan geniş merdivenlerden aşağıya inerken meraklı bakışlarımı etrafta gezdirdim. Bol desenli duvar kağıtları, kahverengi ve sarının ağırlıklı olduğu bir yerdi. Tavanda bile işlemeler vardı ve bu oldukça etkileyiciydi. Kendimi 1800'lerde hissetmeme neden olmuştu.
Boydan boya cam ve demirin estetik bir görüntü oluşturduğu kapıdan çıkarak havuza doğru ilerledim. Oldukça geniş ve etrafında birkaç heykel bulunduran bir havuzdu. Beyaz mermerden heykellere yansıyan havuzun mavi dalgaları bu tarihi görüntüye ek olarak mükemmel bir hava katıyordu. Karşımdaki yarı çıplak kadın heykeline yansıya mavi dalgaları izledim.
İtalya'yı özlüyordum. Oradaki hayatımı. Oradayken olduğum kişiyi. O zamanlar her şey çok kolaydı. Belki babam yoktu yanımda ama annem yokluğunu hissettirmemek için elinden geleni yapıyordu. Belki bu yüzdendi soğuk davranışlarının nedeni. Her şeye yetişmekten duygularını ortaya çıkartmak için zaman kalmıyordu. Küçükken korkardım ondan. Çünkü duygularını asla belli etmeyen bir profesyoneldi. Bu yaşıma kadar annemin ağladığını görmemiştim. Eğer ağlamamak güçlülük göstergesiyse, annem kesinlikle dünyanın en güçlü insanlarındandı.
"Ne kadar güzel bir gece." sağ tarafımdan gelen sesle bakışlarımı yavaşça heykelden o taraf doğru çevirdim. Elleri kumaş pantolonunun ceplerinde, sarı gözleriyse az önce baktığım heykelin üzerindeydi. Ona baktığımı farkedince, başını hafifçe bana doğru çevirdi. Yüzünde halinden keyif aldığını belli eden bir sırıtış vardı. Bunun olacağını biliyordum. Beni yalnız bulduğu ilk an yanıma geleceğini... Tekrardan önüme döndüm.
"Ailem hakkında durmadan bir şeyleri yüzüme vurma çabanın sana hiçbir şey kazandırmayacağını, açık bir şekilde dile getirdiğime inanıyorum."duygudan yoksun ve taviz vermeyeceğimi belli edem sesimle kurduğum cümle, saçma diyologlarla konuşmayı uzatmak istemediğimin kanıtıydı. Derin nefes verişi kulağımda yankılandı.
"Yüzleşmekten korktuğun gerçekler. Zaten içerisinde olduğun bu hayatın bir parçasıyım. Neden daha kötü olduğuma inanarak, beni dinlemeyi bile göze alamıyorsun? Kanıtlar gözünün önünde Anı. Sadece sen görmek istemiyorsun." Aptalı oynamak kolaydı. Duymamazlıktan gelmek. Yıllardır yaptığım buydu gerçeklere karşı. Doğrular kanca gibi varlıklarını hissetirmek istercesine derimi deştiğinde de yaptığım buydu. Tıkamıştım kulaklarımı, kapamıştım gözlerimi ve ördüğüm duvarlar arasında dikmiştim gözlerimi gökyüzüne doğru. Kafamın üzerindeki o gri fırtına bulutlarının girdiği şekiller gibi gerçekleri de o şekillere sokmuştum kafamın içinde. Gerçek olmayan, gerçekliğine inandığım şekiller.
Bu hayat benim istediğim hayat değildi. Zorba değildim, çirkef veya hayata dair hırslı değildim. Hırsım sadece mesleğim için vardı. Abim gibi otoriter olamazdım, Fred gibi umursamazda olmazdım. Ben sadece ben olmak istiyordum. Bunu kabullenmek neden bu kadar zordu?
"Sence de büyüme zamanı gelmedi mi artık?"sorduğu soruyla sertçe yutkundum. Bu adam canımı yakmak üzerine gönderilmiş bir ölüm meleğiydi. Ve öldürmek için geldiği kişi küçük Anı'ydı.
Daha karşıma çıkalı birkaç hafta olmuşken bile nasıl başarıyordu duvarlarımı böylesine sarsmayı? Eğer o gece oyun salonuna girmeseydim, beni kurtarmasaydı şuan ne halde olacağımı merak etmeden duramıyordum. Evren yine çabalar mıydı kendime uydurduğum yalanlardan sıyrılmam için. Hiç sanmıyorum.
"Ben sen değilim Duhan. Adam öldüremem, insanlara zarar veremem." Bunu söylerken başımı çaresizce iki yanıma sallıyordum. Benden kardeşimin iyiliği için, yani para için, bir şey yapmamı istiyordu ve tam olarak istediği şeyi açıklamadığından dolayı düşüncelerim tahminden ileriye gidemiyordum. Kollarımı birbirine doladığımda hiç beklemeden cevap verdi.
"Kimse senden böyle bir şey yapmanı beklemiyor. Senden istediğim şey benim yaptıklarımı değil, yapamadıklarımı yapman." Çatık kaşlarımla kalemle çizilmiş gibi kusursuz olan yüzüne baktım. Senin gibi adam öldüremem, demiştim. Buna cevap vermemişti. Bu gerçekten hiç düşünmeden birilerini öldürebildiği anlamına mı geliyordu? Bu kadar kolay mıydı birilerinin canını almak? O gece oradaki hiçbir adamı öldürmemişti ama ağır yaralamıştı. Demek daha fazlasını da yapabiliyordu.
"Senin yapamadığın neyi yapabiliyor olabilirim ki?"dedim kısık çıkmasına engel olamadığım sesimle. Gür kaşlarları büzüştü ve çene hatları keskinleşti. Normalde de yanakları fazla olmasa da çökük, elmacık kemikleri belirgindi fakat çenesi kasılınca bunlar daha belirgin hala gelmişti. Senin gibi güzel bir adamın böylesine kötü biri olması hiç adil değil.
"Doğru soru, benim sahip olamadığım neye sahipsin?" İşte o an neyi kast ettiğini anlamıştım. Şaşkınlıkla aralanan dudaklarımı hızlıca kapattım. Diğer insanlardan farklı olarak sahip olduğum şey zekam ve tıp bilgimdi. On dokuz yaşında bir ergen için fazla şey biliyordum. Tek başıma yürüttüğüm bilimsel projeler bile biraz daha zaman tanılması durumunda ciddi yeniliklere neden olacaktı. Bu konuda mütevazi değildim. Olmazdım da. Çünkü bunca zamanlık hayatımı adadığım şeydi bilim. Bu düzen beni yalnızlığa itmişti. Bense içimdeki bu boşluğu bilimle doldurmuştum. Belki yaşım küçüktü ama o acımasız insanlardan daha çok şeye sahiptim.
Öğrendikçe içimdeki boşluk daha da derinleşti, derinleştikçe daha çok bilgiyle doldurmaya çalıştım o çukuru. Bu döngü yıllarca devam etti ve beni bugün olduğum kişi yaptı. Bundan rahatsız değilim, değildim. Bu ana kadar. Eğer beni buraya iten, bana zorbalık yapan o insanlar gibi olsaydım Duhan yine bugün karşımda dikiliyor olur muydu?
"Zekisin, bunu bölüm birincisi olduğunu bildiğim için söylemiyorum. Zekisin çünkü kimsenin göremediği şeyleri görebiliyorsun. Tabi eğer istersen."son cümlesindeki vurguyu anlamıştım.
"Bana bakış açısı lazım, Anı. Farklı stratejiler. Yaptığım şeyler artık çok anlaşılır. İmza gibi ve bu yüzden kimliğim açığa çıkmak üzere. Sende bana yardım edecek o kapasite var." Sarı gözlerinde adlandıramadım bir pırıltı vardı. Daha yoğun bakıyordu. Neydi bu duygu? Kafamın içindeki ona dair soru işaretleri birbirlerine zincir gibi bağlanmış, tüm bedenimi sarmıştı. Nefes alamıyordum, hareket edemiyordum ama yinede yetmezmiş gibi zincir daha da ağırlaşıyordu. Kafamın içindeki bu soru işaretleri yok olmadığı sürece o sarı gözlerin esaretinden kurtulabileceğimi sanmıyordum. Ve yine biliyordum ki, aradığım cevaplar beni esir eden o sarı gözlerdeydi.
"Birkaç hafta öncesine kadar tanımadığın birine güvenmek için neden bu kadar heveslisin?"sorduğum soruyla kuruyan dudaklarını diliyle ıslattı. Bakışlarım birkaç saniyeliğine dolgun dudaklarına kaydı. Ben bakışlarımı çekmeye fırsat bulamadan o bunu fark etti ve yüzü alaycı, üstten bakar bir ifadeyle gerildi.
"Birilerine güvenmeyi yıllar önce bıraktım ben." Ben daha ne olduğunu anlamadan bana doğru eğildiğinde olduğum yerde kalakaldım. Yüzlerimiz arasında iki santimlik bir mesafe kaldığında yüzündeki sırıtış genişledi. Kalbim boğazımdan yukarı doğru tırmanırken nefes alışverişimin düzenini korumaya çalıştım. Çok yakın, çok yakın... birden yüzümü es geçip sıcak nefesiyle kulağıma fısıldadı. Aynı hastanede yaptığı gibi.
"Güveneceğim şey sen değilsin. Güvendiğim şey, benim. Senin aksine ben kendime her koşulda güveniyorum, Erel."başımdan aşağıya buzlu bir kova su dökülmüş gibiydi. Tüylerim canımı yakmak için özellikle batırılmış iğnelerdi sanki. Her koşulda, diyişi yankılandı zihnimde. İşte güvenim bu kategoride sınıfta kalıyordu. Benim kendime güvenim onun aksine sadece akademik, tıp bilimi açısındandı.
İyi bir kardeş değildim yada iyi bir evlat. Haftalardır annemle, aylardır babamla görüşmüyordum. İkizimin uyuşturucu bağımlılığının bu raddeye geldiğini göremeyecek kadar da kördüm üstelik. İyi bir arkadaş bile değildim ben. Ecem en başında benim arkadaşım olsa da artık abimin sevgilisiydi. Gazel desem, o benim arkadaşım bile değildi. Kimi kandırıyorum ben, insanlıkta sınıfta kalmış ders dışında bir şey bilmeyen aptalın tekiydim. Yapayalnızdım işte. Bu kadardı.
Duhan geri çekildiğinde sırtımı ona dönerek ne zaman tuttuğumu bilmediğim nefesimi dudaklarımdan dışarıya serbest bıraktım. Sakin ol Anı. Tıpkı o gece gibi göğüsü sırtıma çarptı, geniş parmakları elbisemin açıkta bıraktığı kollarıma dolandı ve başı omzuma yaslandı. O gecenin aksine pis sakalının omzuma battığını hissetmemiştim. Tıraş olmuş olmalıydı. Adladıramadığım o kokusu burun deliklerimden içeriye girerek tüm hücrelerimi istila etti.
Kafamın içi kokusuyla uyuşurken "Şuraya bak."diyişiyle göstermeye çalıştığı yere baktım. Birazcık yukarımızdaki geniş terasta, ay ışığının aydınlattığı iki kişi vardı.
Gözlerimi kısarak kim olduklarını anlamaya çalıştım. Adamların üzerinde, baloya katılan diğer adamalarda olduğu gibi takımelbise vardı. Birinin boyu diğerine kıyasla daha uzundu ve sırtı bana dönüktü. Yüzünü görebildiğim adamı tanımıyordum. Kırklarının sonlarında, biraz kilolu biriydi. Yüzünde gülen bir ifade vardı ama samimi değildi. Nedense gözüm tutmamıştı. Karşısındaki adamla el sıkıştıktan sonra başıyla hafifçe selam verdi ve görebilidiğim balkon açısında çıktı.
Balkonda kalan adam, bir süre diğer adamın gidişini izledi. Bu sırada birkaç kez omuzları inip kalkmış, derin derin soluklanmıştı. Yorgunlukla ellerini balkonun beyaz mermer korkuluklarına yasladığında bu sefer ay onun yüzünü aydınlattı. Bu amcamdan başkası değildi.
Göğüskafesimde, ciğerlerimin olduğu kısımda bir şey oldu. Tarif edemediğim bir duyguydu bu. Huzursuzluk.
"Yanlış"varlığını hissettiriyordu.
Yorgunlukla gözlerimi kapattığımda karanlığın içinde küçük bir beden berildi. Dağılmış uzun saçlarıyla, beyaz renkli yastığına sarılmış küçük bir kız çocuğu.
Karşımda dikilen bu kız benden başkası değildi. Küçük Anı başını yavaşça iki yana salladı ve hayal kırıklığına uğramış bir sesle "Bana yalan söyledin."diyerek geriye doğru birkaç adım attı. Ona uzanmak istedim. Onu tuttup "Hayır aslında öyle değil"le başlayan yalanları peşpeşe sıralamak istedim. Yapamadım. Kandıramadım onu. Koşarak benden uzaklaşırken kulağımda yankılanan camın kırılma sesiyle gözlerimi açtım. Görüş açımdaki amcam da aynı sesi duymuş olacak ki olduğu yerde dikleşmişti.
Sonrasındaysa kurşun seslerinin etrafta yankılandığı korkunç bir gürültünün içinde buldum kendimi. Başımı çevirdiğimde, az önce indiğim yerden buraya doğru geleceklerini anladığım silahlı adamları gördüğümde, Duhan'da aynı şeyi görmiş olacak ki kolları bana daha sıkı dolandı ve ben daha ne olduğunu anlamadan suyun altındaydım. Son anda tuttuğum nefesimle birlikte havuzun derinliklerine çekilirken maviliğin içindeki minik siyah karartıları görmemek mümkün değildi. Resmen kurşun yağmuruna tutulmuştuk.
O havuzun en dibinde, duvara yaslandığımda altında kaldığım tek şey ne kurşun yağmuruydu ne de klorlu su. Altında kaldığım şey gerçekliğin bir balyoz gibi yıktığı, ördüğüm hayal-duvarlarımdı.
Uyan diyordu bana hayat. Uyku saati bitti Erel.
Bölüm etkileşimi
