1. bölüm / 31
Güneş Kapanı1-Satır Başı
Bölümler 31Şu an: 1-Satır Başı
- 1 1-Satır Başı2.515 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 2-Kaybolmuş Hayatlar3.590 kelime
- 3 3-Yeni Düğüm5.251 kelime
- 4 4-Ölüm Meleği6.267 kelime
- 5 5- Kanadı Kırık Anılar5.385 kelime
- 6 6-Çürük Kale5.540 kelime
- 7 7-Annesiz Kedi3.366 kelime
- 8 8-Anahtar Kralı4.180 kelime
- 9 9-Büyük Balık Küçük Balığı Yer5.229 kelime
- 10 10-Şüphe Çıkmazı4.065 kelime
- 11 11-Show5.844 kelime
- 12 12-Hata4.974 kelime
- 13 13-Giz Halatı4.497 kelime
- 14 14-Kötü şeyler yapan İyi Adamlar4.251 kelime
- 15 15-Yanlış3.453 kelime
- 16 16-Ölüm Çukuru5.743 kelime
- 17 17-Yirmi Yedi5.810 kelime
- 18 18-Ayçiçeği4.717 kelime
- 19 19-Tetik4.066 kelime
- 20 20-Suç Ortağı4.557 kelime
- 21 21-İhtimaller Korkuyu Besler4.032 kelime
- 22 22-Alt ve Üst3.203 kelime
- 23 23-Güven4.593 kelime
- 24 24-Karanlık Koridorlar6.119 kelime
- 25 25-Ağır Yükler6.781 kelime
- 26 26-Kalbe Yakın7.725 kelime
- 27 27-En Baştan5.529 kelime
- 28 28-Serbest Düşüş6.511 kelime
- 29 29-Soğuk4.367 kelime
- 30 30-Kör Düğüm3.498 kelime
- 31 31-On Dört ve On Yedi Yaş4.429 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ruhumun yandığını hissediyorum. Kibritten farksızdım aslında. Yer yüzüne inmeden önce tanrıya cayır cayır yanacağıma dair söz vermiş gibiydim. Bir gün tamamıyla benliğimi kaybettiğimde, geriye kalan küllerimi tatlı bir meltem savuracaktı ve ait olduğum yere, karanlığa kavuşturacaktı beni. Ve o gün geldiğinde etrafa saçılan parçalarımı bulma umuduyla tekrar ve tekrar açacaktım gözlerimi.
O günün yaklaştığını, acının ensemde bıraktığı sıcak nefesi tüm iliklerimde hissediyordum. Fakat bundan rahatsız değilim. Sanırım acı, bana yaşadığımı hissettiriyor.
Koşması zor arnavut yolda, taşlara takılmamaya çalışıyordum. Yokuş aşağı olmasına rağmen ilerlemek oldukça zordu. Gecenin bir yarısı olduğu için hava kararmıştı ve bu sokakların aydınlatması oldukça yetersizdi. Yuvarlanmamak için ekstradan çaba sarf etmem gerekiyordu.
O kadar uzun bir süredir koşuyordum ki her nefes alışverişimde ciğerlerimden iniltiler çıkıyordu. Düşmemek için köşedeki DUR işaretinin demirine tuttundum ve etrafında yarım bir tur atarak diğer sokağa girdim.
Bakışlarımı omzumun üstünden arkama çevirdim. Kahve uzun saçlarım ne kadar görüş alanımı kısıtlamış olsalar da peşimdeki adamları görebiliyordum. Mesafeyi açmayı başarmış olsam da yeterli değildi. Bakışlarımı karanlık sokaklarda gezdirerek bir çözüm aradım.
Çoğu dükkanın kepenkleri indirilmişti ve yakınlarda içine karışabileceğim kalabalık bir ortam yoktu. Kalabalığı bir kenara bırak, insan bile yoktu!
Bakışlarımı hala ışıkları yanan evlerde ve bina altlarına tek sıra halinde park edilmiş arabalarda gezdirdim.
Eğer bağırırsam, cama çıkmazlar ama eğer mallarının çalındığını düşünürlerse? Suratımda istemsizce beliren gülümsemeyle son kez arkamdaki adamlara baktım.
Tek seferde sol tarafımdaki beyaz arabanın üzerine çıkarak, park edilmiş arabaların üzerlerinde koşmaya başladım. Arabaların üzerlerinde attığım adımlar yüzünden çalışan sensörler sayesinde tüm sokağı senkronize olmamış alarm sesleri doldurdu.
Açılan pencelerden çıkan kafalar her saniye artarken hızımı arttırdım ve yeterince insanı oyuna dahil ettiğimden emin olduktan sonra üzerinde olduğum arabadan aşağıya atladım.
Pencereden çıkan insanlar, bana ve arkamdaki adamlara küfürler ederken hızımı arttırdım. Yaptığım şey yüzünden pencerelere çıkan insanlar, arkamdaki adamların dikkatini dağıtmış olacak ki aramızdaki farkı rahatlıkla açabilmiştim.
Çöp tenekeleri yüzünden kapanmış olan bir apartman aralığını önüne geldiğimde, bu gece şansın benden tarafa olduğuna en sonunda inanmıştım. Bu gece, benim gecemdi. Ses çıkartmamaya çalışarak hızlıca çöp tenekelerinin arasından geçtim.
Arkamdaki adamlarla aramda yaklaşık iki dakikalı bir mesafe vardı ve ben apartman aralığına girerek bunun otuz saniyesini çoktan yemiştim. Hızlıca etrafı tarayarak saklanacak bir yer aradım.
Eski binadan sarkan metal boruya gözüm ilişti. Bu eski tarzda bir yangın merdiveniydi. Merdiven yaklaşık bir metre yükseklikten başlıyordu.
Seri adınlarla metal merdivene doğru ilerledim. Hiç beklemeden sarkan boruya zıplayarak tutunmaya çalıştım. İlk seferde elim kaydığı için tutunamamış olsam da o merdivene tırmanmak dışında bir tercih hakkım yoktu.
Ellerimi üzerimdeki pantolona sildikten sonra parmaklarımı çıtlattım. Derin bir nefes aldıktan sonra tüm gücümle zıpladım.
Barfiks borusuna tutunmuşçasına metal çubuğu kavradım. Zorlukla kendimi yukarı doğru çektim. Merdivene çıkmayı başardığımdaysa kendimi yukarı çekmenin beni koşmaktan daha çok zorladığını fark ettim.
Kendi kendime ses çıkartmamam gerektiğini hatırlatarak dönen yangın merdiveninde yukarı doğru tırmandım.
Çatıya çıktığımda son bir kez aşağıya baktım ve adamlardan kurtulduğuma emin oldum. Kollarımı birbirine dolayarak sakinleşmek adına çatıda adımladım.
Bina fazla yüksek değildi ama çevredeki binalar daha kısa olduğu için gecenin bu saatinde Kadıköy'ün hala ışıkları yanan evlerini rahatlıkla görebiliyordum. Yüzümü evlerden, gökyüzüne çevirdiğimde gökyüzündeki hilali görmemle suratımda bir tebessüm oluştu.
Şehrin kirli havası yüzünden yıldızları göremiyor olsam da Ay'ın girdiği bu hali seviyordum. Çatının korkuluklarına yaslanarak kapüşonlumun cebinden telefonumu çıkarttım ve çektiğim fotoğraflara baktım.
İçimde umutla harmanlanmış bir kırgınlık vardı. Bu fotoğraftaki kadının, babamın bir yıl önce hayatımıza soktuğu eşi olmasıysa ayrı bir travmaydı.
Beril otuzlarında bir kadındı ve sadece bir yıldır evli olmalarına rağmen babamı aldatıyordu. Bir yıl öncesine kadar varlığından haberimizin olmadığı bu kadını bir gece ansızın karşımıza çıkması ve ailemi dağıtması fazlasıyla trajikomikti.
Babam aptal bir adam değildi. Onun için çalışan onca insan varken Beril'in onu aldattığını bilmemesi imkansızdı. Öyleyse neden hala onunla evliydi? Bu sorunun cevabını bir yıldır bulamıyordum.
Amacım Beril'i kendi iradesiyle babamdan boşanmaya ikna etmekti ve ne yazık ki bu tehditten geçiyordu. Elimde onun başka bir adamın kucağındayken çekilmiş onlarca fotoğrafı vardı ve bu sayede delil dosyam daha da kabarık hale gelmişti. Ya seve seve kabul etmek zorundaydı ya da çirkinleşecektim. Ben Mietta Costana'nın kızıydım. Çirkinleşmek kanımda vardı.
Yarım saat, belki de bir saat geçmişti bilmiyordum. Fotoğrafları kendime mail attıktan sonra telefonu cebime geri koymuş parlayan İstanbulu seyredalmıştım.
İtalyadan buraya geldiğimde daha 7 yaşındaydım ve türkçe namına en ufak bir şey bilmezken kendime yeni bir hayat kurmak zorunda kalmıştım. Tanıdığım ve konuşabildiğim tek kişi ikiz kardeşim Fred'ti ve bu ülkede nefes almamı sağlayan tek kişi oydu. En azından ilk başta.
Şimdiyse İstanbul'un sokaklarında benliğimi arayan bir varlığa dönmüştüm. İçimden bir ses en başından beri buraya ait olduğumu fısıldıyor olsa da İtalya'yı özlemiyorum demem, yalandan başka bir şey olmazdı. Orası benim doğduğum yerdi. Annemi terk ettiğim yer...
Aşağıya inmeye karar verdiğimde saat bire geliyordu ve ortalık sakinleşmişe benziyordu.
Aynı sessizlikle aşağıya indikten sonra sakin adımlarla geldiğim yola doğru ilerlemeye başladım. Dinlenmek ve sakinleşmek iyi gelmişti. Çöplerin arasından yavaşça geçtim. Siyah hırkamın kapüşonlusunu kafama geçirdim ve ellerimi ceplerime sokarak sakin adımlarla yokuş aşağıya inmeye devam ettim. Aşağıda ana cadde vardı. Oradan taksi çevirerek evime gidebilir ve bu geceyi yatağımda yastığıma sarılarak bitirebilirdim. Hayali bile güzel geliyordu. Arnavut yolun çıkıntılarını inceleyerek yavaşça ilerlerken, biraz daha aşağıdan gelen patırtı sesleriyle bakışlarımı kaldırdım.
"Orada!" Siktir.
Olduğum yerde dönerek yokuşu geri çıkmaya başladım. İşte bu çok zordu. Bu adamlar bu gece yeterince yorulmamışlar mıydı? Burundan al, ağızdan ver. Bir yandan da sokak değiştiriyordum. Bu sefer girdiğim sokak diğerlerinden farklıydı. Hala ışıkları açık olan bir yer dikkatimi çekmişti.
Kırmızı parlayan harflerle yazan JETON tabelasına baktım. O harfinin içinden Süper Mario kafasını çıkartmıştı. Hiç düşünmeden cam kapıyı ittirerek kendimi içeriye attım. Kapıyı açtığımda ufak bir çan çalmıştı ama içerisi oldukça kalabalık ve gürültülüydü. Hafif bir duman vardı ve kimse kapı sesini duymuşa benzemiyordu. İşime gelir.
Oyun salonu ikiye ayrılıyordu; bir bölümde bilardo masaları bulunurken diğer tarafta elektronik, oyun konsolları türünden oyunlar vardı. Girdiğim tüm ıssız sokaklara ters olarak burası oldukça doluydu. Bilardo masalarının sadece iki tanesi boştu, oyun konsollarıysa...hepsi kapılmıştı.
Nereye gidebilirim diye düşünerek etrafa bakındığımda bir tane, eski game box'ın boşta olduğunu gördüm. Hızlıca yanına ilerlerken cebimdeki telefonu pantolonumun cebine tıkıştırdım ve üzerimdeki hırkayı çıkartarak eski oyun konsolunun yanına görülmeyecek bir şekilde fırlattım. Eski bir dövüş oyunuydu ve bozukluk atmadan çalışmıyordu. Dört tane tuşu bir tane de kolu vardı.
Bozukluk bulma umduyla ceplerimi yokladığım sırada mekanın kapısı açıldı. Siyah ekrandan yansıyan kapıya baktım. O adamlar gelmişti. Küt küt atan kalbimin tutturduğu ritmi boğazımda hissediyordum.
Dağıldılar ve herkesi incelemeye başladılar. Gözlerimi sıkıca yumarak düşünmeye başladım.
Eğer siyah ekrana boş boş baktığı anlarlarsa...ölürdüm. Bir yerlerden bozukluk bulmak umuduyla konsolun çevresine bakındığı sırada konuşma sesleri kulağıma geldi.
"Birine mi baktınız?"Yaşlı bir adam sesiydi bu. Burada çalışan birisi olmalıydı.
"İşine bak sen." dedi içeriye giren peşimdeki adamlardan biri. Soğuk terler dökmeye başlamıştım. Konsola doğru birazcık eğilerek gözlerimi yumdum. En fazla ne yapabilirlerdi ki?
Birden oyun konsolu titrediğinde irkilerek yumduğum gözlerimi açtım. Kulağımda yankılanan bozukluk sesiyle kaşlarımı çatarak bakışlarımı aşağıya indirdim.
Tek dizinin üzerine çökmüştü. Boştaki kolunun dizine yaslamış diğer eliyle konsola bozukluk atıyordu. Kumral, eğer biraz daha uzatsa kıvırcık olacak saçları vardı. Beyaz tişörtünün sırt kısmı gerilmişti. Dar bir tişörtede benzemiyordu oysaki. Kulağının arkasında ne olduğunu anlamadığım bir dövmesi vardı.
"Ne yapıyorsun sen?" diye sordum endişeyle fısıldayarak. Başını kaldırarak sarı gözlerini bana dikti. Bakışları o kadar sert ve keskindi ki anlık bir ürperti tüm bedenimi sardı. Pis sakalı ve kemikli bir çenesi vardı. Burnunun kemerindeki ufak çıkıntısı dikkatimi çekmiş olsa da yüzünde en çok dikkat çeken yeri bal rengi gözleriydi. Hayatımda hiç bu kadar sarı göz görmemiştim. Kedi gibiydi. Çöktüğü yerden dikleşerek arkama geçti. Endişeli bakışlarımı üzerinde gezdirdim. Gözlerine biraz daha bakmamak için bedenimi konsola doğru çevirdim.
"Hayatını kurtarıyorum." Ellerini konsolun üzerindeki ellerimin üzerine koydu ve göğüsünü sırtıma yasladı. Bu yakınlıktan rahatsız olmuştum. Ne kadar uzaklaşmak istesem de kaçabilecek bir yoktu. Kalp atışını sırtımda hissedebiliyordum. Oldukça sakindi. Burnuma kokusu dolduğunda istemsizce ne olduğunu anlamaya çalıştım. Deniz... belkide biraz toprak. Hani şu yağmurdan sonra her yere yayılan o tanıdık koku.
Duyabileceğim bir sesle fısıldadı.
"Saçlarını düzelt." anında "Neden?" diye sorduğumda bıkkın bir ses tonuyla"Bu tarafa geliyorlar çünkü...yüzünü gizle." dedi. Dediğini yaparak saçımı yüzümü gizleyecek şekilde düzelttim.
Oyun başladığı sırada ellerimi ellerinin üzerine koyarak bekledim. İki tane dövüşen adam vardı ve birini biz kontrol ediyorduk. Daha doğrusu o kontrol ediyordu çünkü ben yakalanma korkusundan kalp krizi geçirmek üzereydim. Birde hiç tanımadığım bir adamın kişisel alanımı işgal etmesinin verdiği gerginlikte vardı tabi. Kafamı dağıtmak ve sakinleşmek için bu adamı incelemeye başladım.
Elleri benimkiler kadardı. Belki biraz daha büyük. Hayır onun elleri küçük değildi, benim ellerim fazla büyüktü. İnce bir adam eli gibi ellerim vardı. O tuşlara basıp oyunu oynadığı sırada göz uzuyla sağ taraftaki takım elbiseli adama baktım. Gittikçe bize yaklaştıyordu.
"Bu tarafa yaklaşıyorlar, bir tanesi sağ tarafta." dediğim şeyle beraber yüzümü gizlemek için çenesini omzuma yaslayarak başıyla yüzümü kapattı. Hafif sakallı çenesi omzuma batıyordu. Çok yakın çok yakın çok yakın...
"Sarı, bir baksana." o adamlardan bir tanesiydi bu. İşte şimdi bittim. Ne yapacaktım şimdi?
"Bir dursana, şu oyunu bir bitireyim döneneceğim sana." rahatça söylediği bu şeye karşı oldukça şaşırdım. Nasıl bu kadar rahat olabiliyordu?
"Hayır, şimdi bakacaksın." takım elbiseli, arkamdaki adamın omzuna sert bir şekilde elini koyunca, oyun konsolunun üzerindeki elleri durdu. Ekranda Game Over yazısı çıkmıştı.
"Senin yüzünden kaybettim."dediği sırada takım elbiseli adam bu rahatlığa katlanamayacak olmalı ki "Eee si-" diye başladığı cümlenin geri kalanı inilitiye döndü. Sarı gözlü adam, takım elbiseli Beril'in adamlarından birine dirsek atmıştı. Takım elbiseli adamın burnundan kan, musluktan boşalır gibi akarken mekandaki sesler yükseldi.
Sanki az gürültülüymüş gibi.
Etrafa bakındığımda herkes şaşkındı. Bilardo masasındakiler bu tarafa doğru geliyorlardı.
"Buradaymış!" Beril'in adamlarından birinin söylediği şeyle birlikte tüm adamlar üzerimize doğru gelmeye başladı.
"Yakalayın artık şu kızı!" burnu kırılan adamın dediğiyle beraber geriye kalan üçü de üzerimize doğru gelmeye başladı. Ben o an topuklamayı düşünürken sarı gözlü adam anında iki tanesinin suratına patlatarak yere serdi.
Sert çocuk.
Geriye kalan tek bir adam da bana doğru ilerlediğinde, birisi ıstekayı sarı gözlü adama fırlattı. Istekayı havada tuttuğu gibi bana doğru gelen adamın sırtında kırdı. Gözlerim fal taşı gibi açılırken bileğimden tuttuğu gibi beni oyun salonundan çıkarttı. Nereye gittiğimizi bilmiyordum. Umrumda da değildi açıkçası . Buradan her türlü uzaklaşmamız gerekiyordu.
Jeton'dan çıktığımız sırada sokağın başında yeni takım elbiseli adamlar belirdi. Bu tarafa geldikleri için sarı gözlü adam yönümüzü değiştirdi ve yokuş aşağıya koşmaya başladık.
"Sen az önce adamın sırtında ıstekayı mı kırdın?" nefes nefes sorduğum soruya karşılık gayet sıradan bir sesle "Yaparım öyle şeyler." dedi. İkimizde koşuyorduk ama benim onun koşuşuna yetişmem için ayrı bir efor sarf etmem gerekiyordu. Yokuş aşağı olan sokağın sonuna geldiğimizde soluklanmak için kolundan çekerek durdurdum.
"Az dursana, çok yoruldum." dediğimi ikiletmedi ve durdu. Tüm gece koşmuştum ve artık ne iradem ne de vücudum koşmak konusunda gönüllü değildi. Ben ellerimi dizlerime koymuş, çömer gibi soluklanırken; O ellerini beline yaslayarak ve biraz eğilerek dinlenmeyi tercih etti.
"Bu adamlar senden ne istiyor? Bir şey mi çaldın?" Oradan bakılınca hırsıza mı benziyordum? Başımı iki yana salladım. Fakat bu yeterli olmamış olacak ki "Senin yüzünden üç adama zarar verdim. Bence bir açıklamayı hakettim." dedi yaptığından zevk almış bir ses tonuyla. Pembe tonlarındaki biçimli dudakları yukarı kıvrılmıştı.
"Olmamam gereken bir yerde, çekilmemesi gereken bir fotoğraf çektim. Yeterli mi?" Her noktalama işaretinde üç saniyelik nefes alma arası vermiştim.
"Oldukça."bakışlarını benden çekerek etrafta gezdirdi. Göğüsü düzenli bir şekilde yukarı aşağı hareket ediyordu. Kafasını geriye attığında, boğazındaki adem elması kendini göstermişti. Yukarı, aşağı. Çöktüğüm yerde dikleştim ve işlek caddede bakışlarımı gezdirdim. Sanırım onları kaybetmeyi başarmıştık. Bakışlarımı yanımdaki adam tekrardan çevirdim. Tam beni kurtardığı için teşekkür edeceğim sırada kulağımda yankılanan lastiğin asfalta sürtüş sesiyle bakışlarımı sesin geldiği yöne çevirdim.
Siyah bir minibüs buraya doğru geliyordu. Benim gibi o da bunu fark etmiş olacak ki tekrardan kolumdan yakalayarak cadde boyunca beni çekiştirmeye başladı.
Ne kadar koştuğumu veya nereye doğru ilerlediğimizi bilmiyordum. Damarlarımda gezinen adrenalin gitmemek konusunda fazlasıyla ısrarcıydı ve onun yüzünden düşünme kabiliyetimi geçici olarak kaybetmiş gibiydim. Asfaltı kazınmış bir yola girdiğimizde nereye geldiğimizi anlamaya çalıştım. Burası bir tren garıydı ama terk edilmiş gibiydi. Bizi demir raylardan ayıran tek şey paslanmış tel örgülerdi. Gerçi sağlamlığı ve güvenilirliği tartışılırdı.
Sanki burayı avcunun içi gibi biliyordu ve kafasındaki haritaya göre ilerliyorduk. En sonunda bu işin iyi bir yere gitmediğine karar vererek konuşmak için dudaklarımı araladım.
"Kaçacak başka bir yer mi yoktu?" Diye sordum isyan eder bir şekilde. O sırada tel örgüsü yamulmuş bir yerin önüne gelmiştik. Geçebileceğimiz büyüklükte bir boşluk vardı. Bakışlarını ilk arkama sonrasında da bana çevirdi.
"Aklıma daha iyi bir yer gelmedi." dedi aşağılayan bir sesle. Daha çok daha iyisini sen düşünseydin, der gibiydi. Bende onun gibi arkama baktım. Beş tane adam buraya doğru koşuyordu. Hiç beklemeden tellerin içinden geçti ve beni de peşinden sürükledi.
Eski tren raylarına takılmamaya çalışarak çakıl taşlarının üzerinde, terk edilmiş trenlere doğru koşuyorduk. Çoğu trenin üzerinde grafitiler vardı. Çoğunun camı veya kapısı patlamıştı. Trenlerin arasında ilerlediğimiz sırada kolumu tutan adam durdu ve kendi kendine "Bu böyle olmayacak." diye mırıldandı.
Korkutucu sarı gözlerini üzerime dikti ve "İçeri gir." dedi emreden sert sesiyle. Önünde durduğumuz trenin vagon kapısı kırıldığı için yoktu. İçerisi rahatlıkla görülüyordu. Pis ve eski.
Başka şansım olmadığını düşündüğümden dediğini yaparak trene bindim. İçine girdiğim anda burnuma yapışan pas ve küf kokusuyla suratımı buruşturdum.
Koltuklar küflenmiş, trenin belirli yerlerindeki boyalar atmıştı. Yer zaten toz içerisindeydi ve bazı koltuklar eksikti. Vagonun diğer ucuna hızlı ve sessiz adımlarla ilerledim. Duvar yanına çökerek adamların bizi bulamamasını umudettim. Ama o, benim aksime kırılmış bir camın önüne çökmüş elini beline atmıştı.
"Sen ne-" belinden çıkardığını gördüğüm silahıyla gözlerim kocaman açıldı. Bunca zamandır belinde silah mı vardı? Kırık camdan dışarıya baktı ilk. Sonrasındaysa silahın altını söktü ve hızlıca geri taktı. Şarjörü kontrol etmişti.
Siyah silahın üst kısmını kaydırdı ve geri bıraktı. Silahtan çıkan demirlerin birbirine çapış sesi trende yankılandı. Kırık camdan silahın ucunu çıkardı. O kadar rahat ve profesyonel tutuyordu ki silahı, acemi olmadığı belliydi. Çok uzun bir süre geçmemişti ki silah patladı. Gürültü her yerde yankılanmıştı.
Olduğum yerde çökerek ne tür bir durumda olduğumu sorguladım. Silahın patlmasıyla eş zamanlı olarak dışarıdan durmadan birilerinin inleme sesi geliyordu.
Birden her şey durdu. Peş peşe çıkan onca sesten sonra derin bir sessizlik her yere yayılmıştı. Ona baktığımda olduğu yerde dikleşmişti bile. İşi bitmişti demek. Kuruyan boğazımı ıslatmak adına yutkundum. Canım acımıştı. Ne ara kulaklarımı kapattığımı bilmiyordu ama ellerimi güçsüzlükle iki yana indirdim. Dehşet dolu bakışlarımı ona çevirdiğimi fark ettiğinde sarı gözlerini derin kahvelerime mühürledi.
Arkasından ışık vurduğu için yüzü görünmüyordu, tek görünen yeri karanlıkta varlıklarını göstermek istercesine parlayan gözleriydi. Öylesine parlayan gözler nasıl bu kadar karanlık bakabilirdi? Ne diyeceğimi bilmiyordum ama bir şeyler saçmalamak için ikinci kez ağzımı açmıştım ki kırık tren kapsından bir adam elinde ateşlemeye hazır silahıyla ileri girdi ve üzerime doğruttu. O an her şey o kadar hızlı gelişti ki.
Adamın ateşlemesine fırsat kalmadan beni kurtaran adam, onu silahı tuttu elinden vurdu. Adam elindeki silahı yere fırlatırcasına bıraktı ve acı içinde haykırarak yere çöktü. Elini diğer eliyle kavradı ve bağırmaya başladı. Nefesim kesilmişti.
Kendimi tam anlamıyla sıfır noktasında, belirsizliğin içinde kaybolmuş gibi hissediyordum. Bu adam...nasıl bir varlıktı böyle?
Sıfır noktasının ne olduğu matematiksel açıdan yüz yıllardır tam anlamıyla açıklanamamış. Eğer bir doğru parçasını düşünürsek, eksi ve artıları birbirine bağlayan bir köprü olarak adlandırabiliriz. Bir kordinat düzlemindeyse, x ve y doğrularının kesiştiği noktaya da sıfır noktası diyebiliriz. Fakat kordinat düzlemine çemberi yerleştirdiğimizde trigonometride açıdan 0 ve 360 derecenin aynı nokta olduğunu fark ederiz. Öyleyse durum bakış açısına göre değişiyordu. Yani son, başlangıç görevi görebilirdi.
Öyleyse cümlenin sonuna koyduğumuz nokta. Yeni başlangınçların satır başları mıdır?
Bölüm etkileşimi
