Güneş Kapanı kitap kapağı

14. bölüm / 31

Güneş Kapanı

14-Kötü şeyler yapan İyi Adamlar

Vaveyla Yazarı: Mizena

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: 14-Kötü şeyler yapan İyi Adamlar

Selamlarrr nasılsınız?
Her hafta Cuma akşamları bölüm yayımlayayım diyorum? Ne dersiniz?
Son zamanlarda bölümleri beğenenler oluyor. Sanırım aramıza yeni katılanlar var. Hoş geldinizzzzz.
Kitap nasıl gidiyor? Yorumlarınızı gerçekten çok merk ediyorum. Lütfen yorum yapamayı unutmayın👉🏻👈🏻Hem, ben sizinle sohbet etmek istiyorum.
Yarın bayram arifesi, bugünle beraber bayramın ilk gününe kadar her gün bölüm paylaşayım diyorum? İster misiniz?
O zaman daha fazla uzatmıyorumm ve sizi bölümle başbaşa bırkıyorum.

İyi Okumalarrr…

🌻

Oldum olası nefret ederim gecelerden. Karanlık gökyüzünü kapladığında, kafamın içine sızan tehlikeli düşüncelerin esareti altında ezilirim gece boyunca. Kafamın içindeki kemirgenlerin sınırsız yetkiye sahip olduğu, tehlikeli vakitlerdi karanlığın çöktüğü geceler. Bir kukla gibi bana her istediklerini yaptırabilirlerdi ve güneş doğduğunda içimde filizlenen pişmanlık tohumları hızlıca büyüyerek bir tasma gibi boynuma dolanarak canımı yakardı.

Çalışma masamın üzerindeki kahve bardağının duvarda yarattığı gölgede bakışlarım takılı kaldı. Yüzümde buruk bir tebessüm oluştu.

Biz İtalyada yaşarken Fred'le aynı odayı paylaşırdık. Fred'le beraber geceleri tam bir kabustu. Çünkü karanlıktan korktuğu için gece lambasının hep açık kalması gerekirdi. Fakat ışık olduğundaysa ben uyuyamazdım. Çünkü lambanın üzerindeki desenler yüzünden duvara yansıyan gölgeler uykumu çalarlardı. Korkardım o gölgelerden. Dört yaşındaki bir çocuğun hayal gücüyle kocaman canavarlara dönüşürlerdi o gölgeler. Gölgelerden korktuğum için uyuyamadığımı hiçbir zaman anneme söyleyememiştim. Nedense bana kızacağından korkmuştum. Onun yerine yatma zamanı geldiğinde yorganı kafama kadar çeker, sessizce yastığıma doğru ağlardım.

İlk o zaman tanışmıştım kafamın içindeki seslerle. Durumu daha da kötüleştirmekten başka işe yaramamışlardı.

Kupama uzanarak kahvemden bir yudum aldım. Soğuduğu için tadı berbatlaşmıştı. Yüzümü buruşturarak kupayı masaya geri bıraktım. Oturduğum yerde geriye yaslanarak ellerimi başımın arkasına koydum ve gerindim. Bakışlarım masanın üzerindeki dijital saatte takılı kaldı.

Saat neredeyse iki olmak üzereydi.

Yorgunlukla derin bir nefes vererek çalışma masamdan kalktım. Masa, saatlerdir çalıştığım için darmadağın olmuştu. Kısa bir sürede masayı toparladıktan sonra kupamıda alarak odadan çıktım.

Ders çalışmaya devam edecektim ama en azından geri döndüğümde masamın düzenli olduğunu görmek daha iyi hissetmemi sağlayacaktı.

Evin içinde yanan tek ışık, odamdan dışarıya sızına çalışma masasının lambasıydı. Ezbere bildiğim evin içerisinde mutfağa doğru ilerlerken ses çıkartıp çıkartmamayı umursamadım. Çünkü evde tektim ve böyle zamanlardan nefret ediyordum.

Amerikan mutfağa girdiğimde ışıkları açtım. İlk başta gözüm kamaşmış olsada kısa sürede alıştım.

Ecem'in abimle olduğunu, Fred'inse annemde kaldığını biliyordum. Kısacası herkes birileriyleydi ve bende evde yalnız başıma kahve yapıyordum. Aman ne güzel!
Kahve makinesini ayarladıktan sonra bar sandalyesine oturarak yumruk yaptığım elimi şakağıma yaslayarak pişmesini bekledim.

Duhan'a o sözleri söylememin üzerinden neredeyse bir hafta geçmişti ve karşısına çıkacak yüzü kendimde bulamıyordum. O ne kadar canımı sıkmış olsada ona bunları söylemem doğru değildi. Bıkkınlıkla derin bir nefes vererek kollarımı birbirine doladım ve yastık gibi başımı yasladım.

Duhan yeterince ağır şeyle yaşamış bir adamdı ve ona kötü şeyler yaşatan insanlardan biri olmak istemiyordum. Zaten içerisinde bulunduğu hayat yüzünden herkese karşı tetikte kalmalıydı ve bu yeterince insanı yoran bir şeydi. Onu anlayabiliyordum. Büyük oynuyordu ve başına gelebilecek şeylerde aynı ölçekte büyüktü.

Ben onun için yabancıydım ve risk analizi yapması kadar doğal bir şey yoktu. Belki bana yaptığını bir başkasına yapsaydı benim dikkatimi çektiği kadar başkasının dikkatini çekmezdi. Fakat kafasının içinde terazi bulunduran birisi için bunlar fazlasıyla dikkat çekici şeylerdi.

Ailem hakkında kendime dair itiraf edemediğim gerçekleri biliyordu ve bu onun karşısında kendimi çırılçıplak hissetmeme neden oluyordu. Bir şeylerin dengelenmesini istiyordum ve bunun için can sıkıcı büyük adımlar atmıştım.

Temel taşlara sahiptim. Sıra bağlantıları kurabilmekteydi. Asıl zor kısımda tam olarak burasıydı.

Kapının zili çaldığında kaşlarım şaşkınlıkla çatıldı. Oturduğum yerde dikleşerek omzumun üzerinden evin dış kapısına döndüm. Doğru duymuştum değil mi?

Kapı birkaç kez tıklatıldığındaysa hızlıca oturduğum yerden kalkarak seri adımlarla kapıya ulaştım. Deliğe bakma gereksinimi duymadan kapının kulpuna uzandım.
Bu saatte gelse gelse Fred gelirdi.

Fakat kapıyı açtığımda karşımda dikilen kişi ikiz kardeşim değildi.

"Laçin?"sesimdeki sorgulayan tonlamaya karışmış şaşkınlık, beyin fonksiyonlarımın durmasına neden oldu. Gecenin ikisinde neden benim evimdeydi?

"Bu saatte seni rahatsız ettiğim için gerçekten çok üzgünüm." Sarı saçları omuzlarını süpürüyordu ve kahve gözlerinin altındaki morluklar zor bir gün geçirdiğini kanıtlar nitelikteydi. Ellerini, üzerindeki hardal rengi kabanın ceplerine sıkıştırmıştı. Kızarmış yanaklarından üşüdüğünü anladım. Kapıda biraz kenara kayarak geçmesi için alan yarattım.

"İçeri gelsene."yüzünü samimi küçük bir gülümeme kapladı. O içeriye girdiğinde kapıyı ardından kapattım. Laçin salona doğru ilerlerken tekrardan mutfağa girdim. Kahve makinesi bittiği için sinir bozucu bir ses çıkartırken ona arkamı döndüm.

"Kahveyi yeni yaptım. İster misin?"diye sorarken kendime bir bardak dolduruyordum.
"Hayır, teşekkür ederim." demekle yetindi. Dolaptan çıkarttığım sütü bir kaç damla kupaya damlattım.

"Üzerindekileri çıkartabilirsin, ev yeterince sıcak."çünkü doğal gazı kökleşmiştim.
Vicdani olarak sütün beni tatmin edeceğine karar kıldıktan sonra kupayı avuçlarımın arasına alarak olduğum yerde döndüm ve bar sandalyesine yöneldim. Salondaki büyük kanepede oturuyordu ve her an ayağa kalakacakmış gibi tedirgindi. Kahvemden bir yudum aldıktan sonra onu daha fazla zorlamamı adına doğruca lafa girdim.

"Gecenin bu saatinde sana kapımı çaldırtan ne?"diye sordum oldukça rahat bir tavırla. Oturduğu yerde bana dönerek huzursuzca kıpırdandı.

"Yani şimdi şöyle..."duraksadı ve tekrardan konuşmak için dudaklarını araladı. Fakat kararsızlıkla tekrardan duraksadı. En sonunda derin bir nefes verdi verdi. Omzuları çökmüştü.

Başını hafifçe omzuna yatırarak, "Sen hazırlansan ve bende seni Koray'lara götürsem olmaz mı?"diye sordu tatlı tatlı. Girdiği çabaya tebessüm ederek kahvemden bir yudum daha aldım. Kahvemi içerken bakışlarımı üzerinden ayırmadım. Onu bir çeşit göz hapsine almıştım. Kupayı tezgaha geri koyarken, "Neden?"diye sordum. Kollarımı birbirine dolayarak tezgaha yaslandım ve meraklı meraklı onu dinlemeye başladım.
"Eve gittiğimizde Koray sana her şeyi açıklayacak zaten. Şimdi sana yanlış bilgi vererek kafanı karıştırmak istemiyorum."birkaç saniye sadece yüzüne baktım. Ardından kupamı da elime alarak ayağa kalktım.

Yeterli açıklamayı yapmıştı.

"Hazırlanıp geliyorum." dedikten sonra cevap vermesini beklemeden odama geçtim. Çalışma masamın üzerine son bir kez baktıktan sonra dolabımı açtım. Eve tekrardan uğrayacağımı sanmıyordum bu yüzden staj malzemelerimi de alsam iyi olacaktı. Hastanede lazım olacak olan eşyalarım için küçük bir çanta hazırladıktan sonra giyinmek için dolaptan, gri boğazlı bir kazak ve siyah kumaş pantolonumu çıkarttım.
Üzerimi değiştikten sonra saçımı tepemde topuz yaparak odamdan çıktım.

"Hadi çıkalım." Ben bunu söylerken Laçin zaten dış kapının önünde dikiliyordu.

Gerçekten bir sorun olduğu ortadaydı. Gergin görünüyordu ve onun bu telaşlı hali beni de düşündürüyordu.

Siyah postallarımı ve kabanımı giydikten sonra evden çıkmıştık.

Apartmandan dışarıya attığım ilk adımla yüzüme çarpan sert ekim rüzgarı bir olmuştu. Soğuk havanın etkisini tüm hücrelerimde hissederken ayıldığımı hissettim. Oysaki mayıştığımın farkında bile değildim.

Sessiz adımlarla Laçin'i takip ederken, sokağın başına park edilmiş G-serisi Mercedes'i görmemle gözlerimi devirdim.

Bu işte deli paralar dönüyordu.

Ucuza mı gitmiştim?

Laçin sürücü koltuğuna otururken bende yanındaki yolcu koltuğuna yerleştim. Çantamı arka koltuğa attıktan sonra kemerimi takarak arkaya yaslandım. Artık ehliyet almam gerekliydi.

"Duhan ilk senden bahsettiğinde endişelenmiştim ama yersiz bir endişeymiş...Kolay adaptasyon gösterdin."Laçin'in sözleri yüzümde alaycı bir tebessümün oluşmasına neden oldu. Konuşma konusu açarak samimiyet mi kurmaya çalışıyordu? Hemde Duhan'ın sözlerini kullanarak. Tamam, tam olarak adaptasyon kelimesini kullanmamıştı ama kolay kavradığımı söylemişti. Hatta en sevdiğim özelliğimin bu olduğunu.

"Adaptasyon göstermek zorundaydım."evet bu doğruydu ama bunun için çaba gösterdiğim pek söylenemezdi. Çünkü bir şekilde kaçmaya, kovalamaya ve insanların beynini mıncırmalık işler yapmaya alışkındım. Sürücü koltuğundaki Laçin'e döndüm. Bakışlarını yoldan ayırmadan beni dinliyordu.

"Duhan'ı anlayabiliyorum. Yani neden böyle bir işe bulaştığını. Hadi Koray'ı da anladığımı varsayalım. Peki sen neden bu saçmalığın içindesin?" İşte samimiyet bu şekilde kurulurdu. Israrcı bakışlarım sağ yüzünde dolanırken yorgunluk dolu bir nefes doldurdu ciğerlerine.

"Benim babam..."dedikten yüzünde buruk bir tebessüm oluştu.

"İyi kategorisine girebilecek türden bir adam değildi. Her yaptığı yanlışın bedelini ben, kız kardeşim ve annem ödüyorduk." Sinyal verdikten sonra ana yola geçiş yaptı.

"Bir gün canıma tak etti ve bende onu ihbar etmeye karar verdim. Ama işler düşündüğüm gibi ilerlemedi."merakla çatılan kaşlarımla onu dinlemeye devam ettim.
"Bir şey yaptı ve delil olarak gösterdiğim şeyleri altı boş asılsız iddalara çevirdi. Bende babamın ayarı olan adamlarla iş birliği yapmaya karar verdim. O zamanlar babamı bitirebilecek tek kişinin onun dilinden anlayan insanlar olduğunu sanıyordum. Ama kendimi saçma sapan bir şeyin ortasında buldum. İş birliği yaptığım adamlar beni kuklaları gibi oynatmaya başlamıştı. Bir nevi köstebeklik yapıyordum. Çünkü işin sonunda annem ve kız kardeşimin canı vardı. Çaresizce ne derlerse yapıyordum ve asıl amacımdan sapmıştım." yüzü minnet dolu bir tebessümle aydınlandığında saniyelik bakışlarını bana çevirdi. Kahve gözlerinde saf mutluluk vardı.

"İşte tam o zaman Duhan beni buldu."önüne döndü. Sesindeki hayranlık dolu ifade midemin kasılmasına neden olmuştu. Saç diplerimi bile sızlatan, o duygu canımı sıkmaya başlamıştı.

"Babamı ve babamı içeriye attırmak için iş birliği yaptığım adamları aynı anda ortadan kaldırabileceğini söyledi. Planını anlattı, kafama yattı ve kabul ettim. Bu sayede babamdan kurtularak annemle kız kardeşime yeni bir hayat kurma şansı verdim."bu kendini feda etmek sayılmaz mıydı?

Fred için senin yaptığın neydi?

"Karşılığında ne istedi?"diye sormaktan kendimi alıkoyamamıştım. Fakat verdiği cevap kesinlikle beklemediğim türdendi.

"Hiçbir şey."kaşlarım olabilirmiş gibi daha da çatılırken, kafamın içindeki çarklar son hızda dönmeye başlamıştı. Duhan neden Laçin'e karşılıksız bir iyilikte bulunmuştu? Ve neden bana karşı "iyilik"adı altında yaptığı her şeyi yüzüme vuruyordu?

"Nasıl yani?"diye sorduğumdaysa tekrardan saniyelik bana döndü.

"Çocukları kafanda nasıl konumlandırdığını bilmiyorum ama bu şeyi yapıyorlarsa gerçekten birilerinin iyiliği için."Laçin'e bakmayı keserek önüme döndüm. Yaptıkları şeyin net bir tanımı bile yoktu. Birilerini öldürmüyorlardı ama ölmeleri için ortam yaratıyorlardı. Bir açıdan bakıldığında bunu bir kesimin iyiliği için yapıyorlardı ama bu ölümlere neden oldukları gerçeğini değiştirmiyordu. Bu katil olduğumuz gerçeğini değiştirmiyordu.

Elimle kapının üzerindeki tuşu bularak camı araladım.

Nefes almaya ihtiyacım vardı.

"Saçmalık."diye mırıldandım kendi kendime. Gözlerimi yumarak kafamı koltukta geriye yasladım. Tüm hayatımı tanımadığım insanların yaşayabilmesine yardım etmek için kurmuştum ve bugün yaptığım şey bunun tam tersiydi. Düşündükçe kendimden utanıyordum.

"Adalet sisteminde boşluklar olan bir dünyada, masum insanların yarınının olabilmesi için kötülerin ortadan kaldırılması gerekir. Ve günümüzde parası olan hiçkimse suçunun cezasını çekmez. Bu tüm Dünyada böyle." yüzüme çarpan soğuk rüzgar eşliğinde Laçin'i dinlemeye başladım.

"Uygun ortam uygun koşullar, Anı. Yaptığımız tek şey bu." Omzunun üzerinden saniyelik bir şekilde bakarak, "Bu insanlar zaten güç için birbirlerini öldürecek kadar gözlerini karartmış kişiler. Günün sonunda bir şekilde zaten birbirlerini yok edecekler." dedi anlamam için bana yalvaran bir ses tonuyla.

Önüne döndü ve, "Biz işi hızlandırıyoruz."dedi sinir bozan rahat tavrıyla. Aynı onun gibi önüme döndüğümde gözlerimi yumdum. Sağ tarafımdan gelen rüzgar sayesinde ayılmıştım ve sağlıklı düşünebilmek adına beynimi zorlayabiliyordum.

Büyük balık, küçük balığı yer.

Bu gerçektende yapılan şeyin özeti niteliğindeydi.

Duhan, Koray ve Laçin'in açısından bakıldığında Robin Hood'un onlara saygıyla şapka çıkartması gerekiyordu ama bu fazlasıyla düz bir mantıktı. Sonuç odaklı bir plan izleniyordu ve işleyiş boyunca karşılaşılabilinecek pürüzler düşünülmüyordu. Sanırım bu kadar ayrıntı düşünülmemesi gerekiyordu.

Kendimle böylesine çeliştiğim başka bir dönem daha olduğunu hatırlamıyorum.

🌻

Eve gelmemizin üzerinden neredeyse bir saat geçmişti ve günler önce Laçin'in laf arasında Kontrol odası diye bahsettiği yerde öylece oturuyordum.

Odada cam yoktu ve tepedeki floresanlar yeteri kadar içeriyi adınlatamayordu. Üç duvarda büyük ekranlarla doldurulmuştu. Odanın ortasında büyük, uzun bir toplantı masası ve sadece dört sandalye vardı. Uzun kenarlardan birine ben, diğerine de Laçin oturmuştu. Bilgisayar ekranlarının olduğu uçtaysa Koray, klavyenin tuşlarına seri bir şekilde basarak bir şeyler yapıyordu. Sağ tarafıma dönerek istemsice kapı tarafındaki boş sandalyeye baktım. Duhan'ın yokluğu kafamın içinde soğuk rüzgarların esmesine neden olurken Koray lafa girdi.

"Üzgünüm sizi bu saate kadar bu şekilde bekletmek istemezdim." Bakışlarımı boş sandalyeden çekerek Koray'a çevirdim. Üzerindeki oversize lacivert tişörtün yakası dar geldiği için çekiştirip duruyordu. Siyah kemik çerçeve gözlükleriyse durmadan öne eğildiği için burnunun ucuna geliyordu. Kahve saçları en az Duhan'ınkiler kadar dağınıktı.

Koray'ın arkasındaki büyük ekran birden aydınlandığında bakışlarım oraya kaydı. Oturduğu yerden kalkarak ekrandaki bir noktayı gösterdi.

Bir adamı.

"Alparslan Bafa."dedi tek nefeste. Bu adamın bir tekneye binerkenki bir videosuydu. Yada kameraya yansıyan hali.

"Canlı mı bu?"benim yerime bu soruyu soran kişi Laçin'di. Koray başını onaylarcasına sallamakla yetindi.

Adamın boyunun fazla uzun olduğu kameran dahi anlaşılıyordu. Sağ eliyle tuttuğu bir bastonu vardı ve sanki ona ihtiyacı yokmuşçasına dik yürüyebiliyordu. Kamera onu ön tarafından çektiği için yüzünü seçebiliyordum. Lacivert kadife takım elbisenin içerisine giydiği gri boğazlı kazağı ve siyah rugan ayakkabılarıyla bir yata biniyordu. Kamera yatın içindeydi ve bu sayede çevredeki herkes net bir şekilde görünüyordu.

"Adam silah kaçakçısı. Dünya çapında sevkiyat yapacak kadar eli-kolu uzun biri."Koray adamı anlatırken hala ekranı izliyordum. Adam kamaranın içerisine girdiğinde kamera değişti. Teknenin içerisinde salon gibi bir yere girmişti. Kendini zorlukla bir koltuğa attıktan sonra bastonunu da koltuğun üzerine koydu. O esnada bastonunun eliyle tuttuğu kısmı dikkatimi çekti.

Altın rengi aslan kafası.

"Egede yapılacak yeni limanın ihalesi için hazırlanıyor. İhaleyi kazanması durumunda sevkiyatları çok kolay bir hale gelecek ve bu herkes için bir sorun." Oturduğum yerde geriye yaslanarak kollarımı birbirine doladım. Bakışlarımı ekrandan, Koray'a çevirdim.

"Eğer bu adam silah kaçakçısıydı zaten başka yollarlada ülkeye silah sokabilir, istediği ülkeyede gönderebilir. Tam olarak istediğin şey ne?" Sorduğum soruyla birlikte tekrardan klavyeye eğildi ve ekranın değişmezimi sağladı. Burası bir binaydı. Daha dikkatli baktım. Daha doğrusu bir buz pisti. Kaşlarım şüpheyle çatılırken tekrardan Koray'a döndüm.

"Evet haklısın. Değişik yollarla ülkeye silah sokabiliyor. Hepsi farklı yön, farklı rotaya ilerliyor ama sevkiyattan önce bekletildikleri yer hep aydı." diye beni yanıtladı.
Bu sefer Laçin söze girerek konuyu açıklaya devam etti.

"Her ay bir kere buz pistinin buzunu yenilemek üzere pist eritiliyor. Ama amaç daha farklı. Bir sonraki sevkiyata kadar silahları buz pistinin altındaki depolarda muhafaza ediyor. Yani buz pistini bir çeşit kasa olarak kullanıyor."kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken ekrandaki buz pistine baktım. Buz pistinin altı silahlarla mı doluydu?

"Bu pist Alparslan'ın üzerine olmadığı için silahların bulunması halinde yasal olarak başına hiçbir şey gelemez. Ama silah ticaretinde onu finanse eden adamların güvenini kıracağı için ihale için yeterli finansal kaynağa sahip olamayacak. Bu sayede ihaleyi rakip firma kazanacak." Siktir oradan. Rakip firmanın babam olma ihtimali yüzde kaçtı?

Dirseğimi masaya yasladıktan sonra yüzümü ellerimin arasına alarak gözlerimi yumdum.

"Üstün bey, önümüzdeki ay yapılacak ve şirketinizin katılacağı ihalede rakibiniz olan Bafa Holdingi eski eşiniz Mietta Costana'nın temsil edeceği doğru mu?"

Yetmişinci yıl balosunda basının babama sorduğu soru aklıma geldiğinde ellerimi yüzümden çektim. Laçin ve Koray'ın meraklı bakışları üzerimdeydi. Ne diyeceğimi merakla bekliyorlardı. Arkama yaslanarak kafamı toparlamaya çalıştım.

"Limanı eğer babam alırsa, Bafa'yı destekleyen adamlar limanı kullanabilmek için babama dadanırlar. Neden babamın başını derde sokacak bir ihaleyi kazanması için size yardım edeyim ki?" Sorduğum soruyla birlikte Koray Laçin'e kaçamak bir bakış attı. Laçin saniyeler sonrasında hiçbir şey demeden odadan çıktığında Koray'la odada tek kalmıştık.

Koray arkasına rahat bir şekilde yaslandıktan sonra konuşmaya başladı. Bir kolunu masaya yaslamıştı. Beden dili avantajın onda olduğunu haykırıyordu.

Hangi avantaj?

"Şimdi sana söyleyeceklerimi, öğrendiğini Duhan'a söylemeyeceksin. O yüzden söyleyeceklerim bu odadan dışarıya çıkmayacak." Beni tehdit mi ediyordu?
"Baban dışarıdan bakıldığında tefeci olarak görünüyor olabilir-"

"Babam hakkında doğru konuş." Verdiğim cevap yüzünden gözlerini devirdi ve sözünü kesmemi umursamadan devam etti.

"Ama gerçek öyle değil." Kahve gözleri tekrardan benimkileri bulduğundaysa, "Baban kötü olmayan kimseye gerçekten bir şey yapmıyor."dedi duygusuz bir şekilde.

"Biz ne yapıyorsak, babanda bir nevi onu yapıyor."

"Ne?"diyebildim sadece. Eğer bu doğruysa...Duhan'ın beni tehdit ettiği her şeyin altı boş anlamına gelirdi. Açıklama beklercesine Koray'a baktığımda beni fazla bekletmemişti.

"Baban nüfuzlu bir adam ve bizim yaptığımız şeyi daha büyük çaplı yapıyor."Bunca yıl şahit olduğum onca şeyleri babam başkalarının iyiliği için mi yapıyordu? Duhan bunu biliyordu. Babamın masum insanlara zarar vermediğini biliyordu ve ben bunu bilmediğim için bana karşı bunu kullanmıştı. Arka planda dönen başka bir oyun vardı ve bunu görememiş olmak kendimden nefret etmeme neden oluyordu. Babam ve Duhan aynı şeyi mi yapıyorlardı? Alihan Alkan'la da bu sayede tanışmış olabilirler miydi?
Eğer babamın yaptığı şey büyük mafya adamlarını sıkıştırarak zararsız hale getirmekse, Duhan ve Koray'ın yaptığı şey pürüzleri temizlemek miydi?
"Siz babama mı çalışıyorsunuz?"diye sordum dehşete kapılmış bir şekilde. Koray ayağa kalkarken bilgisayarı kapattı. Bana bakmıyordu bile.

"Alihan amca zamanında evet, işleri beraber yapıyorlardı ama Alihan amca görevden alındıktan sonra ayrı yürütmeye başladılar. Alihan amcada gidince...baban, Duhan'ın bu şeyi devam ettireceğini düşünmedi bile."dedi tek seferde. Kahve gözleri beni bulduğunda olduğu yerde dikleşti. Öldü dememişti.

"O yüzden hayır. Ne biz babana çalışıyoruz ne de babanın varlığımızdan haberi var."yüzümdeki tebessüme engel olamadım. Gözlerimi yumarak ellerimi yüzümde gezdirdim. Evet, gerçekti. Gülümsemem kıkırtıya dönerken gözlerimi açtım. Ne ara dolduğunu bilmediğim kahvelerimi Koray'a çevirdiğimde yüzünde ne olduğunu anlamadığını belli eden şaşkın bir ifade vardı.

Beni ruh hastası sandığından emindim.

Titreyen bacaklarıma inat sandalyeden kalktım ve tekerleklerini sürerek masaya yasladım. Sandalyenim sırt kısmına astığım kabanımı ve çantamı alarak odanın çıkışına ilerledim. Kapıyı araladıktan sonra son bir kez Koray'a baktım. Az önceki şaşkın ifade hala yüzündeydi.

"Anlattıkların için teşekkür ederim."dedikten sonra cevap vermesini beklemeden odadan çıktım. Evin içerisinde koşar adımlarla odama ilerlerken merdivenlerde bir gözyaşım beni terk etmişti bile.

Odamın kapısını açarak kendimi içeriye attığımda, son gücümü de kapıyı geri kapatmak için kullanmıştım. Kapıya yaslanarak yere çöktüğümde kabanım ve çantamı çoktan yere bırakmıştım.

Başımı kapıya yaslayarak derin bir nefes verdim, rahatlamanın verdiği duyguyla.
Babam kötü bir adam değildi.

Babamı tanıdığım ilk günden beri tek bir hayalim vardı. Aynı onun gibi ince ruhlu, güzel seven bir adama aşık olmak...

Kız çocuklarının ilk aşkı babalarıdır, benimki de oydu. Ve bunun bitmemesin o kadar çok istemiştim ki. Ama bu şekilde değil.

"Deden çok iyi biriydi, Anı. Keşke tanıyabilseydin onu. Herkes saygı duyardı babama. Yardıma ihtiyacı olanlar hep onun kapısına gelirdi."elimdeki karton çay bardağının kartonunun parçalarken amcamın dediğine yorgunlukla güldüm.

"Telli Baba falan mıydı dedem?"alayla söylediğim şeye karşılık amcamda güldü. Artık parçalara ayırdığım karton bardağı elimden alarak ona odaklanmamı sağladı. Bardağı bankın yanına koyduktan sonra tekrardan bana döndü.

"Başı dertte olan, yardıma ihtiyaç duyan herkese yardım eden bir mahalle abisiydi deden. Bu yüzden herkes severdi onu." Başımı iki yana sallayarak tekrardan önüme döndüm.

"Böyle bir adamdan nasıl on beş kişiyi öldürebilecek kadar midesiz bir evlat çıktığını hala açıklamadın."dedim kendime bile soğuk gelen bir sesle. O da aynı benim gibi öne eğilerek dirseklerini dizine yasladı. Bana baktığını hissettiğimde ona döndüm.

"Sormadın."dedi meraklı bir şekilde. Kaşlarım anlamazlıkla çatılırken, "Neyi?"diye sordum.

"Dedenin nasıl, insanlara yardım ettiğini."diye beni yanıtladığında, aynı şekilde boş bakışlarımı gözlerinde gezdirmeye devam ettim. Yüzünü buruk bir tebessüm kapladı.
"Bazen anne-baba öldüğünde, evlatlara sadece mal-varlık miras kalmaz, ufaklık."

Bacaklarımı ileriye uzatırken başımı birkaç kez kapıya vurdum. Aptaldım ben. Gözlerimi yumarak kendime sakinleşmek için zaman tanıdım. Yıllar önce, babamın yaptığı şeylere şahit olduktan sonra amcamla yaptığım konuşma aklıma geldiğinde yeni bir aydınlanma yaşamıştım.

Babamın yaptığı şeyler, kötü adamlara zarar verecek türdendi ve masum insanların iyiliğini gözeten şeylerdi. Bir tıpçı olarak, herhangi bir insanın öldürülmesi gerçeğini kabullenemiyor olsamda ahlaki değerlerden uzaklaştığımda yapılanları mantık çerçevesine oturtabiliyordum. Babam kötü şeyler yapan iyi bir adamdı. Ama onu iyi kategorisine sokan şeyse yaptığı kötü şeylerdi.

Bu ne tür bir çelişkiydi böyle?

Abim biliyor muydu bunu? Yada annem? Bunu öğrenmem şarttı.

Duhan'ın hayat koşulunu düşünürsek bu tür bir yaşantıya evrilmesi normaldi. Onca yaşanılandan sonra akıl sağlığının sorgulanması gerektiğini hala düşünüyor olsamda ona hak vermekten kendimi alıkoyamıyordum. Doğduğu andan beri hayatının her döneminde terk edilen ve başına kötü şeyler gelen bir adamın bu şekilde insanlara yardım etmeyi amaçlaması bile hayrete sokan bir şeydi. İyiliğim yapılma türü sorgulansa bile bunu tercih etmiş olması, kendini muazzam bir iradeyle yetiştirdiğinin kanıtıydı.

Yerdeki kabanımı alarak ayağa kalktım. Hızlıca üzerime geçirdikten sonra teras kapısına ilerledim. Kapının sürgüsünü tüm gücümle çekerek geçebileceğim bir aralık yarattım. Ardımdan kapama gereksimi bile duymadan terasa çıktığımda, yanaklarımı şerit gibi çizmiş olan göz yaşladımın buz kestiğini hissettim. Terasın tırabzanlarına yaslanarak ilerideki denizden gelen dalga seslerini dinleme başladım. Her sabah kalktığında, babasının onu terk ettiğini hatırlatan bu şeyi görmek canını yakmıyormuydu?

"Terasa çıkmak için hava sencede biraz soğuk değil mi?" Gelen sesi yüzünden omzumun üzerinden arkama döndüm. Kendi odasının sürgülü kapısını aralamış bana bakıyordu. Saçları ıslaktı, üzerinde sadece ince bir tişört ve gri eşofman altı vardı.

"Üşüteceksin, kapat kapıyı."cevap vermesini beklemeden önüme döndüğümde ses çıkartmamıştı bile. Birkaç saniye sonra kapının kapanma sesini duyduğumda derin bir nefes verdim.

Fakat yanımda oluşan karartıyla sol tarafıma döndüm. Üzerine siyah, kapüşonlu bir hırka geçirmişti. Tırabzanları sıkıca elleriyle kavramış, birazda eğilmişti. Elleri nedense hoşuma gidiyordu. İnsanda merak duygusu uyandırıyorlardı.

Bu açıdan sadece kemerli burnunu görebiliyordum. Ben ona dik dik bakarken, daha fazla beni yüzünden mahrum bırakamayarak bana döndü. Önce gülümsedi. Ardından beyaz dişlerini yıldızlara inat olsun diye sergiledi. Güldüğü zaman yüzü öyle güzel aydınlanıyordu ki hayran hayran onu izlememek için tüm irademi zorlamam gerekiyordu.

"Üşütürsem, bana serum takacak iyi bir hemşirem var." Dediği şeye alayla gülerken omzularım sarsıldı. Önüme dönerken, "Bir ara tanıştır beni o hemşireyle."dedim keyifle. Yaslandığı yerden dikleştikten sonra önüne dönmüştü.

"Sanmıyorum."dediğinde merakla ona döndüm. Ona baktığımı farkettiğinde bana dönerek dudaklarını üzgün bir şekilde saniyelik büzdü.

"O bu tip emrivakilerden pek hoşlanmıyor."dedikten sonra yüzünü üzgün ve düşünceli bir ifade kapladı.

"Ve bu aralar aramız limoni."buruk bir tebessümle önüme döndüğümde hala bana baktığını hissedebiliyordum. Gözlerim istemsizce tırabzanı kavrayan ellerime kaydı tekrardan, başımı düşünceli bir şekilde omzuma yatırdım. Elinin üzerindeki morluklar hala iyileşmemişti.

"Boks falan mı yapıyorsun sen?"diye sorduğumda, afalladığını anlamam için yüzüne bakmam gerek bile yoktu.

"Nasıl anladın?"diye soran sesindeki meraklı tonlama keyfimi yerine yetirmişti. Sağ elimi kaldırarak ikimizin de görüş hizasına soktum.

"Eğer iyileşmesine izin verseydin, benimkisi gibi sadece hafif çürük izi kalırdı."o da sol elini kaldırarak benimkinin yanına getirdi. İkinizde ellerimize bakıyorduk. Boyutları ne kadar aynı olsada incelikleri farklıydı. En sonunda dayanamayarak morarmış elini kendime doğru çektim. Morluğu incelemek için bir kuyumcu edasıyla parmaklarına bakarken sol eli olduğu için bedenini tamamen bana çevirmek zorunda kalmıştı.
"Bak mikrop kapmışsın, yara olmuş hep elinin üzeri."kemik olan kısım hala kırmızıydı ama mor olan kısım rengini koruyordu.

"Hem, nerde senin sanatçı tribin? Senin gibi insanlar normal şartlarda ellerini sigortalattırır."genzinden gelen erkeksi kıkırtısı yüzünden eline bakmayı keserek merakla adem elmasına baktım. Beyaz dişleri tekrardan gözler önüne serilmişken elini nazikçe elimden çekti ve gülerek eline baktı. Birkaç kez yumruk yapıp açtıktan sonra bakışlarını bana çevirdir ve tek kaşını kaldırarak, "Benim gibi insanlar?"diye sordu keyifli bir şekilde.

Gelişigüzel omzularımı silkerken bilmediğimi ifade edercesine dudaklarımı büzdüm. Onu arkamda bırakarak terastaki salıncağa ilerledim.

"Ne bileyim, senin gibi resim yapan yetenekli bireyler işte."dediğinde bir kez daha güldü. Bu sesi kaydedebiliyor muyduk?

Salıncakta yanıma otururken, "Alışkınım ben."dedi sadece. Ardından dizine koyduğu sol eline kaçamak bir bakış attı. Hiçbir anını kaçırmak istemez gibi onu izlerken bir anda kendimi, "Ama ben değilim."derken buldum. Şakınlıkla çatılan kaşlarının altındaki sarı hareler bana döndüğünde gözlerimi ondan kaçırarak, dizinin üzerindeki eline baktım.

"Yaralar açık kalmamalı. Hem, sen bir şey yapmasanda zamanla yara kendini kapatır. Yarayı kötüleştirecek bir şey yapma yeter."salıncakta geriye yaslandıktan sonra bakışlarını benden çekerek gökyüzüne çevirdi. Ay ışığı kusursuz yüzünü aydınlatırken, kapüşonu yüzünden göremediğim tüm ayrıntıları artık apaçık ortadaydı. Yorgunlukla derin bir nefes verdiğinde, geniş omuzları çöktü.

"Neden canımı yakan bir yaraya iyi davranayım ki?"yarayı sadece canını sıkan bir şey olduğunu düşündüğünden, iyileşmesi için ona zaman vermiyordu. Acıyı görmemezlikten gelmeye çalışıyordu.

Aynı onun gibi salıncakta geriye yaslanarak bakışlarımı gökyüzüne çevirdim.

Hilal

"Artık senin bir parçan olduğu için."her yara bedenimizde olmasada ruhumuzda bir iz bırakırdı. Yanımda oturan bu adamın yaralarıysa ona gerçek benliğini unutturacak kadar acı doluydu.

Ona karşı hayranlığımı gün geçtikçe, onun hakkında daha çok şey öğrendikçe gizlemekte zorlanıyordum. Bunca şeye rağmen müthiş bir iradeye sahipti. İradesinin sınırlarını merak etmekten kendimi alıkoyamıyordum. En son ne zaman kontrolünü kaybetmişti mesela? Yada yaşananlar yüzünden ağlamıştı?

Bana o kızı anlatmasını o kadar çok istiyordum ki. Yaptığı her tabloda o kıza dair bir tasvir vardı. Güneş ve Ay'ın hikayesini ona sorsam bana anlatır mıydı? Yada salondaki piyanoyu kimin çaldığını sorsam?

"Salondaki piyanoyu kim çalıyor?"diye sordum kendimi tutamayarak. Yüzünü hafifçe bana çevirerek birkaç saniye boş bir şekilde gözlerime baktı. Adlandıramadığım bir duyguyla gölgelenen sarı gözlerine eşlik eden soğuk ses tonuyla, "Hiç kimse."diye yanıtladı beni. Sarı gözlerinden korktuğum için bakışlarımı ondan kaçırdım ve yavaşça salıncağı sallamaya başladım.

"Öyleyse neden salonun ortasında duruyor?"diye sordum iflah olmayan bir merakla. Tedirgin bakışlarımı kaçamak bir şekilde ona çevirdiğimde, yüzünü gökyüzündeki Hilal'e çevirmiş ve elini sol boynuna atmıştı. Hilal dövmesi o taraftaydı değil mi?
"Bana eskiden olduğum kişiyi hatırlatıyor."bu cevap tam bir ergen dizisi ana erkeği cevabıydı. Gözlerimi devirerek olduğum yerde geriye yaslandım.

"Sen kötü bir adam değilsin, Duhan."dedim bir nefeste. Ona değil gökyüzüne bakıyordum.

"Beni ne kadar tanıyorsun ki?"diye sorarken o da benim gibi salıncakta arkasına yaslanmıştı. İkimizde hafifçe salıncakta sallanırken konuşmaya devam ettim.

"Kötü bir adam, tanımadığı herhangi birine yardım etmez. Onun için tüm gece oradan oraya koşuşturup, birilerini pataklamaz."ben bunları söylerken, yan tarafımdan sessiz bir kıkırtı yükselmişti. O geceyi hatırlamak onu keyiflendirmiş olmalıydı.

"Kötü bir adam, kendisi dışında kimsenin iyiliğini düşünmez. Moraracak eli için krem vermez."derin bir nefes vererek devam ettim.

"İhtiyaç sahibi çocuklar için okul yapılmasını sağlamaz, tanıdığı veya tanımadığı kimsenin hayatını kolaylaştırmak için çabalamaz." Başımı sol tarafıma çevirerek, kapüşonlusundan göründüğü kadarıyla sağ profiline baktım. Onu izlediğimi anladığında yüzünü bana çevirdi.

"Bu mu kötü adamlık?"diye sordum kaşlarım merakla havalanırken. Yüzünde buruk bir gülümseme oluştu. Dudağının altındaki ölüm çukurunda bakışlarım takılı kaldı.

"İyi adamların hatalarının üzerini toprak örter mi?"

"Duhan'ın önceden de hata yaptığına şahit oldum ve onun hatalarının üzerini toprak örter."

Sadece yüzüne baktım. İkiside aynı kelimeyi kullanmışlardı. Her insan hata yapardı. Neden hata yapmak kötü adam göstergesi olsundu ki?

Sarı gözlerini kaplayan pişmanlık, yoğunluğunu her geçen saniye arttırırken ona geçmişi hatırlattığım için kendime lanet ettim.

"İyi adamlarda hata yapar."dedim fısıldayarak. Bu doğruydu ve bu düşüncemin sonuna kadar arkasındaydum.

"Hata herkes yapar."Bende yaptım ve yapmaya devam ediyorum. Engel olamıyorum çünkü kendime. Çekip gitmem lazım mesela şuan bu evden çünkü bana bu izini veren bizzat sensin. Ama gidemiyorum. Nedenini kendime itiraf edemiyorum ama içten içe cevabı benim yerime kalbim haykırıyor zaten. Çok güzel bakıyorsun mesela biliyor musun, Duhan? İnsanın içine inen bir halat gibi. O çukurdan çıkabilmek için umut oluyor Güneşe benzeyen gözlerin. Belkide sana o umudu veren olmadığı için bakıyorsun böyle.

Hata...

Gözlerinde umudu aramam hata.

"İyi geceler, Anı."adımı ondan duymak neden canımı bu kadar yakmıştı? Salıncaktan kalkarken sessizce onu izledim.

"Duhan."diye adını seslendim. Henüz odasına doğru adımlamaya başlamamışken, başını hafifçe eğerek salıncakta oturan bana baktı. Bakışlarındaki sorgulayıcı beni oturduğum yere daha sindirirken kuruyan dudaklarımı dilimle ıslattım.

"Aslı ve Haşmet'e ne oldu?" O gecenin nasıl sonuçlandığı hakkında hiçbir şey bilmiyordum ve yeni bir şeye başlamadan önce, önceki işin sonucunu öğrenmek istiyordum. Sarı gözlerinden soğuk ve bir o kadar karanlık olan yoğun bir duygu geçti.
"Haşmet önce Aslı'yı sonra kendisini öldürdü." Sertçe yutkundum. Toxic ilişkiden bahsedilen sanırım tam olarak buydu. Bakışlarında duygusuzluk ve mesafe sırtımdan yukarıya doğru bir ürpertinin yükselmesine neden olurken bakışlarımı kaçırma gereksinimi duydum. Aramızda gürültülü bir sessizlik oluştunda o bundan rahatsız olmuş olacak ki tekrardan, "İyi geceler."diyerek odasına ilerledim.

Teras kapısının kapanma sesini duyduğumda bakışlarımı korkarak gökyüzünde tüm ihtişamıyla paryan Ay'a çevirdim. Yüzümde buruk bir tebessüm oluştu.

"Demek adın Hilal."Duhan'ın aşık olduğu kadın.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

28okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.