Güneş Kapanı kitap kapağı

28. bölüm / 31

Güneş Kapanı

28-Serbest Düşüş

Vaveyla Yazarı: Mizena

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: 28-Serbest Düşüş

Kontrol şu anda sahip olduğum tek şeydi.

Bunu son üç gündür kendime hatırlatmak dışında elimden bir şey gelmiyordu. Üstün Erel elimi kolumu bağlıyordu. İstanbulun küçük, iş birliği içerisinde olduğum çetelerine haber salmam sadece birkaç dakikamı alırdı. Onlar benim her yerdeki gözüm ve kulaklarımdı. Ama emniyet bunu yapmama izin vermiyordu. Elim kolum bağlanmış gibi hissediyordum.

Kontrolümü kaybetmek üzereydim.

Üstün Erel'in ortadan kaldırdığı mafya babalarını içten çökerttiğimiz bir sistemimiz vardı. Eskiden bu işi babam ve Üstün Erel senkronize bir şekilde yapardı. Bence o zamanlar işler daha kolaydı. Çünkü arada paravan görevi üstlenen bir emniyet yoktu.

Babam ortadan kaybolduktan sonra işini üstlenmek gibi bir niyetim yoktu. Paraya ihtiyacım yoktu. Babam ortadan kaybolmadan önce ihtiyacımdan fazla olan miktarı zaten bana bırakmıştı. Korkusuzdum. Çünkü kaybedecek hiçbir şeyim kalmamıştı. Annem, babam, Hilal hepsi gitmişti.

Sıfırdan bir hayat kurabilirdim.

Ama yapamadım. Hırsım beni içten içe kemirdi ve öfkemin kölesi oldum.

Hilal öldükten sonra artık hiçbir şey umrumda değildi. Zarar görebilirdim, kalıcı bir hasar alabilirdim, ölebilirdim ve bunların hiçbiri umrumda değildi. Sırf bu yüzden babama işlerinde yardım etmeye devam ettim ama fazla umursamazdım. Kimliğimin deşifre olması umrumda değildi. En azından artık.

Babamın beni terk etmesiyse bardağı taşıran son damla olmuştu. O ortadan kaybolduktan sonra Üstün amca beni karşısına almış ve uzun bir konuşma yapmıştı. Hayatıma devam etmem gerektiğini, umutla bakabileceğim bir geleceğim olmasını istediğinden bahsetmişti. Bunu bende çok isterdim. Ona bunu kabul ettiğimi ve bu işlerden uzak duracağımı söylemem sayesinde kendimi ikna edebileceğimi sandım. Ben sözlerini tutan bir adamdım. Ama ona bunu söylerken bile içten içe bu sözü tutamayacağımı biliyordum.

Bu bence bir intihardı.

Ben intihar etmeyi göze almıştım.

Zaten emniyette bu işin burada bitmesine izin vermemişti.

Han adını etrafa yayan onlardı. Şehir efsanesi niteliği taşıyan birine dönüşmüştüm. Zamanla, yardım dilenen herkes çözüm bulma düşüncesiyle bana gelir olmuştu. Bu sayede her sokakta, her kafede, her iş yerinde gözüm ve kulaklarım olmaya başlamıştı. Dürüst olmak gerekirse emniyet olmasa bu kadar geniş bir ağa sahip olamazdım ama bunun bir bedeli, öne sürdükleri bir şart vardı.

O da Üstün Erel'in bu işin devam ettiğinden haberi olmamasıydı. Bu sayede ipler emniyetin elinde olacak ve istekleri zaman bizden vazgeçebileceklerdi. Tehlikeli ve yanlış bir karardı ama yinede Üstün amcaya verdiğim sözü tutuyormuş gibi yaptım.

Bugüne dek.

Tekrar aynı şeyleri yaşayamazdım.

Oturduğum merdiven basamağından kalktım ve verandadan içeriye girerek Koray'ın bilgisayar odasına girdim. Laçin yarım saat önce Fred'in yanına gittiği için evde sadece ben ve Koray vardık.

Kapıyı çalmadan direkt içeriye girdiğim için dehşete kapılmış bir şekilde sandalyesinde dönerek bana baktı.

"Anı'yı bul bana."dedim sadece. Sesim bana bile yabancı gelmişti.

Koray bir süre sadece gözlerimin içine baktı. Sonra başını yavaşça iki yana salladı.

"Yapamayacağımı biliyorsun."dediğinde iki büyük adımda yanına vararak yakasından tuttuğum gibi onu ayağa kaldırdım.

"Emniyette, Üstün Erel'de umrumda değil. Anlıyor musun beni? O ruh hastası orospu çocuğu her geçen saniye Anı'ya zarar veriyor!"ellerimi kendinden uzaklaştırmak istercesine bileklerime tutundu.

"Yanlış yapıyorsun Duhan. Kurallara karşı geliyorsun!"ayağımla tekerlekli sandalyeye tekme atarak onu ayak altından çektim. Koray'ı sertçe duvara çarptığımda yüzünü buruşturdu.

"Sikmişim kuralları! Hiçbiri umrumda değil! Gerekirse öldürdüğüm tüm adamlar için müebbetten beni içeriye atsınlar. Yine umrumda değil! Anı'nın eve dönmesi için ne gerekiyorsa yapmamız lazım." Üç gün olmuştu ve bir arpa boyu yol alamamışlardı. Elimizdeki tek bilgi, yere bulaşan kanın Anı'ya ait olmadığıydı. Bu bana sadece o anlık bir rahatlama yaşatmıştı. Daha fazlası gerekliydi.

Anı gerekliydi.

"Kendi kuralların, Duhan. Kendi kurallarına karşı geliyorsun." Koray'ın kahve gözleri dehşete kapılmış bir şekilde genişlerken, bakışlarını doğrudan benimkilere sabitledi. Burnumdan sertçe solurken ellerimi yakasından çektim ve ondan bir adım uzaklaşarak arkama döndüm. Ellerimle yüzümü ovuştururken sakinleşmeye çalıştım.

"Üç yıl önce sana yardım etmek istediğimde, bana ne dediğini hatırlıyor musun?"sorduğu soruyla birlikte kafamın içinde sağır edici bir çınlama yankılanmaya başladı.

Eski apartman dairesindeki her yere yayılmış olan kolilere baktım. Buradan ayrılma vakti gelmişti. Masum insanların ölüm sebebi olmayacaktım. Bir daha olmayacaktı.

Babam ortalıktan kaybolalı birkaç ay olmuştu ve Üstün amcayla hayatıma devam etmem konusunda uzun bir konuşma yapmıştık. Kafamada yatmıştı. Sadece buradan gitmem gerekliydi.

Babamın bir zamanlar çalışma odası olarak kullandığı odaya gittim ve sandal ağacı masanın ardındaki deri sandalyeye oturarak masanın üzerindeki dosyayı elime aldım. Arkama iyice yaslandım ve dudaklarımı sertçe birbirine bastırarak Napoli'deki mimarlık fakültesini için gereken evrakları bir kez daha inceledim. Denklik için tüm resmi belgeler, evraklar ve transkript buradaydı.

Son sayfayı çevirdiğimde bakışlarım göz hizamdaki çekmeceye takıldı. Elimdeki dosyayı masaya geri bırakarak derin bie nefes verdim. Ama bu pek işe yaramadı. Göğüsümün tam ortasında hala bir ağırlık vardı.

Çekmeceyi açarak, boşalmış çekmecenin içindeki tek şeyi elime aldım. Soğuk metal elimde ağrılık yaparken sandalyede geriye yaslandım. Perdeleri söktüğüm için içeriyi dolduran ay ışığı her şeyi daha net ve görünür kılıyordu.

Silahın kabzasını kavrayarak parmağımı tetiğin üzerine koydum. Bunu yaptığım an kulağımda babamın, "Yavaş ve tetiği hissederek."diyişi yankılandı. İki elimle tam da ilk defa silah tuttuğumda öğrettiği gibi kabzayı kavradım. On bir yaşımdaki halim gibi tek gözümü kapatarak silahın ucundaki arpacığa bakışlarımı diktim. Yüzümde ufak bir tebessüm belirdi. Bu eski silahıydı. Polis olduğu zamanlardan kalan siyah metale bakarken omuzlarım güçsüzlükle düştü.

Silahı masaya, evrakların yanına bıraktım. Kollarımı birbirine dolayarak, yukarıdan ikisine de bakarken göğüsümün tam ortasına keskin bir acı saplamdı. Sertçe yutkunarak bakışlarımı iki nesne arasında gezdirdim.

Evrakları tamamlamamın üzerinden iki hafta geçmişti, bu silahı kullanmam gerekmesinin üzerindense iki gün.

Bazı gerçekler vardı. Önüme duvar gibi dikilen, ağır gerçekler.

Babam ortalıktan kaybolduktan sonra resmi olarak kendi güvenliğimden sorumlu hale gelmiştim. Bu silah saatler öncesine kadar belimdeydi. Orada olmak zorundaydı.

Üstün amca'nın hayalini kurduğu şey bir ütopyaydı. Olması mümkün değil ve acı verecek derecede hayal ürünü. Hilal'den sonra kendimi saldığım için kimliğim açığa çıkmıştı. Kim olduğumu tam anlamıyla bilmeselerde bana nereden nasıl ulaşacaklarını iyi biliyorlardı.

Kaybedecek bir şeyim kalmamıştı. En azından ben öyle sanıyordum. Ta ki Koray'a dadandıklarını öğrenene kadar. Koray benim küçüklüğümdü. Geçmişten kalan tek insan. Bana kim olduğumu hatırlatan tek kişi. Onun zarar görmesini göze alamazdım.

Benim yüzümden bir masum daha ölmeyecekti.

Bir ev inşa edecektim. Kimsenin zarar göremeyeceği tamamen çelikten, güvenli olan bir ev. Ama o zamana kadar kurşun geçirmez camlarla idare etmek zorundaydık.

Koray'ı yaşadığı o öğrenci yurdundan zorla çıkarttırmış ve benimle yaşamaya ikna etmiştim. Kendini koruyamazdı ve ona gelecek muhtemel bir zarar benim yüzümden olurdu. Bile bile onu tehlikeye atamazdım. Geriye kalan tüm hayatımı onu korumaya adayacak olsam bile ellerime bulaşacak bir başka masumun kanını kaldıracak bir iradeye sahip değildim.

Kontrol sahip olduğum tek şeydi ve bunu kaybetmeye niyetli değildim.

Çalışma odasının kapısı tıklatıldığında bakışlarımı doğrudan oraya çevirdim. Koray gri kapüşonlusunu üzerine geçirmiş orada öylece dikiliyordu. Kahve çerçeve gözlüklerinin ardındaki gözleri uykusuzluktan kızarmış ve adeta küçülmüştü.

"Konuşabilir miyiz?" derken odanın içine ilk adımını attı.

"Konuşalım."derken kendi sesim bile bana yabancı gelmişti. Koray, babamla yıllarca yaptığım bu şeyi bilmiyordu. En azından iki gün öncesine kadar.

Masanın arkasında, yanıma gelerek öylece dikildi. Bakışları masanın üzerindeki evrak ve silah üzerinde sabitlendi. Ona biraz zaman tanıdım. Sonuçta, kardeşi dediği adamın aslında tetikçi olduğunu öğrenmek kolay sindirilebilen bir şey olmasa gerekti.

"Sana yardım etmek istiyorum." Derken sesi donuk ve ondan duymaya alışkın olmadığım kadar mesafeliydi. Kaşlarım refleks olarak çatılırken, "Ne?"diye sordum dediği şeyde ufacık bir mantık ararcasına. Bu çocuk canına mı susamıştı?

"Duydun."dedi ve omuzun üzerinden bana döndü.

"Babanla yaptığın bu şeyde artık yalnızsın ve henüz on sekiz yaşındasın. Yardıma ihtiyacın olacak." Bakışlarımı ondan kaçırma ihtiyacı duydum. Koca bir insan ağı...bunu tek başıma kontrol edebilir miydim gerçekten?

Gözlerimi babamın eski polis silahının üzerinde sabitledim.

"Senden böyle bir şey isteyemem, Koray."derken sesimdeki çaresizlik sinir bozucu derecede belirgindi. Bu düşünce midemi bulandırdı.

"İstemiyorsun zaten. Ben sana teklifle geliyorum." Omuzuma elini koyduğunda ona döndüm. Kahve gözleri doğrudan benimkilere sabitlendi.

"Bizim birbirimizden başka kimsemiz yok. Yine en başa, ranzada altlı üstlü yatan o çocuklara geri döndük." Haklıydı. Ciğerlerime sert bir nefes çektim. Tekrardan sıfır noktasındaydık. Her şeyin en başı. Birbirimizden başka kimsemizin olmadığı zamanlara...

"Emniyet sana yardım edeceğini, koruyacağını söylüyor ama onlara güvenmediğini biliyorum."Babama ihanet etmiş insanlara güvenemezdim zaten.

"Bırak sana yardım edeyim. Böylesinin daha güvenli olduğunu sende biliyorsun." Kabul etmek istemesemde biliyordum. Koray'dan başka kimseye güvenemeceğimi bildiğim gibi.

Önüme döndüm ve birkaç saniyeliğine gözlerimi yumarak kendime düşünmek için zaman verdim.

Koray'dan başka kimsem kalmamıştı. Ondan başka kimseye bu konuda güvenemezdim.

Yaşamasını istiyordum.

Kendini korumayı öğrenmediği sürece bu saatten sonra yaşayabilmesine imkan yoktu.

Koltukta geriye yaslandım ve ona döndüm.

"Gün gelecek bu pisliklerden arınmak isteyeceksin."

"Beraber bir yolunu buluruz."dedi hiç düşünmeden.

"İnsanlar ölecek."

"Birilerininde yaşaması gerek."diyerek bana karşılık verdi. Derin bir nefes vererek bakışlarımı ondan kaçırdım. Ne dersem diyeyim vereceği bir cevap vardı.

"Bir şartla."dedim tekrardan onun gözlerine bakarak.

"Tehlikeyi fark ettiğinde, karşındaki zarar görecek olsada önceliğin kendin olacak. Karşındakini kurtarmaya çalışmayacaksın."ben bunları söyledikten sonra bir süre kahve gözleri benimlerde takılı kaldı. Bakışlarından bunu kabul etmek istemediğini anlayabiliyordum. Çenesi kasıldı.

"Aynı şey senin içinde geçerliyse, kabul."dedi ve elini uzattı. Kaşlarım çatık bir şekilde eline baktım. Bakışlarım tekrardan yüzüne çevrildiğinde umursamazca omuzlarını silkti.

"Oyunu adil oyna."dedi. Bakışlarım tekrardan eline çevrildi.

Bunun ileride başıma dert açacağını biliyordum ama yine elini sıktım. Yüzünde acıklı, varla yok arası bir tebessüm belirdi. Artık mayın tarlasındaydık. O da bende bunun farkındaydık.

Elini elimden çekti ve oldukça normal bir şekilde "Toplanması gereken şeyler var."diyerek odadan dışarı çıktı. Beni karanlıkta düşüncelerimle başbaşa bırakmıştı. Gözlerimi tekrardan masanın üzerindeki silah ve evraklara diktim. Bir süre sona oturduğum yerden kalkarak masanın üzerindeki silahı elime aldım ve belime yerleştirdim.

Odanın kapısına elimi attım ve çıkarken arkamdan çektim. Ama öncesinde bakışlarımın bir süre masanın üzerindeki dosyada takılı kalmasına engel olmamıştım.

Kapıyı kapatmadan önce, kendi kendime "Başka bir hayatta Duhan Alkan."diye mırıldandım.

Geçmiş bir tokat gibi sertçe yüzüme çarparken ellerimi saçlarımdan geçirerek dikkatimi toplamaya çalıştım. Odanın içinde volta atarken adeta burnumdan soluyordum.

Herkes kendinden sorumluydu, kimse bir başkası için kendini tehlikeye atmayacaktı.

Toplantı masasının yanındaki sandalyelerden birine daha tekme attım.

Kendimi kapana kısılmış hissediyordum.

Eğer o gün daha hızlı olabilseydim belkide Anı'yı kaçıramazlardı. Ya da en başında o sergiye gelmek yerine evine gitseydi kardeşleri gibi güvende olurdu. Kendimi sorumlu hissediyordum.

"Duhan."diye adımı seslendi Koray. Hızlıca omzumun üzerinden ona döndüğümde başını hafifçe iki yana salladı.

"Senin suçun değildi." Bir süre sadece yüzüne baktım. Kaçırılmasının sebebi benim yüzümden bulaştığı adamlar değildi. Ama yüzde yüz kendimi masum göremiyordum. Babasına Bafa'yı yenmesinde yardım ediyordum! Nasıl kendimi masum görebilirdim ki?

Elimle yüzümü ovuştururken Koray'a döndüm. Zorluklada olsa gözlerimi gözlerine sabitledim.

"Bir şey yapabilecekken, yapmamak kendimi sorumlu hissetmeme neden oluyor." Dürüstlüğüm tartışılırdı. Yüzde yüz bu sebepten dolayı kriz geçirmek üzere değildim. Bir çok etken vardı ve en ağır basanı kesinlikle bu değildi.

Onu kaçırmalarından dakikalar önce ona onu sevdiğimi söyleme cesareti bulmuştum. Bu kadar hızlı elimden alınması kaderin acımasız bir oyunuydu.

Anı'nın kafamda ve göğüs kafesimin içinde kendine ait bir yeri olmaya başlamıştı. Bunun olmasını beklemiyordum, istediğim de söylenemezdi. Burnumu kıran ve eskiden kardeş gibi gördüğüm bir herifin küçük kardeşine aşık olmayı beklemek zaten delilik olurdu.

Ama Anı görünenin aksine yabancı değildi. Sanki uzun zamandır içimde bir yerlerde ona ait bir boşluk vardı ve yerini biliyormuşçasına oraya yerleşmişti.

Resim çizerken, maket yaparken, araba kullanırken ve yemek yaparken...Anı her yerdeydi.

Olması gerektiği gibi.

Yaşadığım farkındalıkla çenem seğirdi.

Canım yanıyordu.

"Tamam." dedi birden Koray. Kafamdaki düşüncelerden bu sayede sıyrıldım.

"Ondan bir iz bulana kadar tüm kameraları tarayacağım." Bunu derken bakışlarını benden ayırmıyor ama aynı zamanda büyük monitörünün karşısındaki koltuğuna doğru adımlıyordu. Sandalyeyi oturmak için kendine doğru çekerken, boştaki eliyle gitmemi söylercesine kapıyı gösterdi.

"O zamana kadar git biraz dinlen. Bok gibi görünüyorsun." dedi ve büyük bilgisayarının karşısındaki yerini aldı. Gözlerimi devirerek odanın kapısına doğru ilerledim. Ama kapıyı açtığım an Laçin'in Fred'in yanında olduğu aklıma geldi. Kapıdan dışarıya adım atmıştım ki "Laçin'le hiç konuştun mu?"diye sordum.

Parmaklarını klavyenin üzerinde gezdirmeye başladığında odanın içinde tuşların sesi yankılanmaya başladı.

"Üstün Erel, Bafa'yla iletişime geçmeye çalışıyormuş." Bu saçmalıktı. Gözlerimi devirmeden edemedim. Odadan çıkarken arkamdan kapıyı kapattım. Merdivenlere doğru ilerlerken kendi kendime "Bu adam yaşlandıkça yumuşadı." diye homurdandım.

Ağır adımlarla merdivenleri çıkarken kendimi Anı'nın burada kalmadığı gecelerden biri olduğuna inandırmaya çalıştım. Bunu yapmak oldukça zordu. Özellikle bu evde değilken bile attığı adımdan haberim varken...şu anın aksine.

Üst kata çıktığımda, bakışlarım istemsizce sağ tarafta yan yana duran iki beyaz kapıya takıldı. İlki Anı'nın diğeri benim odamın kapısıydı. Anı'nın kapısına bakarken omzularım güçsüzlükle düştü.

Hilal'den sonra içten içe kendimi yalnız bir hayat sürdüreceğime inandırmıştım.

Hilal benim geçmişimdi.

Geçmişi olmayan bir insanın geleceği var olabilir miydi? Anı'yla tanışana kadar bu soruya cevabım "Hayır"dı. En azından birebirde tanışana kadar.

Onu ilk gördüğüm an Jeton'a geldiği gece değildi.

Bu yüzden Jeton'a girdiğinde onu tanıyıp başının dertte olduğunu anlamış ve ona yardım etmek istemiştim. Zor durumda olduğu belliydi ve sırf Cenk'e olan öfkem yüzünden Anı'yı orada tek başına bırakamazdım.

Ama sonrasında Cenk'in kardeşi olması umrumda olmamıştı. Ona sadece yardım etmek istemiştim. Gözlerine baktığımda gördüğüm kafasındaki karmaşa beni hareket etmeye zorlamıştı. Aradığı cevapların bende olmasıysa kaderin acımasız bir şakasıydı.

O kendi halinde kafasının içindeki düğümleri çözerken, onu hayranlıkla izlemiştim. O an düşündüğü şey neyse hemen harekete geçmekte çekinmiyordu. Gerçekti. Ve bende iplerin kopmasını sağlayan özelliği de buydu.

Düşündüğü şeyler olduğu gibi dilindeydi, dikkatli bakılmadıkça ne hissettiğini anlayamazdınız. Belki duygularını dile getirmezdi ama onun yerine gözleri her şeyi haykırırdı.

Onu bu yüzden uzun bir süre Hilal'e benzetmiş, ona karşı beslediğim ilginin kaynağının bu olduğunu düşünmüştüm. Öyle değilmiş.

Hilal ona verilenle yetinirdi. Daha fazlasını sen ona vermediğin sürece senden istemezdi. En azından görünüşte öyleydi. Fakat sen ne olduğunu anlamadan kafanın içine sızar ve kendini ona istediği şeyi sunarken bulurdun. Manipülatifti.

Anı bu anlamda tamamen Hilal'den farklıydı. İstediği şey için yakana yapışır, elde edene kadar ellerini üzerinden çekmezdi. Adil oynardı.Küçük değil, büyük oyun insanıydı.

Bu açıdan birbirimize benziyorduk.

Ayrıntılarda yok olmak yerine büyük resime yukarıdan bakıyorduk.

Beni harekete geçirense, bunu anlamak olmuştu.

Anı'nın bizim için çabalayacak gücü kalmamıştı. Onu yoran şeylerden biriyse benim gaz fren dengesizliğimdi.

Artık kendimi hazır hissediyordum. Duygularımdan emindim ve ona bağlanmıştım. Cenk o gece haklıydı.

Ben takıntılı bir adamdım.

Ve ne kadar kabul etmek istemsemde Anı Erel benim takıntımdı.

Asıl sorunsa, sadece takıntıdan ibaret olmamasıydı.

Göğüsüme saplanan sancıyla beraber, artık odama gitmem gerektiğini anladım. Bir elimle göğüsümü ovuştururken, boştaki elimlede kapalı olan kapımı açtım.

Odam karanlıktı ve içeriyi az çok görmemi sağlayan tek şey cam teras kapısından içeriye sızan ay ışığıydı. Havaşça yatağıma oturdum ama göğüsümdeki ağrı daha da şiddetlenmeye başladı.

Ciğerlerime derin bir nefes doldurmaya çalıştım. Ama bu çabam göğüsüme saplanan iğnelerle birlikte başarısız bir çabaya dönüştü.

Avuç içlerim sıcaktı ama üşüdüğümü hissediyordum. Sağ koluma yayılan uyuşukluk hissiyle birlikte ağzımın içinde bir küfür yuvarladım.

Kahretsin, bunun anlamını biliyordum.

Komodinim uzanmaya çalışırken bakışlarım titreyen sol elime kaydı.

"Şimdi olmaz."diye dişlerimin arasından hırlarken sırtıma saplanan ağrıyla yüzümü buruşturdum. Ağrı yerini uyuşukluk ve hissizliğe bırakırken yatağımın üzende sürünerek komodinime ulaştım.

Çekmeceyi tüm gücümle açınca üzerindeki lamba ve şişe yere yuvarlandı.

Çekmeceden hazırda tuttuğum sakinleştici iğnemi çıkarttım ve plastik ucundan hızlıca kurtuldum. Titreyen elimi sabit tutmak için birkaç kez derin nefes almaya çalıştım ama bu anlamsız bir çabaydı.

İğneyi uyuşmuş olam koluma sapladım ve yavaşça enjekte ettim.

İlaç bittiğinde, iğneyi çıkardım ve kendimi yatakta geriye doğru bıraktım.

Titrek nefesler vererek boş tavanı izlemeye başladım.

Vücudumu hissedemiyordum. Bana ait değilmiş gibiydi.

Gözlerimi kırpmadan, atağın geçmesini bekleyerek tavanı izlemeye devam ettim.

Kendimi o geceye geri dönmüş gibi hissediyordum.

4 Yıl Önce/ Yazarın Anlatımından

Gecenin karanlığında tüm gücüyle koşan genç çocuk, ciğerlerine dolduramadığı nefesi düşünmüyordu bile. Umrunda değildi bir kere nefes almak. Tek istediği şey oraya hemen varmaktı.

Ciğerlerinden çıkan iniltiyi duymamazlıktan gelerek son bir kez daha döndü sokağın köşesinden. Yuvarlanmamak için ayaklarını sertçe asfalt zemine bastı. Gördüğü manzara karşısında kaskatı kesildi. Saatlerdir elinde tutu papatyalar yere düştü. En az gözleri kadar parlak alevlere dikti bakışlarını.

Koşmaya devam etti. İtfaye ekiplerinin yanındaki kalabalığa karıştı genç çocuk. Kalabalıktaki kimseyi umursamadan hepsini itti teker teker. Umrunda değildi ona edilen küfürler. Tek umursadığı şey sevdiği kızdan gelecek haberdi.

Kalabalığı yararak en öne ulaştığında kalın üniformalı, insanlara barıyer olmaya çalışan adamları gördü. Boyları ondan kısaydı ama ona kıyasla oldukça irilerdi.

O, ona engel olan görevliyi de itmeye çalışırken kalabalıktan gelen sesle hareketleri yavaşladı.

"Müjdeciğim, bitanem kendine gel. Bak çıkartacaklar birazdan Hilal'imi. Göreceksin bak." çocuk bakışlarını sesin geldiği tarafa çevirdi. Sevdiği kızın annesini gördüğünde içinde bir yerlerde adlandırmadığı bir sıkışıklık hissetti. Neydi bu hissiyat? Altıncı hissi mi? Öyleyse onu duymak istemiyordu.

"Birisi çıktı! Birisini çıkarttılar!"Çocuk karanlıkta parlayan gözlerini sevdiği kızın annesinden çekerek alevler içindeki kapıdan kucağında birisiyle çıkan bir diğer iri adama baktı. Daha net görmeye çalıştı kucağındaki kişiyi.

Adam kucağındaki kişiyle beraber ambulansın yanına doğru koşarken çocuğun ayakları istemsizce ambulansa doğru ilerledi. Adamın kucağındaki her kimse saçının büyük bir kısmı yanmıştı. Çocuğun adımları hızlandı.

"Hayır, hayır, o olmasın hayır."diye mırıldandı istemsizce. Kalbi boğazından çıkacak gibiydi, sertçe yutkunduktan sonra son bir güçle ambulansın yanındaki kalabalığa doğru ilerledi. Bedeni ambulansın arkasına koydular ama aradan birkaç dakika geçmesine rağmen hala ambulans hareket etmemişti.

Yine iri bir adam ona engel olmaya çalıştığında "Çek ellerini üzerimden oraya gitmem lazım benim! Neden hala ambulans hareket etmiyor?"öyle bağırıyordu ki kuruyan boğazından böyle bir sesin çıktığına kendi bile inanamamıştı. Adam hala ona engel olmaya çalışırken genç adam bir şekilde sıyrılarak ona engel olan görevliyi geçti. Koşabildiği en hızlı şekilde ambulansa doğru koşareken az önceki bedeni buraya getiren görevlinin suratını sıvazlayarak ambulanstan indiğini gördü.

Adımları birden yavaşladı. Ama yine de durmadı. Adımlamaya devam etti ve derin bir nefes çekti ciğerlerine. Buna ihtiyacı olacağını sezmiş gibiydi.

Ambulansın açık arka kapısına geldiğinde biri kadın diğeri erkek olmak üzere iki ambulans görevlisinin orada öylece dikildiğini gördü.

Sedyede ayakları simsiyah olmuş bir kız yatıyordu. Adımları istemsizce ambulansın içine doğru ilerlerken az önce içeriden çıkan görevli genç adamı durdurmak istercesine "Hey!"diye seslendi. Genç adam durmadı ve tek adımda ambulansın içine girdi. Birileri bir şey diyordu ama adam duymuyor gibiydi.

Sarı gözlerini sedyede yatan cansız bedene çevirdi. Suratı simsiyahtı boynunda derin yanık izleri vardı. Üzerindeki gri askılı elbise yanmıştı. Bu her kimse tanınamaz haldeydi. Derin bir nefes vermek istedi. "O değilmiş işte." demek istedi ama bir şey ona engel oluyordu. Sarı gözleri kızın tek yanmayan yeri olan eli ve oradan bileğine kaydı.

Gördüğü şeyle beraber ciğerli patlamış hissi tüm bedenini sarsı. Minik hilal şeklindeki bileklik sedyeden sarkan kolundaydı. Göz kapakları titredi ve istemsizce bir adım geriye attı. Ambulansın duvarına çarptığında orada durdu ve olduğu yerde çöktü. Bakışlarını tanıyamadığı bedenden çekemiyordu.

O tanıyamadığı beden, 11 yıldır sevdiği kızın bedeniydi.

Ciğerlerini ayakta tutan son nefesi de titrek bir şekilde verdiği sırada kalçasının üzerine düştü. Kalbinin tıpki o bina gibi yandığını hissetti. Dizlerinin üzerideki sol elini kalbindeki yangını söndürmek istercesine göğüsüne bastırdı.

Oysaki bu, yıllarca bitmeyecek olan o yangının ilk kıvılcımıydı.

Günümüz/Duhan Alkan

Telefonumun ekranındaki fotoğrafara baktım.

Bu o arabaydı.

Telefonu boş olan yan koltuğa fırlattım. Bir elimle direksiyonu sıkıca tutarken diğeriyle vitesi değiştirdim. Ardından, telefonun yanında duran silaha uzandım ve hızlıca emniyetini açtım.

Arkasından ilerlediğim siyah Jeep, Alparslan'ın evine saptığını düşündüğüm, ıssız bir dağ yokuna girdiğinde ikinci kez düşünmeden kolumu camdan sarkıttım ve önümdeki arabanın lastiklerine sıktım.

Arka iki lastik patladığı için araba birkaç kez yalpaladı ve durdu.

Arada biraz mesafe bırakıp arabamı durdurdum ve farları açık bırakarak aşağıya indim.

Eş zamanlı olarak şöför koltuğundan inen otuzlarındaki adamı bakışlarımla takip ettim.

Koray'ın bulduğu kamera kayıtlarındaki Anı'nın zorla bindirildiği arabanın şoförüydü. Dört kişiydiler. Üçü Anı'yı tuvalet kapısında bayıltıp Jeep'e taşımıştı. Bu adama şöför koltuğundan inmeyendi.

Sırf bu yüzden Mobese'yi seviyordum. En azından bu sayede bir yerden başlayabilmiştim.

Diğer üçünün kimliğini bulmuş olsamda onlardan bir iz bulamamıştım.

Henüz.

Bu gecenin şanslı adamı Cevdet'ti.

Otuzlarındaki adam elini gözlerine siper etti ve bana bakarak kim olduğumu anlamaya çalıştı. Bu kadar çabalamasını gerektirecek bir şey yoktu.

Bir elimde sallanan silahı fark etmiş olacak ki tekrardan sürücü koltuğuna binmeye çalıştı. Fakat ondan hızlı davrandım ve omzundan tutarak onu arabanın arka kapısına yasladım.

Beni ittirmeye çalıştığında elimdeki silahın namlusunu aralık olan ağızının içine soktum.

"Şşhh." Ağzınının içine soktuğum silaha doğru inliyordu, iniltisi soğuk metalde dalgalandı. Ellerini teslim olurcasına havaya kaldırmış bir şekilde karşımda titriyordu. Gözleri korkuyla kocaman açılmış, soluk alışverişleri hızlanmıştı.

"Üç gündür uyumuyorum ve bu işi ikimizin iyiliği içinde hızlandırabilirim." Ağzının içindeki silahı damağına yasladım.

Gözlerini sanki her şeyden habersizmişçesine kırpıştırdığında ağzının içinde olan silahı daha da bastırdım.

"Alparslan, Anı'yı nereye götürdü?" Gözleri daha da büyürken silahı ağızından çıkardım. Biraz olsun sakinleşmek işine yarayabilirdi. Bir adım geri çekildim ve ona biraz alan tanıdım.

"Konuşmak için bir saniyen var." Bir şey söyleyecekmiş gibi dudaklarını araladı ama sonra yana dönerek koşmaya başladı.

Gözlerimi devirdim ve tereddüt etmeden bacağına sıktım. Arkadan giren kurşun diz kapağını parçalarken adam yere yığıldı.

Acelesiz adımlarla adamın süründüğü yere vardığımda, yere akan kanlar ufak bir birikinti oluşturmaya başlamıştı bile.

Bu saçma çaba sinirimi bozuyordu. Ne sanıyordu ki? Silahım olduğunu belli etmiştim üstelik.

Diğer bacağına da sıktığımda emeklemek için ihtiyacı olan tüm gücü kaybetti ve bunun yerine acıyla haykırdı. Kanı toprağa karışırken üstü çoktan kirlenmeye başlamıştı bile.

Hafifçe eğildim ve omzundan serçe tutarak onu sırt üstü çevirdim.

Beni net görebilmesi açısından olduğum yere çöktüm ve kravatından tutarak onu dikleştirdim.

"Stresin böyle anlarda iyi gelmediğini biliyorum. Bu yüzden silahı alnına yaslamayacağım." dediğim gibi silahı yana indirdim.

"Ama eğer bana sorumu ikinci kez sordurursan, alnının ortasına büyük bir delik açarım." Gözleri acıyla yaşarmıştı ve çenesi titriyordu. Hızlı pes ediyordu. Alparslan'ın daha dirayetli adam seçtiğini sanıyordum.

"B-ben..." acıyla inledi. Başı geriye düşerken gözleri titredi. Şimdi bayılmanın sırası değildi. Kravatından tutarak onu daha da dikleştirdim.

Silahı alnına dayayarak biraz baskı uyguladım. Kendini sakinleştirmek için birkaç saniye gözlerini yumdu. Gözlerini tekrardan açtığında sertçe yutkundu ve "Yat limanı." dedi tek seferdi. Kaşlarım şüpheyle çatıldı.

"Ben onu yat limanına götürdüm."derken sesinde keşke götürmeseydim, tonlaması vardı.

Anı'nın yat limanına götürülmesi üzerinden günler geçmişti. Alparslan onu nereye götürmüştü?

"Nereye götürdüler onu?"diye sorduğumda titremesi şiddetlendi. Gözlerini yumduğu an gözyaşları yanaklarına süzüldü.

"Bilmiyorum." derken sesi bir fısıltı gibi çıkmıştı. Derin bir nefes vererek kravatını bıraktım ve adam geriye doğru kapaklandı. Olduğum yerde dikleştim ve adamın arabasına doğru ilerledim.

Sürücü tarafının kapısını açtım ve konsola uzanarak adamın telefonunu aldım.

Cenimden çıkardığım bozuk para büyüklüğündeki alıcıyı telefonun arkasına yasladım ve bilgilerin aktarılması için birkaç saniye bekledim. Ardından alıcıyı tekrardan cebime attım ve telefonu yerde yatan adamın kucağına fırlattım.

Eğer yaşamak istiyorsa, en azından birilerini arayabilirdi.

Onu arkamda bırakarak arabama ilerledim.

Arabama geri binerek geri vitese taktım.

Arabayı bir yandan sürerken diğer taraftan alıcıdaki bilgileri kendi telefonuma aktardım. Sonrasındaysa bilgileri Koray'a atarak onu aradım. Birkaç çalıştan sonra telefonu açtı.

"Anı'yı yat limanına götürmüş. Alparslan'ın yatıyla bir yere götürülmüş olabilir. Şu an o yatın nerede olduğunu bulabilir misin?" Diye sorarken arka plandan klavye sesleri geliyordu. Muhtemelen ona attığım bilgileri hızlıca tarıyordu.

"Birde..."derin bir nefes verdim.

"Hala Alparslan'ın yatının kameralarını hackleyebiliyor musun?"arkadan klavye sesleri gelmeye devam ediyordu.

"İzmir."dedi tek seferde.

"Yat İzmir'deki limana gitmiş. Üstün Erel'in limanına." Kaşlarım şüpheyle çatılırken kafamın içinde dönen çarkların sesi kulağımda yankılandı. Bu ne anlama geliyordu?

"Nereye gittiğini tespit edebilmem için limanın kamera görüntülerine erişim lazım. Orası üst düzey güvenlik, erişebilmem için birkaç saate ihtiyacım var."Saçmalıktı.

Erel neden kendi limanına gelen yata bir şey yapmıyordu? Kızı burnunun dibindeyken ve hızlıca ona ulaşabilecekken neden Bafa'yla uzlaşmaya ihtiyaç duyuyordu?

Bafa'nın elinde Anı'dan daha değerli ne olabilirdi ki Erel orta yolu bulmaya çalışıyordu?

Direksiyonu tutan elim kasıldı. Parmak boğumlarım beyazlaşırken çenem kasıldı.

Cenk.

Eğer bunun da altından o çıkarsa o sikik pezevenki öldürecektim. Bu sefer öldürecektim. Ve bunu yaparken acı çektiğinden emin olacaktım.

🌙

Erel'lerin evi her zaman güvenlik önlemlerinin üst düzeyde tutulduğu bir yerdi. Ama bu... çok başkaydı.

Daha evin arazisine girmeden iki kilometre öncesinden korumalar tarafından durdurulmuştum. Doğrudan Üstün Erel'e iletilen bilgiler ve onay sonucu güvenliği atlamama izin verilmişti. Arabayı evin işlemeli, fil dişi rengindeki demir kapısının önünde durdurdum ve iki Benelli M4 silahlı askerin arabamın etrafına gelmesine izin verdim.

Sürücü tarafındaki camı indirdim.

"Güvenlik nedeniyle arabanızı burada bırakmak zorundasınız."bakışlarımı adamın kemikli yüzünde gezdirdim. Bakışlarındaki ifadesizlik, eğer dediğini yapmazsamki tüm tehditleri içinde bulunduruyordu. Başımı onaylarcasına salladım ve camı kapattım.

İçeriden sadece telefonumu ve arabamın anahtarlarını aldım. Aşağıya indiğim an askerler üzerimi aramaya başladı.

Askerler üzerimde bir şey olmadığından emin olduklarındaysa içlerinden birisi telsizine doğru, "Temiz."dedi ve demir kapı açılmaya başladı.

Ben demir kapıya doğru ilerlerken askerlerde peşimden geliyorlardı. Gözlerimi devirmeden edemedim. Demir kapı bir insanın geçebileceği büyüklüğe kadar açıldı ve durdu.

Görüş alanıma Cenk girdiğindeyse, çenem kasıldı. Bu bir refleksti. Artık ona güvenmiyordum.

Başıyla askerlere gitmelerini işaret etti ve onu takip edeceğimi düşünerek arkasını döndü.

Gözlerimi devirmeden edemedim.

Üzerinde siyah boğazlı kazak, pantolon ve postal vardı. Baştan aşağıya siyahtı ve dikkatli bakıldığında beline yerleştirdiği silahı görebiliyordunuz.

Üç büyük adımda yanına geldiğimde merhabalaşma işini es geçerek doğrudan lafa girdim.

"Anı'nın kaç gündür Bafa'nın elinde olması ve babanın hiçbir şey yapmamasındaki sebep ne?"onun yüzüne bakmadım bile. Doğruca gecenin karanlığında parlayan beyaz malikaneye baktım. Araba yolunun ortasındaki fıskiyenin yanınadan geçerken Cenk, "Durum, düşündüğünden daha da karışık." dedi tek seferde.

Çatılmış kaşlarımla ona döndüm. Bu da ne demek oluyordu? Nasıl bir durum Anı'nın o ruh hastasının elinde olmasına göz yummaları için iyi bir gerekçeydi?

"Amcam ve Anı aynı anda kaçırılmışlar. Limana karşılık ikisiyle takasa girmek istiyor."evin ana giriş kapısına çıkan basamakları hızlıca tırmandık. Bu esnada kafamın içinde dönen çarkların sesi kulaklarımda yankılandı.

Organ mafyası.

Kahretsin. O şeyi ilk fark ettiğimizde amcasını bu durumdan kurtaracak bir şey üretmeliydik.

Evin içerisine girdiğimizde yüzüme çarpan sıcak havayla derin bir farkındalık kazandım. Görünürün aksine Üstün Erel'den istenilen takas, daha çok şey içeriyordu.

Evin girişi oldukça genişti ve yerler dama şeklindeki fayanslarla kaplıydı. Üst kata çıkan iki farklı paralel merdiven vardı ve demir işlemeli korkuluklar eve bir ağırlık katıyordu. Merdivenlerin ortasından geçen koridorda ilerledik ve salonluktan çıkmış olan "salona" vardık.

Salonları normalde modern ve eskinin güzel bir uyum yakaladığı hoş bir dizayna sahipti fakat etrafa kurulan bilgisayar sistemleri artık o mobilyalardan daha çok dikkat çekiyordu.

Gözüme ilk çarpan kişi Üstün Erel oldu. Uzun yemek masasının başında oturmuş, görevlilerin ona gösterdiği monitöre bakıyordu. Masanın her yerinde bilgisayar ve bilgisayarların başında oturan görevliler vardı.

Kahve gözleri hırsla büyümüş çenesi öfkeyle kasılmıştı. Üstün Erel sınırlarda dolanıyordu ve normalin aksine bunu gizlemek için bir çabaya giymiyordu bile. Üstün Erel hayatım boyunca gördüğüm en iyi oyunculardan biriydi. Babamdan sonra. Ama demek oluyor ki en tehlikeli adamların bile bir sınırı vardı.

Organ mafyasının hastaneyle bağlantısı ortaya çıkarsa bu hem Erel soyadına hemde diğer tüm iş kollarına ağır bir zarar verir ve Üstün Erel'in yeri sarsılırdı. Bu sarsıntıya devletin tepkisi elbette ki iyi olmayacaktı. Devletin Üstün Erel'le iş birliği yapmasındaki tek sebep Üstün Erel'in sahip olduğu güçtü.

Üstün Erel'in gücü olmazsa devletinde işine yaramazdı.

Ve devletin işine yaramayan Üstün Erel, parmaklıklar ardına girmek zorundaydı.

Hastanede çalışan onca insan ve Erel holdinge soruşturma açılması sadece kargaşaya ve yıkıma neden olurdu.

Limanı Bafa'ya vermekse sadece ülkeye değil tüm dünyaya zarardı.

İki ucu boklu değnekti.

Bafa'nın elinde fazla koz vardı.

Bakışlarımı Üstün Erel'den çekerek kahverengi büyük deri koltukta oturan iki kadına çevirdim.

Mietta Costana'yı tanımam uzun sürmedi. Omuzlarındaki kahve saçları her zamankinin aksine tam olarak düz değil, hafif dalgalıydı. Kırmızı ojeli parmaklarının arasındaki sigarasının dumanı yukarıya yükseliyordu. Sigarasından derin bir nefes aldırken bakışlarını önündeki duvara sabitlemişti. Kızarmış yeşil gözlerindeki karmaşa bu mesafeden bile anlaşılıyordu.

Öfke

Mietta Costana'yı tarif eden kelime buydu.

Yanındaki kadına baktığımdaysa durum tam tersiydi. Çok sarı olan saçları zorlukla kulağının arkasına sıkıştılmıştı ve kahve gözleri yaşlarla doluydu. Kendini kastığı her halinden belli oluyordu. Bu Asya'nın annesi olmalıydı. Birbirlerinin kopyası gibiydiler. Muhtemelen Asya otuz yıl sonra tamamen annesinin kopyası olacaktı.

Asya'nın tek başına oturduğu kahverengi deri berjer koltuğa baktığımdaysa direklerini dizine yaslamış, parmaklarını saç derine gömmüştü. Kahve gözleri masanın üzerindeki kül tabakasına sabitlenmişti. Kasılan çenesi ve titrememesi için sıktığı kaslarını farketmemek mümkün değildi.

Ecem ve Beril ortalıkta görünmüyorlardı.

O an içeriye Fred girdi. Elinde üç tane su şişesi vardı. Hepsini sırayla üç kadına uzattı. Asya'nın annesi Fred'e sessiz bir teşekkürde bulunmuştu ama ne Asya ne de Mietta bu çabaya bile girmemişti.

O sırada arkamdan gelen Laçin'in "Duhan."diye seslenmesiyle omzumun üzerinden ona döndüm. Sarı saçları tepesinde at kuyruğu yapılmış ve büyük kahve gözleri doğrudan benimkilere odaklanmıştı.

Yanımdaki Cenk annesinin yanına ilerlerken Laçin'le kısa bir süreliğine yalnız kaldık. Sarılmak bahanesiyle ona eğildiğimde hızlı bir şekilde kulağıma fısıldadı.

"Bafa'nın elinde çok fazla belge var. Devletin Erel'e yaptırdığı gizli dosyalar."geri çekilirken doğrudan gözlerinin içine baktım. İçeride Bafa için çalışan biri vardı. O kişinin kim olduğunu bilmek için üstün zekalı olmaya gerek yoktu.

Arkama dönerek bakışlarımı doğrudan Cenk'e diktim. Ona baktığımı hissetmiş olacak ki siyaha dönük kahve gözleri benimkilerle buluştu.

Farketmemiş olmamaları mümkün değildi, değil mi?

Zaten ona bakmayan annesinin yanından ayrılarak yanıma geldi.

Siyah gözleri merakla kısılırken ne soracağımı zaten biliyormuş gibi, "Beril yok." dedi tek nefeste.

Kaşlarım kendiliğinden çatılırken, sinirle çenem gerildi.

"Anı'yı sergiden kaçıranlar, babanın Beril'e verdiği adamlar." cümlemin yarısındayken Cenk bakışlarını benden kaçırdı. Kaşlarım şüpheyle çatıldı.

Bunu zaten biliyor muydu?

Bir adımla aramızdaki mesafeyi kapattım ve yakalarından tuttuğum gibi onu kendime çektim.

"Bunca zaman kadın burnunun dibindeydi ve köstebek olduğunu anlamadın mı?"sesimin tonunu kontrol etmek için tüm irademi kullanmıştım. Avuç içlerimde top haline gelmiş olan siyah kazağını olabilirmiş gibi daha da sıktım. Ne kadar zamandır Beril, Bafa için çalışıyordu?

Ve şimdi yoktu.

Kısa bir süre olamazdı. Bir yıla yakın olması gerekiyordu. Eğer tahminlerim doğruysa, bu neden Anı'nın Beril'e dair topladığı delillerin altının boş olduğunu açıkladır.

Çünkü Anı'nın bulduğu, Üstün'ün Beril'den boşanması için gereken tüm kanıtların gerçeklik payını ortadan kaldıran kişi Alparslan Bafa'ydı.

Anı'nın hazırladığı bir dosya vardı. Dijital ortamda bu dosyayı tutmasıysa en büyük hatasıydı. Daha en başta ona attığım maildeki dosyaya girmesi sayesinde bilgisayarını hacklemeyi başarmıştım. Tüm topladığı deliller o bilgisayardaydı.

Beril'in gizli çekilmiş sevgilileriyle olan fotoğrafları, mesajlaşmalar ve hesap döküm bilgileri. Mesajlar ve hesap dökümünün bahaneleri vardır. Bahane bulmasına yardım edense Bafa'ydı.

Bahanesi olmayan tek şey fotoğraflardı. Anı bu dosyayı babasına vermek için gereğinden uzun beklemişti. Bu kadar beklemesindeki sebep neydi? Neden fotoğraflara rağmen Üstün Erel'in ona inanmayacağını düşünüyordu?

Cenk kazağına yapışmış ellerimi itmeye yeltendiğinde bana dokunmasına fırsat vermeden yakasını bıraktım.

Daha fazla onunla uğraşarak zaman kaybetmeyecektim. Burada görmem gereken şeyi görmüştüm.

"Sen."diye bir ses yankılandı salonda. O kadar yüksek söylemişti ki herkes işini bırakıp, Mietta Costana'ya dönmüştü.

Zümrüt yeşili gözlerinin hedefindeyse ben vardım.

"O seninle birlikteydi." sigarası parmaklarının arasında tüterken, oturduğu koltuktan kalktı ve hızlı adımlarla bana doğru yürümeye başladı.

Olduğum yerde dikleştim ve tüm bedenimi onun olduğu tarafa çevirdim.

Tam karşımda dikildiğinde yüzüne bakabilmek için başımı hafifçe aşağıya indirdim. Yüzündeki hiddet ve bakışlarındaki karanlık her şeyi ele veriyordu.

Duygularını.

"O kaçırılırken, sende oradaydın ve kızımı onlardan koruyamadın."kasılan çenem ve boynuma baskı yapan damarımı görmezden gerek tüm sakinliğimle ellilerindeki kadının yüzüne baktım.

Birkaç saniyelik sessizlikten sonra yeşil gözlerini dolduran yaşları fark ettim.

Düşünceleri ve duyguları bir cam gibi gözlerine yansıyordu.

Hayal kırıklığının sebebi neydi?

"Üstün ve senin birbirinizden farkınız yok." tüm kaslarım dediği şeyle birlikte kasılırken kontrolüm dışında kısılmış gözlerimle Anı'nın annesine baktım. Sigara olan eliyle göğüsümü birkaç kez dürttü.

"Sizi sevenlere zararsınız."sigaranın külleri botlarımın üzerine düştü. Parmaklarının değdiği göğüsümeyse şiddetli bir sancı yayıldı. Ciğerlerime batmaya başlayan iğneler yüzünden dişlerimi sertçe birbirine bastırdım.

Fred'in uyarı dolu sesiyle "Anne."demesi ve Mietta'nın "Sus, Frederico."demesi bir oldu. Bunu derken birkaç saniyeliğine delici yeşil gözlerini üzerimden çekmişti. Fakat yinede ciğerlerime oksijen dolduramadım.

Tekrardan bana döndüğünde sigara tutan eli havada titriyordu. Kontrolünü kaybetmiş gibiydi.

"Anı sağ salim bir şekilde buraya geldiğinde...ne sen ne de Üstün ona yaklaşamayacaksınız." Yarı italyanca yarı türkçe konuştuğunun farkında mıydı?

"Defolup gideceksin."

"Mietta, yeter artık!"Üstün Erel'in araya girmesiyle Mietta'nın bakışları omzunun üzerinden eski kocasına döndü. Bense bakışlarımı kadından ayıramıyordum.

Bir yanım dediklerine hak veriyordu ve bu yanım aynı zamanda tepki vermeme engel oluyordu. Doğru söze ne denirdi ki?

Sevgimin insanlara zarar verdiğini yıllar önce öğrenmiştim. Bu konuda Üstün Erel'e benzetilmek sadece yarama tuz basardı.

"Yetmez! Anı'ya bir şey olursa..." Benden birkaç adım uzaklaştı. Sesi artık bağırdığı ve ağlamaklı olduğu için çatlamış, fazlasıyla güçsüzdü.

Bakışlarını ben ve Üstün Erel arasında gezdirdi. Titreyen parmaklarının arasındaki sigarasından zorlukla bir nefes çekti.

Gri dumanı salıverirken bedeninin sarsıntısı hafifledi ve yeşil gözleri olabilirmiş gibi daha da koyulaştı. Anı'nınkileri anımsatan bakışları doğrudan benimkilere sabitlenirken, "İkinizinde parmaklıklar ardında çürüdüğünden emin olacağım." dedi tükürürcesine. Bunları derken sigara tutan eliyle beni ve Üstün Erel'i işaret ediyordu.

Anı'sız bir hayat düşüncesi suratıma bir tokat gibi çarparken kulaklarımda yankılanan cam kırıkları eşiliğinde tüm iradem yerlebir oldu. Omuzlarım güçsüzlükle çökerken kendime bile zor itiraf ettiğim şeyi Mietta'ya söyledim.

"Ben Anı'yı se-"

"O zaman git bana kızımı getir."bakışlarımız birbirine kitlenirlen bir anlığına odadaki herkes yok oldu ve sadece Mietta'yla ben kaldı.

O an anladığım şey, kontrolü kaybettiğimdi.

Ben Duhan Alkan, sahip olduğum tek şeyide kaybetmiştim.

"Getireceğim." dedim tek seferdi. Bakışlarımı kararmış yeşil gözlerden ayırmadan tekrarladım.

Bu seferki geçmişe olan hırsım yüzündendi, "Getireceğim."

Ve onu evine geri getirdikten sonra bir daha onu almalarına izin vermeyecektim.

Bu sefer aynı şeyler yaşanmayacaktı.

Bu sefer beni bırakmasına izin vermeyecektim.

Anı Erel

Yaşamın kıyısında, bir ip cambazı misali geziniyordum. Korku damarlarımda başı boş bir şekilde doyumsuzca dolanırken bedenim şiddetle titriyordu. Titrememin tek nedeni yaşadığım korku değildi.

İlaçlar.

Bana ne verdiklerini bilmiyordum ama beni uyuşturduklarını anlayabiliyordum. İki gün olmuştu. Güneşi gün içinde kaç kez gördüğümü hatırlamaya çalıştım. Evet, iki gün olmuştu.

Küçük kamaranın içindeki yatağımda dikleşmeye çalıştım. Omzumun üzerindeki başım ağır geliyordu ve kendimi her seferinde yastığa kafa atarken buluyordum.

Bafa'nın hakkını yiyemezdim. Kamaramda küçük bir tuvaletim vardı. Orayı kusmak dışında kullanamıyor olsamda en azında ardiye yerine beni bir odaya kapattığı için mutluydum.

Verdikleri uyuşturucu yüzünden yatağın yumuşak olup olmadığını anlamasamda beyaz çarşaf iyi hissettiriyordu.

Kamaranın kapısı aniden açıldığında tepki veremedim. Kendimi o kadar güçsüz hissediyordum ki.

"Uyanma vakti, ufaklık." birde bu sinir bozucu lakap vardı. Başımı yastıktan kaldırma çabasına bile girmedim.

"Hadi ama biraz enerjik ol! Bu sabah bu kamaradaki son sabahın." aman ne güzel.

Gözlerimi yuvarlak camdan dışarıya çevirdim. Kar yağıyordu. Büyük kar tanelerinin bazıları küçük cama yapıştı.

İri eller kolumu ve omzumu kavrayarak beni yattığım yerde dikleştirdi. Kendimi bez bebek gibi hissediyordum.

"Hadi biraz çaban olsun. Gün yeni başlıyor, ufaklık. Yapılacak çok şey var."yaa tabi çok iş var.

Yirmilerinin sonlarındaki adının Burak olduğunu öğrendiğim kumral adam beni ayağa kaldırdı ve ellerini yüzümün iki yanına koyarak beni ona bakmaya zorladı.

Kahve gözleri yüzümde bir şey arar gibi dolandı ve birkaç kez yüzümü sağ sola çevirdi.

Dudaklarını sertçe birbirine bastırdı ve memnuniyetsiz bir şekilde gözlerime baktı. Ona bayık bakışlarımla karşılık verdim.

"Yüzünün rengi dışında bir sorun yok gibi. Nasıl hissediyorsun?"diye sorarken gür kaşları merakla çatılmıştı.

"Boş."dediğimde yüzündeki ciddi ifade yok oldu ve sırıtmaya başladı.

"Güzel." ardından ellerini omuzlarıma indirdi ve arkamdan ittirerek beni banyoya soktu.

"Elini yüzünü yıka, biraz kendine gel. Yukarıda güzel bir kahvaltı seni bekliyor." bunları derken benim için lavabonun musluğunu açtı.

"Ben odanın dışında olacağım. Çıkmadan önce temiz kıyafetleri yatağının üzerine bırakırım. Yardıma ihtiyacın olursa seslenmen yeterli." ellerimi lavabonun mermerine yaslarken bakışlarımı aynadaki yansımasına diktim.

Yüzündeki o sikik gülümsemeyi silmek istercesine avuç içlerim kaşınıyordu.

"Siktir git şu odadan."derken sesim bana bile yabancı gelmişti. Burak bir şey demedi ve sırıtarak tuvaletten çıktı. Gri kapıyı ardında kapatırken küçük tuvalette tek başıma kaldım.

Karşımdaki aynaya baktım. Üzerimdeki siyah tişört kırış kırış olmuştu. Kahve saçlarım kuş yuvası gibi birbirine karışmıştı ve adamında dediği gibi yüzümde renk yoktu. Normalde yuvarlak olan suratım çökmüştü ve elmacık kemiklerim fazlasıyla belirgindi.

Bana verdikleri şey de neydi böyle?

Fred'in eski haline benziyordum.

Gözlerim kan çanağına dönmüştü ve göz bebeklerim normalin aksine büyük görünüyordu. Gerçekten bok gibi görünüyordum.

Açık olan musluktan akan suyla yüzümü yıkadım. Buz gibi su bedenimi elektrik çarpmış gibi sarsarken umursamadan yüzümü tekrar ve tekrar yıkadım.

Ensem ve el bileklerimi özellikle buzlu suya tuttum. Bu biraz olsun kendime gelmemi sağladı.

Tuvaletteki işimi hallettikten sonra biraz olsun daha iyi hissederek küçük yerden çıktım.

Odaya geri döndüğümde yatak toplanmış ve yatağın üzerine kıyafetler bırakılmıştı.

Gri yün kazağı üzerime geçirdim ve siyah pantolonumu giydim. Postallarımı giyerken başım biraz döndüğü için bu kısmı biraz yavaş yaptım.

Kendimi ilk uyandığım zamankine kıyasla daha iyi hissetsemde hala kendimi uyuşuk hissediyordum. Bir şeyleri hızlı yapamamak canımı sıkıyordu. Yataktan kalktım ve odamın kapısına yürüdüm. Buraya odam dediğime inanamıyorum.

Kapının kulpunu indirdim ama açılmadı. Tabiki açılmayacaktı. Üzerime kitlediklerinden şüphem olması aptallıktı.

Saniyeler içerisinde kapıdan kilidin açıldığına dair bir ses geldi ve eş zamanlı olarak kapı açıldı.

Burak yine karşımda dikiliyordu. Gözlerimi devirdim.

Burak normal hayatımda rastladığım biri olsaydı muhtemelen onun tehlikeli biri olduğunu düşünmezdim. Pürüzsüz bir yüzü, masum görünen kocaman kahve gözleri ve dalgalı kumral saçları vardı. Boyu uzundu ve Gazel'in basketbol takımındaki arkadaşlarının yanında fazla sırıtmazdı.

Odadan çıkmam için biraz kenara kayarak bana alan tanıdı.

Yanından geçerek üst kata çıkan merdivenlere ilerledim. Duvara tutunarak yavaşça yukarı çıkarken Burak, "İstersen yardım edebilirim?"diye sordu kibarca.

Yanıtımsa tek seferde, "İstemez." demek oldu.

Yat fazla sallanmasada dengemi sarsmaya yetiyordu. Bu yüzden üst kata çıkmam biraz zaman almıştı.

Merdivenleri bitirdiğimde karşımda küçük bir masa vardı. Alparslan Bafa tam kaşımdaydı. Yüzü önündeki satranç tahtasına eğikti. Karşısında boş bir sandalye vardı. Arkada görünen deniz, yatın motoru yüzünden köpürüyordu.

Burak omzumdan hafifçe ittirince kendimi oraya doğru adımlarken buldum. Alparslan'ın bakışları benimkilerle buluştuğunda, yüzüne keyifli bir sırıtış yayıldı. Beni güçsüz görmek hoşuna gidiyordu. Hasta herif.

"Oturmak istemez misin, ufaklık?"derken karşısındaki boş sandalyeyi gösterdi. Yerimden kımıldamadım. Fakat Burak yine arkamdan ittirince istemeden öne atıldım. Tutunmak için sandalyenin arkadaşına tutunmam gerekmişti. Ahşabı parçalamak istercesine sıktım. Parmak boğumlarım beyazlaşırken burnumdan derin nefesler aldım.

İrade, diye hatırlattım kendime.

Yavaşça sandalyeyi çekerek Alparslan'ın karşısına oturdum. Alparslan bakışlarıyla arkamdaki birine bir işaret verdi. Saniyeler içerisinde masanın kenarına dolgun bir sandviç ve portakal suyu konuldu.

"Kahvaltını etmelisin." Bakışlarını beyaz taşlara çevirdi ve bir piyonu öne sürdü.

"Ama bir yandan benimlede oynayabilirsin." Yüzündeki keyifli gülümse yumuşak bir hal aldı. İleri düzeyse psikopat olma ihtimali yüzde kaçtı?

Hiç bir şey demeden bakışlarımı siyah taşlara indirdim. Beyaz piyonun karşısına siyah piyonumu yerleştirdim.

Hiç düşünmeden atını öne sürdü. Aynı şeyi yaptım.

Kahve gözleri bana döndüğünde, doğruca göz bebeklerine baktım.

Bakışlarını benden çekti ve atımın karşısına filini getirdi. Atımı tam olarak filinin yanına yerleştirdim.

Yüzündeki gülümseme ufakala bir sırıtışa neden oldu. Atıyla piyonumu yedikten sonra siyah piyonu parmaklarının arasında çevirdi. Gülerek geriye yaslandı ve siyah taşı masaya sert bir şekilde koydu.

Yüzüne yayılmış o tatmin dolu ifadeyi umursamadan vezirimi ileriye sürdüm. Bu hareketimden sonra atı sıralanmış piyonlarımdan birini yedi. Artık kalemi tehdit ediyordu.

Vezirimi beyaz piyonların arasına soktum. Hem piyonunu yemiş hemde aynı şekilde kalesini tehdit ediyordum.

Aynı onun gibi yediğim beyaz piyonu işaret ve baş parmağımın arasına yuvarladım. Kısılmış gözlerle beyaz piyona baktım.

"Senin sorunun ne biliyor musun?"diye sordum onun aksine piyonu yavaşça masaya bırakırken. Cevap vermedi. Bunun yerine kalesini vezirimden kurtarmak için oynattı. Büyük hata.

"Büyük resmi göremiyorsun."vezirimi şahının karşısına yerleştirdim. Ellerimi birleştirdim ve çeneme yasladım. Bakışlarımı doğrudan yüzüne sabitledim. Çatılmış kaşlarıyla satranç tahtasına bakarken çenesinin kasıldığını fark ettim.

Filini şahının önüne, vezirimin karşısına getirdi. Başımı hafifçe iki yana salladım.

Atımı L olacak şekilde şahının yakınına getirdim ve oturduğum yerde geriye yaslandım.

"Şah Mat." Bafa çatılmış kaşlarıyla satranç tahtasına bakarken sandviçime uzandım ve büyük bir ısırık aldım. Ağzımda lokmayı bitirdiğimde meyve suyuna uzandım.

"Karşı taraftan alabileceklerine o kadar odaklanıyorsun ki kendi kaybedeceğin şeyleri göremiyorsun." Portakal suyundan büyük bir yudum aldım. Cidden güzeldi.

Bafa'nın kahve gözleri benimkilerle buluştu. Yavaşça geriye yaslandı ve bakışlarıyla beni baştan aşağıya süzdü. Bu sırada sandviçimden bir ısırık daha aldım.

"Öyleyse bana ne önerirsin, ufaklık?" Ağzımın içindeki lokmayı yavaşça, dediği şeyi düşünürcesine çiğnedim.

"Eğer sana bir şey önermeye hevesli olsaydım, terasta konuştuğumuz sırada teklifini kabul ederdim." Bafa'nın bakışları bir süre gözlerimde takılı kaldı. Gözlerindeki kaos bu mesafeden bile görülüyordu. Kaybetmeyi yediremiyordu.

Kahve gözler arkamdaki bir noktaya sabitlendi ve başını hafifçe yana eğdi.

Gözlerim farkındalıkla genişlerken meyve suyunu alarak arkamdaki adama fırlattım. Omzumun üzerinden ona döndüğümde az kalsın uyuşturucu iğneyi bana saplayacak olduğunu fark ettim.

Yüzüne fırlattığım meyve suyu yüzünden geriye sendeleyen adamın elinden iğneyi hızlıca kaptım ve sol tarafımdan beni sabit tutmak için omzuma baskı yapan adamın eline sapladım. Adam acıyla inleyerek geri çekildiğinde ayağa kalktım ve bana doğru gelen meyve sulu adamın yüzüne dirsek attım.

Eline iğne sapladığım için etkisiz hale gelen adamın arkasında duran bir başka takım elbiseli bana doğru atıldığında, elimdeki bardağı kafasında parçaladım.

O an göz hizama Burak girdi. Kocaman açılmış kahve gözleri bu yöne dönmüştü. Ama baktığı şey ben değildim. Arkamda bir şeye bakıyordu.

Alparslana.

Ne olduğunu anlamak için omzumun üzerinden ona döndüğümde, son gördüğüm şey gökyüzüne yükselmiş olan aslan başlı bastonu oldu.

Bastonun aslan başlı kabzası şakağımda patlarken tutunmak için ellerimi masaya koydum. Fakat satranç taşlarıyla beraber yere yuvarlanmam bir olmuştu.

Gözümün önüne karanlık bir perde çekilirken, hatırladığım son şey Alparslan başımda dikilirken bastonundan damlayan kan oldu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

20okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.