Güneş Kapanı kitap kapağı

25. bölüm / 31

Güneş Kapanı

25-Ağır Yükler

Vaveyla Yazarı: Mizena

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: 25-Ağır Yükler

1 Yıl Önce

Alışkanlıklar zamanla benliğinize işlerdi. Yavaşça kök salan bir ağaç miseli en derinlerinize doğru yayılır ve siz, alışkanlıklarınızın bir parçası haline gelirdiniz. Sizi var eden şey alışkanlıklarınız olurdu.

Duygusuz, taşlaşmış bir adam değildim. Olamazdım da. Yaşamaya devam edebilmek için duygularıma ihtiyacım vardı. Ancak, bu duygularımın beni ele geçirmesine izin verdiğim anlamına gelmiyordu. İzin veremezdim. Vermemeliydim.

Bu noktada denetleyici merkez, alışkanlıklarım oluyordu. Duygularım aşmamaları gereken sınıra yaklaştıklarında, alışkanlıklarım onlara susmaları gerektiğini hatırlatırdı.

Şu an da olduğu gibi.

Bakışalarımı ay ışığının vurduğu denizden çekerek ızgaraya koyduğum etleri kontrol ettim. Henüz pişmemişlerdi bu yüzden hazırladığım çoban salatasını da alarak verandaya çıktım.

Ocak aynın ilk haftasındaydık ve Riva bu zamanlar insanın kanını donduran soğuk bir havaya sahip olurdu. Fakat bu önceki yıllarda da olduğu gibi umrumda değildi.

Artık tek kişilik, sadece bir tane sandalyesi olan masama salatayı bıraktım ve acele etmeksizin çatal, bıçak, tabak üçlüsünü içeriden getirdim.

Eskiden bu masa benim için olduğundan daha fazla anlam ifade ederdi. İlk başta sadece iki sandalye vardı. Sonra dört oldu ve en sonundaysa sadece bir sandalye kaldı.

Hazırladığım yemeği ve rakı şişesini alarak evin kapısını ardımdan kapattım.

Sandalyede geriye yaslanırken boğazlı kazağımın yakasını çekiştirdim. Hava belkide eksi beş dereceydi ama yinede yandığımı hissediyordum. Yemeğe başlamadan önce kendime bir bardak rakı doldurdum. Üzerine su eklemeden önce yüzüme buruk bir tebessüm yayıldı.

İki yıl öncesine kadar bu rakı sofrasının değerinin farkında değildim. Her baştan doldurulan bardakta derinleşen sohbetlerin değerini, bir daha aynı kişilerle bu masaya oturamayacağımı farkettiğimde anlamıştım.

Alihan Alkan, kötü şeyler yapan iyi bir adamdı. Ellerine kan bulaşmıştı ama omzuma koyarak bana güç veren ellerde, o kanlanmış ellerdi. Alihan Alkan benim sadece babam değildi. O benim bu hayattaki en büyük şansımdı. Eğer bugün hala hayattaysam, bu onun sayesindeydi.

Geleneğe uyarak ilk bardağı tek seferde kafama diktim.

Alışkanlıklar iradeni güçlendirir, derdi. Eskiden bunu abartılmış bir söz olarak düşünür ve umursamazdım. Fakat zamanla, akıl sağlığımı sorgulama noktasına geldiğimde, bu sözün altındaki anlamı fark etmiştim.

Alışkanlıklar, kontrol sağlar. Ve kontrol sende olduğu sürece yaşarsın. Kontrolü kaybetmek gibi bir şansım yoktu. Bir kez daha aynı şeyler olamazdı.

"Bana artık bu Ocak aynın ilk haftasında ortalıktan kaybolma olayının nedenini anlatmalısın." Bakışlarımı masadan çekerek sesin geldiği yöne çevirdim. Yüzüme gerçek bir gülümseme yayıldı.

Masanın dörtüncü üyesi.

"Öğrenmeyi hakkediyor olman lazım."dediğimde Cenk'in yüzüne alaycı bir sırıtış yayıldı. Arkada birleştirdiği ellerini çözdü ve sakladığı rakı şişesini gün yüzüne çıkarttı. Şişeyi bir rüşvet niyetine havaya kaldırdığında gülerek oturduğum yerde dikleştim.

"Git içeriden bir sandalye getir."dediğimde adımlarını hızlandırdı ve anahtarı üzerinde olan kapıyı açarak içeriye girdi.

O kendine içeriden sandalye ve bardak getirirken sessiz bir şekilde, dalgalanan denizi izledim.

Burayı bilen kişi sayısı bir elin beş parmağını geçmezdi. Cenk ve Üstün amca masanın üç ve dördüncü üyesiydi. Koray'sa en yakınım olmasına rağmen bir kere bile buraya gelmemişti. Babam ortalıktan kaybolduktan sonra benim dışımda kimse buraya adımını atmamıştı zaten. Şu an Cenk'in buraya gelmiş olması tamamen sürprizdi.

"Tabakta getir kendine!"diye içeriye seslendim. Olmayan iştahım da kaçmıştı, en azından Cenk'in karnı doymuş olurdu.

Cenk karşımdaki yerini alırken, oturduğu gibi montunun cebinden sigara paketini ve diğer eşyalarını çıkarttı. O sigarasını dudaklarının arasına koyup yakarken bardaklarımıza rakı doldurdum.

Cenk son üç yıldır hayatımda olmasına rağmen onu da en az Koray kadar kardeşim gibi görüyordum. Eğer o gece nezarete düşmeseydi ve hayatıma girmemiş olsaydı nelerden eksik kalacağımı merak ediyordum. Kelimenin tam anlamıyla deli dolu bir herifti. O an ne düşünüyorsa onu eyleme dökmekten çekinmeyen bir tarafı vardı. Tabi bu kimi zaman sorun olabiliyordu. Çünkü öyle günlerin sonu nezarethanede biterdi.

Bardaklar boşaldığı hızla dolduruldu, sigara paketinin yarısından fazlası bitti ve sohbet daha da şeffaf bir hal kazanmaya başladı. Her zamanki gibi kız arkadaşını ne kadar sevdiğini anlatıyordu. Tanışmak için hiç fırsatımız olmamıştı.

Rakı sıcaklamasına neden olmuş olacak ki montunu çıkarttı. O esnada aklına bir şey gelmiş gibi yüzü aydınlandı ve montunun iç cebine uzandı.

"Babam bunu sana yolladı."diyerek cebinden çıkarttığı beyaz zarfı bana uzattı. Kaşlarımı çatarak uzattığı şeyi aldım.

Zarfı açmadan önce kağıdı inceledim. Davetiyeye benziyordu. Zarfı açarak içindeki davetiyeyi çıkarttım. Üzerindeki yazıları okumadan bunun bir düğün davetiyesi olduğunu anlamıştım.

"Baban sonunda annenle tekrardan mı evleniyor?"derken yüzümde bir gülümseme vardı. Fakat göz ucuyla Cenk'e baktığımda çenesinin kaskatı kesildiğini farkettim. Gözlerini benden kaçırarak rakısını tek seferde kafasına dikti.

Davetiyeye tekrardan baktığımda üzerinde yazan, yabancı olan isimde bakışlarımı gezdirdim.

Üstün Erel & Beril Kozan

Kaşlarım gittikçe çatılırken şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. Üstün amcanın Cenk'in annesini ne kadar çok sevdiğini biliyordum. Her rakı masasında konusu açılır ve her seferinde onu ne kadar çok sevdiğini anlatırdı. Ama o kadının adının Beril olmadığına emindim. Çünkü kadın İtalyandı.

Davetiyeyi zarfa geri koyarak Cenk'e tekrardan döndüm. Üzüntüyle yüzümü buruşturdum. Nasıl o kadar çok seven bir adam, birden başka bir kadınla evlenmeye karar vermişti bilmiyordum ama Cenk açısından üvey anne düşüncesi pekte kabul edilmiş gibi görünmüyordu. Suratı sirke satıyordu ve bakışlarında daha önce görmediğim bir öfke vardı.

"Üzgünüm kardeşim ama eğer baban mutlu olacaksa bunu kabul-" o an masanın üzerinde çalan telefonuyla cümlem yarıda kesildi. Telefonun yanıp sönen ekranındaki arayan kişiye baktığımdaysa gözlerim şüpheyle biraz daha kısıldı.

Beril.

Cenk beni en başından beri zaten dinlemiyordu. Onu kendine getiren şey çalan telefonun sinir bozucu, düzenli melodisiydi. Boş bakışlarını telefonuna çevirdi ve bıkkınlıkla derin bir nefes verdi.

"Buna bakmam lazım."diyerek masadan kalktı ve telefonunu da alarak verandadan aşağıya indi. Onu bakışlarımla takip ederken şaşkınlıkla aralanmış ağzımla onu bir süre izledim.

Deniz kıyısına doğru ilerleyerek taşların üzerinde volta atmaya başladı. Hararetli bir şekilde telefonun diğer tarafındaki kadınla konuşuyordu. Oturduğum yerden kalkarken kolumdaki saate baktım.

Saat gece üçü geçiyordu ve onu arayan kişi o davetiyede adı yazan kadındı.

Telefon konuşması bitti ve telefonu pantolonun cebine soktu. Fakat verandaya geri dönmedi ve başımı ellerinin arasına alarak orada öylece dikildi.

Buraya geri dönmeyeceğini anladığımda verandadan inerek yanına ilerledim. Yanına yaklaştıkça yankılanan taş sesleri, dalganın yanında duyulan tek sesti. Etrafı sağır eden bir sessizlik kaplamıştı ve az önceki gülüşmelerden geriye eser bile kalmamıştı.

"Cenk?"diye ona seslendiğimde omzunun üzerinden bana döndü. Fakat tepki vermedi ve yüzünü tekrardan denize çevirdi. Bir elini beline, diğerini de göz pınarlarına götürdü. Yavaşça göz pınarlarını ovarken, bir şeylerin yolunda olmadığını anladım.

Tepkisizliği konuşmak istemediğinin kanıtıydı ama bunu umursadığım yoktu. Buraya geldiyse konuşmak zorundaydı.

"Üvey annen olacak kadın neden seni gecenin üçünde arıyor, kardeşim?"

Elimi omzuna koyarak onu bana bakmaya zorladım. Onu hafifçe kendime çevirdiğimde elini yüzünden çekti ve siyaha dönük kahveleri bir cevap ararcasına yüzümde gezdirdi.

Bakışlarında gördüğüm tek bir duygu vardı. O da pişmanlıktı. Kaşlarım olabilirmiş gibi daha da çatılırken, gözlerini benden kaçırdı ve derin bir nefes verdi. Küçük hava bulutu gökyüzüne yükselirken, "Ben yanlış bir şey yaptım."dedi yaramazlık yapmış küçük bir çocuk çekingenliğiyle. Elimi omzumdan çektim ve devam etmesini istercesine yüzüne baktım.

Benden bir adım uzaklaşarak yine bana bakmayı reddetti. Başını ellerinin arasına alarak gözlerini yumdu. Sanki bu anı yaşamayı reddediyordu.

"Hamile."diye fısıldadı duymakta zorlandığım bir ses tonuyla. Elleriyle yüzünü ovuşturdu. Ellerini iki yanına indirdiğindeyse gözlerini araladı ve bakışlarını doğrudan benimkilere dikti.

"Benden."ne duyduğumu algılamaya çalışırken yüzüme alaycı bir gülüme yayıldı.

"Şaka mı yapıyorsun amına koyayım?"

"Şaka yapar olsam gecenin üçünde bu kadın neden beni arasın?"ona arkamı döndüm ve düşüncelerimi toparlamaya çalıştım. Şimdi volta atma sırası bendeydi.

Elimi saçlarımın arasından geçirerek düşünmeye başladım.

Cenk, Ecem'i mi aldatmıştı? Böyle bir şey mümkün değildi. Öyleyse ayrılmışlardı. Peki o zaman son bir saattir bana neden onu ne kadar çok sevdiğini anlatıyordu?

Hızlıca arkama dönerek, bıraktığım yerde öylece dikilen Cenk'e doğru yürüdüm.

"Madem kadın senin çocuğuna hamile, baban niye onunla evleniyor?"

"Ben Ecem'siz yaşayamam. Bu yüzden o kadınla ben evlenemem."bu beynini siktiğim, aklını peynir ekmekle mi yemişti? Söylerken bile utandığı sesinden belli oluyordu ama bu yaptığı şeyin sorumluluğunu üstlenmekten kaçtığı gerçeğini değiştirmiyordu.

Üzerine doğru yürürken artık ses tonumu kontrol edemiyordum bile.

"Amına koyduğumun herifi, sen yarrağını nereye soktuğunu bilmiyor musun?"

"Öyle değil amına koyayım! Aklım yerinde değildi." Sesindeki çaresizlik apaçık ortadaydı.

"Ecem'le tartışmıştık. Ben bara gittim ve Beril oradaydı. Hatırlamıyorum bile. O kadın bana bir şey verdi."konuştukça daha da batıyordu. Ellerimi saçlarımdan geçirerek ensemde birleştirdim.

"Ama kardeşlerinin bundan haberi var değil mi?"diye sordum bir umutla. Ecem'e gidip bunu itiraf etmesi sözlerine bakılırsa pek mümkün değildi ama en azından kardeşlerinin bunu bilmeye hakkı vardı.

"Sen kafayı mı yedin? Anı'ya bunu dediğim an Ecem'e söyler." Dehşete kapılmış bir şekilde yüzüne baktım. Şu an karşımda dikilen adam yıllardır tanıdığım heriften tamamen uzaktı.

"Sen, kaç kişinin hayatını değiştireceğinin farkında mısın?" Parmaklarımı sayarak konuşmaya başladım.

"Sen bir bebeğin sorumluluğunu alamıyorsun diye baban sevmediği bir kadınla evlenecek. Hemde zaten hazırda sevgisinden öldüğü bir kadın varken. Sevgilini aldatmışsın ve onu kaybetmemek için kandırmaya devam ediyorsun. Ve sırf olurda sevgiline gerçekleri söylerler diye kardeşlerinden bunu saklıyorsun." Cenk Erel bu zamana kadar benim için korkusuz ve erdemli bir adam olarak nitelendirdiğim biriydi. Şu ansa bu sıfatlara tamamen sırtını çevirmişti.

"Bunu sadece sen, babam ve ben biliyoruz." Üzerine yürüdüm.

"Lan gerizekalı! Kardeşlerin hiç mi sorgulamayacak babanın aniden evlendiği kadını? Hem kadın senden hamile kalabilmek için seni haplamış. Onun susacağına nasıl güvenebilirsin?"

"Üzerime gelmeyi kes! Ben mutlu muyum sanıyorsun?"artık o da benim üzerime yürüyordu.

"Kalıbının adamı ol biraz! O bebek senin bebeğinse sorumluluğu da sana ait."

"Yapamam anlamıyor musun? Ecem olmadan ben nefes alamam!"ve bu yumruğumu yüzüne geçirmeden önceki son cümlesiydi. Birkaç adım geri sendelerken elinin tersiyle dudağını sildi.

"Seven adam senin yaptığını yapmaz, anlıyor musun? Sevdiğine şeffaf olur ve arkasından oyun çevirmez! Mutlu olması için senin onun hayatından çıkman gerekiyorsa, adam gibi çekip gidersin." Son cümlem gözünün dönmesini sağladı. Aramızdaki mesafeyi hızlıca kapatarak yakama yapıştı.

"Susacaksın! Duydun mu beni? Biz Ecem'le mutluyuz ve hiç kimsenin bunu bozmasına izin vermem."

"Aldatmışsın onu! Onu mutsuz edicek olan sensin!" Yüzüme kafa attığında etraf birkaç saniyeliğine karardı ve duyabildiğim tek şey kulağımın çınlamasıydı. Geriye sendelerken dengemi korumaya çalıştım. Elimi burnuma attığımda tüm avucum kanla kaplandı.

Burnumu kırmıştı.

Ensemden yukarı doğru yükselen sinir nefes alışverişim tamamen düzensiz bir hale soktu. Kardeşim dediğim adam böyle biri olamazdı.

Kanlanmış elimin işaret parmağını ona doğru salladım. Sınırı aşmıştı.

"Bundan sonra sen bir ölüsün. Anladın mı beni? Sevdiklerine ne yaşatacağını umursamayan bir adamın benim hayatımda yeri yok." Kararmış gözlerini hırsla yüzümde gezdirdi.

"Susacaksın. Susmazsan, tüm foyanı ortaya dökerim." Tehdidiyle birlikte yüzüme alaycı bir sırıtış yayıldı. Sırıtışım kahkahaya dönerken kazağımın koluna kanayan burnumu sildim. Birkaç adımla aramızdaki mesafeyi kapattım ve gözlerimi kırpmadan onun siyaha dönük kahvelerine odaklandım. Hangimizin öfkesi daha fazlaydı bilmiyordum ama onun bakışlarının aksine benimkilerde hayal kırıklığı olduğundan emindim.

"Git buradan Cenk."dedim tek seferde.

"Hala bir ailenin olmasını istiyorsan, git buradan."

Günümüz

Kendimi bir yıl öncesine geri dönmüş gibi hissediyordum. Fakat bu sefer koşullar daha farklıydı. Artık Cenk'i yargılayabilecek o erdemli adam değildim. Kollarımın arasındaki kız kardeşiyse benim aksime ortalığı atom bombası düşmüşçesine yerle bir edebilecek durumdaydı.

Yüzünü, gömdüğü boynumdan çekti ve suratıma bakabilmek için biraz geri çekildi. Solgun yüzü ve birazdan ağlamaya başlayacağının habercisi olan kızarmış gözleri tam karşımdaydı. Onu bu ruh halinden çıkartmak istiyordum.

"Ben Ecem'in yüzüne nasıl bakacağım?"diye sorduğunda dudaklarımı sertçe biririne bastırdım. Şimdi her şey daha anlamlıydı. Neden her şeyi öğrenmiş olmasına rağmen beklediğim tepkiyi göstermemiş olması...

Ecem hamileydi ve Anı'nın önceliği buydu. Bu gece Cenk'in dediğinin aksine, her şeyi öğrenmiş olmasına rağmen bizlere siktiri çekememesinin nedeni, ortada masum bir bebek olmasıydı. Bu noktadayken ne benim ne de Cenk'in ondan bir şeyler saklıyor olması umrunda değildi.

İstesede benden gidemezdi.

Sol gözünden bir yaş süzüldüğünde kendime engel olamadan elimi yanağına yasladım ve baş parmağımla göz yaşını sildim. Bakışlarındaki çaresizlik canımı sıkıyordu.

"Bu zamana kadar nasıl yüzüne bakabiliyorsan, bu saatten sonrada bakacaksın. Çünkü bu sır senin sırrın değil."bunun onun içini rahatlatmayacağını biliyordum ama bunun dışında benim bildiğim herhangi bir çözüm yoktu. Ben bunları söyleyince bir eliyle yüzünü kavrayan elimin bileğini tuttu ve suratından çekti. Güç uygulamasına gerek yoktu. Bileğimi kavradığı gibi elimi yanağından çekmiştim zaten.

"Ben böyle biri değilim, Duhan. Bir şey olmuşken olmamış gibi davranamam."sesinde bunun aksine kendini inandırmaya çalışan bir tonlama vardı. Çaresizliğin başka bir boyutu da denebilirdi.

"Biliyorum." dedim başımı hafifçe sallarken.

"Biliyorum, güzelim."

Alnını omzuma yaslayarak biraz soluklandı. Dediğim ve dediği şeyleri kafasında tartıyor olmalıydı. Kollarımı etrafına sararak ona güç vermeye çalıştım.

Ondan sakladığım tek şey bu değildi. Ama onun bildiği ve en büyük denebilecek olanlardandı. Bunu hissetmek doğru değildi ama kendimi rahatlamış hissediyordum. Sanki aradan bir engel kalkmış gibiydi. Göz önündeki en büyük sır ortadan kalkmıştı ve bunu ona söyleyen ben değildim. Anı tüm bunları öğrendiğine göre artık Cenk için susmayı bırakabilirdim. Ya da Cenk için istemediğim şeyleri yapmayı bırakabilirdim. Kendimi özgürleşmiş hissediyordum ve bu çok güzeldi.

Kollarımı ona iyice dolayarak aynı şekilde burnumu boynuna göndüm.

Kokusu tüm hücrelerime akın ederken zihnimden Hilal'i çıkartmaya çalıştım. Kokusu bana onu anımsatıyordu ve üstesinden gelmek oldukça zordu.

Ama içimde bir umut vardı. Belki çocukça bir histi ama bu duygu fazlasıyla tanıdıktı.

Tekrardan en baştan başlayabileceğimin umuduydu bu.

Anı'ya değer veriyordum. Peki tekrardan Hilal dışında birini sevebilir miydim? Bilmiyordum ama eğer böyle bir şey mümkünse, bu kişinin Anı olmasını istiyordum.

Anı Erel

Ona sarılıyor olmak, zihnimdeki düşüncelerin demir kapılar ardında kilitli kalmasını sağlıyordu. Kötü hiçbir düşünce o kapıdan dışarıya sızamıyordu ve bu normalin aksine damardan dopamin almışçasına mutlu olmama neden oluyordu.

Bu halimden aynı zamanda nefret ediyordum. Saatler öncesinde ondan uzaklaşmak için elimden gelen her şeyi yapıyordum ama şimdi...şimdiyse kollarının arasında ona bukalemun gibi sarılmış haldeydim.

Gerçekten kararlılık diyince Anı Erel bir dünya markasıydı.

Birazcık geri çekildiğimde o da yüzünü boynumdan çekti. Başımı hafifçe yana yatırarak kalemle çizilmişçesine özenle yaratılmış suratına baktım.

Sarıya dönük ela gözleri ve artık uzadığı için birbirine karışabilen kumral saçlarının sinir bozucu bir uyumu vardı. Bu gece için traş olmuştu ve kemikli çenesinin üzerindeki çıkık elmacık kemikleri daha da dikkat çekiyordu. Yanağı yumuşak gibi görünüyordu. Gerçekten de öyle miydi? Elim kontrolüm dışında yanağına yaslanırken , parmak uçlarımı değdirdiğim yüzü bana düşüncelerimde doğru olduğumu kanıtladı.

Parmaklarımla yüzünü severken aynı zamanda tüm ayrıntılarını ezberlemeye çalışıyordum. İşaret ve orta parmağım, elmacık kemiklerinden yukarı tırmandı ve burnunun kemikli kavisinde duraksadı. Kırdığı için çıkık olduğunu düşündüğüm kemerde parmaklarımı gezdirdim. Haklıydım. Burnu sonradan bu hale gelmişti.

"Burnun nasıl kırıldı?"diye sordum öylece. Çok geçmeden, "Kavga ederken."diyerek bana beklediğim cevabı vermişti. Elimi yüzünden çektim ve doyumsuz bir şekilde, "Neden kavga ediyordun?"diyerek üsteledim.

Derin bir nefes verdiğinde yaslı olduğum göğüsü şiddetli bir şekilde inip kalktı.

"Doğru olduğuna inandığım şeyi savunuyordum." Verdiği cevap yüzünden bakışlarım ela gözlerine kilitlendi. İnandığı şeylere burnunun kırılmasına izin verecek kadar bağlı olması içten içe bende derin bir hayranlık hissi yaratmıştı.

"Ona göre doğru olan şey farklı mıydı?"diye sorduğumda hiç bekletmeden, "Evet."diye yanıtladı.

Yüzümü buruşturdum ve aradığım aksiyonu bulamamışçasına mutsuz bir şekilde, "Klasik bir kavgaymış."dedim. Verdiğim cevap onu güldürdü. Dudaklarının kenarında çizgiler oluştu ve o çukur tekrardan gün yüzüne çıktı.

"Fazlasıyla."aynı şekilde benim de yüzümde bir tebessüm oluştu. Buğulandığından emin olduğum gözlerle onu izlerken, "Bu sefer ne düşünüyorsun?"diye sordu hala gülüyorken. Bu sorusu kalbimin ritimini bozarken bakışlarımı tekrardan ela gözlerine çevirdim.

"Eğer seni şu an öpersem, beni yine pişman edip etmeyeceğini." Kaşları alaycı bir tavırla çatıldı ve başı hafifçe omzuna yattı.

"Önceki sefer pişman mı olmuştun?"yüzü ne kadar ciddi olmasada sözleri bir o kadar ciddiydi. Bakışlarım kısıldı ve dudaklarıma buruk bir tebessüm yayıldı.

"Dudakların değil, sözlerin beni pişman etmişti." Bunu zaten biliyordu. Sadece ikimizin de bunu sesli duyması gerekliydi.

"Sana söylediklerim için özür dilerim." Başımı hafifçe iki yana salladım.

"Gereği yok. Sadece dürüsttün." Göz bebeği her an daha da büyürken elini yanağıma yasladı. Baş parmağı yanağımda gezindiğinde hissettiğim ıslakla, ağladığımı farkettim. Tek bir damlaydı özgürlüğünü ilan eden ama Duhan onu yok etmişti bile. Bakışları dudaklarıma kaydı. Sonrasındaysa tekrardan gözlerime odaklandı.

"Daha da dürüst olmamı ister misin?"sorusu tüm bedenimin buz kesmesine neden oldu. O gece tekrardan zihnimi ele geçirdiğinde, hissettiğim o duygular tekrardan kendilerini hatırlattı. Yine kendimi değersiz hissetmeme mi neden olmak istiyordu?

"Gözlerine her baktığımda canım yanıyor."Bunu söylerken dahi yüzünde bundan rahatsız olduğunu gösteren bir ifade vardı ama yinede devam etti.

"Çünkü aklıma, bana en son böyle bakan kadın geliyor."evet, canımı yakmak istiyordu. Yüzüm nasıl bir şekile girmişti bilmiyorum ama toparlamak istercesine hızlıca yarıda bıraktığı sözlerini tamamladı.

"Bunu seni üzmek için söylemiyorum. Sadece bilmeni istiyorum."derin bir nefes verdi ve başını hafifçe iki yana salladı.

"O kadın artık yaşamıyor."Suçluluk duygusunu gözlerinde görebiliyordum. Korkuyordu ve korkusunun üstesinden gelemiyordu. Böyle bir adam bu denli korkacak ne yaşamış olabilirdi ki?

"Ben o değilim."diyebildim sadece. Onun geçmişini bilmeden, söyleyebileceğim tek şey buydu.

"Biliyorum."dedi acı bir kabullenişle. Bu tavrı beni korkutuyordu.

"Öyleyse sorun ne?"diye sordum kafam oldukça karışmış bir şekilde. Ne yaşamışsa, üzerinden yıllar geçmişti. Fakat o zamanda sıkışıp kalmış gibi bir hali vardı. Sanki o günden beri yaşamıyormuş gibi. Bu düşünce canımı yaktı.

"Aynı şeyleri yaşayamam Anı. Tekrar olmaz. Bu sefer kaldıramam." Doğruydum. Korkuyordu ve devam etmeye cesareti yoktu. Ölülerle yaşamayı tercih ediyordu. Bu hastalıklı bir kafa yapısıydı.

"Aynı şeyler olmayacak."dedim başımı onaylamazcasına iki yana sallarken. Duhan'ın terapiye ihtiyacı vardı.

"Nasıl emin olabilirsin ki?"diye sordu acı bir alayla. Bana inanmak istediği her halinden belliydi. Ama bana inanabilmesi için ilk önce kendinden emin olması gerekliydi. Elimi aynı şekilde yanağına yasladım ve bakışlarımla yüzünü okşadım.

"Çünkü artık sen o adam değilsin."her şey ortadayken Duhan neden gerçekleri görmeyi reddediyordu?

"Annenden, babandan ve Hilal'den sonra başına çok şey geldi. Çok şey öğrendin ve değiştin. İstesende artık o adam olamazsın."bu söylediklerim her sabah aynaya bakarken kendime tekrarladığım şeylerdendi. İstesemde eski Anı olamayacağım gerçeği.

Hayatın en etkili getirisiyse bizleri durmaksızın değiştirmesiydi. Hayatımıza birileri giriyor ve geldikleri gibi çıkıp gidiyorlardı. Bazılarıysa sizin hayatınızdaki ana rollerden birkaçına sahip oluyordu. Hayatımızda bir gün bile varlık gösteren insanın anlamı vardı. Aynı şekilde, çıkmasının da bir anlamı vardı. Önemli olan kafamızın içindeki terazide bu anlam dengesini kurabilmekti.

Şimdiyse, Duhan'ın gözlerine baktığımda kafasının içindeki o terazinin dengelenmediğini görebiliyordum. O dengeyi kurabilmesi için kendine karşı biraz daha yapıcı yaklaşması gerekliydi.

Ona yardım edebilmek istiyordum. Onu iyileştirmek. Ama benden önce onun bunu istiyor olması gerekiyordu. Ölülerle yaşamayacağını kabullenmesi gerekliydi.

Ela gözleri yüzümde uzun bir süre dolandı. Sanki aradığı cevabı bende ararmış gibi bir hali vardı.

"Ne düşünüyorsun?"bu sefer soruyu soran bendim. Derin bir nefes verdiğinde omzuları çöktü. Yanağımdaki eli sırtıma indi ve parmakları sırtımda anlamsız çizgiler çizmeye başladı. Üzerimdeki ince body dikkatimi dağıtması konusunda Duhan'a fazlasıyla yardımcı oluyordu.

"Senin gözünde nasıl bir adam olduğumu."kuruyan dudaklarını diliyle ıslattı.

"Ben kötü bir adam olmak istemedim, Anı." Sesindeki çocuksu masumiyet adeta çaresizliğini haykırıyordu.

Ben insanlara zarar vermek istemedim. Ben katil olmak istemedim...

Ellerimi omzularına koyarak doğrudan gözlerinin içine baktım.

"Sen kötü bir adam değilsin, Duhan. Kendine bunu diyip durma." Kendine karşı bu kadar acımasız olması adil değildi. Ne annesinin ölmesi ne de babasının ortalıktan yok olması onun suçu değildi. Eminim ki Hilal'in ölümü için de aynı şey geçerliydi. Kafamın bir köşesine Hilal'in nasıl öldüğünü Koray'a sormayı not ettim. Eğer konunun ayrıntısını bilen birisi varsa o da Koray'dan başkası olamazdı.

Bakışlarını gözlerimden ayırmıyordu. Orada ne görüyordu? Bilmiyordum. Kendi duygularım ve düşüncelerimden tamamen uzaklaşmıştım. Şu an odaklandığım tek şey o ve hissettikleriydi. Ona baktığımda ilk defa onu bu denli gerçek görebiliyordum. Duygularını anlıyor ve bakışlarına gerçek anlamlar yükleyebiliyordum.

Duhan Alkan, görünenin aksine gerçek bir harabeydi.

"Anı."dedi kendinden şüphe ederek. Devam etmesini istercesine yüzüne baktım. Gözleri kısılmış ve şu ana kadar hiç görmediğim bir koyuluktaydı.

"Seni öpmeme izin verir misin?"sorusuyla birlikte şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. Beni öpmek için...benden izin mi istiyordu? Sertçe yutkundum. Sırtımdaki parmakları hareket etmeyi kesmişti.

"Sonrasında kendimi yine değersiz hissedecek miyim?" benim bile zorlukla duyduğum soruma başını olumsuz anlamda sallayarak yanıt verdi. Sırtımdaki eli yukarıya tırmanırken, belimdeki eliyle beni iyice kendine yasladı.

"Hiçbir zaman değersiz olmadın."dedi oldukça net bir şekilde.

"Ve bir daha asla sana öyleymişsin gibi hissettirmeyeceğim."yüzlerimiz arasındaki mesafe yok denebilecek kadar azdı. Sıcak nefesini yüzümde hissedebiliyordum. Fakat benden cevap almadan hareket etmeyecek gibi bir hali vardı. Bu yüzden başımı yavaşça yukarı aşağıya sallayarak, ona izin verdim. Başımı salladığımda burunlarımız birbirine değmişti ve bu yüzümde aptal bir gülümsemenin oluşmasını sağlamıştı. Onun da yüzünde aynı gülümseme vardı.

Nazikçe ensemi kavrayarak beni kendine çekti. Benim kollarımsa artık sırtına doğru uzanmıştı.

İnsana kafayı yedirten yumuşaklıktaki dolgun dudakları benimkilere ilk değdiğinde, tüm bedenim ani sıcaklıkla sarsıldı. Üst ve alt dudağıma sırasıyla ilgi gösterken fazlasıyla acelesiz ve tutarlıydı. Akıl sağlığımla oynuyor, diye çevirdim içimden. Boynumdaki eli varlığını hatırlatmak istercesine tutuşunu serleştirirken dudaklarımın üzerindeki dudakları da baskısını arttırdı.

Nefes alma ihtiyacıyla ona tutundum. Beni kendine iyice bastırdığında, dili dudaklarımda gezinmeye başladı. Yumduğum gözlerim zevkle geriye dönerken omzundan tutunarak onu daha da kendime çekmeye çalıştım.

Parmakları saçlarımın arasında gezinmeye başladığında artık her şey tamamen onun elindeydi. Dili ağzımın içini tavaf ederken ellerimi omuzlarına koyarak kendimi kaybetmemeye çalıştım. Ama oluru yoktu. Benide yerle bir ediyordu.

Yanyana olan bacaklarımı birbirinden ayırarak tam anlamıyla Duhan'ın önünde kendime bir yer açtım. İki eli de belimden başlayarak tüm bedenimi okşarken omuzlarındaki ellerimi ensesinde birleştirdim. Aynı zamanda, yumuşak kumral saçlarıyla oynarken, genzinden gelen kalın inlemesiyle birlikte beni daha da kendine çekti. Bacaklarımı gövdesine dolanırken, karnımda hissettiğim baskıyla aynı şekilde bende ağzının içine inledim. Sesim boğuk bir şekilde yankılanırken, benimkileri üzerimde olan dudakları yukarı doğru kıvırılırdı. Alt dudağını dişledimdeyse birkaç saniyeliğine dünyam alt üstü oldu.

Ben ne olduğunu anlamadan sırtım yatağın yumuşak çarşafıyla birleşti ve dudaklarımız birbirinden birkaç saniyeliğine ayrıldı. Bu esnada baş ucu lambasının aydınlattığı yüzünü izledim. Onu izlemek bile içimi nasıl ısıtabilirdi?

Dirseklerini iki yanıma yasladı ve etrafa dağılan saçlarımı düzeltti. Birkaç tutamını parmağına dolarken, yüzünü kaplayan o buğulu ifadeyi izledim.

"Saçlarını çok seviyorum."derken daha çok kendi kendine mırıldanıyor gibiydi. Sesi boğuk ve gerçeklikten uzak gibiydi. Kafamın içindeki küçük canavarlar, doyumsuz bir şekilde sadece saçlarını mı? diye sorarlarken aynı meraka sahip olmadığımı söylemek yalan olurdu.

Sadece saçlarımı mı?

Omuzlarında olan elimi yavaşça yüzüne doğru çıkarttım. İki elimle yüzünü kavrarken, baş parmaklarımla elmacık kemiklerini okşadım. Parmaklarım yüzünün, nedemin teninin bağımlısı olmuş gibiydi.

Sarı gözler ne yaptığımı sorgularcasına yüzüme dolanırken bakışlarımı koyulaşmış sarı harelere çevirdim.

"En çok gözlerini..."diye fısıldandım. Dediğim şeyle kaşları anlamazcasına çatılırken devam ettim.

"En çok gözlerini seviyorum."Çünkü oradaki her şey gerçek.

Katılan kaşları gevşedi ve dudaklarına yumuşak bir tebessüm yayıldı. Hayran olduğum o çukur varlığını gösterirken, dudaklarını avucumun içine çevirdi ve uzun denebilecek bir öpücük kondurdu.

Onu izlerken sadece gülümsedim.

Kendini yavaşça yanımdaki boşluğa bırakırken elleri bellimi kavradı ve beni kendine doğru çekti. Yüzüm göğüsüne yaslanırken, kollarıyla beni sıkıca sardı. Kokusu artık beynimi uyuşturmaya başladığında, "Hadi uyuyalım."diye mırıldandı. Sadece başımı sallamakla yetindim. Çünkü zihnim kararmadan önce verebildiğim tepki sadece buydu.

Duhan Alkan

Arabadan aşağıya indiğimde burada olmak istemediğimin tekrar ve tekrar farkına vardım. Dün geceden sonra evi ilk terk eden kişi olmak kendime sinir olmama neden oluyordu. Bıkkınlıkla arabayı kilitledim ve Jeton'un üzerinde 'Kapalı' yazan kapısına doğru ilerledim. Kırmızı tabelası gündüz olduğu için yanmıyordu ve dükkan tamamen boştu.

Kilitli olmayan kapıyı ittirerek açtığımda normalde duyulmayan çan sesi oyun salonunun içinde yankılandı. Gameboxlar çalışmıyordu ve bu yüzden içerisi yeterince aydınlık değildi. Fazla sayıda olmayan lambalardan sadece bilardo masalarının olduğu taraftakiler yanıyordu. Gerçekten de içeride kimse yok gibiydi.

"Bu sefer batırdın, evlat." Cihan abinin sesinin geldiği yöne, yani gameboxların arasında kamufle olmuş bira dolabının olduğu yere döndüm. Sırtı bana dönüktü ve ensesinde topladığı beyaz saçları son seferkinden daha da uzun gözüküyordu. Gözlerimi devirdim ve bilardo masalarının oraya doğru, dediklerini umursamadan ilerlemeye başladım. Ama susmak gibi bir niyeti yoktu.

"Onlarla konuşurken dikkatli ol. Unutma, satranç oynuyorsun."üç basamaklık merdiveni inmeden önce ahşap korkuluklara tutunarak omzumun üzerinden Cihan abiye döndüm. Ben ona döndüğüm an, bira dolabından bir şişe alıp kapağını kapatmıştı.

Yorgun kahvelerle gözlerim buluştuğunda, her şeyin apaçık ortada olduğunun farkına vardım. Bir eliyle bira şişesini tutarken diğer, boştaki elini havaya kaldırdı ve işaret parmağıyla bir kaç kez şakağına vurdu.

Babam her oyunun basit bir kuralı olduğunu söylerdi. Rakibinin bir sonraki adımını düşünebilmek.

Küçüklüğümden beri babam bana çeşit çeşit oyunu, kurallarıyla birlikte öğretmişti. Aynı şekilde altlarında yatan gerçekleri de.

Satranç beyaz yakalıların oyunuydu. Ufak ve doğru hareketlerle büyük kazançlar elde ederlerdi. Sakin, mantıklı hareket etmek dışında şansları yoktu. Hem hızlı kararlar almak zorunda hem de aldıkları kararın sonuçlarının ne olabileceğini tahmin edebilmek zorundalardı.

Ama bilardoda dengeler daha değişkendi. Koşullar hiç bir zaman aynı olmazdı. Sıra, kombinasyon ve denge her zaman farklıydı. Satrançta nasıl tek amaç karşı tarafı mat etmekse, bilardoda da tek amaç siyah topu deliğe ilk sokan olmaktı. Tabi bunu yaparken satrançın aksine şekilden şekile girmeniz gerekliydi. Her zaman bir sonraki adım düşünülmek zorundaydınız. Körü körüne hedefe ilerleyemezdiniz. Çünkü kaybederdiniz.

Hiçbir oyun kaybetmeye niyetlenerek oynanmaya başlanmazdı ama kazanırsam, kaybedeceğimi bildiğim şeyler beni olduğum yerde kalmaya zorluyordu. Henüz oyun bitmiş değildi ama sona yakın olduğumu biliyordum.

Topun deliğe girmesine az kalmıştı ve karşı taraf vezirini çoktan kaybetmişti.

Hiçbir şey demeden önümdeki üç basamağı da indim ve her zaman bilarda oynadığım masanın yanına ilerledim.

Masanın en köşesindeki deliğe elimi sokup içindeki plastiği çevirdiğimde, masanın kenarında bir göz açıldı. Masanın ahşap olan kenarından açılan, kapakçık şeklindeki gözden uzun istekayı çıkarttıktan sonra kapağı geri kapattım.

Yeşil desenli, tutma yeri deri bezle sargılı olan istekayı alarak, duvara yaslı olan bira dolabının yanına doğru ilerledim. Dolabın kapağını açıp köşesindeki daire şeklimdeki boşluğa istekanın alt tarafını yerleştirdim. İstekanın altında özel bir sensör ve kabartma vardı. Bu sayede sadece belirli istekalar bu boşluğa oturabiliyordu. İstekayı olduğu herde çevirdiğimdeyse içeriden metalik bir ses duyuldu ve biraların dizili olduğu dolap raflarını aydınlatan ışık söndü.

Raflardan birini ittirdiğimdeyse bir kapı gibi aradaki paravan ortadan kalktı. Biraların önünü kapattığı kapıdan geçerken istekayı soktuğum yerden çıkarttım.

Demir merdivenlerden aşağıya doğru inerken çoktan konuşma sesleri kulağımda yankılanmaya başlamıştı.

Tam anlamayıyla aşağıya indiğimde bakışlarımı korkusuzca tanıdık yüzlerde gezdirdim.

Yeni İstanbul Emniyet müdür oturduğu sandalyeden kalkarken, "Geç kaldın Han."dedi imalı ve otoritenin onda olduğunu hatırlatmak isteyen bir tavırla. Soğuk olduğundan emin olduğum bakışlarımı ellilerindeki müdür ve yanındaki iki sivil polis üzerinde gezdirdim.

Burası Jeton'un altına gizlediğimiz özel toplantı odasıydı. Köşedeki orta boylu dolapta ben ve bu odanın varlığından haberdar olan kişiler için birkaç yedek kıyafet, ilk yardım çantası gibi şeyler vardı.

Odanın tam ortasındaki antrasit renkteki dikdörtgen masanın tam tepesinde burası için fazla yetersiz olduğunu düşündüğüm bir aydınlatma vardı.

Elimdeki istekayı merdivenin yanındaki yere koyduktan sonra yanlarına doğru ilerledim. Birkaç adımın sonunda müdürün yanına vardığımda hızlıca el sıkıştık ve tamda istediği gibi tek başıma masanın diğer ucuna geçtim.

Müdür karşımdaki sandalyeye otururken, arkasındaki iki sivil polis hazır ol şeklinde iki yanında ayakta dikiliyorlardı.

Oturduğum yerde rahatça geri yaslanarak bakışlarımı doğrudan babamdan sonra gelen İstanbul Emniyet Müdürüne diktim.

"Sizi dinliyorum."

Yıllardır süregelen bir denge vardı. Bu denge babamdan öncesine kadar devam eden bir tarihe sahipti. Bizler devletin perdenin arkasındaki adamlardık ve bu gibi zamanlarda patronun kim olduğunu hatırlatmak için ani toplantılar düzenlenirdi. Bu yerler herkesin önünde olmazdı. Devlet için ellerini kirleten hiçbir adam, emniyet müdürlüğünden içeriye girmez, devlette ellerinin kirlenmesine neden olan adamların yerine gitmezdi. Bu yüzden böyle yerler vardı. Bu yüzden Jeton vardı ve Cihan abide onların bir parçasıydı.

"Adın duyulmaya başladı, Han."bu bilmediğim veya çekindiğim bir durum değildi. Hilal'in ölümüne neden olduğum günden beri bu umrumda bile değildi.

"En başından beri zaten hedef halindeydin. Aynı şekilde Üstün Erel'de öyle." Konunun nereye evrileceğini anladığımda bıkkınlıkla derin bir nefes verdim.

Emin, oturuşunu dikleştirdi ve ellerini masanın üzerinde birleştirerek hafifçe öne doğru eğildi. Bu açıdan bakıldığında artık tepedeki ışık yüzünü daha çok aydınlatıyordu ve zamanın ona acımasız davrandığı apaçık gün yüzüne çıkıyordu. Somurttuğu için yanaklarında oluşan çizgiler ve şakaklarına yayılan beyaz teller son gördüğümden daha belirgindi.

"Biz emniyet teşkilatı olarak iki tarafıda korumaya çalışırken, sen kafana göre takılmaya devam ediyorsun."

"Kafama göre takıldığım falan yok."yalandı. Tam anlamıyla kafama göre takılıyordum.

Kahve gözlerini benden ayırmadan sadece yüzüme öylece baktı. Aynı şekilde duygularımdan sıyrılmışçasına ona bakarken, elini hafifçe havaya kaldırdı ve sivil polislerden birine işaret verdi.

Otuzlarındaki polis, ceketinin iç cebinden çıkardığı elim boyutundaki bir deste fotoğrafı müdüre uzattı. Müdür sadece o anlığına bakışlarını benden ayırdı ve ona uzatılan fotoğrafları inceledi.

"Babandan sonra seninle yaptığımız bir anlaşma vardı, Han. Bilmem hatırlıyor musun?"ardından elindeki deste şeklindeki fotoğrafları masanın üzerinden bana doğru fırlattı. Fotoğraflar masa boyunca saçılırken, önüme kadar gelmiş olan fotoğrafı inceledim.

Anı.

"Erel ailesi yasaklı bölge." kısılan gözlerimi fotoğraftan çekeren Emin'e çevirdim.

"Bak...ortada verilen sözler var. Üstün Erel, göz önündeki kirli iş adamlarını ortadan kaldırmayı kabul ederken bize sunduğu tek bir şart vardı. O da çocuklarının hiçbir şekilde hedef haline getirilmemesiydi. Adam bu yüzden sayılı kez ikizleri kamera karşısına çıkarttı. Ama bu, senin yaptığın şey..."duraksadı ve masaya saçılan fotoğraflara baktı.

"Anı Erel'i hedef haline getirmek."

"Anı'yı hedef haline getirdiğim falan yok-"

"Han, anlamaya çalışmıyorsun. Üstün Erel, senin babanın bıraktığı yerden devam ettiğini bilmiyor. Onun işini kolaylaştırmak için çeteler ve küçük iş adamlarını ortadan kaldırdığından haberdar değil. Ve bu saklanması gereken bir gerçek." İşaret parmağıyla masadaki fotoğrafları gösterdi. Her biri Anı'yla beraberken çekilmiş fotoğraflardı.

Annesinin bürosundan onu almaya gittiğim gün, baloda onu havuza çektiğim gün, evime taşındığı ilk zamanlar ve daha fazlası.

"Çünkü bu ortaya çıkarsa, her iki tarafta emniyet teşkilatının sizlere sunduğu olanaklardan men edilecek. Bilmem anlatabiliyor muyum?" Dediği şeyle birlikte yüzüme alaycı bir sırıtış yayıldı.

"Emniyete yardım etmek için işlediğimiz suçlar, gün yüzüne çıkar diyorsun yani?"tabiki bunu kast ediyordu. Onların gözünde bizler sadece istedikleri şeylere ulaşmalarını sağlayan suikastçilerdik. Değerimiz bir kurşun kadardı. Hepimizin birbirimizden çıkarı vardı ve bu yüzden susuyorduk. Fakat hepimizin ipleri birbirine öyle dolanmıştı ki en ufak bir yanlış harekette zarar görecek taraf ipi kesilen taraf olmaktan çıkardı. Herkes bunun çok iyi farkındaydı.

"Anı'yı hedef haline getirdiğim falan yok. Üstelik, neredeyse tüm Erel ailesi varlığımdan gayet memnun. Onlar varlığımdan bu kadar şikayetçi değilken, sizi bu kadar rahatsı eden ne?" Bunu söylerken kendimden fazlasıyla emindim.

Emin tam önündeki fotoğrafı sağ tarafındaki adama verdi. Adam aldığı fotoğrafı bana getirirken kaşlarım çatıldı. Uzattığı fotoğrafı almak için uzandığımda çenem kasılmıştı bile. Fotoğrafın renkleri tanıdıktı.

Fotoğrafı aldığımda, damarlarımdaki kan kaynamaya başlamıştı. Bu Anı'yı götürdüğüm ilk suikast gecesine aitti. Yağmur yüzünden uzun saten elbise üzerine yapışmıştı ve sırılsıklam ormanın içine doğru el ele birlikte koştuğumuz andı. Tüm gece boyunca yüzünde maske vardı. Bu fotoğraf maskeyi çıkarttıktan sonra çekilmişti.

"Erel ailesinin bu kısımdan haberi var mı peki?"sorduğu soruyla birlikte fotoğrafı tutan elim kasıldı.

"Dokunulmaz olan kişi sayısını kafana göre arttıramazsın. Yani, Anı Erel'i bu işe dahil etmen yasaktı ve bundan sonra da yasak." Bunu biliyordum. Erel soyadına sahip birini bu işe dahil ediyor olman emniyetin otoritesini ezdiğim anlamına geliyordu. Çünkü istedikleri şey benim yaptığım iş ve Üstün Erel'in oyunlarını senkronize etmekti. Eğer ben Erel ailesiyle bu açıdan bir bağlantıya geçersem, denklemden emniyet müdürlüğünü çıkartmış olurdum ve bu müdürün gözünde işi tehlikeye sokan bir tehditti. Başımıza buyruk hareket etmemizden korkuyorlardı.

"Gençsin, tecrübesizsin ve bu yüzden duygularınla aldığın kararları şu anlık göz ardı edebilirim. Ama bundan sonra, böyle bir hakkın yok Alkan. Anı Erel'i ya bu işte uzak tutarsın ya da hayatından çıkartmak zorunda kalırsın. Seçim yine senin."

Anı'yı denklemden çıkartmak söz konusu bile değildi. Onu aptal bir karar sonucu bu işe dahil ettiğimi söyleyebilirdim ama bu noktadan sonra olan bir şeyi ondan gizleyemezdim. Onu götürdüğüm işler az kirli ve ciddi olmayanlardandı. Üstelik onu hepsine götürmüyordum bile. Bu kadar kısa sürede kimliğinin deşifre olabileceğini tahmin etmemiştim. Her seferinde üzerinde onu farklı biri gibi gösteren kıyafetler ve maskeler vardı. İmkansızdı. Doğrudan birisi gidip söylemediği sürece bilmeleri imkansızdı.

Hem bu fotoğrafları kim çekmişti? Polisler bu denli her yere yayılmış olamazlardı. Her yerde adamı olan kişi bendim. Bu yüzden işlerine yarıyordum ya ben.

Hızlı ve dikkatliydim. Eğer birini peşime takmış olsalardı bunu hızlıca anlardım. Bu fotoğrafları çekebilmesi için özellikle birini tutmuş olamazlardı.

Elimdeki fotoğrafı avucumun içine alarak buruşturdum.

Laçin veya Koray arkamdan iş çeviriyordu.

Anı Erel

Herkesin yumruğu yediğince nefessiz kalmasına neden olacak bir karın boşluğu vardı. Yaptığım şey arkadan iş çevirmek olmasada öyleymiş gibi hissettiriyordu. İstediğim tek şey onu anlayabilmekti ve bu zamana kadar yaptığımız konuşmalardan yola çıkarak, bana kendi isteyene kadar bir şey anlatmayacağıydı. Açıkçası normal koşullar altında olsaydık bunu sabırla bekleyebilirdim. Beklerdim de. Beklemek istiyordum.

Fakat kafamın içindeki canavarlar beni rahat bırakmıyordu. Aramızdaki şeyin fark bir boyut kazanmaya başladığı o geceden sonra bunu yapmak için ihtiyacım olan gücü kendimde bulabilmiştim. Belki bu yaptığım şey iki yüzlülük olacaktı ama öğrenmem gerekliydi.

Duhan'ı bu raddeye getiren şeyin ne olduğunu bilmeliydim. Çünkü sağlıklı düşünemiyordu ve bunun seviyesini bir şeyleri bilmedem anlayamazdım. Bu tespiti yapan kişinin ben olacak olmam gülünç olması bir kenarda dursun, onu hayatım hakkında bana sorular sorması gerektiğini ve muhattabının ben olmam gerektiğine ikna edene kadar canım çıkmıştı ama şimdi yaptığım şey... tamamen inandığım ve istediğim şeyin tam tersiydi.

Önümden koşarak geçen, bedenlerine göre fazla büyük olan çantalarını taşıyan küçük çocuklarda bakışlarımı gezdirdim. Duhan'ın yenilenen ilkokulu eğitim vermeye birkaç hafta öncesinde başlamıştı. Yaptığım küçük çaplı araştırma sonucunda okul müdürünün son yirmi üç yıldır aynı kişi olduğunu öğrenmiştim. Tek umudum, en azından bir cümlesinde Duhan'a dair bir şeyden bahsetmesiydi.

Başlangıç noktasını arıyordum sadece.

Küçük bedenler arasından sıyrılarak geniş dış kapıdan içeriye girdim. Dışarıdaki curcunanın aynısı içeride de vardı. Koridorlar oldukça geniş ve ferahtı. Duvarlardaki panolar yaklaşan yılbaşı temasıyla süslenmişti. Yüzümde tatlı bir tebessüm peyda oldu. Yıl başı yılın en sevdiğim zamanıydı ve yaklaşıyor olduğunun bu denli farkına varmak beni mutlu ediyordu. Aralık ayının son iki haftası içerisindeydik.

"Merhaba."yanımdan gelen ince ve sorgulayıcı sesle omzumun üzerinden oraya döndüm. Yirmilerinde olduğunu düşündüğüm kumral saçlı, güler yüzlü kadın bir tepki vermemi bekliyor gibiydi.

"Merhaba."diyebildim ne yapacağımı bilemez bir şekilde. Açıkçası bu noktaya gelene kadar kendim için fazlasıyla cesaretli olduğumu söyleyebilirdim ama şu an bu kadının benimle konuşuyor olması durumun ciddiyetini anlamamı sağlamıştı.

"Bir öğrencimizin velisi misiniz, yoksa-"

"Hayır değilim."derken ellerimi havada olumsuz anlamda salladım.

"Ben Seval hocayla görüşmeye gelmiştim. Ama odasının nerede olduğunu bilmiyorum."yaptığım açıklamayla birlikte öğretmen olduğunu anladığım yirmilerindeki kadının yüzü yaşadığı farkındalıkla aydınlandı ve başını onaylarcasına salladı.

"Koridor boyunca devam edin, sol tarafa döndüğünüzde odasını göreceksiniz."diyerek gitmem gereken yeri tarih ettiğinde sadece gülümsedim ve "Teşekkür ederim."demekle yetindim. Peşime takılmasından çekinerek, hızlı adımlarla yanından uzaklaştım.

Koridorda müdürün odasına doğru her adım atışımda kalbim varlığını hissettirmek istercesine göğüs kafesimi tekmeliyordu. Doğru şeyi mi yapıyordum? Bilmiyordum ama zaten sorunda buradaydı. Ben gerçekten Duhan'ın hayatı hakkında hiçbir şey bilmiyordum.

Öğretmenin tarif ettiği gibi koridor boyunca ilerledim ve sola dönerek birkaç kapının dizili olduğu sol koridorda bakışlarımı gezdirdim. Bir duvar ve bağlantılı şekilde olarak tavan tamamen camdı ve muhteşem bir orman manzarasını gözler önüne sunuyordu.

Ağaçları izleyerek koridorun sonundaki müdür odasına ilerledim.

Kapının önüne geldiğimdeyse, derin bir nefes alarak tüm cesaretimi tekrardan hücrelerime doldurdum. Bunu yapabilirdim. Hem yalan söylemek ne kadar zor olabilirdi ki?

İçeriden gelen, "Girebilirsiniz." sesinden sonra yüzüme yapay olduğu anlaşılmayacak bir gülümseme yerleştirdim.

Oda beklediğimden daha büyüktü. Az önceki orman manzarası aynı şekilde müdire hanımın masasının olduğu yerin arkasındaki duvarda devam ediyordu. Oda ahşapın farklı tonlarında dizayn edilmişti. İki duvara yaslanmış olan kütüphaneler burayı, okulun diğer yerlerine kıyasla farklı bir zamanda yapılmış havası katıyordu.

Ellilerinin sonunda olduğunu düşündüğüm müdire ben odaya girdiğimde, bakışlarını önündeki dosyalardan kaldırdı ve kıstığı gözlerle beni inceledi.

"Merhaba ben-"

"Laçin olmalısın."diyerek beni tamamladığında gülümsememi bozmadım. Bu sabah tek başıma boş yatakta uyandığımda bu işi yapmanın zamanı geldiğini düşünerek, onu arayıp okulu yenileme projesi hakkında bir rapor hazırlamak için gelmem gerektiğini söylemiştim. Bu tamamen bir yalandı. Fakat aklıma gelen en mantıklı yalan buydu.

Ben odanın içerisindeki masaya doğru adımlarken Seval hanım oturduğu yerden kalktı ve sıkmam için elini uzattı. Havadaki elini nazikçe sıktığımda, boştaki eliyle oturmam için sandalyeyi işaret etti.

Masanın karşısındaki kahverengi yumuşak koltuğa otururken, "Çay mı kahve mi istersin kızım?"diye sordu yumuşak bir ses tonuyla.

"Çay olsun." dedim çekingen, masum kız edasıyla. Aslında böyle biri değildim ki ben! Neyse, rolümü iyi oynuyordum işte.

Seval hanım, masanın üzerindeki ev telefonunu anımsatan kablolu telefondan bir numara çevirdi ve bizim için çay rica etti.

Çaylar gelene kadar okuldaki öğrencilerin velilerinin yeni bina hakkındaki yorumlarından bahsetmiş ve altan alta beni sorguya çekerken hakkımda bilgi almaya çalışmıştı.

Ona henüz on dokuz yaşımda, mimarlık birinci sınıf öğrencisi olduğumu söylediğimde şaşırmış ve "Bölüme yeni başlayan birinin rapor hazırlaması ne kadar doğru?"diye sorgulamıştı. Doğru anın bu olduğunu düşünerek asıl ilgilendiğim kısıma giriş yaptım.

"Duhan'la arkadaşız, bana bu rapor konusunda güvendiğini ve güzel bir tecrübe olabileceğini söyledi." dediğimde söylediğim yalan yüzünden dilim ekşimeye başlamıştı bile. Duhan'ın adını söylediğim an Seval hocanın kahve gözleri mutlulukla ışıldadı.

"Demek Duhan'ın arkadaşısın." dedi ve fincan çayından küçük bir yudum aldı.

"Evet, hatta rahmetli ailesiyle benimkiler eski dostlar."kadının dikkatli bakışları üzerimde gezindi. Çayından son bir yudum alara masadaki tabağına bıraktı

"Alihan bey ve eşi bu zamana kadar gördüğüm en bilinçli ebeveynilerdendi. Allah işte, onlara kendi kanlarından bir çocuk nasip etmedi ama Duhan gibi iyi bir evlat verdi." Kuruyan boğazımı yumuşatmak için çayımdan bir yudum aldım.

Anlattığı ve anlatacağı şeylerin önünü açmak için, "Alihan amca ona hiçbir zaman bunu hissettirmedi. Bence bugünlerde öz babalar bile çocuklarına bu kadar değer vermiyor." dedim kendimden oldukça emin bir şekilde. Başını sallayarak dediklerimi onayladı.

"Gerçekten iyi bir insandı. Hatırlıyorum da sırf Duhan bu evlat edinilme sürecinden daha fazla kötü etkilenmesin diye okulunu değiştirmekten vazgeçmişti. Çoğu zaman bu yaş grubunda evlat edinilem çocukların aileleri onlara bu hayatını unutturmak için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Ama Alihan bey fazla realistti. Duhan'a hayatı gerçekleriyle öğretmeye çalışıyordu hep." Kaşlarımı çatarak dik dik müdürün yaşlı yüzüne baktım. Ne anlatmaya çalışıyordu bu kadın? Üzgün ve derin bir nefes verdi.

"Adam sanki öleceğini biliyormuşçasına hazırladı çocukcağızı."kadının bakışları kitaplıkta gezindi ve kendi kendine mırıldandı.

"İyi insanların mazinin bir parçası olması can yakıcı."bakışlarımı kadından kaçırarak elimdeki fincana çevirdim. Tamam, konuşma fazla kasvetli bir yere gidiyordu ve benim daha soracak çok sorum vardı.

"Ama yinede, Duhan buradan hep güzel bahsediyor." dedim ufak bir tebessümle. Kadının koyu kahve göleri tekrardan benimkileri buldu. İnce dudaklarını hoş ama imalı bir gülümseme yayıldı.

"Bahseder tabii. Hilal için koşarak gelirdi okula." Kendi kendine kıkırdarken kaskatı kesilmiş bir şekilde kadını izledim.

"Meral hoca ne eğlenirdi onlarla. Duhan onun sınıfının öğrencisiydi. Çocuk esirgeme kurumundan geldiği için de ayrı bir özen gösterirdi. Bu yüzden okul çıkışlarında da onlarla fazladan zaman geçirirdi. Ee kızı da onlarla yaşıt olduğundan kendi çocukları gibi gördü hep o çocukları."kadın oturduğu yerden kalktı ve kütüphaneye doğru ilerledi. Hızlıca raftan kalın dikdörtgen şeklinde iki dosyaya benzeyen bir şey çıkarttı.

"Bunu teşekkür için Duhan'a ben verecektim ama madem sen geldin, bunu benim için Duhan'a götürürsün umarım."sandalyesine oturmadan önce bir tanesini açarak masada ikimizin görebileceği bir yere koydu.

Bir yandan sayfaları çevirirken, "Öğretmenler odasında hep Hilal'den bahsedilirdi. Ee okuldaki iki öğretmenin kızı olunca yaptıkları dikkat çekiyordu." dedi gülerek. En sonunda bir yerde durdu ve, "Biz öğrencilerimiz ilkokuldan ve ortaokuldan mezun olurken hep yıllık yaparız. Ama ilkokul yıllığı daha çok sınıf öğretmenlerinin hazırladığı fotoğraflardan oluşur." diye açıklama yaptı bej renkteki kağıt üzerindeki birinci sınıf ve dördüncü sınıf fotoğraflarının bir arada olduğu bir sayfayı açtı ve incelemem için bana uzattı.

Sınıf fazla kalabalık değildi bu yüzden Duhan'ı bulmam uzun sürmemişti. Üç sıralık merdivenin tam ortasında, sınıf öğretmeninin yanındaydı. Yüzünde tedirgin bir gülümseme vardı. Kumral saçları şu ana kadar hiç görmediğim bir uzunluktaydı ve kıvır kıvırdı. Üzerindeli beyaz polo yaka tişörtle çok tatlı bir küçük adamdı. Gülerek fotoğrafı incelerken yanındaki Koray'ı fark ettim. Şeffaf lacivert gözlükleri vardı ve Duhan'ın aksine otuz iki diş sırıtıyordu. Bir kolunu da Duhan'ın omzuna atmıştı.

"Koray."diye kendi kendime gülerken müdire hanım, "Koray'ı da mı tanıyorsun?"diye sordu şaşkın ve aynı şekilde sevinmiş bir ifadeyle. Başımı sallayarak onu onayladım ve fotoğrafı incelemeye devam ettim.

Sınıf öğretmenleri oldukça güzel bir kadındı. Masmavi gözleri ve oldukça koyu siyah saçları vardı. Gülünce gözleri kısılıyor ve sevecen ifadesi fotoğraftan dışarıya kadar saçılıyordu.

Sayfayı çevirdiğimde derin bir nefes aldım. Çok fazla fotoğraf vardı. Ama aralarında en çok dikkatimi çeken Duhan ve küçük bir kızım beraber çalmaya çalıştığı piyanoydu.

İkisi de aynı piyano koltuğuna oturmuşlardı. Hilal olduğunu anladığım uzun siyah saçlı kız dikkatli bir şekilde piyanoya odaklanmışken Duhan'ın elleri klavyeye öylesine vuracakmış gibi havalanmıştı. Ağzı çığlık atıyormuşçasına kocaman açılmıştı ve oldukça mutlu gözüküyordu.

"Duhan'ın piyano çalabildiğini bilmiyordum."dedim ve kapattım daha fazla burada bakmak istemediğimden. Müdire hanım iki yıllığı üst üste koyarak masanın üzerinden benim olduğum yere doğru ittirdi.

"O çalamıyordu zaten. Hilal çalardı. Lisede de güzel sanatlar lisesi kazanmıştı zaten. Kenan hocam ona parmakları kuvvet kazandığı andan beri piyano çalmasını öğretiyordu. Kendisi gibi müzik öğretmeni olmasını isterdi." Daha fazla bir şey öğrenmek istemiyordum. Anlattığı şeyler kötü değildi ama canımı yakıyordu. Şu andan sonra öğrendiğim şeyler mantığımı değilde duygularımı etkileyeceğinden buna bir son verdim.

Okul hakkında mimarlık öğrencilerinin sorabileceği tarzada birkaç soru sordum ve bez çantamdan çıkarttığım küçük not defterine aldığım cevapları not aldım. Aslında dediği şeyleri tam anlamıyla deftere yazdığım da söylenemezdi. Sadece karalıyordum.

Kendimi sapık gibi hissediyordum. Duhan'ın özeline gizlice sızmıştım ve bu midemin utançla bulanmasına neden oluyordu. Kafamdaki küçük canavarlar, bunu önceden sana yaptıklarına say, derken yinede kendimi rahatlatmam konusunda yardımcı olamıyorlardı. Doğru olan bu değildi.

Aslında çok bir şey öğrenmemiştim. Alt tarafı Duhan'ın ilk aşkının sınıf öğretmeninin kızı olduğunu ve kızın güzel sanatlar lisesine gittiğini falan filan.

Müdürün odasından çıkarken vicdanen kendimi rahatlatmaya çalışıyordum.

Çokta dişe dokunur bir şey öğrenmemiştim.

Bu kadarı bile onun hayatına bir tacizdi.

Koridorda ilerledikçe kulağımda yankılanan piyano sesi, akıl sağlığımı kaybettiğimin kanıtı olsa gerekti. Olduğum yerde durarak bakışlarımı dersler başladığı için artık boş olan koridorda gezdirdim.

Önünde olduğum aralık kapıdan gelen koro şeklinde gelen küçük çocuk sesine doğru ilerledim. Kapıyı biraz daha aralayarak bakışlarımı sınıfta gezdirdim. Kapı hemen piyanonun yanındaydı ve bu açıdan bakıldığında piyanoyu çalan kafasını tam sol yapmadığı sürece beni göremezdi.

Burası bir müzik sınıfıydı.

Piyanonun başındaki kırklarındaki adamda bakışlarımı gezdirdim. Kahverengi pis bir sakalı vardı ve güler yüzlüydü. Karşısındaki yaklaşık otuz kişilik çocuk grubuyla birlikte hem şarkı söylüyor hemde piyano çalıyordu. Çocukların her biri el ve ayaklarıyla ritim tutarken yüzleri gülüyordu.

Bir süre şarkı söyleyen çocukları izledim. Kendimi daha iyi hissetmemi sağlamışlardı.

Bakışlarım tanıdık piyanoya takıldı. Köşesine kazınmış olan H.A. harflerini tekrardan gördüğümde gülümsemem olduğu yerde soldu.

Hilal'in piyanosu.

"Kenan öğretmenim, şimdi hangi şarkıyı söyleyeceğiz?"çocuklardan birinin sorduğu soruyla tüm kan damarlarımdan çekildi.

Titrek bir nefes verdim.

Hilal'in babası.

Güler yüzlü adam çocuklarla konuşurken kaskatı kesildim. Hayır, hayır benim bu kadar dahil olmamam gerekliydi.

"Demek Laçin sensin."koridorun diğer tarafından gelen tanıdık sesle sınıfın kapısından bir adım uzaklaştım ve sesin geldiği yöne döndüm.

Karşımdaydı.

Üzerimde siyah boğazlı kazak ve yüzünde beni korkutan o duygusuz ifadesi vardı. Sarı gözleri bir yabancıya bakıyordu.

Kumral saçları dağılmış, çenesi kasılmıştı.

Konuşmadan önce kuruyan dudaklarını alaycı bir şekilde diliyle ıslattı.

"Burada ne işin var Anı?"

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

18okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.