18. bölüm / 31
Güneş Kapanı18-Ayçiçeği
Bölümler 31Şu an: 18-Ayçiçeği
- 1 1-Satır Başı2.515 kelime
- 2 2-Kaybolmuş Hayatlar3.590 kelime
- 3 3-Yeni Düğüm5.251 kelime
- 4 4-Ölüm Meleği6.267 kelime
- 5 5- Kanadı Kırık Anılar5.385 kelime
- 6 6-Çürük Kale5.540 kelime
- 7 7-Annesiz Kedi3.366 kelime
- 8 8-Anahtar Kralı4.180 kelime
- 9 9-Büyük Balık Küçük Balığı Yer5.229 kelime
- 10 10-Şüphe Çıkmazı4.065 kelime
- 11 11-Show5.844 kelime
- 12 12-Hata4.974 kelime
- 13 13-Giz Halatı4.497 kelime
- 14 14-Kötü şeyler yapan İyi Adamlar4.251 kelime
- 15 15-Yanlış3.453 kelime
- 16 16-Ölüm Çukuru5.743 kelime
- 17 17-Yirmi Yedi5.810 kelime
- 18 18-Ayçiçeği4.717 kelime · Okuduğun bölüm
- 19 19-Tetik4.066 kelime
- 20 20-Suç Ortağı4.557 kelime
- 21 21-İhtimaller Korkuyu Besler4.032 kelime
- 22 22-Alt ve Üst3.203 kelime
- 23 23-Güven4.593 kelime
- 24 24-Karanlık Koridorlar6.119 kelime
- 25 25-Ağır Yükler6.781 kelime
- 26 26-Kalbe Yakın7.725 kelime
- 27 27-En Baştan5.529 kelime
- 28 28-Serbest Düşüş6.511 kelime
- 29 29-Soğuk4.367 kelime
- 30 30-Kör Düğüm3.498 kelime
- 31 31-On Dört ve On Yedi Yaş4.429 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yumruğumu şakağıma yaslamış şekilde akıp giden yolu takip ederken, zihnimi bulandıran korku eşliğinde neresi olduğunu bilmediğim bir yere gidiyorduk. Hava soğuktu ve konu mankeni gibi duran güneş yüzünden gözlük takma ihtiyacı duyuyordum. Güneş ısrarla yüzümüze vuruyordu. Tadım kaçmıştı.
Fakat tadımı kaçıran tek şey yüzüme vuran güneş değildi. Ufak bir tereddütle bakışlarımı sol tarafımdaki, dikkatli bir şekilde arabasını kullanan adama çevirdim. Siyah çerçeve gözlüklerini yeniden takmıştı ve parmaklarıyla direksiyonun üzerinde, radyodan gelen şarkıyla uyumlu olacak şekilde ritim tutuyordu.
Bu şeklide sadece üniversiteli genç bir adama benziyordu. Arkadaşlarıyla toplanıp F1 izleyen, basketbol oynarken kızların onu izlediğini farkedince havalı hareketler yapmaya çalışan ve bilardo masasında arkadaşlarıyla boş zamanlarını geçiren normal, sıradan bir adam.
Ama Duhan Alkan bunların hiçbiri değildi. O an, onu aslında ciddi anlamda tanımadığımı farkettim. Tuvallerini görmüştüm ama özellikle ne tür şeyler çizmeyi sevdiğini bilmiyordum. Yada salondaki o kuyruklu piyanoyu çalıp çalmadığını...
Artık gerilmeme neden olmuyordu. Çünkü aşırı kontrollü biri olduğunu şu iki ayda çok güzel bir şekilde öğrenmiştim. Yaklaşık yarım saat önce bana sarılan adam ve şuan yanımda oturan adam arasında çok büyük fark vardı. Arabaya bindiğimiz an o samimiyet dışarıdaki havaya karışmışçasına yok olmuştu. Oyun oynamasını iyi biliyordu ve beni şüphelendiren en büyük şeyde buydu.
Manipülatif.
Ama bu tamamen kontrollü kişiliğinin bir parçasıydı. Güzel rol yapıyordu ve bu esnada bunun gerçek olup olmadığını ayırt edemiyordum. Dün gece odamdakilerin gerçek olmasını isterdim. Oyunlarından ve manipülatif kişiliğinin tamamen dışında ve gerçek.
"Sana olduğun kişi gözüyle bakmam."
Aklımdan çıkartamıyordum. Dün geceden sonra bana karşı soğuk ve "profesyonel" olmasını bekliyordum ama bunun yerine gerçekten sütlü olan bir kahveyle kapımın önüne dikilmişti. Yetmezmiş gibi sarılmış ve inceden inceye daha da sarılacağını söylemişti.
Neydi bu yaptıkları?
Eğer olduğum kişi gözüyle bakmamasını kabullenebileceksem, bana karşı göstereceği genel tavrı mı?
O an yaşadığım farkındalıkla bakışlarımı ondan kaçırdım.
Onun bu şekilde davranacağı, sarılmak isteyeceği kişiyi düşündüm.
Ve bu fazlasıyla canımı yakmıştı.
"Öldüğünde kaç yaşındaydın?"diye sordum aniden. Bunu neden sorduğumu bile bilmiyordum. Ama Hilal hakkımda daha fazla şey öğrenmek istiyordum. Arabanın içine yayılan soğukluk içime işlerken, yüzümde hissettiğim bakışları bu sefer içimi ısıtmamıştı. Düz ve ifadesiz olduğunu düşündüğüm bakışlarımı ona çevirdiğimde, "Kim?"diye sordu böyle bir soru beklemediğini belli eden şaşkın ifadesiyle. Gür kaşları, sorgulayıcı bir tavırla çatılmışken, ortasındaki şüphe çukuru yerini almıştı.
"Hilal."diye sordum kendimin bile zor duyduğu, fısıltıya benzeyen bir tonlamayla. Ama o duymuştu. Sorumu duymamış gibi önüne döndüğünde, bu ondan beklemediğim bir tepkiydi. Bir süre daha ona öyle baktıktan sonra cevaplamak istemeyeceğini düşünerek bende önümde döndüm. Koltuğa iyice sindiğim esnada, "On yedi." dedi ifadesiz bir tonda. Ne hissettiği veya ne düşündüğü hakkında en ufak bir çıkarımda bile bulunamıyordum.
Bakışlarımı ona çevirdiğimde sadece yola bakıyordu, düz ve yorgun bir şekilde.
Daha fazla üzerine gitmeyecektim. Bu yüzden tekrar önüme dönerek akıp giden yolu izlemeye devam ettim.
Babası üç yıl önce ortalıktan kaybolmuştu ve o zamanda on sekiz yaşındaydı. Dudaklarımı ince bir çizgi olacak şekilde birbirine bastırdım.
Önce Hilal sonra Alihan Alkan.
Sırayla onu bırakmışlardı. Belki isteyerek değil ama günün sonunda Duhan yapayalnızdı. Yaşamak zorunda kaldıkları yüzünden içten içe bu insanlara sinirlenirken onu bırakan her insanı teker teker düşündüm.
Onun yanındayken yalnızlığıma lanet etmeye utanıyordum.
"Gerçekten istediğin için bir tıp fakültesine girdin?"sorusu ortamdaki gerici havayı anında dağıtmaya yetmişti. Eğer bu ölü toprağı üzerimizden kalkacaksa sormadığı tüm sorulara bile cevap verebilirdim.
Sorusunu bir süre düşündüm. Derslerimde başarılı olduğum için çevremdeki herkes tıp fakültesine girmem konusunda hem fikirdi. Basma kalıp, alışılmış bir düşünceydi. Fakat tıp fakültesini seçmemdeki asıl sebep kendim için doğru olanın bu olduğuna inanmamdı.
"Öyle de denebilir."cevabım onu şaşırtmış olacak ki saniyelik bir şekilde bakışlarını bana çevirdi. Meraklı bakışlarının yüzümde dolandığını hissedebiliyordum.
"Tıp fakültesinde okumaya ihtiyacım vardı." Bu cevabım da onu tatmin etmemiş olacak ki "Nasıl yani?"diye sordu tereddütle. Ona bunun açıklamasını yapıp yapmayacağım hakkında şüpheleri vardı. Tereddüt etmekte haklıydı. Çünkü altında güzel bir hikaye yatmıyordu.
"Yaramaz bir çocuk değildim ama yaptığım çoğu şey yanlış anlaşılırdı." Dün geceden sonra ona bu denli açık olmak istemesem de az önce sorduğum soruyla bunu haketmiştim.
"İtalyada oturduğumuz apartmanın altında bir çiçekçi vardı. Sahibi komşumuduz ve çok yaşlıydı. Kapının önüne müşterileri için koyduğu bir sürü çiçeği vardı. Tüm gün balkondan sarkarak dükkana girip çıkanları izlerdim. Yine dükkanı izlerken, Guido'nun çiçeklerini sulamadığını farkettim."yüzümde buruk bir tebessüm oluştu.
"Bende balkondan aşağıya bir kova suyu, çiçeklerin üzerine döktüm."kendimi tutamayarak güldüm. O gün annemin öfke kontrol sorunları olduğunu anlamıştım.
"Guido bana kızmamıştı. Saksılarına dökülen suyu gördüğünde dışarıya çıkmış ve balkondan sarkan bana bakmıştı...Mahalle teyzeleri gibi balkondan ona, çiçeklerini sulamayı unutmaması gerektiğini bağırarak söylemiştim. Bana teşekkür bile etmişti ama annem onun kadar sakin değildi."
Akıp giden yol sanki kaybolmuş, dört yaşındaki Anı karşımda yine o balkondan sarkıyor gibiydi.
"Bana işe yaramaz, aptal bir çocuk olduğumu söylemişti. Nedenini bilmiyorum ama en çok bana, işe yaramaz demesi canımı yakmıştı."derin bir nefes verdim. Hatırlamak canımı yakmıştı.
"Okuyup anladığım ve bağımlısı olduğum ilk kitap Şeker Portaklıydı. Bazen iyi hissetmediğimde açıp tekrar okurum. Zeze'yle çok ortak noktamız vardı. Onuda ailesi anlamıyordu ve işe yaramaz olduğunu söylüyordu." Fazla mı ileri gidiyordum? Bilmiyordum ama bunu anlatmak istiyordum. Hem, belki bu sayede o da bana bir şeyler anlatmak isterdi.
"Türkiye'ye geldiğimde Zeze'nin hikayesinin tek kitaptan ibaret olmadığını öğrendim. Üç kitaplık bir seriymiş ve iki kitabı daha varmış." Türkçemi o kitapları okuyarak geliştirdiğim günlere geri dönmüştüm.
"İkinci kitapta, Zeze'nin ailesi onu evlatlık olarak zengin bir çifte veriyor. Yeni başlangıç, yeni insanlar ve onları mutlu etme çabasını okuyordum. Bunu okuduğum dönem, annemi bırakıp babamın yanında yeni bir hayat kurmaya çalışıyordum." Bakışlarımı kucağımdaki parmaklarıma indirdim. Az önce Hilal'in öldüğünü hatırlatarak onu üzmüştüm ve şimdi ödeşmek için onun karşısında kendi canımı yakıyordum. İyi bir kafa yapısında olmadığım ortadaydı.
"Üçüncü kitaptaysa Zeze'yi yetişkin, başarılı bir doktor olarak okuyoruz. İşe yarar bir halde."bakışlarımı ellerimden çekerek Duhan'ın sağ profiline çevirdim. Çenesi kasılmıştı ve elmacık kemikleri daha belirgin haldeydi. Belkide ona karşı bu kadar açık olmamı beklemiyordu?
"Zeze beni etkiledi ve doktor olma fikrini aklıma soktu. Amcamsa bu fikirden emin olmamı sağladı."son cümlemle Duhan bakışlarını bana çevirdi. Onun gözünde amcam, "kötü" Erel ailensinde bir başhekimdi ve benim idol alabileceğim türden biri değildi. Onun bulunduğu yerden bakıldığında haklı olabilirdi ama sadece büyük resme bakıldığında...gerçekler ayrıntılarda saklanırdı.
"İşe yaramaz değilsin, Anı."bakışlarımı ondan kaçırarak tekrardan önüme döndüm. Böyle söylüyor olması benim adıma çok güzel bir şeydi ama ne yazık ki yeterli değildi. Yeterli olmasını çok isterdim.
İçeride sinir bozucu bir sessizlik kaplamıştı. Yine. Bu onun suçu değildi. Sonuçta basit bir sorunun buraya varacağını tahmin edemezdi.
Araba bir ara sokağa girdiğinde düşünce aleminden istemsizce çıkmıştım.
Burası fazlasıyla tanıdıktı.
Sahaf pasajının önüne geldiğimizdeyse kaşlarım sorgulayıcı bir şekilde çatıldı. Arabayı pasajın girişindeki bir yere park ettiğinde, ona dönerek.
"Pasajda ne işimiz var?"diye sordum buraya gelmemizde bir mantık arayan bir şekilde. Duhan bana kaçamak bir bakış attıktan sonra kemerini çözerken, "Kitap pasajında ne yapılır? Kitap alınır."dedi ve bir tepki vermemi beklemeden arabadan indi.
Ona yetişmek için bende hızlıca arabadan indim ama o çoktan pasajın eski demir kapısının önündeydi.
"Hey! Ne kitabı?"Arkasından bağırdığım için adımlarını durdurmuş ve son bir kez arabasına baktıktan sonra uzaktan kilidiyle kapatmıştı. Yani amacı bana bakmak değildi. Çok güzel. Zaten neden olsundu ki?
Yanyana bir şekilde pasajın alt katına inen, kırık mermer merdivenlerinden inerken yüzüme çarpan tandık kokuyla dudaklarımı kabullenilmişliğin acı hatırasıyla birbirine bastırdım. Buraya son gelişimden beri çok şey değişmişti.
Dudaklarım düz bir çizgi halini almışken güneş gözlüklerimi taç gibi başımın tepesine ittirdim. Duhan'a baktığımda o çoktan çıkartmıştı.
Sabah saati olduğunda pasaj henüz kalabalıklaşmamıştı. Ancak, sabah saati olmasına rağmen pasajın bu alt katı duman altı olmuşçasına basıktı. Alt katı aydınlatmak için floresan lambalarından, havada süzülen duman çok net bir şekilde görülüyordu.
"Tam olarak nasıl bir kitap arıyoruz?"Yine profesyonel seri katil moduna bağlamıştı ve insancıl kişiliğine arabada bırakmıştı.
"İşimize yarayacak bir kitap." Gerçekten açıklayıcıydı. Gözlerimi devirdim ve koridor boyunca ilerlemeye devam ettim. Konu mankeni gibi yanında yürürken, adımları bir dükkanın önünde durdu.
Dükkan en az Murat abininkisi kadar küçük görünüyordu. Fakat onunkisinin aksine yerlerde üst üste konulmuş ve küçük tepecikler oluşturan kitaplar vardı. Kapının önünde dikilmiş öylece duruyorken, dışarıdaki tezgahın üzerine dizilmiş kitapların sonundaki küçük sehpa ve iki tabureyi farkettim. Bir tanesinde plaj şapkalı, yaşlı bir kadın oturuyordu. Dudaklarının arasında tüttürdüğü sigarasıyla eş zamanlı olarak, sehpasının üzerindeki kartlarla oynuyordu. Umursamamaya çalıştım.
Dışarıya dizilmiş kitapların üzerinde yatan sarmal kedi fazlasıyla tanıdıktı. Gözlerim kısılırken başımı hafifçe omzuma eğdim.
Yaşadığım farkındalıkla duruşum dikleşti ve yüzümü tatlı bir tebessüm kapladı.
Bu Murat abinin dükkanından kovduğu kediydi. Kedi yattığı yerden başını kaldırarak çizgi halindeki gözlerini doğruda bana dikti.
Hala insan gibi bakıyordu.
"Han! Hoş geldin."dükkandan çıkan otuzlarındaki adam Duhan'a doğru yürürken böyle seslenmişti. Adamın yüzünde samimi bir gülümseme vardı. Çatılmış kaşlarım eşliğinde onların ellerini havada birleştirip, sırtlarını patpatlamarını izlerken durum analizi yapmaya çalışıyordum. XY kromozomuna özgü selamlaşmaları bittiğinde Duhan, "Hoş bulduk, Hüseyin."dedi adamın aksine daha mesafeli bir şekilde. Fakat yine bana karşı olduğundan daha samimiydi.
Tabi Duhan'ın Hüseyin'e sarıldığını sanmıyordum. Yada onu kafayı çektiğinde evine taşıdığını.
Yada öptüğünü.
Aklıma gelen düşünceyle yüzümü buruşturdum.
"Anı, Hüseyin. Hüseyin, Anı." Duhan'ın beni adamla tanıştırdığını farkettiğimde, buruşturduğum yüzümü eski haline soktum. Ve elimi uzatarak, "Memnun oldum." dedim fazlasıyla mesafe bir şekilde.
Otuzlarındaki adam elimi sıkarken, "Bende."dedi ve geri çekildi.
Duhan'ın dikkatli bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Umursamamaya çalıştım.
Dışarıdaki kitap tezgahının üzerine uzanmış kediye doğru bir adım attım ve kulağının altınıda parmaklarımı gezdirdim. Mırlayarak gerinirken, en azından onu mutlu edebildiğime sevindim.
"Aradığın kitap içeride."derken Hüseyin içeriye girmişti bile. Duhan da onun peşinden ilerlemeden önce son bir kez sarı gözlerini üzerime dikti. Peşinden gelmemi istiyorsa bunu söylemesi gerekliydi. Fakat bana hiçbir açıklama yapmadığı düşünülürse içeri gelmemi istemediği aşikardı. Bakışlarımı ondan çekerek kediye verdiğimde o da içeriye girmişti.
Kedinin boynunu kaşırken kendi kendime "Han." diye mırıldandım. Bir ara ona neden Han dediğini sormalıydım.
"Yakışıklı çocuk."tezgahın yanında oturan teyzenin sözleriyle dikkatim oraya kaydı. Muhtemelen Duhan'dan bahsediyordu ama buna verecek bir cevabım yoktu.
Evet, yakışıklıydı.
Tam dikkatimi kediye tekrardan vermiştim ki gülüşüyle, kedinin üzerindeki parmaklarım hareketini kesti. Omzumun üzerinden kadına kaçamak bir bakış attığımda bana bakmıyordu bile.
"Hadi geç karşıma, sana fal bakacağım." kadını umursamadan kediyle oynamaya devem ettim.
"Fala inanmam ben." derken sesim tek düz bir tondayı. Kadınla gerçekten muhattap olmak istemiyordum.
"Ama bakacağım gerçeğini değiştirmiyor." Dediği şeye alayla gülerken kedi yattığı yerden kalktı ve gerindi. Bu esnada elimi üzerinden çekmiştim.
"İllaki fal bakmak istiyorsan, kendine bak. Hayırlı bir kısmet görürsün belki." kadın dediğime gülerken kartları tek eliyle masanın üzerine dizdi. Arkasına yaslandığı esnada dudaklarının arasındaki sigarayı parmaklarının arasına aldı ve boştaki elini kolunun altına koydu.
Kadının yüzü topluydu ve şapkası bunu fazlasıyla gizliyordu. Gözleri hafif çekik, yanakları çukurdu. Sigarasını üflerken yüzünde alaycı bir gülümseme vardı.
"Zavallı Ay çiçeği, Ay’ın gölgesi altında bir türlü can bulamıyorsun." Sırtımdan yukarıya doğru yükselen ürperti tüm tüylerimi şaha kaldırırken, kadının üzerindeki bakışlarım donuklaştı. Kendimi toparlama ihtiyacı hissederek gözlerimi kırpıştırdım.
"Ne dedin sen?" diye sordum saklayamadığım şaşkınlığımla. Kahretsin! Bundan nefret ediyordum. Kolunun altındaki elini çıkartarak, karşısındaki boş tabureyi işaret etti. Bir süre duraksadım.
En fazla ne olabilirdi ki?
Savsak adımlarla yanına ilerleyerek karşısındaki tabureye oturdum. Yüzüne yayılan sinsi gülümseme midemi huzursuzca hareketlendirmiş olsada umursamamaya çalıştım.
"Üç kart seç." Dedi otoriter bir şekilde. Bıkkınlıkla gözlerimi devirdikten sonra dediğini yaparak üç kart seçtim. Diğer kartları topladı ve seçtiğim üç kartı masanın üzerine ön yüzlerini göremeyeceği şekilde kapattı.
Sol taraftaki ilk kartı açtığında anlamını çözmeye çalışarak bir süre kartla bakıştım. Elinde fener tutan yaşlı bir adamın resmiydi bu.
"Ermiş kartı, içsel arayışı temsil eder. Kafan karışık ve ne yaptığını bilmiyorsun. Şuan için sadece yapıyorsun ama tereddütlerin var. Biraz rahatlamaya ihtiyacın var ama koşullar uygun değil. Çünkü koşulları oluşturan sen değilsin."
Tamam, dediklerinin doğruluk payı olabilirdi ama bunlar genel şeylerdi. Herkesin kafası karışık olabilirdi.
Ortadaki kartı açtı. Kadının yüzündeki gülümseme karanlık bir hal alırken bana kaçamak bir bakış attı. Fakat benimkiler ters biçimde duran, oturan kadın kartındaydı. Kartın bir tarafı siyah diğer tarafı beyazdı.
"Ters Azize."dedi düşünceli bir şekilde. Bakışları artık kartın üzerindeydi.
"Bağımlılıkların var, küçük ayçiçeği."yüzünü tehlikeli bir ifade kapladı.
"Sana zarar veriyorlar ama umrunda değil. Dışarıdan göründüğünün aksine, iraden pamuk ipliğine bağlı. Sınırlarda dolaşmayı seviyorsun. Ama sınırları belirleyen sen değilsin." Yine aynı şeyi söylemişti. Sınırlara takmış gibi görünüyordu.
Sigarasını tekrardan dudaklarının arasına götürdü. Genzinden gelen kahkahasıyla omuzları sarsıldı.
"Seni ona karşı tahrik edende bu. Sınırları o belirliyor ve onun sınırları yok." Sigarasını kül tablasına basarak söndürmeden önce göz kırptı ve "Son kartın ve en önemlisi. Çünkü bu senin geleceğin."dedi son cümleyi özellikle vurgulayarak.
Ve son kartı açtı.
Derin bir nefes çektim ciğerlerime. Çünkü ihtiyacım olacağını hissedebiliyordum.
"Ay."dedi az önceki keyifli tavrının aksine düşünceli bir şekilde. Ani ruh değişimi dikkatimden kaçmamıştı. Bakışlarım kadının üzerindeydi ama kadın bana bakmak yerine dakikalardır aynı vaziyette olan kartla bakışıyordu.
"Hep mücadele vereceksin ama bunların hiçbirinin karşılığı olmayacak."bakışları beni bulduğunda yüzümü buruşturdum. Ne saçmalıyordu?
"Hayallerin var, umutların. Hayallerin için kendini değiştireceksin, küçük ayçiçeği. Ama bunlar doğru değil."başını hafifçe iki yana salladı.
"Karanlık." Dedi tek nefesti.
"Güneş senin için tek bir gün bile doğmayacak."arkasına yaslandı ve masanın üzerindeki sigara paketine uzandı.
"Ayçiçeğinin hikayesini bilir misin?"sabahtan beri neden bana böyle seslendiğini merak ediyordum. Başımı hayır dercesine iki yana salladım.
"Hayır, bilmiyorum."dediğim esnada dudaklarının arasındaki sigarasını alevlendirdi. Gözlerim bir süre çakmaktan çıkan alevde takılı kaldı. Sigarasından derin bir nefes çekti.
"Bir çiçek, Güneş'e aşık olmuş. Öyle bir aşkmışki onunki, Güneş nereye giderse yüzünü o tarafa çevirirmiş. Fakat Güneş bunun farkında değilmiş." kadın masanın üzerinden hafifçe eğilerek devam etti.
"Çünkü çiçek karada o da gökyüzündeymiş ve onunda da gözü Ay’dan başkasını görmüyormuş. Fakat çiçek bunu en başından beri bilirmiş." duraksadı ve sigarasından bir nefes daha çekti. Ve dumanı dışarı üflerken devam etti.
"Yıllar yıllar önce Ay ve Güneş birbirilerini öyle sevmişlerki bunu kıskanan tanrılar onları lanetlemiş. Ay, Güneş sayesinde yaşam bulurken; Güneş, Ay'a kavuşamamakla lanetlenmiş. Bu yüzden Güneş ve Ay birbirlerine kavuşamazmış. Fakat Güneş pesetmiyormuş. Ay nereye gidiyorsa, Güneşte onun peşinden ilerliyormuş. Ama ne yaparsa yapsın, Ay'a kavuşamıyormuş."oturduğum yerde gerilirken bunu ona belli etmemeye çalıştım.
"Bu sırada çiçek, aynı Güneş gibi aralarındaki mesafeyi kapatmaya çalışıyormuş. Güneş'in umrunda olmasada uzamışta uzamış, çiçek. Arkadaşları ne kadar onunla alay ediyor olsada o, onların dediklerini umursamamış. Yükselebildiği kadar yüksekmiş gökyüzüne. Ve bir gün Güneş onu farketmiş."son cümlesi onu gülümsetmişti. Fakat ben kaskatı şekilde karışında oturuyordum.
"Çiçek sonunda onu farkettiği için sevinirken, Güneş ona acıyan gözlerle bakmış ve çiçeği Ay'la kendini bir tuttuğu için cezalandırmak istemiş. Çünkü Ay dışında kimse Güneş'in aşkına layık değilmiş." Kaşlarım çatıldı.
"Nasıl cezalandırmış?"diye sordum kendimi tutamayarak. Sorumla birlikte büyük bir kahkaha attı. Ani tepkisi yüzünden irkildim.
"Ayçiçeği kavurmasının nereden çıktığını sanıyorsun?"derken hala kahkaha atıyordu.
Güneş, Ay'a hayat verirken çiçek, Ay gibi onu sevmesini istemişti. Ay gibi olmak isteyen çiçek.
Ayçiçeği.
"Saçmalık."diye homurdanarak oturduğum yerden kalktım. Kadın bakışlarıyla beni takip ederken hala gülüyordu. Gözlerimi devirerek yanından uzaklaşacağım sırada, masadaki kartlardan birini alarak bana uzattı
"Al bunu. İhtiyacın olacak." Uzattığı kartta bakışlarımı gezdirdim. Son açtığı karttı.
Ay.
Gökyüzünü aleve vermek istemem normal değil miydi?
"Kartını da al-"
"Hop hop hop!" Duhan'ın araya girmesiyle birlikte kadın ve kartına karşı dillendirmeyi hedeflediğim fantezilerim yarıda kesildi. Kollarımı birbirine dolayarak sevimsiz bir yüz ifadesiyle Duhan'a döndüm.
Ne zamandan beri dükkanın kapısının önünde yanında Hüseyin'le dikiliyordu bilmiyordum ama çok uzun olmadığını tahmin ediyordum.
"Hala yine mi?"Hüseyin'in bıkkınlıkla söylediği şeyle birlikte bakışlarım Duhan'dan ona kaydı. Yaşlı kadın sadece omuz silkmekle yetindi ve biten sigarasını küllüğünde söndürdü.
Ben kapının yanına, yani Duhan'ın yanına, geldiğimde Hüseyin mahçup bir şekilde, "Ne dediğini bilmiyorum ama sen ona bakma. Kafası gidip gelir." dedi anlayış göstermemi bekleyen bir tınıyla.
Omzumun üzerinden kadına son bir kez daha baktıktan sonra önüme döndüm. Kendimi dizginlemeye çalışırken özellikle Duhan'a bakmamaya çalışıyordum ama soracağım soru yüzünden ona bakmak zorundaydım.
"İşiniz bittiyse gidebilir miyiz?"sorduğum soru karşısında Duhan, kıstığı gözlerini doğruca benimkilere dikti. Sinirlenmeme neden olan şeyi anlamaya çalışıyordu ama daha çok çabalaması gerekliydi.
Duhan arkadaşına dönerek boştaki eliyle adamın omzuna vurdu. Diğer elinde kalın bir kitap vardı.
"Kitap için sağol."adam sadece başını "rica ederim" dercesine hafifçe aşağıya inmişti. Duhan bana dönerek gidebileceğimize dair ufak bir bakış attığında ses çıkartmadan pasajın çıkışına doğru ilerledim. Birbirine doladığım kollarımla sinirli bir şekilde adımlarken, Duhan'ın bana yetiştiğini yanımdaki karartıyla anlamıştım.
Daha çok uzaklaşmamıştık ki o kadının sesini tekrardan duydum.
"İyi şanslar Ayçiçeği! İhtiyacın olacak!"umursamadan ilerlemeye devam ettim. Somurtmam gittikçe daha da öfkeli bir hal alırken Duhan, "Sana neden ayçiçeği diyor?" diye sordu düşünceli bir şekilde.
Umursamazcasına omuzlarımı silkerken pasajdan çıkmıştık bile. Arabaya doğru yürürken sorusunu cevapladım.
"Bilmiyorum. Ruh hastası işte." Kısmen doğru bir cevaptı. Ama bunun üzerine düşünmemeyi seçtim.
Arabaya bindiğimizde kafamın içinde hala o kadının sözleri dolanıyordu. Özellikle o anlattığı hikaye. Nasıl bu denli benzerlik olabilirdi ki? Dün geceki sözlerinin üzerine bu kadınla karşılaşmam cidden sinirimin bozulmasına neden olmuştu.
"Sana olduğun kişi gözüyle bakmam."
"Güneş ona acıyan gözlerle bakmış ve çiçeği Ay'la kendini bir tuttuğu için cezalandırmak istemiş. Çünkü Ay dışında kimse Güneş'in aşkına layık değilmiş."
Dün gece bana yaptığı tam olarak buydu. Beni cezalandırmak. Başka bir açıklaması yoktu.
Kafamı dağıtmak için Duhan'a döndüm ve "Ne bu kitap şimdi? Ne işimize yarayacak?"diye sordum gelişi güzel bir şekilde. Sessizliği bozan ben olduğum için sarı gözler birkaç saniyeliğine bana döndü. Bu bile bende minik doz bir sakinleştirici etkisi yaratmıştı.
Ne ara torpidoya koyduğunu bilmesemde bakışlarını yoldan ayırmadan kapağı açmış ve içinden çıkardığı kitabı kucağıma bırakmıştı. Bir ona bir kucağımdaki yaklaşık altı yüz sayfalık kitaba baktım. Bununla ne yapmamı bekliyordu ki?
"O kitap Alparslan Bafa'yı çözmemiz için bir anahtar." Burnumu kırıştırarak kucağımdaki kitabı elime aldım ve ne aradığımı bilmez bir şekilde sayfalarını karıştırdım. Kitabın üzerinde altı çizilmiş bazı şeyler vardı ve farklı renklerdeydi.
"Savaş ve Barış mı?"diye sordum "Aşırı saçma"diye haykıran bir tavırla. Gözlüğünü takmamıştı bu yüzden ona döndüğümde gözlerini devirdiğini görebilmiştim. Sararmaya başlamış kitabın sayfalarını karıştırdığım esnada Duhan açıklama yapmaya başladı.
"Hüseyin eskiden onunla çalışıyordu. Şu buz pistindeki depo hakkında biraz bilgi veridi ve bazı şeyleri de kitaba zamanında not etmiş. Ama kelimelerin ve harflerin altını çizerek. İleride ihtiyacı olursa elinde koz olsun istemiş."dediğini kontrol etmek için kitabı incelemeye başladım.
"Bu kitap bir zamanlar Alparslan Bafa'nın kitabıymış. Hüseyin işten ayrılırken ona bunu hediye etmiş. Dediğine göre, Bafa bu kitabın bağımlısıymış. Bir nevi rehber olarak kullanıyormuş." Kısılmış gözlerimi kitaptan çekerek Duhan'a çevirdim.
"Hüseyin'e bunu hediye ettiğine göre bir zamanlar güvendiği bir adamıymış." Yaptığım çıkarıma karşılık sadece başını onaylarcasına sallayarak beni doğruladı.
"Evet, sağ koluydu." Diye açıklama yaptığında önüme dönerek kitabı kurcalamaya devam ettim.
"Yada ileride onunda sırt çevireceğini düşünerek yanlış yönlendirmeye çalışmıştır." Hüseyin'in neden Bafa'nın yanından ayrıldığını veya neden kadıköyde bir sahaf olmayı tercih ettiğini sormayacaktım. Kafamı gereksi ayrıntılarla doldurmak istemiyordum. O kadın yeterince yer kaplamıştı zaten.
Duhan dediğim şeyi düşünürcesine gözlerini kıstı. Kimseye yüzde yüz güvenemezdik. Özellikle bir silah kaçakçısı söz konusuyken.
Kitabı kurcalarken bazı cümlelerin altının çizili olduğunu fark etmiştim. Fakat çizgiler düz değillerdi. Adamın eli bariz bir şekilde aşırı titriyordu. Silah kullanabiliyor muydu acaba? Bazı çizgiler kurşun kalemdi bazılarıysa renkli tükenmezle çizilmişti. Renki tükenmezle çizilenler gayet düz çizgilerdi. Bunların sonradan çizildiği belli oluyordu. Renkliler Hüseyin'indi. Öyleyse kurşun kalemle çizilenler Alparslan'ın çizimiydi.
Altını çizdiği bir cümle dikkatimi çekti.
"Ne kadar çok günah işliyoruz, ne kadar çok aldatıyoruz ve bütün bunlar ne için?"
İlginç, diye geçirdim içimden. Yaptığı şeylerden pişmanlık mı duyuyordu? Sanmıyordum. Karanlığa batmış bir adamdı ve bundan zevk aldığı aşikardı. Sonuçta ülkeler arası silah kaçakçılığı yapabilmek için liman ihalesine girmişti. Adam hakkında çok şey bilmesem de bildiklerim ona "Kötü" etiketi yapıştırmam için yeterliydi.
Duhan ve minik ekibinin yaptığı şeyler fazlasıyla etik dışı olsada içsel bir matematiği olduğundan yapılan "yanlış"şeyleri kabullenebiliyor olmamı sağlıyordu.
İnanalara zarar veriyorlarsa kötülerdi ve kötüler ortadan kaldırılmalıydı.
İllegal özel polisler gibiydiler.
Gibiydik.
Bende onlarla çalışıyordum.
Kitabı kapatarak tekrardan torpidoya koydum ve koltukta geriye yaslandım.
Hazır kokusu varken, ufak bir kestirme kimseye zarar vermezdi.
🌻
Eve vardığımızda zar zor uyanabilmiştim. Doğruca Duhan'ın odasının yanındaki odama giderek uykuma devam etmeye çalışmıştım. Ama bunun yerine uykum kaçmış ve sadece arabada uyuyabildiğimle kalmıştım.
Dün gecenin yorgunluğunu üzerimden atmak için kısa, aşırı sıcak bir duş aldıktan sonra saçlarımı hafif nemli bırakacak şekilde kurutmuş, teras kapısının perdesinin çekili olduğu odama geri dönmüştüm.
Bu önemli bir ayrıntıydı.
Buradaki dolabımda ihtiyacım olan her şey olduğundan, gözüme rahat gelen şeyleri kolaylıkla üzerime geçirmiştim. Dolabı kimin dizdiğini bilmiyordum ama kim dizmişse zevki hoşuma giymişti.
Siyah taytımın üzerine, bana fazlasıyla hareket alanı sağlayan bol ve bej bir tişört giymiştim. Fakat artık kışa girmiştik ve ev cehennem gibi sıcak olsada parmaklarım üşüdüğüm için morarmaya başlamıştı.
Üzerime siyah bir sweatshirt geçirip odadan çıktım.
Mutfağı karıştırma vakti gelmişti.
Saçım hafif nemli olduğu için kapüşonlumu kafama geçirmiştim. Üstelik...annem ve Fred gibi boynumdaki o izi görmesini istemiyordum.
Merdivenlerden inip geniş mutfağa vardığımda, Koray'la karşılaşmayı beklemiyordum. En son onu gördüğümde pekte güzel şeyler yaşanmamıştı. Bu yüzden adımlarım çekingendi.
Evin geri kalanının aksine beyaz ve siyahın mükemmel uyumuyla dekore edilmiş mutfak, beklediğimden daha büyüktü. Ortadaki ada tezgahın üzerinde henüz yerleştirilmemiş market poşetleri vardı.
Ocağın önünde dikilen Koray, içeri girenin kim olduğuna bakma gereksinimi duymadan, "Makarna yaptım ister misin?" diye sordu önündeki küçük bir tavanın içinde bir şeyi karıştırırken.
Yanına vardığımda hazırladığı makarnaya ve sosa baktım. Yaptığı fesleğenli sos gerçekten güzel kokuyordu.
"Olur."derken bakışlarımı mutfağın içindeki dolaplarda gezdirdim. Koray ne aradığımı anlamışçasına bakışlarını sağ tarafımdaki dolaba çevirdi ve çenesiyle işaret ederken, "Tabaklar o dolapta."dedi.
Gösterdiği dolaptan iki tabak aldım. Duhan ortalıkta görünmediğinden ona tabak çıkartmamıştım.
Tabakları Koray'ın yanına koyduktan sonra çekmeceden çatal çıkardım. Şansıma ilk seferimde bulmuştum.
Koray makarnaların üzerine sosu dökerken onu incelemeye başladım.
Düşünceli gibi görünüyordu. Yüzünde sakin olsada, kahverengi çerçeveli gözlüğünün ardındaki bakışlarında sert bir ifade vardı.
Son gördüğümden beri sakalları fazlasıyla uzamıştı ama buna rağmen çene hatları fazlasıyla belirgindi. Üzerindeki kahverengi swetshirtü ve siyah eşofmanıyla tam olarak "ev hali"ni temsil ediyordu. Gerçi onun tarzı genel olarak spor ve rahattı. Bildiğim kadarıyla durmaksızın bilgisayar başındaydı ve böyle giyinmesi kadar doğal bir şey yoktu. Aslında potansiyeli olan birisine benziyordu. Biraz aynaya baksa dikkat çekecek türden tiplerdendi. Tabi Duhan yanında olmadığı sürece.
Tabakları alarak ada tezgahın oradaki bar sandalyelerine çıktığımızda, Koray sonradan fark etmişçesine market poşetlerine bir süre bakmış sonrasındaysa aşağıya indirmişti. Bu esnada ikimize de bardak ve kola getirmişti.
Kendine kolasını doldururken bakışlarıyla isteyip istemediğimi sormuştu. Başımı sallayarak evet dediğimdeyse benimkini de doldurmuştu.
Bir süre sessiz bir şekilde yemeklerimizi yedikten sonra sessizliği bozan o olmuştu.
"Son görüşmemizden sonra bir şeyleri kabullenmişe benziyorsun." Dediği şeyi umursamazlıkla dinlerken tabağımdaki spagetti makarnayı çatala sarmaya devam ediyordum. Dediği gibi kabullenmiş bir şekilde omuzlarımı silkerken, "Başka şansım var mıydı?"diye sordum ve makarnayı ağzıma götürdüm.
Gerçekten harikaydı.
"Eğer vazgeçtiğini söyleseydin Duhan sana engel olmazdı. Bende."son anda kendini de eklemişti. Kolamdan bir yudum aldıktan sonra, "Ama ona borcum olurdu ve ben insanlara borçlu kalmayı sevmem. Özellikle kiralık katillere." dedim kayıtsız bir tavırla.
Dediğim şeye gülümserken kahve gözleri benimkilerle buluştu.
"Bizi bu kategoriye mi soktun?"diye sorduğunda makarnamı neredeyse bitirmek üzereydim. Sosun arttığını görmüştüm, akşam acıktığımda tekrar yiyecektim.
"Şu uygun ortam uygun zaman muhabbetine girmeyelim lütfen."dedim bunların hepsi bahane, dercesine.
"Sonuçta para karşılığında birilerinin ölümüne neden oluyoruz. Aynı matematik."dediklerimi dinlerken yüzünde doğal bir sakinlik vardı ama gözleri, ciddi bir şekilde beni dinlediğini ve sözlerimi aklına kazıdığını haykırıyordu. Gözler her şeyi ele verirdi.
"Birilerinin ölümüne neden olmak seni rahatsız etmiyor mu?"diye sorduğunda aslında bu soruyu benim ona sormam gerektiğini farkettim. Derin bir nefes verdim. Son iki aydır bunu düşünmemeye çalışıyordum.
"Bilmiyorum. Sadece her birinin kötü insanlar olduğunu kendime hatırlatıyorum." Bu cevap onu tatmin etmişe benziyordu. Açıkçası bunları sesli söylemek bir bakıma kendimi daha iyi hissetmemi sağlamıştı. Böyle söyleyince pekte yanlış bir şey yapmıyormuşuz gibi geliyordu.
Aradaki sessizlik, tenime batar bir hal aldığında bu sefer ben ona soru sordum.
"Sen?"dedim biten tabağımın içine bardağımı koyarken.
"Birilerinin ölümüne neden olmak seni rahatsız etmiyor mu?"sadece kahve gözlerini kırparken düz bir ifadeyle benimkilere baktı.
"Düşünmemeyi tercih ediyorum." Ezbere bir cevap gibi duyulmuştu. Açıklamasının yetersiz olduğunu düşünmüş olacak ki devam etti.
"Çoğunlukla ekranın başında olduğum için yaşananlar pek gerçekçi gelmiyor."demek vicdanınu bu şekilde rahat tutuyordu. Peki Duhan nasıl rahat uyuyabiliyordu?
Kafamda dolanmaya başlamış olan yeni soruyla birlikte bakışlarımı Koray'dan kaçırdım. Tabağımı ve bardağımı da alarak bar sandalyesinden indim. Sudan geçirdikten sonra elimdekileri bulaşık makinesine yerleştirdim.
"Hadi sor."dedi birden. Bulaşık makinesinin kapağını kapatan elim orada öylece kaldı. Olduğum yerde dikleşerek Koray'a döndüm. Oturduğu bar sandalyesinde bana dönmüş, meraklı gözlerle beni izliyordu. Kalçamı tezgaha yaslayarak ellerimi üzerine koydum.
Soracağım soruyu ona değilde Koray'a sormam ne kadar doğruydu?
"Hiç birisini öldürdü mü?"diye sordum düşüncemi filtreleme ihtiyacı durmadan. Çünkü öğrenmek istediğim tam olarak buydu. Kılıf uydurmanın anlamı yoktu.
"Tahminin ne?"bunu soran Koray değildi. Sırtımdan yukarıya doğru tırmanan ürperti eşliğinde bakışlarımı mutfak kapısına çevirdim.
Kapının pervazına bir omzunu yaslamış, kollarını da birbirine dolamıştı. Üzerinde gri bir eşofman altı ve beyaz bir tişört vardı. Alnına düşmüş olan saçları nemlenmiş ve hafif kıvırcıklaşmıştı. Kaşları sorgulayıcı bir ifadeyle çatılmışken kıstığı gözlerinin hedefinde doğrudan ben vardım.
Duhan benden bir cevap beklerken, Koray oturduğu yerden kalktı ve aynı benim gibi tabağını sudan geçirdikten sonra makineye yerleştirdi. Konuşmanın ciddiyetine rağmen bu kadar umursamaz bir tavır sergilemesi tuhaftı.
Mutfağın kapısına doğru ilerlerken, sırtı bana dönük bir şekilde "Ben bu konuşmaya dahil olmak istemiyorum."dedi ve bir cevap beklemeden çıkıp gitti. Gerçi kim ne söyleyebilirdi ki?
Mutfağın bir ucunda ben, diğer ucundaysa o vardı. Aramızdaki mesafeye rağmen sarı gözleri ruhumu deşercesine üzerimde bir etki yaratıyordu.
"Tahminde bulunabilecek kadar seni tanımıyorum."haklıydım. Çünkü buna izin vermiyordu. Her şey tek taraflıydı.
Her anlamda.
Birbirine doladığı kollarını çözdü ve yavaş ama yeri sarsmak istercesine sağlam adımlarla bana doğru ilerledi. Yeri sarsma kısmı benim hayal gücümünden kaynaklı olabilirdi.
"Onca şeye şahit olduktan sonra, bu tahmini yapacak kadar beni tanımadığını söylüyorsun. Doğru anladım değil mi?" Her adımı, kalp atışımın kulaklarımda daha şiddetli yankılanmasını sağlarken midemde içimi gıdıklayan bir his belirdi.
"Eylemler, yapılma gerekçelerini göstermez."verdiğim cevap yüzünden kaşları keyifle havalanırken böyle bir şey söylememi beklemediği ortadaydı. Devam ettim.
"Yani evet. Seni tanımıyorum." Aramızdaki mesafe gittikçe kapanırken tüm gücümle mutfak tezgahının kenarına tutundum.
Abimin eski arkadaşı, bana Beril'in adamlarından kaçmama yardım ediyor. Hatta kurşuna diziyor. Bana kıyafetler alıyor ve bazen iltifat ediyor. Kafayı çektiğimde beni topluyor, canı istediği için beni öpüyor ve sonrasında hiçbir şey olmamış gibi sabahında bana kahve getiriyor.
Ve ben onu tanımıyorum.
"Hakkında tahminde bulunamayacağın kadar sana yabancı olan bir adamı öpmen, sencede biraz çelişkili bir durum değil mi?"gözlerimi yumarak dediklerini sindirmeye ve bir çıkış yolu aramaya çalıştım. Beynimdeki hücreler işlevini yitirmişti ve bu hiç işime gelmiyordu. Ben böyle biri değildim.
Toprak ve deniz kokusu katlanılamaz bir hal aldığında gözlerimi araladım. Ellerini tezgaha yaslayarak yavaşça üzerime eğildi ve aramızdaki mesafeyi minimuma indirdi. Kollarının arasında sıkışmış bir şekilde öylece duruyorken kendimi nefes almamak konusunda şartladım. Kokusuna daha fazla maruz kalmamalıydım.
"Hormonlar."diyebildim sadece. Ne saçmalıyordum acaba?
"Hormonlar?"dedi yapmacık bir sorgulayıcılıkla. Yüzünde bundan keyif aldığını belli eden munzur bir ifade vardı. Siktir! Bu ona çok yakışıyordu.
"Bilirsin, alkol beyindeki hipotalamus ve hipofiz bezinin çalışmasını etkiler. Bu da hormonların dengesiz bir şekilde salgılanmasına veya salgılanmamasına neden olur." Keyifle yaptığım açıklamayı dinlerken sırıtışı genişlemişti. Başını hafifçe omzuna eğdiğinde sertçe yutkundum. Ondan bu kadar çok etkileniyor olmaktan nefret ediyorum.
Bakışlarım dolgun dudaklarının altındaki o ölüm çukuruna kaydı. Gözümün önüne dün gece odamda yaşananlar gelince, boynumdan yukarıya doğru yükselen sıcak hava tüm hücrelerimi uyarmıştı. Kaybedeceğimi bildiğim bir tartışmaya girmek tarzım değildi. Değişmeyeceğini bildiğim şeyleri değiştirmeye çabalayarak zaman öldürmek mantıksızdı. Ama söz konusu Duhan Alkan olduğunda bunların hiçbir anlamı yoktu. Çünkü nedenini bilmediğim bir şekilde kendimi ona bağımlı hissediyordum.
"Öldürdüm."derken yüzündeki sırıtış yavaşça silinmişti. Bakışlarımı sarı gözlerinden ayıramazken devam etti.
"Aradığın cevap buysa-"
"Hayır."diye sözünü kestim. Sözleriyle benden kaçmaya çalışıyordu. Sarı gözleri tehlikeli bir renge bürünürken, "Kaç kişi?"diye sordum kayıtsız bir tavırla. Tehlikeli bir noktada durduğumun farkındaydım ama kendimi durdurmaya ihtiyacım vardı. Belki bu sayede ondan uzak durmak için kendime bir sebep yaratmış olurdum.
"Üç."dedi koyulaşmış sarı gözleriyle. Bakışları korkutucu bir hal almışken sertçe yutkundum. Yavaşça üzerime doğru eğilirken nefesimi tuttum. Aramızda bir nefes kadar mesafe kaldığındaysa, "Dördüncüsü olmamaya çalış."dedi ve aniden üzerimden çekildi.
Üzerimden çekildiği anda bedenimi şok etkisine sokan soğukluk tüm hücrelerimi ele geçirdi. Ben bakışlarımı yere indirmişken o, yanımdaki sürahiden bardağına su dolduruyordu. Üzerime eğilmişti çünkü arkamdaki dolaptan bardak almıştı.
Gözlerimi yumdum.
Tezgahın üzerine konan bardağın çıkardığı sesle irkildim. Bakışlarımı sağ tarafıma çevirdiğimde benim için ve kendi için su doldurduğunu gördüm. Benimkini yanıma koymuştu. Bardağa bakmaya son vererek kahvelerimi ona diktim. Bana bakmıyordu.
İçtiği su yüzünden boynunda hareket eden adem elmasına bir süre baktım.
Hayır Anı!
Önüme dönerek kendime duyduklarımı sindirmek için zaman tanıdım.
Üç diye geçirdim içimden. Üç kişinin ölümüne neden olmuş bir adama mı aşık oluyordum ben?
Göğüs kafesimin içindeki organ gittikçe küçülürken canım yanıyordu. Duhan Alkan'ın iki farklı kişiliği vardı.
Birinci kişiliği, neşeli ve eğlenceli olan yirmi bir yaşındaki Duhan'dı. İkinci kişiliğiyse, şiddet bağımlısı ve tehlikeli olup olmamasını umursamadan her şeyi yapabilecek olan diğer Duhan'dı.
Ve ben ilk o korkutucu tarafıyla tanışmış olmama rağmen bu adama çekilmekten kendimi alıkoyamıyordum.
Adım seslerini duyduğumda düşünmeye bir son verdim. Duhan mutfak kapısının önüne vardığında adımlarını durdurdu ve sanki onu izlediğimi hissetmişçesine sarı gözlerini bana çevirdi. Çenesiyle yaslandığım tezgahı işaret ederken, "Suyunu iç."dedi ve yüzüne tehlikeli, varla yok arası bir sırıtış yerleşti.
Sarı gözleri doğrudan benimkilere döndüğündeyse, "Ve nefes almayı unutma."dedi ve arkasına dönerek mutfaktan çıktı.
Bir süre öylece arkasından baktıktan sonra yanıma bıraktığı su bardağına baktım.
"Dördüncüsü olmamaya çalış."
Bu adam yüzünden iki gram kalmış akıl sağlığımı da kaybedecektim.
🌻
Bölüm sonuuu. Kitap sizce nasıl gidiyor? Yorumlarınızı merak ediyorum. Sonraki bölümde görüşmek üzeree
Bölüm etkileşimi
