12. bölüm / 31
Güneş Kapanı12-Hata
Bölümler 31Şu an: 12-Hata
- 1 1-Satır Başı2.515 kelime
- 2 2-Kaybolmuş Hayatlar3.590 kelime
- 3 3-Yeni Düğüm5.251 kelime
- 4 4-Ölüm Meleği6.267 kelime
- 5 5- Kanadı Kırık Anılar5.385 kelime
- 6 6-Çürük Kale5.540 kelime
- 7 7-Annesiz Kedi3.366 kelime
- 8 8-Anahtar Kralı4.180 kelime
- 9 9-Büyük Balık Küçük Balığı Yer5.229 kelime
- 10 10-Şüphe Çıkmazı4.065 kelime
- 11 11-Show5.844 kelime
- 12 12-Hata4.974 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 13-Giz Halatı4.497 kelime
- 14 14-Kötü şeyler yapan İyi Adamlar4.251 kelime
- 15 15-Yanlış3.453 kelime
- 16 16-Ölüm Çukuru5.743 kelime
- 17 17-Yirmi Yedi5.810 kelime
- 18 18-Ayçiçeği4.717 kelime
- 19 19-Tetik4.066 kelime
- 20 20-Suç Ortağı4.557 kelime
- 21 21-İhtimaller Korkuyu Besler4.032 kelime
- 22 22-Alt ve Üst3.203 kelime
- 23 23-Güven4.593 kelime
- 24 24-Karanlık Koridorlar6.119 kelime
- 25 25-Ağır Yükler6.781 kelime
- 26 26-Kalbe Yakın7.725 kelime
- 27 27-En Baştan5.529 kelime
- 28 28-Serbest Düşüş6.511 kelime
- 29 29-Soğuk4.367 kelime
- 30 30-Kör Düğüm3.498 kelime
- 31 31-On Dört ve On Yedi Yaş4.429 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Evettt yeni bölümle, uzun (yaklaşık üç hafta) bir aradan sonra tekrardan buradayım.
Birkaç hafta içerisinde o kadar çok kişi aramıza katıldı ki her gün okunma sayısına bakarken tekrar ve tekrar şok geçiriyorum.
Satır aralarına yaptığınız yorumlar yeni bölüm yazmak için beni o kadar heyecanlandırıyor kiii.
Yorumlarınızı bekliyorum.
Uzatmıyorum ve sizi bölümle baş başa bırakıyorum.
İyi okumalar...
🌻
Kafamın içinde bomba patlamış gibiydi. Bedenimi zorulukla yataktan kaldırıp, sabahın erken saatinde hastaneye gelmiştim. İlk yağmurdan hasta olmuştum. Zorlukla açık tuttuğum gözlerimi yanıbaşımdaki sarı renkteki serum torbasına diktim. Akıyordu değil mi?
Yattığım sedyenin etrafını saran bej rengindeki perde, ufak bir hışırtı sesiyle açıldığında içeri giren kişiye baktım.
"Yine beni nasıl bulsun?"diye sorarken sesim bir fısıltı gibi çıkmıştı. Buruk bir tebessüm eşliğinde yattığım sedyenin yanına gelerek az önce benim baktığım gibi gözleriyle aynı renkteki serum torbasına baktı.
Üzerinde beyaz renkte bir tişört ve jean vardı. Ekim ayında olduğumuz düşünülürse fazla ince giyinmişti. Sarı gözleri, gözlerimi bulduğunda kolumun yanındaki boş yere oturdu.
Bakışlarını yüzümde gezdirirken sarı gözlerinde buruk bir ifade vardı. Dudaklarını alayla büzdüğünde hala fazlasıyla çekici görünüyordu.
"Haklıydın...yanlış elbise seçimi."derken başını hafifçe omzuna yatırarak daha derin bakmaya başlamıştı gözlerime. Bakma bana öyle.
"Ama yine olsa yine aynısını seçerdim."dediğinden anlamazcasına kaşlarım çatıldı. Çatılan kaşlarıma güldüğünde, beyaz dişleri gözler önüne serilmişti. Dudağının altındaki ölüm çukurunda gözlerim takılı kaldı.
Eli, yanağıma değdiğinde şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. Gülümsemesi düşünceli bir hal aldığında, yüzümü yavaşça yüzüme yaklaştırdı.
"Çünkü çok güzeldin."dedi sıcak nefesini yüzümü yalayıp geçerken.
Sarsılarak yatakta dikleştiğimde başım dönmüştü. Gözlerimi sertçe yumarak ellerimle yuvalarını ovuşturdum. Gözlerimi tekrardan açtığımda Duhan burada değildi.
Korkuyla titrek bir nefes verirken yattığım yerde aşağıya doğru kaydın. Bakışlarım serum torbasına kaydığındaysa kaşlarım çatıldı.
Sarı değildi.
Ellerimle yüzümü kapatarak derin bir nefes boşalttım ciğerlerimden. Ona bu kadar çabuk kapılıyor olmam doğru değildi. Doğru kişi Duhan olmamalıydı.
Duhan Alkan, her sayfasında kalbime ağırlık yükleyen acımasız bir kitaptan farksızdı. Çabası olmamasına rağmen gizemliydi ve kendimi o gizemin içinde kaybolma tutkusundan alıkoyamıyordum. Babasına olanlar karışık aile hayatının ufak bir tanıtımı gibiydi. Onu bu kişiye dönüştüren hayatı merak ediyordum.
Ha birde takıntı haline getirdiği bir kız vardı.
Her yerde olan Ay çizimlerinin açıklaması ancak bu olabilirdi.
Ay Prensesi...
Şimdi neredeydi bu kız? Duhan'a bakılırsa, onun kızı terketmediği ortadaydı. Peki kız onu neden terk etmişti?
Kafamı bulandıran düşünceler eşliğinde başımı yastıkta geriye yaslayarak tepedeki led lambaya bakışlarımı diktim.
Kaç saniye böyle dik dik bakabilirim?
Perdenin çekilme sesiyle bakışlarımı aniden ayaklarımın dibine diktim. Kocaman açılmış gözlerimle perdeye bakarken Celal abiyi görmemle derin bir nefes verdim. Celal abi ellerini önlüğünü cebine koymuş, hafif başını omzunun üzerine yatırmış "Yine mi sen?" diye soran bakışlarını bana dikmişti. Ona baktığım üzerinde mor, pembe benekler vardı. Gözlerini kırpıştırarak görüntüyü netleştirmeye çalıştım. Hepsi lambaya uzun süre bakmaya çalıştığım için olmuştu. Yorgun bir gülümsemeyle belirgin ela gözlerine baktım.
"Merhaba."dedim çekinerek. Dudakları gerildi, gülümsüyordu. Fakat bu samimi bir gülümsemeden uzak, imalı bir ifade barındırıyordu.
"Kim taktı sana serumu?" diye sordu çenesiyle serumu işaret ederken. Cevabı zaten biliyordu.
"Ben kendim taktım." dedim onu hiç bekletmeden. Bir adımda yatağa yaklaştı ve perdeyi geri kapattı. Bıkkınlık dolu bir nefes verdikten sonra yanıma gelerek başımda dikilmeye başladı.
"Derdin ne senin?"diye sorarken tek gözünü kırpmıştı. Kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatırken beni zorlayan gözlerimi, saniyelik yumdum.
"Bir derdim yok. Geldim kendime serum taktım. Bitince de gideceğim." Cümle bittiğinde gözlerimi araladım. Biraz daha uyusam olmaz mıydı?
Celal abi tekrardan seruma baktı. Bıkkınlık dolu bir nefes verdikten sonra bana döndü. Baştan aşağıya beni süzdükten sonra "Bir sorunun var senin. Son zamanlarda tanıdığım Anı gibi davranmıyorsun."dedi beni kandırmazsın, dercesine.
İçinde olduğum durum ne eski Anı'dan alışkın olduğum koşullara sahipti ne de eskisi gibi hayatımda az sayıda insan vardı.
Artık gözleriyle beni kavurup, gülüşüyle dudağının altındaki o çukura çekinmeden gömecek biri vardı.
Bu kadar kısa sürede hayatımda meydana gelen değişiklerin beni korkutması gereksede içimde böyle bir duygu yoktu.
Sanki en başından beri olması gereken buymuş gibi hissediyordum.
Büyüme düşüncesi, küçüklükten beri nefesimi kesiyor olsada bir lanet gibi hızlandırılmış şekilde bana dadanmış haldeydi. İlkokul ve ortaokulda atladığım sınıflar ve muhattap olduğum insanlar yüzünden, yaşıma kıyasla yüklenmeye çalıştığım sorumluluklar bazen sınırlarımı aşabiliyordu. Aynaya her baktığımda kendime alt tarafı on dokuz yaşımda olduğumu hatırlatmaya çalışıyor olsamda ne kafamın içindeki canavarlar ne de çevremdeki insanlar işimi kolaylaştırmıyordu.
Sahip olduğum zeka lanetimdi.
Bana yüklediği sorumluluklarla birlikte benden götürdükleri de can yakıcıydı.
Gerçeklik can yakıcıydı.
Ve gerçeklik kaçınılmazdı.
Celal abinin yüzüne tereddütle bakarken, üstesinden gelmeye çalıştığım şeylerin ciddiyetini bir kez daha kavradım. Amcamdan habersiz bir şekilde Fred'in tedavisini bu hastaneden yapabilir miydik? Aklıma bir fikir gelmişti.
"Senden bir konuda yardım istesem...aramızda kalır mı?"diye sorduğumda ela gözleri merakla kısıldı. Bakışları yüzümde dolanırken bir cevap arıyormuş gibi bir ifadesi vardı. Aradığı şeyin ipucunu bile bulamamış olacakki, "Nasıl bir şey olduğuna bağlı." diye karşılık verdi.
Başımı hafifçe, dediği şeyi kabul edercesine salladım. Celal abinin bana her koşulda yardım edeceğini biliyordum.
"Fred'in tedavi edilmesi gerekiyor."çaresizdim ve artık ne yapabileceğim bilmiyordum. O yıkar, ben toparlardım. Şimdi de bunu yapmam gerekiyordu ama artık ona yardım edecek gücü kendimde bulamıyordum. Kafamın içindeki makine çalışmayı bırakmış gibiydi.
Celal abinin kaşları "Öyle mi?"diye sorarcasına havalandığında, olduğum yerde küçüldüğümü hissediyordum. Bu iki olmuştu. İkinci kez birisinden yardım istemiştim. Ve ikiside hayatımı zorlaştıran iki adam yüzündendi.
Fred'le hiçbir zaman ikiz kardeş olamamıştık. Atladığım sınıflar yüzünden hep abimle aynı dönemde okumuştum ve bu abimle birbirimize yakınlaştırmıştı. Bu yüzden Fred'ten daha çok abim ikizim gibiydi. Fred benim için sadece baş belası bir kardeşti. Ama o üzerime yürüdüğü güne kadar bu canımı sıkmıyordu. Evet, baş belasıydı ama hiçbir zaman bu kadar canımı yakmamıştı.
Abimde Fred'te beni gereğinden fazla iyi tanıyorlardı ve aniden hayatımın ortasına herhangi birini oturtmayacağımı bilirlerdi. Ama son bir buçuk aydır hayatımın ortasında kocaman bir Duhan vardı. Abim, Duhan'ın nasıl bir hayatı olduğunu biliyordu ve benim nasıl bir şeye bulaştığımı tahmin ediyordu. Fakat bu konuda bana hesap sorma hakkını henüz ona vermemiştim. Muhtemelen bir sonraki yüz yüze gelişimizde detayları öğrenmeye çalışacak ve bana sormadan benim için çıkış yolu arayacaktı. Ama ne ben onun bulduğu veya bulacağı çıkışa ilerlemek istiyordum ne de Duhan'la yaptığımız bu şeyim detaylarını öğrenmesini. Bu konudan Duhan'la konuşmam gerekliydi.
Fred, Duhan'ın akşam yemeğine geldiği gün bir şeyleri kafasında birleştirmeye başlamıştı. Fakat onun uyuşmuş beyninin bu durumu çözümlemesi fazlasıyla uzun sürecekti. Bu konuda kendimden öylesine emindim ki...
Çünkü Fred bencil herifin tekiydi. Yaptığı tüm bunlar şımarıklıktı ve sonrasını düşünmüyordu bile.
Ama sorun değil.
Anı toparlar.
"Halis bey'in haberi olmadan sana nasıl yardım etmemi bekliyorsun?"diye sorarken senindeki alaycılık bunun imkansız olduğunu haykırıyordu. Zorlukla açık tuttuğum kahvelerimi onunkilere diktim.
"Bu hastanede çok şey dönüyor. Amcam bir tanesini bilmezse sıkıntı çıkmaz."sesimdeki imalı ifade onu şaşırtmıştı. Tek kaşı sorgulayıcı bir şekilde havalanırken,"Neyden bahsediyorsun?"diye sordu sesini alçaltarak.
Yattığım yerde dik bir pozisyon alarak bakışlarımı sol tarafımdaki serum torbasına çevirdim. Bitmişti.
"Hangisinden başlamamı istersin? Doktor Leyla'nın yaptığı şeylerden mi bahsedelim? Yoksa 5248 numaradaki çok gizli hastadan mı?"sözlerimle birlikte Celal abinin çenesi kasılırken dudaklarımda tehlikeli bir tebessüm peyda oldu. İstediklerimi yaptırmak için tehdit etmem gereken kişinin Celal abi olması canımı sıkıyor olsada, kardeşim için bunu yapmam gerekiyordu. Hem...neden direkt "Tamam"dememişti ki? Eğer öyle deseydi bu yüzümü görmek zorunda kalmazdı.
Ben damar yolunu taktığım gibi çıkartırken Celal abinin keskin bakışlarını üzerimde hissediyordum. Diyecek bir şeyinin olmadığını biliyordum çünkü aksini iddia edebileceği bir argümanı yoktu. Köşeye sıkışmıştı ve bana yardım etmek zorundaydı. Aksi takdirde buradaki herkesin meslek hayatını bitirebileceğimden şüphesi yoktu.
Köşeden aldığım pamuğu elimin üzerine bastırırken başımı kaldırdım ve bir cevap vermesini bekleyerek Celal abinin gerginlikle buruşmuş yüzüne baktım.
Bıkkınlıkla bir nefes vererek, çaresiz bir şekilde ela gözlerini yüzüme sabitledi.
"Tamam...Fred'i hastaneye getir. Gerisini ben halledeceğim."dediğinde suratımda çocuksu bir mutlulukla gülümseme oluştu. Çözüme ulaştığım için kafamın içindeki kemirgenlerin yemeğini vermiş gibiydim. Sonunda beni rahat bıraktıkları için derin bir nefes verdim.
Celal abi yenilginin verdiği çaresizlikle perdeyi çekip dışarı çıkarken, oturduğum yerde geriye yaslandım. Demir, komodinimsi şeyin üzerinde duran telefonu alarak hiç düşünmeden Ecem'i aradım. Bir süre düzenli bir şekilde çalan telefonun sesini dinledikten sonra Ecem çok geçmeden telefonu açmıştı.
"Efendim, görümce."dediğinde yüzümü buruşturdum. Ama sonrasında gülmüştüm.
"Evde yemek var mı?"diye sorarken boğazım kuruduğu için öksürmüştüm. Ecem, düşünceli bir şekilde "hmm"ladıktan sonra "Sanırım yok bitanem ya."bunu derken sesi üzgün çıkmıştı çünkü evde yemeğin olmaması demek benim aç kalmam demekti. Üşüttüğüm için dışarıdan yemek istemiyordum ama anladığım kadarıyla başka çarem kalmamıştı.
"Benim dersim şimdi bitti. Mesaimin de başlamasına bir buçuk saat falan var. İstersen kafede beraber bir şeyler yiyelim. Hem, sesin kötü geliyor. İyi misin?" Tek bir kişi olsa bile, iyiliğimi isteyen birinin olduğunu bilmek güzeldi. Yüzümde kontrolüm dışında tatlı bir gülümseme oluştuğunda "Tamam, geliyorum."diye Ecem'i yanıtladım.
🌻
"Keşke sende okulun kulüplerinin etkinliklerine katılsan? Hem sosyalleşmiş olursun."önümdeki soslu tavuğu parçalara ayırmaya son vererek karşımda oturan Ecem'e döndüm. Buraya geleli nerdeyse bir saat olmuştu ve bir saattir hastanenin artık beni yormaya başladığına dair argümanlarını bana sunuyordu. Aslında haklı olabilirdi. Staj yüzümden hastanede geçirdiğim sürede ister istemez artmıştı ama beni yoran şey hastane değildi.
"Zamanım yok benim." dedim omuzlarımı umursamazca silkerken. Ciddi misin? Dercesine gözlerini devirdikten sonra elindeki çatalı tabağının yanına koydu.
"Öncelikle..."diye lafa girdi sakince. Tabağının yanındaki peçeteyi aldıktan sonra dudaklarını sildi
"Gün yirmi dört saatten oluşuyor ve sen haftasonları dışında sadece dört saat uyuyorsun. Yani hastanede geçirdiğin fazladan zamanı biraz olsun kendine ayırabilirsin."bunları söylerken fazlasıyla sakindi ama içten içe "Yaşının insanı ol!"diye bana haykırdığından emindim. Ecem de benden üç yaş büyüktü ve ister istemez bazen içinden uyuz bir abla çıkabiliyordu. Bundan şikayetçi değildim fakat alışkın olduğum sınırların dışına çıkmamı istemesi beni geriyordu.
Sandalyede geriye yaslanırken bakışlarımı bir kurtarıcı ararcasına restaurantta gezdirdim. Ecem'in dilinden kurtulmam için birine ihtiyacım vardı.
"Ben insan sevmiyorum."derken önümdeki kolamdan bir yudum aldım. Göz ucuyla Ecem'e baktığımda, tek kaşını kaldırmış bir şekilde bakışlarını bana dikmişti.
"Dedi, tanımadığı insanlara yardım edebilmek için tıp okuyan kadın."cümlesinin sonunda nokta gibi otuz iki diş sırıtırken gülüşü alaycıydı. Haklı sayılırdı. Kendimi düzeltme gereksinimi duydum.
"Ben...hayatıma yeni insanlar almayı sevmiyorum." dedim bilmiş bir tavırla. Kulüpler insanlarla tanışmamı sağlardı ve ben yeni insanlara kendimi tanıtmaya çalışarak zaman harcamak istemiyordum.
Ecem dudaklarını birbirine bastırarak kahkaha atmamak için kendini zorladı. Masanın üzerinden biraz bana doğru eğilerek, bir sır verirmişçesine "Duhan'ı aldın ama?"dedi sorarcasına altındaki anlamı ortaya çıkartmaya çalışarak.
"Ben onu hayatıma isteyerek almadım bir kere."derken yanlış olan düşüncesini düzeltmek için çabalayan bir şekilde. Ecem beni geriyordu.
Bıkkınlıkla derin bir nefes verirken bakışlarım restaurantın açılan kapısına takılı aldı. Siyah postalları, pantolonu ve üzerindeki yakaları kürk, kahverengi ceketiyle beraber içerideki tüm bakışlar ona döndü. Kumral saçları her zamanki gibi dağınıktı ama bu onun karizmasından bir şey götürmüyordu. Kemerli burnuna rağmen bu kadar güzel olması haksızlıktı. Kendinden emin havası, tüm mekanı sarmışken sarı gözleri benimkileri buldu.
"O hayatıma, kendi girdi."diyebildim sadece. Kitlenmiş bir şekilde onu izlerken, kafamın içindeki kemirgenlerin dişlerini geçirmesiyle kendime geldim.
Yüzünde bakışlarımdan zevk aldığını haykıran, arsız bir sırıtış belirdiğinde ellerimle yüzümü kapattım.
Sikeyim ya!
Çocuğa bön bön bakarsan tabi sana güler.
Aptal!
Bir dakika...neden buradaydı ki?
Hızlıca ellerimi yüzümden çekerek, sorgulayıcı bir biçimde çatılmış kaşlarım eşliğinde masaya yaklaşan Duhan'a bakışlarımı diktim. Ecem çoktan omzunun üzerinden Duhan'a dönmüş, neden böyle bir ruh hali içerisine girdiğimi anlamıştı.
Masanın yanına geldiğinde, yamuk gülümsemesiyle "Merhabalar."diyerek ciddiyetsiz-dramatik bir giriş yaptığında, Ecem'in gülümsemesi genişlemişti.
Ecem neşeli bir şekilde "Hoş geldin!"derken masadan kalkmıştı.
Hop hop!
Nereye gidiyorsun?
"Nereye?"diye sorarken dehşete kapılmıştım. Beni onunla yalnız mı bırakacaktı?
Ecem, kolundaki saatine kaçamak bir bakış attıktan sonra "Mesaim başladı."demekle yetindi ve koşar adımlarla yanımızdan uzaklaştı. Onun ardından, yetişmek için dakikalarca koştuğum ama yetişemediğim otobüse bakar gibi bakarken, zorlukla gergin bakışlarımı Duhan'a çevirdim. Sarı gözleri zaten üzerimdeydi.
Eliyle az önce Ecem kalktığı için boşalan sandalyeyi göstererek, "Oturabilir miyim?"diye sordu izin vermeyeceğime dair tereddütünün olduğunu fısıldayan ses tonuyla.
Derin bir nefes verdim.
"Zaten oraya oturman için Ecem kalktı."sesli düşünmüştüm. Dikkatle beni dinlediğini bildiğim için kısa kestim.
"Oturabilirsin yani." Derken çenemle karşımdaki sandalyeyi işaret etmiştim. O karşıma otururken bakışlarımı ondan kaçırarak mekanın içinde gezdirmeye başladım. Bugün perşembeydi, şanslıydım ki bugün sadece tek bir dersi kaçırmıştım. Öğle arası olduğu için ve okulun yakınlarındaki kaliteli tek tük mekanlardan olduğu için Miraj fazla doluydu. Burayı seviyordum çünkü restaurant olmasına rağmen sıcak bir havası vardı. İç mekanı ders çalışmak için güzel ortama sahipti.
"Evden çok erken çıkmışsın."Duhan'ın sesiyle ona dönmek zorunda kaldım. Sandalyesinde rahat olduğu belli olan bir şekilde yayılarak oturuyordu. Ellerini masanın üzerinde birleştirmişti.
Sol elini saran beyaz bandajda bakışlarım takılı kalmıştı.
Solaktı.
İster istemez sağ elime bakışlarımı indirdiğimde, o adamın suratına attığım yumruk yüzümden sarı ve yeşil arası bir renkte olan elime baktım. Verdiği krem sayesinde ağrım ve şişliğim olmamıştı ama yinede elimin üzerinde dün geceden küçük bir hatıra vardı.
"Evet, kendimi iyi hissetmiyordun bende hastaneye gittim." Gayet normal bir şeyden bahsediyordu ve kendimi nedensizce sorguya alınmış gibi hissediyordum. Bunun verdiği huzursuzlukla oturduğum yerde kıpırdandım.
"Haber verebilirdin. En azından güvenli bir şekilde hastaneye ulaşmanı sağlardım."Güvenli, kelimesine vurgu yaptığı için yüzümü buruşturdum. Yolun başındaki taksi durağındakilerle konuşmuş olamazdı değil mi?
"Sonuç olarak hastaneye gidebildim." Kendimi savunmaya başlamam gerekliydi.
"Yolda bayılmışsın, Anı. Adam seni hastaneye yetiştirmek için iki radara takılmış."derken sinirlenmişe benziyordu.
"Ben bayılmadım." aynen Anı, aynen.
"Öyleyse adam sana seslendiğinde neden cevap vermedin?"cevap ararcasına havalanan tek kaşıyla beraber sarı gözlerinin hedefindeydim ve bu beni fazlasıyla geriyordu.
"Yabancılarla konuşmayı sevmiyorum."gerilince saçmaladığımı söylemiş miydim?
"Beş yaşında mısın sen?" Yüzünü buruşturarak sorduğu bu soru artık sinirlenmeye başlamamı sağlanıştı.
"İnsan vücudu, uzun süreli stres durumunda kortizol salgılar ve bu da bağışıklığı düşürür. Benimde insan olduğum düşünülürse, son zamanlarda bağışıklığım düştü." Yüzündeki kaslar, her saniye daha da gevşerken sarı gözlerinde adlandıramadığım bir duygu yer edindi. Kaşları hafifçe çatılırken, ortalarında şüphe çukuru oluştu.
"Seni strese sokan ben miyim?"derken sesindeki merak oldukça gerçekti. Hata yapıp yapmadığından emin olamayan bir çocuk kadar masum görünüyordu. Arada sırada karşımda beliren bu adamın nasıl olupta böylesine karanlık bir hayata sürüklendiğini merak ediyordum.
Ağzım şaşkınlıkla aralanmışken gözlerimi kırpıştırdım.
"Ya-yani, evet."derken kekelediğim için kendime küfür ettim. Ne diyordum ben? Fazla dürüsttüm ve o bunu haketmiyordu.
"Her neyse."derken başımı iki yana salladım. Oturduğum yerden kalkarken sandalyeme astığım bez çantamı omzuma taktım. Sorgulayıcı bir şekilde çatılmış kaşları eşliğinde sarı gözlerini üzerime dikmişken aynı şekilde ona baktım. Neden gelmişti ki buraya? Her neyse.
Hiçbir şey demeden masadan uzaklaşırken, adımı seslenmişti ama duraksamadan ilerledim.
Restauranttan çıktığım esnada bakışlarımı işlek caddede gezdirdim. Bir taksi çevirip babamın şirketine, abimin yanına gitmem gerekliydi. Bugünün yapılacaklar listesi fazlasıyla kabarıktı.
Ben caddede gelişi güzel ilerlerken kolumdan sertçe tutulduğumda istemsice olduğum yerde dönmek zorunda kaldım. Bıkkınlıkla bir nefes vererek başımı hafifçe kaldırarak bakışlarımı güzel yüzünde gezdirdim.
"Sorun ne? Bilmeden bir şey mi yaptım sana?"sorduğu soru karşısında kaşlarım alayla havalanırken "Bilmeden?"diye sordum şaşkınlıkla. Kolumu çekerek elinden kurtulduğumda, bu fevri hareketlerimi sorguladını yüzünden rahatlıkla anladım. Maske takmadığı nadir anlardandı. En azından artık bana karşı fazla iyi bir oyunculuk sergilediğinin farkındaydım.
"Beni takip ediyorsun Duhan."derken başımı onaylarcasına salladım; her şeyin farkındayım, dercesine.
"Birden şans eseri markette karşıma çıkıyorsun ve annemin evine akşam yemeğine katılıyorsun." Artık kendimi tutamıyordum ve tutmak istediğim de söylenemezdi. Bana karşı açık olmak zorundaydı. En azından işinde ona yardım etmemi istiyorsa.
"Birkaç gün sonra okul çıkışında Beril karşıma çıkmışken bir anda oraya gelip beni ondan kurtarıyorsun."Derin bir nefes vererek, sakinleşmek adına bakışlarımı etrafta gezdirdim. Hızlıca yanımızdan geçen arabalardan hiçbiri taksi değildi. Bu biraz daha sinirlenmeme neden olmuştu.
"O akşam giymem için bana kıyafet alıyorsun ve ben sana kaç numara ayakkabı giydiğimi bile söylememiştim." Konuşmanın hararetiyle ellerim havalanırken histerik bir kahkaha dudaklarımdan dışarıya sızdı. Beni dinlerken yüz ifadesi o kadar sert duruyordu ki bir an susmak ve konuşmaya devam etmek adına duraksadım. Ama konuşmak en mantıklı olandı. Çünkü sorunlar konuşularak çözülürdü.
"Ya ben buçuk numara giyiyorum! Sen bu bilgiye nasıl ulaşmış olabilirsin?"Sarı gözleri dikkatlice beni izlerken ellerimi saçlarımdan geçirdim.
"Peki bugüne ne demeli?" Ellerimi iki yana açarak içinde olduğumuz durumu anlatmaya çalıştım.
"Ben sana Ecem'in çalıştığı kafeyi hiçbir zaman söylemedim."derken başımı iki yana salladım.
"Bu mu senin ortağına saygın?"İki adım ona yaklaşarak dibine girdim. Artık yüzünü görebilmem için başımı daha da kaldırmam gerekiyordu. Yüzlerimiz arasında santimler vardı ama istikrarlı bir şekilde devam ettim.
"Ne oldu, seni senden tanımaya çalışıyoruma?" Sorumla birlikte sertçe yutkunduğunda adem elması yukarı aşığaya oynadı. Bakışlarım adem elmasından yukarıya doğru tırmanırken kasılı çenesinde ve dolgun dudaklarında birkaç saniye duraksadım. Dibine girdiğim için tüm hücrelerimi uyaran kokusu sağlıklı düşünebilmeme engel oluyordu. Anlamsızca bundan rahatsız değildim. O yanımdayken beynimi kafa tasımdan çıkartıp kenara da koyabilirdim. Ne diyorsun Anı?
Başımı hızlıca iki yana sallayarak kendime gelmeye çalıştım. Kısılmış sarı gözleriyle beni izlerken, dudakları düz bir çizgi halini almıştı. Verebileceği, saçmada olsa bir cevabı yoktu.
Başımı yavaşça onu onaylarcasına sallarken "Bende öyle düşünmüştüm."diye mırıldandım. Ne bana ne de benim hayatıma saygı duymuyordu. O kıza karşı da böyle miydi?
Ona sırtımı dönerek cadde boyunca ilerlemeye başladım. Çok geçmeden bir taksi bulup kendimi içine attığımda, omuzlarımda ağırlık hissetmeye başlamıştım. Bu ağırlığının nedeni onun üzerine fazla gitmem miydi?
Hayır üzerine fazla falan gitmedin! O sana saygı-
Tamam tamam başlama yine.
Taksiciye adresi söyledikten sonra başımı koltukta geriye yasladım. Duhan hayatıma girdiğinden beri gerçeklerimle beni yüzleştiriyordu ve mental olarak artık bunları kaldırabileceğimi sanmıyordum.
Fred'in eskiye dönmesi, abimin araba yarışlarına sahiplik yapması -ki bunun yalnızca araba yarışlarıyla sınırlı kaldığını sanmıyordum- annemin buraya geçici olarak taşınması ve dibimde olmasına rağmen ondan çekindiğim için yanına gidememem...
Ve Duhan'ın ailesiyle abim ve babamın bağlantısı.
Ellerim bağlı gibiydi kendimi fazlasıyla çaresiz hissediyordum. Tıp fakültesine başladığımdan beri sadece kendi hayatıma, derslerim ve hastaneye, odaklıydım. Beril'in babamla evlenmesiyle birlikte farkındalığım bir nebze olsun artmış olsada yinede bencilce kendi hayatıma odaklandığımdan kimseyi umursamamıştım. Doğru olan neydi? Tüm bu şeylerden sıyrılmış bir şekilde kendime yeni bir hayat inşa etmem mi yoksa çevre de olup bitenleri görüp tedbirli ilerlemek mi? İnsanların derdini dert edinebilecek bir kapasitem yoktu.
Ama Duhan beni buna zorluyordu.
Holdingin önünde taksi durduğunda bir süre arabanın içerisinden heybetli binayı izledim. Buraya gelmeyeli kaç yıl olmuştu?
Ücreti ödeyip arabadan indiğimde ayaklarım geri geri gidiyordu. Büyük dönen kapının önünde duran siyah Mercedes'te bakışlarım bir süre takılı kaldı. Bu o geceki değildi ama ona çok benziyordu.
Vale, arabayı alıp kapıdan uzaklaşırken arabanın ardından bakakalmıştım.
"Ne kadara sattın beni Halil?"
"Ben sizi satmadım!"
Zihnimde yakılanan silah sesiyle irkildim. Zorlukla ayaklarıma komut verirken, kendimi dönen kapının içinde buldum. İçeriye girdiğim anda bedenimi saran ürpertiyle ilerlemeye devam ettim.
Holdingin girişi fazla ışıltılıydı. Tüp şeklindeki asansörlerin paralelindeki taşlı avize oradaki varlığını adeta haykırıyordu. Genel olarak bakıldığında girişe gri, beyaz ve gümüş renkleri hakimdi. Şimdi kasılarak geçtiğim bu yerden bir zamanlar sevinçle zıplaya zıplaya geçtiğim gerçeği yüzüme tokat gibi çarparken, istikrarlı adımlarla tüp şeklindeki asansörlere doğru ilerledim.
Her kata sadece orada çalışan personeller girebildiği için bulunduğum yerde kart okutma sistemi yoktu. Yönetim katına asansöre binildiği anda girilen numaralı şifre ile çıkıldığından dolayı herkesin o kata çıkmasına izini yoktu. Tabikide ben o herkes grubunun içine girmiyordum. Şifrenin bir kısmını doğum tarihimin oluşturduğu düşünülürse, o kata çıkamamam saçma olurdu.
"Pardon hanımefendi!"bana seslenildiğini düşünerek asansörlere doğru ilerlemeye ara vererek olduğum yerde durdum. Omzumun üzerinden bana seslenen kadına döndüğümde, kalem eteği ve yüksek topuklularına rağmen bana doğru koşmaya devam ediyordu. Duruyordum işte. Koşmasına ne gerek vardı?
Yirmilerinin sonlarında gibi görünüyordu. Omuzlarında biten siyah saçlarına özenle şekil verilmiş gibiydi. Elinde tuttuğu telefonun ekranı açıktı. Her an güvenliği arayacakmışçasına tetikteydi.
Ona tamamen döndüğümde karşımda durdu ve kendine birkaç saniye soluklanmak için izin verdi. Ardından dikleşerek, "Katlara yanınızda bir personel olmadan ne yazıkki çıkamazsınız."dedi oldukça mesafeli bir şekilde. O bunları söylerken bakışlarımı etrafımda gezdirdim.
"Birinin bana eşlik etmesine ihtiyaç dayacağımı sanmıyorum."derken gözlerim, yirmilerinin sonundaki sekreter olduğunu düşündüğüm kızın mavi gözlerini buldu. Kızın kaşları düşünceli bir şekilde çatılırken, "N'için gelmiştiniz? Size yardımcı olayım?"derken ses tonundaki sorgulayıcı ifadeye ek olarak gerginlik vardı. Olay çıkartmamdan korkuyora benziyordu.
"Cenk Erel'le görüşecektim." Kızın kaşları gevşerken beni baştan aşağıya süzmüştü. Yüzünde alaycı bir gülümseme oluştuğunda kaşlarım keyifle havalandı.
Beni abime dadanan kızlardan sanmıştı.
Acaba Ecem burada olsa ne düşünürdü?
"Randevunuz yoksa ne yazıkki size yardımcı olamam."derken randevum olmadığından fazlasıyla emindi. Hadi ama! Babamın şirketinde bile dış görünüşle mi insanlar yargılanıyordu?
Elindeki telefonda bir numaraya tuşlayarak, elini seri bir şekilde kulağına götürdü. Ne yaptığını dikkatli bir şekilde izlerken yüzümde acıklı bir gülümseme oluştu. Samimi değildim.
Sekreter kız, telefonu kulağından çekerken eliyle kapıyı işaret ediyordu. O yönden buraya gelen üç korumayı görmemek mümkün değildi.
"Güvenlik arkadaşlarım size dışarıya kadar eşlik edecek."derken yüzünde samimiyetsiz bir gülümseme vardı.
"Anı!"asansörlerin olduğu taraftan gelen tanıdık sesle omzumun üzerinden o tarafa doğru döndüm. Koca cüssesiyle Efraim abi buraya doğru gelirken tekrardan önüme döndüm. Sekreter kız, kaşları çatılmış bir şekilde bize doğru gelen Efraim abiye bakarken yanımıza gelmiş olan görevlilere baktım.
"Güvenlik arkadaşlarını da buraya kadar yormuş oldun."derken Efraim abi artık yanımda dikiliyordu. Sigara molasına denk gelmem güzeldi. Normal şartlarda o kattan aşağıya indiğini sanmıyordum. Kız, bakışlarını yüzüme çevirdiğinde yüzümün keyifle gerilmesine engel olamamıştım.
"Boşu boşuna gelmiş olmasınlar, sana kapıya kadar eşlik etmekten mutluluk duyacaklarına eminim. Biraz hava alsan iyi olacak."derken gülümsemem hastalıklı bir şekilde daha da genişlemişti. Kızın çatık kaşlarının altındaki mavi gözleri, yanımdaki Efraim abiye dönerken "Efraim bey?"diye sordu.
Başımı hafifçe kaldırarak yanımdaki Efraim abiye baktım. Babamın yakın korumasıydı.
Boyu neredeyse bir doksandı ve yaşına göre fazlasıyla dinç bir vücudu vardı. Türkiye'ye taşındığım günden beri üzerinde olduğunu düşündüğüm takım elbisesinden gelen deodorant kokusuna fazlasıyla alışkındım. Kahverengi pis sakalı kırışıklıklarını gizlediği için kırk sekiz yaşından daha da genç duruyordu.
Açık kahve gözleri karşımda dikilen kızda sabitlendiğinde, "Yaptığın şeyin saygısızlık olduğunun umarım farkındasındır, Tuğçe."derken kız şaşkınlıkla mavi gözlerini kırpıştırdı. Sevecen bir ifadeyle elimi uzattım. Sevecen olduğu yalandı.
"Anı Erel...memnun oldum Tuğçe."sekreter kız önce uzattığım ele sonrasında da yüzüme baktı. Mavi gözleri dehşete kapılmış bir şekilde açılırken bir an dengesini sağlayamadığı ve arkasındaki güvenliklere doğru geriledi. Güvenlikler kızı tuttuklarında gözleri kapanır gibi oldu. Başımı hafifçe omzuma doğru yatırarak kızı inceledim. Yüz rengi değişmiş gibiydi.
"Tansiyonu düştü galiba. Ayran verin bir şeyi kalmaz."birde uzanabiliyorsa bir yere uzandırın ve ayaklarını birazcık havaya kaldırın. Bayılmak üzere olan sekreteri umursamayarak arkama, asansörelere doğru ilerledim. Efraim abi yanımda ilerlerken benden önce davranarak asansörlerin düğmesine bastı. Asansörlerin karşısında dikilmeye başladığımda Efraim abinin erkeksi kıkırtısı kulağımda yankılandı. Ona dönerken bende gülüyordum.
"Gerçekten kovulacağını düşünüyor."gülümsemem genişledi. Bu korku ona yeterdi. Dış görünüşüyle insanları yargılamaması gerektiğini öğrenemliydi. Bu nasıl bir muameleydi böyle.
"Bana adımla seslendin. Bu holdinge gelebilecek, Türkiyede kaç tane Anı olabilir ki?" Bu esnada asansör kata gelmişti ve içeriye girmem için bana öncelik tanımıştı.
"Onlara da haksızlık etme. Holding sahibinin kızını bu şekilde hayal etmediklerine eminin. Özellikle Cenk ve Fred'i gördükten sonra."tek kaşımı kaldırmış bir şekilde ona bakarken, katın düğmesine bastı ve şifreyi girdi.
6.21.6.15.98
Bakışlarım birkaç saniye şifrede takılı kalmıştı.
6 Nisan 2002, Fred ve benim doğum tarihlerimizdi.
21 Şubat 2000'se abimin.
15 Mayıs 1965 babamın ve 98 de annemle tanıştıkları yılı temsil ediyordu.
Aslında alfabedeki harfleri sırasıyla numaralandırdığımızda 6 sayısı "E", 21 sayısı "R", 15 sayısı da "L" ye denk geliyordu.
EREL98
Güzel bir denk gelişti.
"Yinede sergilediği tavır hoş değildi. Yüzümü magazinde eskitmediğim için bana böyle bir tavır sergilemeye hakları yok."derken fazlasıyla sakindim. Çünkü haklı olduğumun ikimiz de farkındaydık. Kata çıkan tüp şekildeki asansörün içindeyken, gerilmeye başlamıştım. Gözlerimi yumarak sakinleşmek için kendime izin verdim.
Bu şirketin kapıların ardında dönen konuşmaların sonunun nerelere varabileceğini öğreneli yıllar oluyordu. Artık anılarımda var olan bu gerçeklerin benden götürdüklerinin hesabını sormak için fazla yorgundum. Yanımda dikilen Efraim abiye baktığımda yüzümde buruk bir gülümseme oluştu.
Türkiye'ye ilk taşındığım zamanlarda, babam işte olduğunda Efraim abiyi başımıza dikerdi. Annesi Hamide teyze ne kadar Fred ve bana bakıcılık yapıyor olsada yaşından dolayı bizimle oyun oynamakta fazlasıyla zorlanıyordu. Ama Efraim abi öyle değildi. En az babam kadar ilgili ve sevecendi. Hatırlıyorum da ilk türkçe kelimemi bana Efraim abi öğretmişti.
Muhlama.
Gerçi bunun türkçe olup olmadığımdan emin değildim. Türkiye'ye ilk geldiğimizde Hamide teyze, beni ve Fred'i fazla zayıf bulduğu için günde beş öğün yediriyordu. Bu yüzden de yemekleri bize sevdirmeye çalışıyordu. Fakat ben pek yemek seven biri değildim. En azından o zamanlar. Efraim abi Rizeliydi ve annesine bize muhlama yapmasını söylemişti. Fakat Hamide teyze yağsının ağır gelmesinden korktuğu için daha önce yapmayı hiç düşünmemişti. Sonunda ikna olup muhlama yaptığında ömrüm boyunca aşık olacağım yemeği ilk kez tatmış olmuştum.
Efraim abi, babamın koruması olduğu için İtalyada yaşadıkları dönemde onunla beraberdi ve bu yüzden italyanca biliyordu.
Ona bunun ne olduğunu sorduğumda "Muhlama."diye beni yanıtlamıştı, oldukça ciddi bir şekilde ama altı yaşında ana dili yabancı bir çocuk olarak muhlama diyememiş "Muma." diyerek onu gülme krizine sokmuştum.
Güzel günlerdi.
Kata geldiğimizde Efraim abi, "Cenk, babamın eski odasında."dedi çekingen bir ifadeyle. Buraya babam için gelmiş olmamı umuyordu. Asansörden indiğimde o da inmişti. Dediği şeyi onaylarcasına başımı sallayıp yanından gideceğim sırada, adımı söyleyerek beni durdurdu.
Tekrardan ona döndüğümde göz ucuyla babamın eski odasının yanındaki, babamın yeni odasına baktı. Ardından kahve gözlerimi bana çevirdi.
"Babanın açıklama yapmasına izin vermelisin."dedi çekingen ama bir o kadar samimi şekilde. Bıkkınlıkla derin bir nefes verdim.
"Her şey zamanında yapılmalıydı Efraim abi." dedikten sonra yüzümde acıklı bir gülümseme oluştu. Az önce onun baktığı kapıda bakışlarımı takılı kaldı.
Babamı çok özlemiştim.
"Yardım ettiğin için teşekkür ederim."omuzlarıma yüklenen ağrılıklar eşliğinde, Efraim abinin cevap vermesini beklemeden ona arkamı dönerek abimin odasına ilerledim. Efraim abinin görüş açısından çıktığımdan emin olduktan sonra abimin odasına açılan kapının yanındaki duvara yaslandım.
Koridor fazla sessizdi. Kafamın içinin aksine...
Aradığım cevaplara ulaşmak için insanları sıkıştırmak zorunda olmak içten içe beni tüketiyordu. İnsanların açıklarını bulup, en sert yumruğumu oraya isabet ettirmemse fazlasıyla dikkat gerektiren bir şeydi. Herkesin açığa çıkmasından korktuğu bir şeyler vardı ve artık bunları kurcalamanın zamanı gelmişti. Acımasız mı olmam gerekiyordu? Bu sayede edindiğim bilgiler sadece kafamın içindeki kemirgenlerin beni rahat bırakmasını sağlayacaktı. Peki sonrası?
Burası acımasız bir yerdi ve acımasız olmadan yaşayabileceğimi artık sanmıyordum. Kafamın içindeki canavarların susması için acımasız olmam gerekiyorsa...olmak zorundaydım.
Derin bir nefes çektim ciğerlerime, sanki bunca zamandır hiç nefes almıyormuşum gibi.
Yaslandığım yerde dikleşerek kahverengi kapının karşısında dikildim. Birazdan öğreneceğim şeyleri dinlemeye cesaretim var mıydı? Sanmıyorum. Duhan hakkında daha fazla hastalıklı teori üretmemem için bunu yapmak zorundaydım.
Kapıyı çalmadan elimi doğruca kulpa attım ve açtım. İçeriye kapının gürültüsüyle daldığımda, bilgisayar ekranında bir şeylerle uğraşan abimin kocaman açılmış gözleri beni buldu. Odasına böyle daldığım için sinirlenmiş olsada bunu göz ardı ettim. Siyaha yakın kahve gözleri üzerimdeyken, öncelikle kim olduğumu algılamaya çalıştı. Sonuçta bu şirkette çalışan hiç kimse onun odasına bu şekilde girmeye cesaret edemezdi. Ardından, derin bir nefes vererek tehlikeli bir durumda olmadığını kendine hatırlattı. Ama yinede odasına bu şekilde girdiğim için sinirlenmişti.
Ben kapıyı ardımdan kapatırken abim çoktan bilgisayarını kapatmış, dönen sandalyesinin etrafında olduğum yere doğru dönmüştü.
Kollarını birbirine dolamadan önce kapıyı gösterdi.
"Tanıştırayım, kapı."kollarını birbirine doladığında, lacivert gömleği gerilmişti. Ne zamandır bu kadar vücut çalışıyordu? Geçen de atlet giymişti. Duhan'ın da bu kadar kası vardı. Duhan ne alaka?!
Seri adımlarla karşısındaki deri koltuklardan birine oturdum. Kendimi müşteri gibi hissediyordum. Ona cevap vermediğim için gür kaşları çatılmıştı.
"Uzatmadan konuya geçececiğim."ben bunları söylerken oturduğu yerden kalktı ve karşımdaki tekli deri koltuğa oturdu. Siyah saçları dağılmıştı ve göz altları morarmış gibiydi. Yüz rengi biraz soluk görünüyordu. Onunda son günlerde yorgun olduğu ortadaydı.
"Fred'i amcamın hastanesinde tedaviye başlatacağız."yüzümünde alaycı bir gülümseme oluştuğu esnada devam ettim.
"Bundan sonrası artık sende. Onu ben hastaneye sürüklemeyeceğim." Gözlerini devirerek benden kaçırdığında, oturduğum yerde dikleşerek göz hizasına girmeye çalıştım.
"Saçmalık."demekle yetindi. Omzuları alay dolu kahkahasıyla sarsılırken, "Amcamın hastanesinde Fred'i tedavi ettireceğiz ve babamın haberi olmayacak?"dedi ütopik bir şeyden bahşediyormuş gibi. İnsanlar bugün bana mı oynuyordu?
"Sorgulama ve sadece dediğime güven. Sorun çıkmayacak."siyaha yakın kahveler beni bulduğunda cesaretimi kırmalarına izin vermedim. Sert yüz hatları yeni çıkmaya başlamış pis sakalına rağmen fazlasıyla belirgindi. Delici gözleriyse karşısındaki kişiye söyleyecekleri ve yapacakları konusunda iki kez düşünmesi gerektiğine dair tehdit savuruyordu.
"Fred'i neden ben hastaneye taşıyorum?"diye sorarken arkasına yaslandı ve siyah kumaş pantolonun sardığı bacaklarını birbirinin üzerine attı. Elleri deri koltuğun kolçaklarındaydı.
"Fred benim ona yardım etmeme çok alıştı. Benim onun sorunlarını çözmeme alışkın ama senin değil. Eğer benim yerime sen ona yardım edersen belki bir farkındalık yaşayabilir." Dediğim şeye alayla gülerken omzuları sarsıldı.
"Aynı marul kafadan bahsediyoruz değil mi? Fred bu. Nasıl anlamak isterse öyle anlayacaktır."işimi zorlaştırmayı keser misin?
"Öyleyse doğru şekilde anlamasını umuyorum."tahminler üzerinden konuşmak fazlasıyla can sıkıcı bir şeydi.
"Bu kadar mı yani? Bunu demek için mi bu şekilde daldın odama?"İnsanlar neden cevabını bildiği sorular sorarlardı ki?
Koltukta aynı onun gibi geriye yaslanarak bacak bacak üzerine attım.
"Şimdi sıra sende. Sen konuşacaksın." Abimin kaşları öyle mi? dercesine havalandığında başımı hafifçe omzuma yatırarak dikkatlice her hareketini inceleme başladım.
"Duhan'la sorunun ne?"diye sorduğumda gözlerini devirdi ve ayaklanmak için koltuğun ucuna geldi. Ben dikkate almıyordu bile. Ama almak zorundaydı. Ondan önce davranarak ayağa kalktım, önüne geçerek ayağa kalkmasını engelledim. Ona yukarıdan bakıyordum ve oturduğu için başını hafifçe kaldırmak zorumda kalmıştı.
"Onun hakkında konuşacak bir şeyim yok benim."dediğinde bu sefer onu alaya alan bendim.
"Babası öldüğünde günlerce onunla kalmışsın. Bence onun hakkında konuşacak çok şeyimiz var. "Kollarımı birbirine doladığımda ağırlığımı tek ayağımın üzerine verdim. Koltukta tekrardan geriye yaslandı ve ellerini deri koltuğun kolçaklarına koydu. Kolçakları sıkıyordu. Duhan'ın adı bile onu sinirlendiriyordu.
"Onu seviyor musun?"diye sorduğunda neye uğradığımı şaşırmıştım. Şaşkınlıkla ağzım aralandığında, diyecek bir şeyim yoktu. Böyle bir şey sormasını beklemiyordum. Devam etti.
"Eğer cevabın evetse, Fred'in rehabilitasyon merkezine kapatılması umrumda olmaz ve bir yolunu bulur, senide onunla birlikte italyaya yollarım."bunları derken başını anlatabiliyor muyum? dercesine yukarı aşağıya sallamıştı. Karanlık gözlerinde bunu hiç zorlanamadan yapabileceğini haykıran bir ışıltı vardı. Sertçe yutkundum.
"Neden onun yakınımda olması canını sıkıyor?"diye sorduğumda bu sefer cevabını bildiğim soruyu soran taraf bendim. Çenesi kasılmıştı.
"Çünkü tehlikeli, Anı." Gözlerini kısarak baştan aşağıya süzdü beni. Gözleri tekrardan gözlerimle buluştuğundaysa yüzünü buruşturarak başını iki yana salladı.
"Bunu göremiyor musun?"evet, abim Duhan'ın ne yaptığını biliyordu ve bunu dile getirmemek için elinden geleni yapıyordu. Sanki sessizlik yemini vardı ve tek bir kelime dahi etmemesi gerekiyordu. Kollarım iki yanıma güçsüzlükle düşerken kaşlarım çatılmıştı. Bana böyle bakması hoşuma gitmiyordu.
"İnsanlar hata yapar."diyebildim sadece. Bunu dediğim için kendimi aptal gibi hissediyordum.
Ben bunu dediğim anda abim parmağını şıklattı ve işaret parmağını bana doğru sallayarak ayağa kalktı. Gerilemek zorunda kalmıştım.
"Tam olarak bundan bahsediyorum. İnsanlar hata yapar ve Duhan da insan."aramızda yaklaşık on santimlik bir fark olduğundan ona bakmak için başımı yukarı kaldırdım.
"Başka insanlara yardım edeceğim diye sınırlarda dolanıyor. Hata yapması kaçınılmaz ve o hata yaptığında sende onunla birlikte sürükleneceksin."kahve sözleri artık siyah renkteydi.
"Duhan'ın önceden de hata yaptığına şahit oldum ve onun hatalarının üzerini toprak örter."yüz hatları cümlesiyle birlikte gevşerken kahvelerinde buruk bir ifade vardı. Gözlerimin içine bakıyordu. Orada bir yerde herhangi bir şey arıyormuş gibi dikkatliydi.
"Benim kız kardeşimin de üzerine toprak atılmasını istemiyorum."sertçe yutkundum. Ama bu acıyla kuruyan boğazım için yeterli değildi. Bedenimi saran ürpertiyle bakışlarımı abimden kaçırdım.
Duhan'ın önceden de hata yaptığına şahit oldum ve onun hatalarının üzerini toprak örter.
Şahit olduğu hata hangisiydi?
Benim kız kardeşimin de üzerine toprak atılmasını istemiyorum.
Takıntı haline getirdiği kız?
Yaşadığım farkındalıkla gözülerim fal taşı gibi açıldığında bakışlarımı abime çevirdim. Zaten bana bakıyordu.
"O kızın ölmesine, Duhan mı neden oldu?"
Yıldızı doldurmayı unutmayınn.
Sonraki bölümde görüşmek üzere.
🌻
Bölüm etkileşimi
