Güneş Kapanı kitap kapağı

30. bölüm / 31

Güneş Kapanı

30-Kör Düğüm

Vaveyla Yazarı: Mizena

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: 30-Kör Düğüm

4 Hafta Sonra

Hiç kendi hayatınızın baş rolü olmadığınızı düşündüğünüz oldu mu? Olayların ortasında, işlevsiz bir konu mankeni gibi dikildiğinizi hissettiğiniz? Olaylar etrafında dalgadırken, kendini o dalgalarda boğulurken bulduğun? Küçükken bu hissin nedeninin yaşım olduğunu düşünürdüm. Büyüdüğümde geçecek olan geçici bir duygu olduğunu...

Geriye dönüp baktığımda görebildiğim tek şey buydu. Kendi hayatıma sahip değildim. Ne bir hobim, kendime ait bir alışkanlığım ne de sadece bana ait olan arkadaşlarım vardı.

Hiçbir zaman anneme veya babama, arkadaşımda kalmak için ağlamamıştım mesela ya da bir okul gezisine gitmek için...

On dokuz yıldır yaşadığımdan emindik. Öyle değil mi?

Benim kendime ait anılarım bile yok.

Ne tezatlık ama.

Şimdi oturup düşündüğümde bu zamana kadar sadece birini sevmek istemiştim. Sadece bana ait olan birisinin var olmasını dilemiştim. Hayattan tek beklentimin bu olması ne kadar acınası.

Sağır edici bir sessizliğin hakim olduğu eski tren garında ilerlerken, verdiğim nefes duman olarak gökyüzüne yükseliyordu. Bakışlarımla yükselen dumanı takip ederken, attığım her adımda taşların birbirine sürtüş sesi eski demir vagonlarda yankılanıyordu.

Adımlarım yavaşladı ve olduğum yerde bir süre dikildim. Buraya son gelişim...her şeyin değişmesine neden olmuştu.

Olduğum yere çökerek yavaşça yere uzandım. Ocak ayında olmamız ve havanın kemiklerimi donduracak kadar buz olması umrumda değildi. Daha kötüsünüde yaşamıştım.

Bakışlarımı bir süre gökyüzüne diktim. Bulut yoktu ve beklenmedik bir şekilde birkaç tane parlak yıldız net olarak görünüyordu. Bir süre gökyüzüne baktıktan sonra gözlerimi yumdum.

Aniden gelen taşların birbirine sürtme sesinden birinin geldiğini anladım. Fakat gözlerimi açma gereksinimi bile duymadım.

Sonuçta kaybedecek bir şeyim kalmamıştı.

Günümüz-Duhan Alkan

Geçmiş kendini tekerrür ediyordu. On yedi yaşındaki Duhan'ın hovardalığı vardı üzerimde.

Korku.

En son ne zaman bu kadar korkmuştum gerçekten? Ölümün soğukluğunu yeniden ensemde hissediyordum.

Sınırlar.

Artık sınırlar yoktu. Anı'yla tanışana kadar kaybedecek bir şeyim kalmamıştı. Ailem, arkadaşlarım, çocukluk aşkım... hepsi benden teker teker alınmıştı. Belirli zaman aralıklarıyla bedenimden alınan hayati parçalar gibiydiler. Ölü olduğumu sanıyordum. Duygu diye bir şeyin içimde bir yerlerde kaldığını düşünmüyordum. Sistematik bir adamdım ben. Görev, hedef, sonuç. Başka bir şey umrumda değildi.

Dediğim gibi...Anı'yla tanışana kadar.

Ondan ayrı kaldığım bu sürede, geçmiş ataklarla kendini hatırlatmış aynı zamanda farkındalık kazanmamı sağlamıştı.

Anı'yla birbirimizi tamamladığımızı, o benden gidince anlamıştım.

O hala uğruna mücadele verebileceği bir ailesi olduğunu düşünüyordu. Benim bir ailem kalmamıştı.

Gelecekten umudu vardı. Bense babamın başlattığı bu şeyde ilerleyerek geleceğime sıçmıştım.

Görünenin aksine yapayalnızdı. En başta bu onun tercihi miydi bilmiyorum. Artık kendini yalnız hissetmesini istemiyordum. Onun yalnızlığını ondan çalmaya niyetliydim. Yeterince uzun sürmüştü.

Cenk içinde olduğumuz Wranger'ın el frenini çekti. Her yer kar kaplıydı. Ağaçların arasından zar zor ilerideki ışıkları yanan dağ evi gözüküyordu. Bakışlarımı evden ayırmadan bir süre öylece kaldım. O kadar gün o evde neler yaşamıştı?

"Neden emniyetin dediklerine rağmen buradasın?" Cenk'in soruna o an cevap vermek hiç içimden gelmemişti. Her şey ortada değil miydi?

Yaklaşık iki saat önce Halis Erel ve iki çocuk otoyol kenarında bulunmuştu. Saatlerce ormanın içindeydiler. Doğrudan sağlık kontrolü için hastaneye götürülmüşlerdi. Ancak Anı'yı bulmak için hemen Halis'in ifadesi alınmıştı. Aslında Halis'in ifadesine dosya gizliliği getirildiği için sınırlı kişi erişebiliyordu.

Ne diyebilirdim ki. Eski İstanbul Emniyet Müdürünün oğlu olunca, zaman içinde çok arkadaş edinmiştim.

Devletle yaptığım bir anlaşma vardı. Ben onların pis işlerinde yardım edecektim, onlarda beni görmemezlikten geleceklerdi. Tek kural vardı. Erel ailesinin, pisliklerini temizleyen tetikçinin ben olduğumu bilmemesi...

Artık çok geçti.

Bu zamana kadar kelime oyunları yaparak Anı'ya olanları daha yumuşak göstermiştim. Yaptığım şeyi felsefi bir şekilde romantize etmiş, dişin kabuğuna dokunmayacak düzeydeki pis işlerime onuda katıp kendimce iyi bir imaj çizmiştim.

Anı en başından beri haklıydı.

Ben "iyi" bir adamdım.

İyi bir yalancıydım.

Ona sadece bir kaç kişiyi öldürdüğümü söylemiştim. Bunu söylediğim gecenin ertesinde baştan aşağıya kana bulandığımı, o demir kokusundan arınmak için üç saat duşun altında kaldığımı bilmiyordu.

İyi bir oyuncuydum.

Beni sevdiğini fark ettiğim ilk an, sınırlarını aşmış, her şeye bir kılıf uydurmuştum.

İyi bir sırdaştım.

Yararıma olan her şeyin saklanmasın sağlardım.

Şimdiyse bunun pişmanlığıyla yaşamak zorundaydım.

Bildiğim tek bir şey vardı. Her şeyi kaybedecek olsam bile, Anı'yı kaybetmeyecektim.

İkinci defa aynı şeyi yaşayamazdım.

"Anı dışında kaybedecek bir şeyim kalmadı." Cenk'e cevabını verdikten sonra arabadan inerek bagaja ilerledim. Peşimden gelen kapı çarpma sesiyle, Cenk'in de arabadan indiğini fark ettim.

"Kardeşime aşık olduğuna inanamıyorum."dediği şeyle gözlerimi devirdim. Bagajı açarken, "Bende aşık olduğun kadını aldattığına inanamıyorum. Olur öyle."dedim hızlıca.

Bagajı açtığım anda önümde duran JNG-90 kılıfını yakınıma çektim ve kapağını kaldırdım.

"Ben Ecem'i aldatmadım." Verdiği cevap karşısında, burnumdan alaycı bir nefes verdim.

"En son hatırladığım kadarıyla, kadını hamile bıraktığın için baban Beril'le evlenmek zorunda kalmıştı."bu onu susturmaya yetmişti.

Kılıfın içinden cephaneleri alıp çelik yeleğimin büyük bölmesine yerleştirdim. Silahı kucağıma aldığımda, uzun zamandır kullanmadığım için ilk başta ağırlığı karşısında ufak bir farkındalık kazandım. Göz ucuyla belime yerleştirdiğim Glock 19'a baktım. Bazen alışkanlıkları kenara bırakmak gerekirdi.

Cenk'e döndüğümde beline dokuz kalibrelik silahını yerleştiriyordu. Alışkanlıklarına bağlı biri daha...

Üzerindeki kabanı düzeltirken, "Sen nerede olacaksın?" diye sordu umursamaz bir tavırla.

"Sen içeriye girene kadar ormanın içinde bir yerlerde. Dışarıdaki korumaları indirdikten sonra evin içine sızacağım. Sen Bafa'yla konuşurken Anı'yı oradan çıkartacağım." Evde hiçbir güvenlik kamerası veya teknolojik alt yoktu. Eğer en ufak bir alet olsaydı Koray'ın burayı bulması daha kısa sürerdi.

Plan basitti. Bafa ve Beril iş birliği yapıyordu. Beril uzun zamandır Bafa'ya Erel'ler hakkında bilgi sızdırıyordu. Bu yüzden Bafa'nın koruması altındaydı. Normal koşullarda Beril sayesinde sızdırılan bilgiler yüzünden Erel'ler büyük zarar görmüş olması gerekiyordu. Fakat Mietta da aynı şekilde Bafa'dan bilgi sızdırıyordu. Bu iki durum sayesinde durumlar dengelenmiş durumdaydı. Ve her iki cephe içinde kritik önem taşıyan bir isim vardı.

Cenk Erel.

Cenk babasının sağ kolu olduğu için zaten değerli bir isimdi. Fakat aynı zamanda Beril'in zaafıydı.

O kadının hastalıklı bir zihniyeti vardı ve Cenk'e takıntılıydı. Cenk o gece onunla birlikte olarak eline büyük bir koz vermişti. Sırf bu yüzden Cenk'i elinde istediği gibi oynatabiliyordu. Kısır bir döngünün içindelerdi ve Cenk erkekliğini göstermediği sürece bundan bir çıkış yoktu.

Onuda yakın gelecekte gösterebilecek olması...şüpheliydi.

Yıllarca Ecem'i Cenk'ten dinlemiştim ama Anı'nın hayatının bir parçası olduğumda, onunlada birebirde tanışma şansı bulmuştum. Dışarıdan fazlasıyla kırılgan görünen birisi olmasına rağmen fazlasıyla korumacı ve gözü kara biriydi. Bunu ilk tanıştığımız gün, mutfakta tek kaldığımızda, Anı'yı üzmemem konusunda tehdit ettiğimde anlamıştım.

Cebimden çıkarttığım kulak içi kulaklığı Cenk'e uzattım. Aynısından bende de vardı ve bu sayede Koray, ben ve Cenk iletişim halinde olabilecektik. Kulaklığı kulağında taktığında hızlıca ses kontrolü yaptık ve ormanın içinde ilerlemeye başladık. Bafa'nın evinin olduğu araziye yaklaştığımızda, "Muhtemelen üzerini arayacaklar ve silahını alacaklar. Ben buradan seni koruyor olacağım. İçeriye girdiğinde onları oyalayabildiğin kadar oyala. Anı'nın güvenliğini garanti etmeliyiz."dediklerimi sadece başını sallayarak olaydı.

O benden uzaklaşırken, karla kaplanmış çalılıkların arkasına geçerek yere uzandım. Ben silahı ayarlarken Cenk çoktan araziye giriş yapmıştı. Dürbünle onu takip ettiğim esnada Koray kulağıma, "Evin arkasında müştemilata benzeyen baraka gibi bir şey var. Önünde birileri bekliyor."dediğinde kaşlarım çatıldı. İçi boş olsaydı neden önünde korumalar beklesindi ki?

Baraka görüş alanımda değildi. Siktir etraftan dolanmam gerekecekti ama bu çok zaman alırdı. Ev devasaydı.Cenk'i korumam gerekliydi.

"Cenk içeriye girdikten sonra ön taraftaki dışarıda olan adamları indireceğim. Evin içine girmem ve arka tarafından çıkabilmem için bir çıkış bulabilir misin?" En hızlı çözüm bu olabilirdi.

"Bakıyorum."Koray'ın cevabıyla Cenk'e geri döndüm. Dronlarla bir şey bulduğu an harekete geçecektim.

Bafa'nın adamları Cenk'i fark ettikleri an silahlarını çektiler. Cenk ellerini havaya kaldırarak, "Bafa'yla konuşmaya geldim."dedi gür sesiyle. Kulaklığa ek olarak sesi ormanda yankılanmıştı. Adamlardan bir tanesi Cenk'e yaklaştı ve arkasına geçerek silahın namlusunu Cenk'in sırtına yasladı. O sırada Cenk'in arkasındaki adamın ense köküne nişan aldım.

Adamlar Cenk’i evin içine doğru yönlendirirken kulaklığımda sadece nefes alış veriş sesleri yankılanıyordu. Aksi bir durumda Cenk’in o adamları indirebilecek kapasitede olduğunu bilsemde, plana sadık kaldım. Fakat Koray’ın bahsettiği o barakaya kafam çok fena takılmıştı. Ya Anı oradaysa ve biz zaman kaybediyorsak?

Cenk ve adamlar evin içine girdiklerinde sırayla nöbet tutan adamları indirmeye başladım. Annem öldürüldüğünde çok küçüktüm ve babamın psikolojisi yerle bir olmuştu. O kurşunlar vücudumdan çıkartılıp, toparlandığım ilk an babam bana rivadaki evin orada silah kullanmayı öğretmeye başlamıştı. Polis akademisinde öğrendiklerine ek olarak, kendini geliştirmiş ve beni de daha da iyi hale getirmek için çabalamıştı. Bu yaşıma kadar birçok silah kullandırtmıştı bana.

Beni bu denli başarılı bir tetikçi yapmak için yıllarını vermişti.

Ön tarafta yaşayan tek bir adam bile bırakmadığımdan emin olduktan sonra, uzandığım yerden kalktım.

Yerler karla kaplıydı ve kar ayaklarımın altında gıcırdıyordu.

“Evde neredeyse hiçbir teknolojik alet yok, Duhan. Üstelik içeride sinyal kesici olmasından şüpheliyim. Çünkü Cenk’in sesini artık duyamıyorum. Gördüğüm kadarıyla etraf temiz.” Bakışlarımı yukarıya kaldırarak, tepemde uçan drona baktım. Anı’dan bir iz bulamamış olması canımı sıktı.

“Camlardan içeriyi göremiyor musun?” diye sorduğumda, “Her yer karanlık ve perdeler kapalı. Termal kameraylada bir şeye rastlamadım.” diye beni yanıtladı.

Derin bir nefes vererek artık yerde yatan cansız bedenler arasında ilerledim.

“En uygun giriş hangisi?”

“Önündeki cam.”

Tüfeği arkama atarak koşarak eve yaklaştım. Evin bir bodrum katı vardı. Ve şu anda kar yüzünden gözle görünür olmasada, Koray’ın dronla etrafı taraması sonucunda, evin her köşesini ezberlemiş sayılırdım.

Kar yüzünden yarısı gözükmeyen camın önünde diz çöktüm ve ellerimle karları camın önünden çektim.

Yeleğimin cebinden çıkarttığım fenerle camdan içeriye baktım. Bodrum kat boş görünüyordu. Cenk’in plana sadık kaldığını umarak, bodrumun camını patlattım. Hızlıca camdan içeriye atladıktan sonra sırtımı karanlığa gömülmüş bir kolona yasladım.

Görünürde kimse yoktu.

Belimdeki silahları çıkartarak uçlarıma susturucuyu taktım.

Birkaç gün öncesindeki dron görüntüsüne göre Anı, yukarıdaki odalardan, güneydekinde kalıyordu. Amacım doğrudan ona ulaşmak ve sonrasında Alparslan’ı öldürmekti. Ama öncesinde Anı’ya ulaşmam gerekliydi.

Bodrumda ışıkların sızdığı yere doğru sessiz adımlarla ilerlerken, yukarıdan gelen konuşma sesleri kulağımda yankılandı.

“Buraya gelmen beklediğimden uzun sürdü, Anahtar Kralı. Arkadaşların sana kendi aralarında böyle hitap ediyordu değil mi?” Bafa’nın sesindeki alay kolaylıkla duyuluyordu. Demek Cenk hakkında da bildiği şeyler vardı.

“Buraya seninle konuşmaya gelmedim. Kardeşimi almaya geldim.” Cenk’in kendinden emin sesinin aksine Bafa, alay ve keyif dolu bir şekilde kıkırdadı.

“Anı…olağanüstü bir kız. Onunla geçirdiğim her gün, ona daha fazla hayran olmama neden oldu. Beril’le seni zorlayan şeyin ne olduğunu anlamamı sağladı.” Duyduğum şeylerle çenem öfkeyle kasıldı. Sesindeki o zevk kanıma dokunmuştu. Adi herif Anı’ya ne yapmıştı? Sonunda aydınlık bir koridora çıktığımda, iki tane takım elbiseli adamın arkasındaydım. Sırtları bana dönüktü ve geldiğimi görmemişlerdi bile.

Belimdeki silahları ense köklerinden beyinlerine yasladım ve ikinci saniyede beyinlerini dağıttım. İkiside oldukları yere yığılmadan önce ikisinide tutarak düşüşlerini yavaşlattım. Gürültü yaparak başıma toplanmalarını istemiyordum.

“Beril ve ben diye bir şey yok. Hiçbir zamanda olmadı.”

“Bunu duymak üzücü. Bu bir kadının duygularını hafife aldığın anlamına gelir. Ve kadınlar hafife alındıklarında çok çirkinleşirler.”birkaç saniye sessiz kaldı.

“Gördüğün üzere, onun sayesinde buradayız.” Merdivenlerden yukarı çıkarken etrafı taradım. Şüpheli bir şekilde düşündüğümden az koruma vardı. Merdivenlerden aşağıya, salonda olan Cenk ve Bafa’ya göz ucuyla baktım.

Bafa işlemeli ahşap bir koltukta otururken iki yanında korumalar vardı. Aynı şekilde Cenk ayakta, tam karşısında dikilirken, birkaç adım gerisinde Cenk’i tutmak için hazırda bekleyen iki adam daha vardı.

Cenk ve Bafa’yı arkamda bırakarak Anı’nın odası olduğunu düşündüğüm yere doğru ilerledim.

Bu işte bir terslik vardı.

Şüpheyle koridorun ortasına dikildim ve iki yöne de sırayla bakındım.

“Siktir.”

Koşar adımlarla koridorun sonunda ilerledim ve kapıyı var gücümle geriye doğru savurarak açtım. Çift kişilik yatağın üzeri sadece biraz buruşmuştu ve odanın geri kalanı el değmemiş gibi düzenliydi. Bu ev boştu.

“Aradığını bulamadın galiba?”enseme yaslanan namluyla eş zamanlı olarak yabancı bir ses kulağıma geldi. Dişlerimi gıcırdayarak sert bir nefes verdim. Tuzağa düşürülmüştük.

“Şimdi, üzerindeki tüm silahları yere atıyorsun sert çocuk.” Dediği şeye karşılık hala hareket etmediğimde devam etti.

“Tabi hala Anı’nın nerede olduğunu öğrenmek istiyorsan?” Onun adını bir yabancının ağzında duymak, kanımın öfkeyle kaynamasına neden oldu. Başımı hafifçe sola çevirdiğimde, hareketimi onaylamayan bir homurtu çıkarttı.

“Önce silahlar.”

Önce ellerimdeki silahları yere attım. Yere çarptıkları anda yankılanan ses odada yakılandı. Artık hiçbir şey umrumda değildi. Boynumdan askısını çıkarttığım tüfeğide aynı şekilde yere bıraktım. Bu sefer daha gürültülü olmuştu.

Arkamdan gelen ayak sesleri artık daha kalabalık olduğumuz anlamına geliyordu.

“Tutun onu.”diye emir verdi yabancı. İki yanımda beliren birbirinden farksız iki adam, yabancının dediğini yaparken onlara zorluk çıkartmadım.

Kapıya doğru döndüğümde, karşımdaki kişiyi çatık kaşlarla süzdüm. Yirmilerinde, kumral bir adamdı. Saçları dağınık, duruşu kendinden emindi. Bir asker gibi karşımda dikilirken, umursamaz bir şekilde gözlerine baktım.

Boşlardı.

Kahve gözlerinin ardındaki boşluk, bir sonraki hareketini tahmin etmemi zorlaştırıyordu.

Karşımda adeta bir robot vardı.

Dudakları ukala bir şekilde yukarı doğru kıvrıldı. Bakışları beni baştan aşağıya süzdü, sonrasındaysa sırıtışı, acıklı bir şekilde yokoldu ve dudakları düz bir çizgi haline geldi. Sanki bir şey dememek için için kendini tutuyor gibiydi.

Kahve gözleri tekrardan benimkilere sabitlendiğinde başını umutsuzca iki yana salladı. Bana doğrulttuşu silahı aşağıya indirirken, “Geç kaldın.”diye mırıldandı ve arkasını döndü. Eliyle yanımdaki adamlara, onu takip etmeleri için işaret verdi.

Yabancının peşinden ilerlerken, yumruklarımı var gücümle sıktım.

Geç kaldın.

Bu ne anlama geliyordu?

Kafamın içindeki kemirgenler düşüncelerimi eşelerken, sertçe yutkundum.

Odaklan.

Şu an olmaz.

“Bakın burada kim varmış?” Bafa’nın sesi kulağıma geldiğinde, çoktan salona giriş yapmıştık. Cenk, şaşkınlığını gizlemeye çalışken, öfkeli bir şekilde omzunun üzerinden bana baktı. Planın başarısız olacağını ikimizde düşünmemiştik bile. Tuzağa düşmüştük.

Bafa oturduğu koltukta arkasına yaslanırken, arkasındaki şömineden gelen çıtırtı sesi artık sessiz olan odayı dolduruyordu. Bakışları ben ve Cenk arasında gidip geldi.

“Dürüst olmak gerekirse, Üstün’ün gösteremediği cesareti, siz iki genç adamın göstermiş olması beni oldukça etkiledi.” Elinin altındaki aslan başlıklı bastonu biraz hareket ettirdi. Bakışlarını ben ve Cenk üzerinden ayırmadan, alayla sırıtmaya başladı.

“Siz sert çocukların, öğrenmesi gereken daha çok şey var.”oturduğu yerden yavaşça ayağa kalktı.

“Savaşa silahla gidilmez, stratejiyle gidilir.” birkaç adımda önüme geldi. İşaret parmağıyla şakağına iki kez vurdu.

“Buradakini kullanmanız gerekiyor.” Sırıtışı genişledi. Arkasına döndüğünde, hırıltılı bir şekilde kıkırdıyordu. Şömineye doğru adımlarken, “Beynini kullanmayı seçen tek kişinin, barakadaki o küçük kız olması çok acınası.” dedi hayal kırıklığı dolu bir ses tonuyla.

Bu adamın kesinlikle zihinsel problemleri vardı.

“Anı’ya ne yaptın?” Sorumla birlikte Bafa şöminenin önünde sessizce kaldı.

“Anı’ya ne yaptım?”sorumu kendi kendine tekrarlarken derin bir nefes verdi.

“Bu drama sencede fazla uzamadı mı?” Cenk’in sözleri, Bafa’nın arkasına dönemesini sağladı.

Yüzündeki ifade, bir taş kadar sert. Bakışları, hırsla parlamış bir haldeydi. Çenesini hafifçe öne çıkartarak, “Ona gerçekleri gösterdim.” dedi gururla.

“İlk başta direndi. Körü körüne bir inanca sahipti. Duyguları ve inancı, mantığının önüne geçiyordu. Dürüst olmak gerekirse, çırpınışı izlemek güzledi. Ama sonrasında, sizin aksinize, bunun zihinsel bir savaş olduğunu anladı ve buna göre oynamaya başladı. Tahmin ettiğimden iyiydi. Bu yüzden onu biraz uyuşturmak zorunda kaldım.” Ona doğru öne atıldığımda, iki yanımdaki adamlar beni sıkıca tuttular. Onlardan kurtulmaya çalışırken, “Ne yaptın ona?”diye hırladım.

Bu hareketlerim onu sadece güldürdü.

“Önce bedenini uyuştudum, sonra zihnini. Bir süre sonra bu beni eğlendirmemeye başladı. Bu yüzden ona toparlanması için zaman verdim. Akıllandığını sanıyordum. Yanılmışım. Neyseki kendi kendine cezasını kesti. Parmağımı bile oynatmama gerek kalmadı.”gözümün önüne bir sis perdesi indiğinde, vücudum kontrolüm dışında hareket ediyordu. Önce beni sol tarafımda tutan adamdan başladım. Kolunu döndürdüm ve kemiğin kırılma sesimi duyduğum anda önce karın boşluğuna, sonrasındaysa soluk borusuna yumruk atarak yere yığılmasını sağladım. Sağ tarafımdaki beni omzumdan tuttuğunda, başımı geriye doğru savurarak burnunu kırdım. Aynı şekilde dönerek soluk borusuna tekme attığımda yere yuvarlandı. Üç büyük adımda Alparslan’ın yakasına yapıştım ve cebimden çıkarttığım çakıyı boynuna hizaladım. Tüm bunlar sadece kırk yedi saniyede gerçekleşmişti.

Kontrolü kaybettiğimin farkındaydım. Muhtemelen aptalcaydı tüm bu yaptıklarım. Fakat umrumda değildi. Artık bunu umursayacak kadar çok yaşamayı önemsemiyordum. Herkes siktirip gidebilirdi. Ben Anı’yı istiyordum.

Onu duvara yasladığımda, otuz iki diş sırıtarak elimdeki çakıya baktı.

"Beni öldürmeyeceksin."dedi eğlenerek. Bu bir dilek veya tahmin değildi. Kendinden fazlasıyla emin ve rahattı. Mavinin sinir bozucu tonundaki gözleri benimkilerle buluştuğunda, “Çünkü eğer beni öldürürsen Beril, onunla yaptığın anlaşmayı küçük Erel'e anlatacak." Kulağımda yankılanmaya başlayan çınlama, tutuşumu gevşetmeme neden oldu. Tüm bedenim alev almış gibiydi. Parmaklarım bir şey yapma ihtiyacıyla uyuşurken, çenem öfkeyle kasıldı.

"Düşünsene, Anı aslında en başından beri her şeyin bir oyun olduğunu öğreniyor. Birde onca yaşanan şeyin üzerine. Yazık. Psikolojisinin kaldırabileceğini sanmıyorum.” Öfke bedenimi ele geçirmişti. Bir hata değil, birden fazla hata yapmıştım ve bunun bedelini, sevdiğim kadını güvende tutamayarak ödüyordum.

Yine.

Öfkeli ve aciz bir adam olarak, tutuşumu sıkılaştırdım ve “Anı onun sözlerine inanmaz.” dedim dizginlemeye çalıştığım öfkemle.

Bafa buna sadece sırıttı.

Elinde sözlerden daha fazlası vardı.

"Küçükken kız kardeşimin çok sevdiği matruşka bir bebeği vardı. Hani şu ortadan ikiye ayrıldıkça içinden daha küçük bebekler çıkan bebeklerden. "Sesinde eğlendiğine dair bir tını vardı.

"O bebeğini sevmesine rağmen onlarla her oynadığında içlerinden bir tanesini kaybederdi. En sonunda sadece en büyük bebek kaldı. İçi boş bir bebek."bunu anlatırken bakışlarıda sanki o zamanlara gitmişçesine bir derinlik vardı.

"Zamanla artık içi boş olduğu için eğlencesini kaybetmişti ve İnci onunla oynamayı bıraktı." Yüzüne bir gülümseme yayıldı ve rahatça geriye bir adım attı. Ellerim kontrolüm dışında yakasını bıraktı.

"Bu hikayedeyse, matruşka sensin sarı oğlan. Senin eğlenceli tarafın, sırların. Bu yüzden ilgi çekicisin. Peki, senin sırlarını senden çalarsam, içi boş bir adamla kim ne yapmak ister ki?"

İçi boş bir adam. Anı’yla tanışana kadar bende kendimi böyle tanımlıyordum. Ama şimdi?

Anı tüm benliğimi doldurmuştu. Bana bir neden vermişti ve yaşananlara bir anlam yüklememi sağlamıştı. Artık göğüsümdeki organı hissedebiliyordum. Bu sevgiden daha fazlasıydı. Bir bağımlılık. Bağımlılık şuanda çabalama sebebimdi.

Ya Bafa yüzünden, o eski halime dönersem?

O adamdan nefret ediyordum.

Alparslan arkasındaki adamlara bir bakış attı. Kısa bir süre sonra Cenk’in varlığını yanımda hissettim. Adamlar Bafa’nın yanında bir koruma oluşturduklarında, Bafa sırıtarak ikimize baktı.

“Ben adaletli bir adamım. Buraya gelmeniz büyük bir cesaret örneğiydi. Üstün bu cesareti tek kızı için bile gösteremedi. Bunun anlamı büyük. Bu yüzden…” bastonunun başını iki eliyle kavrarken sırttı.

“Ödüllendirileceksiniz.” Sağ yanında duran, beni odada sıkıştıran yirmilerindeki adama döndü.

“Cesetlerdeki kurşunları çıkartın. Sonrasındaysa evi yakın. Cesetlerin hepsimin yandığından da emin olun.” Sonra bana döndü.

“Ödülün bu değildi. Bu sana yaptığım bir iyilikti. Ve bunun karşılığını bir gün geri alacağım.”bunu derken kafasını hafifçe onaylarcasına sallıyordu. Düz bakışlarımla yüzüne baktım.

“Ödülün, arka taraftaki barakada seni bekliyor. Kimse sana engel olmayacak.”Bafa’nın sözleriyle birlikte etrafımdaki adamlar birkaç adım geriye çekildi. Ayaklarım yere sabitlenmiş gibiydi.

Bafa her şeyi biliyordu.

Her sikim gerçeği.

Kahretsin, Anı’yı elimden almak için her şeye sahipti.

Omzumun üzerinden Cenk’e baktım. Siyaha dönük kahve gözleri zaten bana odaklanmış haldeydi.

Bafa’nın iyiliğinin karşılığını alacağına dair güvence vermesinin nedeni, aynı şekilde sözünün arkasında duran biri olmamdı. Sırf verdiğim bir söz yüzünden geleceğim artık bu adamın ellerindeydi. Siktir. Cenk’e yaptığım bir iyiliğin beni bu duruma düşüreceğin, tahmin etmemiştim.

Cenk’in omzuları çöktü ve bakışlarını benden kaçırdı.

Söylecek sözü yoktu.

Kendi hayatına sıçtığı gibi benimkininde içine etmişti.

“Sana gelince.”Bafa’nın sözleri Cenk’eydi.

“Yerinde olsaydım, duygularımın yaptıklarını bu kadar etkilemesine izin vermezdim. Git ve o kızla en kısa zamande evlen. En azından seni terk etmeye karar verdiğinde elinde onu yavaşlatacak bir şey olur.” Bu sohbete daha fazla katlanamacaktım.

Onlara arkamı dönerek, planını ezberlediğim evin içinde arka tarafa doğru ilerledim. Koşar adımlarla vardığım kış bahçesinden çıkarak artık önünde kimsenin beklemediği müştemilata doğru var gücümle koştum.

Soğuk hava tokat gibi yüzüme çarptığında, içinde olduğumuz durumun gerçekliğiyle karşı karşıya kaldım.

Anı’nın başına bir şey gelmişti.

Barakanın demir kapısını kontrolsüz bir güçle açtığımda ses tüm ormanda yankılandı. Burası fazlasıyla ıssız bir yerdi.

İçeriye adımımı attığım ilk anda dikkatimi çeken şey, içerisinin dışarısıyla aynı sıcaklıkta olmasıydı. Hava nereden baksan eksi beş dereceydi. Anı’yı kaç saattir burada tutuyorlardı.

İçeride kırmızı bir güvenlik ışığı yanıp sönüyordu. Attığım her adımda duvarlarda su sesi yanılanıyordu. Yerde bir iki santim yüksekliğinde su birikintisi vardı. Yangın sensörü çalışmış olmalıydı. Henüz buz tutmadığına göre sensör çalışalı çok olmamış olmalıydı.

Burası portatif bir ameliyathaneydi.

O an parçaları birleştirdim.

Organ mafyası Anı ve Halis’i tehdit etmiş olmalıydı.

Burası bir enkaz alanı gibiydi.

Karanlık yerde bakışlarımı gezdirdim. Sedyenin biraz uzağında, duvara yaslanmış bir karartı gördüğümde, oraya koştum.

Dizlerimin üzerine çöktüğümde, doğruca yüzünü avuçlarımın arasına aldım. Gördüğüm manzara karşısında nefesim tekledi.

Şakağında artık çokta temiz durmayan bir sargı bezi vardı. Yanakları ve burnu soğuktan kıpkırmızı olmuştu. Dudakları morarmış, kolları güçsüz bir şekilde kucağına düşmüştü.

Ve o an ellerindeki sargıları gördüm.

Sargılar yerdeki su yüzünden ıslanmış ve beyaz bandajın üzerinde kırmızı noktalar belirmeye başlamıştı.

Öfke, tüm bedenimi sararken, ense kökümden başlayan ağrı her yerime yayıldı. Canım yanıyordu.

“Anı.”diye seslendim benden çıktığından şüphelendiğim bir sesle.

“Anı, güzelim. Hadi aç gözlerini.” Çaresizlik. On yedi yaşındaki Duhan’dan farksızdım. Aynı acı, aynı öfke, aynı çaresizlik.

Sol elimi yüzünden çekip nabzını kontrol etmek için boynuna yerleştirdim.

Çok az.

“Siktir.” Anı’yı fazla sarsmamaya çalışarak kucağıma aldım. Onu kollarımın arasına aldığım anda dikkatimi çeken şey verdiği derin nefesti. Bu dudaklarımın çaresiz bir şekilde yukarı doğru kıvrılmasını sağladı. Dudaklarımı başının üzerine değdirirken kokusunu içime çektim.

Hızlı adınlarla barakadan çıkarken kulaklarımda beni hasta eden bir çınlama vardı.

Anı’ya bunu yapan kimse bir günden daha fazla yaşamayacaktı.

Dışarıdan gelen sesler, ne zaman daldığımı bilmediğim uykumdan beni uyandırdı. Gözlerimi aralayarak başımı dikleştirmeye çalıştım. Gücüm yoktu. Kahretsin, yine o ilaçtan vermiş olmalıydılar.

Gözlerim güçsüzlükle tekrardan kapanırken dışarıdan gelen silah sesleri bir uğultu gibi kulağımda yankılanıyordu. İçinde olduğum ameliyathanenin ağır demir kapısının açıldığına dair bir ses duydum. Gözümü açıp kimin geldiğine bakacak gücü bulamıyordum.

Adım sesleri bana doğru yaklaşırken o kişi adımı söyledi. Ama kim olduğunu anlayamamıştım.

"Anı."dedi tekrardan. İki büyük el yüzümün iki tarafını kavradı ve omzuma düşmüş olan kafamı kaldırdı. Benim olduğum yere çökmüş olmalıydı. Çünkü baskın kokusu burun deliklerimden sızıp, tüm hücrelerime işlemişti.

Deniz ve toprak.

"Anı, güzelim. Hadi aç gözlerini." Gerçekten o an gözlerimi açabilmek çok istedim ama ne kadar zorlarsam zorlayayım bunu başaramadım.

Beni sarsıyor, bir tepki vermemi bekliyordu ama ben kaşımı bile oynatamıyordum.

Parmaklarını boynumda hissettim. Sanırım nabzımı kontrol ediyordu.

Bir anda olduğum yerden havalandığımda, başım göğüsünün üzerine düştü.

Ve an, uzun bir süreden sonra güvende olduğumu hissettim. Tetikte olmama gerek yoktu, düşünmeme gerek yoktu, başarısız olacağını bildiğim denemelere gerek yoktu.

O gelmişti.

Herkesten önce o bulmuştu beni.

Suç ortağım.

Sevdiğim adam.

Beni ailemden daha çok seven, tehlikeli adam.

Artık güvendeydim.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

13okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.