15. bölüm / 31
Güneş Kapanı15-Yanlış
Bölümler 31Şu an: 15-Yanlış
- 1 1-Satır Başı2.515 kelime
- 2 2-Kaybolmuş Hayatlar3.590 kelime
- 3 3-Yeni Düğüm5.251 kelime
- 4 4-Ölüm Meleği6.267 kelime
- 5 5- Kanadı Kırık Anılar5.385 kelime
- 6 6-Çürük Kale5.540 kelime
- 7 7-Annesiz Kedi3.366 kelime
- 8 8-Anahtar Kralı4.180 kelime
- 9 9-Büyük Balık Küçük Balığı Yer5.229 kelime
- 10 10-Şüphe Çıkmazı4.065 kelime
- 11 11-Show5.844 kelime
- 12 12-Hata4.974 kelime
- 13 13-Giz Halatı4.497 kelime
- 14 14-Kötü şeyler yapan İyi Adamlar4.251 kelime
- 15 15-Yanlış3.453 kelime · Okuduğun bölüm
- 16 16-Ölüm Çukuru5.743 kelime
- 17 17-Yirmi Yedi5.810 kelime
- 18 18-Ayçiçeği4.717 kelime
- 19 19-Tetik4.066 kelime
- 20 20-Suç Ortağı4.557 kelime
- 21 21-İhtimaller Korkuyu Besler4.032 kelime
- 22 22-Alt ve Üst3.203 kelime
- 23 23-Güven4.593 kelime
- 24 24-Karanlık Koridorlar6.119 kelime
- 25 25-Ağır Yükler6.781 kelime
- 26 26-Kalbe Yakın7.725 kelime
- 27 27-En Baştan5.529 kelime
- 28 28-Serbest Düşüş6.511 kelime
- 29 29-Soğuk4.367 kelime
- 30 30-Kör Düğüm3.498 kelime
- 31 31-On Dört ve On Yedi Yaş4.429 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ben takıntılı bir ruh hastasıydım.
Evet, kendime koyduğum tanı tam olarak buydu. Üzerimi değiştirme gereksinimi bile duymadan yorganımın altına girmiş, öylede tavanı izliyordum. Gözüme uyku girmiyordu ve bunun tek nedeni yan odamdaydı.
Her yaptığı şeydin ikinci bir anlamı vardı ve bunları görmeye çalışmak fazlasıyla zordu.
Bana karşı sergilediği davranışı hiç bir ucundan tutamıyordum. İhtiyacım olduğunda ben istemeden bana yardım ediyor ve sonrasında bunu yüzüme burmaktan çekinmiyordu. Ama başka birisine yaptığı iyiliği dillendirmeyecek kadar mütevazıydı. Egosu bir tek bana mıydı?
Beni kandırıyordu. Artık bundan tüm benliğimle emindim. Beni köşeye sıkıştıracak her şeyi bilmek ve bana karşı bir koza sahip olmak istiyordu. Ve bilmek istemediğim şeyleri kullanarak bana oynuyordu.
Babam konusunda yaptığı şey tam olarak buydu. Sinirliydim çünkü haftalarca beni iğrenç bir ruh haline sokmuştu. Amcam konusunda ne kadar doğruyu söylediğinden artık emin değildim ama babam hakkında doğruları saptırarak önüme koyduğu bir gerçekti.
Manipülatif herif.
Gerçektende işini iyi yapıyordu. Senaryo yaratmakta bir numaraydı.
Sert bir şekilde üzerimdeki yorganı kenara attım. Ona karşı yumuşak olan tarafım, tavrına karşılık saygı duymam gerektiğini söylerken; Koray'ın söyledikleri yüzünden kafamda oturan düşünceler, siktiri çekip saygının s'sini dahi alfabeden çıkartmak istiyordu.
Duhan'ın geçmişini düşünmek istemiyordum. Yaptığı şeylere bahane üreterek onu haklı çıkartmak istemiyordum. Onu bu noktaya getiren her şeyden nefret ediyordum. Ama istemiyordum işte. Günün sonunda ona hak vermek istemiyordum.
Odanın içindeki ebeveyn banyosuna ilerlerken kafamın içinden terastaki konuşmamızı atamıyordum. Ayrıntısını bilmesemde o kız hakkında pişmanlıkları olduğu ortadaydı. Bakışlarını gökyüzündeki hilale her çevirişinde canım yanmıştı.
Güneş ve Ay, diye geçirdim içimden. Evren aralarındaki şeyin ne kadar güçlü olduğunu haykırıyordu adeta.
Duhan'a geç kalmıştım.
Elimi yüzümü yıkadıktan sonra aynadaki yansımama baktım. Kahve gözlerimi kaplayan öfkeyi farkettiğimde omularım güçsüzlükle düştü.
Okuldaki diğer kızlardan hiçbir farkım yoktu. Duhan'dan etkilenmiştim ama bu zaten son birkaç haftadır içten içe kabullendiğim bir şeydi. Asıl canımı yakan şey aramızdaki o görünmez duvardı. Ona ulaşamıyordum çünkü beni hala bir tehdit olarak görüyordu. Onun gözünde sadece Üstün Erel'in kızı, eski arkadaşı Cenk'in kız kardeşiydim...
Beni sadece Anı olarak görmesini o kadar çok istedim ki. Fakat bu imkansızdı. Çünkü bana değer verecek kadar hayatının içine sokmamaya çalışıyordu. Benimle sadece iş için konuşması bunun kanıtı niteliğindeydi.
Düşündüm de...benim hakkımda gerçekten bildiği bir şey yoktu. Bildiği şeyler tamamen yüzeysel ve çevre etkeniyle oluşmuş şeylerdi. Beden ölçülerimi saymazsak bana dair hiçbir şey bildiği yoktu. Mesela en sevdiğim dizinin Punisher olduğunu.Yada en sevdiğim grubunun Manga olduğunu ama daha önce hiç konsere gitmediğimi...
Onun için tanılası biri olmadığım ortadaydı.
Banyodaki işimi kısa kesmeye karar vererek savsak adımlar eşliğinde odamın ortasına geçtim. Başımı teras kapısının olduğu cam duvara çevirdim. Güneş doğmak üzereydi. Yatağı toparladığım esnada komodindeki dijital saate baktım.
Saat neredeyse altıydı.
Bir ara yere fırlattığım çantamıda alarak odadan çıktım. Merdivenlerden ses çıkartmamaya çalışarak inerken kabanımı üzerime geçiriyordum. Basamakları inerken bakışlarım istemsizce salonun ortasındaki, yeni doğmaya başlamış olan güneşin vurduğu kuyruklu piyanoya kaydı.
"Bana eskiden olduğum kişiyi hatırlatıyor."
Eskiden olduğu kişi, Hilal'le birlikteyken olduğu kişi miydi? Adımlarım kontrolüm dışında piyanoya doğru yönelmişken kafamda bir milyonuncu senaryoyu kuruyordum.
Evin her yerinde Hilal'i hatırlatan şeyler vardı. Bunun da onlardan biri olma ihtimali yüzde kaçtı?
O an aklıma, okuldaki piyano geldi. Üzerine kazınmış baş harfler zihnimde canlanırken, kapıyı açtığında Duhan'ın sarı gözlerine yayılan o yoğun duyguyu hatırladım.
H.A.
Hilal A.
O andan itibaren piyanoya daha farklı bakmaya başladım. Takıntılıydı. Onun hakkında yapabileceğim en kesin çıkarım buydu. Çocukluk aşkına karşı -bunu o gördüğüm fotoğraftan yola çıkarak söylüyordum- pişmanlıkları onun yarına umutla başlamasına engel oluyor gibiydi. Kız her yerdeydi ve ölü birinin hala yaşıyor gibi etrafta olmasını sağlayan kişi Duhan'dı. Vücudunda, evinin duvarlarında, komodinin çekmecesinde ve salonunun ortasında...
Yaşadığım farkındalık göğüs kafesimin içindeki o organa ağırlık yaparken, ciğerlerime doldurduğum havanın yoğunlaştığını hissettim.
Terapiye ihtiyacı vardı ve bunu öyle güzel gizliyordu ki hayran olmamak imkansızdı. Her şey kontrolü altındaymış gibi davranıyordu ama kontrol altında olan tek şey kusursuz bir biçimde yaptığı "Mafya imha etme" planlarıydı.
Ensemden yukarıya doğru serin bir esinti tüm tüylerimi şaha kaldırdığında temkinli bakışlarımı sessiz evin içinde gezdirdim. Yeni doğmaya başlayan güneş evin içini aydınlatırken bir şey beni o piyanodan uzaklaştırıyor gibiydi. Bakışlarımı piyanodan kaçırarak üst kata uzanan siyah merdivene diktim. Yukarıda sadece benim, onun odası ve ardında ne olduğunu bilmediğim bir kapı vardı.
İçimden bir ses o kapının ardında görmekten zevk almayacağım şeyler olduğunu fısıldadığından, kapının kolunu indirmek konusunda hiç hevesli davranmamıştım.
Bulunduğum kattaysa mutfak, kontrol odası, iki oda ve bir lavabo vardı. O iki odaya girmemiştim ama Laçin ve Koray'ın odaları olduğundan emindim. Bu katı ilk defa bugün kontrol odasına giderken keşfetmiştim. Aslında bu evi gezme konusunda hiç hevesli davranmamıştım. Bu eve yaptığım büyük bir haksızlıktı.
Rahat olduğu buradan bile belli olan kanepelerden uzaklaşarak mutfağa doğru ilerlemeye başladım. Fakat o yöne dönmeden önce, merdivenin bittiği yer ilgimi çekti. Dönen siyah merdivenin altında boşluklar vardı. Merdivenin bittiği kısımdaysa oldukça büyük bir saksı vardı. Döşemenin üzerini örtüyor gibiydi.
Merakıma yenik düşerek merdivenin yanına geldim. Yerin döşemesiyle neredeyse aynı renk olan saksıya gözlerimi kısarak baktım.
Yerdeki oyuğu fark etmemek için konulmuş bir saksıydı.
Saksıyı ayağımla kenara doğru kaydırdığımda, merdivenin aşağıya inen geri kalan kısmıyla karşılaştım.
Saksı ve parkenin bu kadar yakın renklerde olması dikkatinizi oyuktan uzaklaştırıyordu ve saksı deyip geçiyordunuz.
Zekice.
Devam eden siyah merdivenlerden aşağıya inerken olabildiğince ses çıkartmamaya çalışıyordum. Tabi merdiven demir olduğu için bu pek mümkün değildi. Kabanımın cebindeki telefonumu çıkartarak feneri açtım. Tamamen aşağıya indiğimdeyse, karşılaştığım manzara karşısında küçük dilimi yutmak üzereydim. Telefonumun fenerini kapattım.
Bir duvar aynı odamda olduğu gibi tamamen camdı ama tek fark, uçurumun kenarındaymışçasına aşağıda görünen denizdi. Şaşkınlıkla aralanan dudaklarımı zorlukla yutkunduğumda ancak kapatabilmiştim. Tavandan sarkan kum torbasına ve ringe bakarken adımlarım istemsizce oraya yönelmişti.
Yeni doğmaya başlamış olan güneş içeriyi doldururken, uçurumun kenarındaki spor salonunda bakışlarımı gezdirdim. Köşede ağırlıkların olduğu bir yer ve çeşitli aletler vardı. Bakışlarım barfix aletine değdiğinde kafamın içinde dolanan o pazılar ve sırtın nasıl oluştuğuna dair olan sorular cevaplanmış oldu.
Evin altında bu denli büyük bir spor salonunun var olması normal karşılanabilirdi ama bu spor salonun uçurumun kenarında olması gözlerimin kocaman açılmasına neden olmuştu.
Camın önüne geldiğimde bakışlarımı aşağıya çevirdim. Kayalıklara vuran dalgaların şiddetini ayaklarımın altında hissedebiliyordum. Yada bu hayal gücümden ibaretti.
Denize bu denli yakın olduğumuzu bilmiyordum ama bu görsel odama dolan buram buram tuzlu su kokusunu açıklıyordu.
Sakin ve acelesiz adımlarla ringin etrafını dolaştım.
Demek yumruklama provalarını burada yapıyordu.
Hayal gücümün eşliğinde gözümde Duhan'ın burada spor yaptığını hayal ettim. Kanatacak kadar kızarmış olan eklemlerini, senkronize olmasına rağmen düzensiz nefesini, terlediğinde önüne düşen kumral tutamlarını ve etrafa saçılan toprak-deniz kokusunu...
Buradan çıkmam gerekliydi.
Geldiğim yönde merdivenlere doğru ilerlediğim esnada, merdivenlerin çaprazındaki kapıyı farketmemle adımlarım durdu. Oda tamamen karanlık olduğu için o kapıyı ilk seferde görebilmem tamamen şansı. Kapıya yaklaşırken bakışlarım yanındaki parmak izi okuyan küçük cihaza kaydı. Çatılmış kaşlarımla siyah kapıyı tepesinden aşağıya kadar inceledim.
Kapının ardında ne vardı ki bu kadar güvenlikle korunuyordu?
Bir anda kollarımın arkamda dolanması ve yanağımın sert bir şekilde kapıya çarptırılması yüzünden acıyla inledim. Çok geçmeden şakağıma dayanan soğuk metalle sesim kesildi.
Toprak ve Deniz
Tutuşu sağlam ve acımasızdı. Kollarımı öyle sert bir şekilde döndürmüştü ki acıyla yüzümü buruşturdum.
Titrek bir nefes verdikten sonra, "Eğer yabancıların evinde dolaşmasından rahatsız oluyorsan onlara oda vermemelisin."dedim canımın yandığını belli etmemeye çalışan bir ses tonuyla. Bunun mümkün olduğunu açıkçası pek sanmıyordum. Çünkü bileklerimin üzerindeki elleri neredeyse kolumu parçalayacaktı.
Bileklerimdeki elleri üzerimden çekilmiş olsada bir anda sırtımın kapıya yaslanmasıyla yüzümü buruşturdum. Ellerimin ve sırtımın moraracağından emindim.
Ellerini başımın üzerinde, kapıya yaslamıştı. Kapıya çarpan tok metal sesinden anladığım kadarıyla hala elinde silah vardı.
Beni kollarının arasında sıkıştırmıştı ve yüzlerimiz ararsında az -hatta olmayan- mesafe yüzünden sağlıkla düşünemiyordum.
Birde toprak ve deniz kokusu vardı tabi.
"Az kalsın beynini dağıtıyordum, Anı!" sesinin şiddetiyle gözlerimi yumdum. Eş zamanlı olarak boştaki eliyle kapıya vurmuştu. Gözlerimi kapatmadan önce sarı gözlerinde gördüğüm endişeye sayesinde ciğerlerimde hapsolmuş nefesi veri verdim. Tedirginlikle araladığım gözlerimle sarı harelere baktım.
Göz bebekleri hala büyüktü. Yeni uyanmış olmalıydı.
"Ben sadece evi gezi-"cümlemin bitmesine izin vermeden bağırmaya devam etti.
"Evi gezmeye siktiğimin silah odasından mı başlıyorsun?!"Sesinin şiddeti yüzünden yüzümü geri çekmeye çalıştım ama arkamdaki kapı buna pek olanak sağlamadı.
"Oranın silah odası olduğunu bilmiyordum."diyebildim sadece. Şuan ona verebileceğim tek mantıklı cevap buydu. Bu birkaç kelimelik cümleyi kurabildiğim için kendimi tebrik ettim.
Gözü dönmüş gibiydi. Ya üzerinde hala uyku mahmurluğu vardı yada gerçekten az önce kafama dayadığı silahın neden olabileceği şeylerden korkmuştu. Burnundan soluyordu. Sıcak nefesi yüzümün her zerresine değerek sırtımdan yukarıya bir ürpertinin tırmanmasına neden oluyordu.
"Aferin sana. Öğrenmiş oldun." kendimi o kadar kötü hissediyordum ki. Üzerimden çekildiğinde ciğerlerimde bir ağırlık hissettim. Bir an her yer o kadar soğudu ki kendim çırılçıplak hissettim.
Elindeki silahın emniyetini kapattıktan sonra beline geri koyarken hala kapıya yaslanmış bir şekilde onu izliyordum. Beni ne kadar gerdiğinin farkında değil miydi? Neden bana böyle davranmaya devam ediyordu?
Benden uzaklaşarak uçurumu gören camın önüne ilerledi. Güneş odanın bu köşesine henüz ulaşamadığı için gölgede kalmıştım ama o kimi adınlatması gerektiğini biliyormuşçasına Duhan'ın üzerindeydi. Bir elini beline koymuş, diğeri elinin baş ve orta parmağını da göz pınarlarına bastırıyordu. Olduğum yere sinerken sadece onu izledim.
Titrediğini yeni fark ettiğim ellerimi cebime sokarak telefonumu çıkarttım. Saate baktıktan sonra cebime geri koydum.
06.24
Güneş henüz doğmamıştı belki ama ben Duhan'ı izlerken, farkındalıkla gözlerim açılmıştı.
Benden birkaç metre uzakta, camın kenarında kendimi dizginlemeye çalışan adamı tanıyordum ve o kişi saatler önce terasta konuştuğum şefkatli adamdan tamamen farklıydı.
Jetondaki ilk gecemde tanımadığı adamların sırtında hiç düşünmeden istekayı kıran, tren garında onları kurşuna dizen ve birine yumruk attığımda bundan zevk alan o adam tamda karşımdaydı.
Hatalar yapan ve tehlikenin kokusunda dahi zevk alan bu adam tamamen farklı bir adamdı. Belki kafama hiç düşünmeden silah dayayabilen bu adamdan korkmam gerekliydi ama çizdiği tablolarla kendini ifade etmeye çalışam o diğer yanı ondan korkmama engel oluyordu.
Duhan Alkan, kişisine göre muamele yapan biriydi ve bana karşı her zaman sergilediği samimi tarafının aksine bana bağıran adama alışkın olduğum söylenemezdi. Buna alışmam mı gerekecekti? Böyle bir şey olmasını istemiyordum.
Elini göz pınarlarından çektikten sonra omzunun üzerinden bana döndü. Sarı gözleri birkaç saniye üzerimde dolandıktan sonra, "Beni yukarıda bekle. Seni hastaneye ben götüreceğim." dedi aksini kabul etmeyeceğini haykıran ses tonuyla. Sesi yeni uyandığı için boğuktu ve yüz ifadesine bakılırsa hala da ayılmış sayılmazdı.
Bir şey diyemedim ve orada öylece dikilmeye devam ederek onu izledim. Bir analizçi gibi her hareketini incelediğim esnada gözlerini kaçırdı. Herhangi bir şey söylemeden demir merdivenlere ilerledi ve saniyeler sonrasında kaybolmuştu.
Duhan Alkan, korkulması gereken bir adamdı. Bana karşı sergilediği oyunculuk küçük dilimi yutmama neden oluyordu. Gerçek olan hangisiydi bilmiyordum ama damalarımda arsızca gezinen merak beni kışkırtmaktan başka işe yaramıyordu.
O an, silah odasının kapısına yaslanmış haldeyken kendime bir söz verdim.
Gerçek Duhan Alkan'ın kim olduğunu öğrenecektim.
Duhan Alkan
"O topu ortadaki deliğe sok, götümü açacağım."dediği şeye bıyık altından gülerken kıstığım bakışlarımı beyaz ve çizgili on dört arasında gezdirdim. İstekayı yere dayayarak ucunu tebeşirledim. Koray'ın siyah pantolonuna saniyelik bir bakış attıktan sonra uygun pozisyonu aldım.
"Düğmeni açmaya başlasan iyi olacak."dedikten sonra istekayı üç kez ileri geri yaptım ve beyaz topa vurdum. Beyaz top, çizgiliye değdikten sonra top yarım bir "W" çizerek köşedeki cepe girdi. İstekanın ucunu yere dayamışken, beklenti içerisinde Koray'a baktım. Kahve gözlerini kırpıştırarak, hala topun girdiği cepe bakıyordu. Yüz ifadesinin girdiği şekilden zevk aldığımdan, kısık sesle güldüm. Yapmacık bir beklenti içerisinde Koray'a bakarken sanki hissetmiş gibi kahvelerini bana çevirmişti. İstekayı tekrardan elime aldığımda ucuyla onu işaret ettim.
"Sen kaşındın." Beni kışkırtmamalıydı. Siyah topa odaklandığım esnada, "Sabahki patırtıya rağmen fazla neşelisin."dediğinde dikkatim dağıldı ve beyaz topa doğru şekilde vuramadım. Sıranın tekrardan bana gelmesini beklemeliydim.
Hırsla yanağımın içini dişlerken kendi kendimde kafamın içinde mırıldandım.
Sabahki patırtı.
Koray istekasıyla masaya eğildiğinde yapacağı vuruşun tutarlılığını kafamda ölçemiyordum bile. Sesleri duymadığından emindim çünkü duvarda yalıtım vardı ve üst kata kadar sesin yükselmesine imkan yoktu. Kamera kayıtlarını izlemiş olmalıydı. Yani Anı'nın kafasına nasıl silah dayadığımı. Eğer birkaç saniye daha susmuş olsaydı hiçbir şey o tetiğe basmama engel olamazdı. Bu dikkatsizliği yapan kişisinin ben olmam içten içe kendimi yumruklama isteği uyandırsada burada bilardo oynayarak kendimi oyalıyordum.
Sabah hata yapan bendim ama reçeteyi Anı'ya kesmiştim. Yanlıştı. Anı'ya yaptığım diğer yanlışların yanında bu da diğerlerinin yanında yerini almıştı. Onu staj yaptığı hastaneye bırakırken arabanın içindeki sinir bozucu sessizliği bozmak istemiştim ama bir tane mantıklı cümle dahi kuramamıştım. Onun her yüzüne baktığımda içimden özür dilemek geliyordu ama özürlerimin onun için anlam ifade etmeyeceğinden emindim. Söz konusu Cenk'in kız kardeşiyken doğru olanın ne olduğunu bilmiyordum.
Yirmi bir yıllık hayatımda öğrendiğim bir şey varsa o da arkadaşlığın değeriydi. Bu yüzdendi onca yaşanan şeye rağmen Cenk'e yardım etmem. Her kim masasına benim için bir tabak koyarsa bu benim için paha biçilemez bir anlam ifade ederdi. Belki yetimhaneden kalma bir alışkanlık belkide gereksiz bir değer...
Cenk ve babası bana bundan daha fazlasını yapmışlardı ve bu yüzden onlara yardım etmemem gibi bir seçenek yoktu. Fakat onlara yardım etmek, Anı'ya zarar vermek anlamına geliyordu ve benim için işin en zor kısmı buydu. Anı, ona o kadar benziyordu ki. Sonunun da ona benzemesinden korkuyordum.
"Han?"
Bir zamanlar ismim buydu. Onunla tanışana kadar Duhan'ı kullanmıyordum bile. Duhan isminin anlamını sevmezdim. Çünkü bana her şeyin bir sonu olduğunu hatırlatırdı. Güçsüz, aciz bir bekleyiş. Ama Han öyle değildi. Güçlü, yıkılmaz ve gözü kara...
Tüm benliğimle "Han" olabilmeyi o kadar isterdim ki. Fakat sırf o bana bir zamanlar Duhan dediği için bu adımı da kendime benimsetmeye çalışıyordum. Onun yüzünden kendimi insanlara Han değil de Duhan olarak tanıtmaya alışmıştım. Çünkü her Han diyişimde deniz mavisi gözlerini üzerime diker ve beni bakışlarıyla tehdit ederdi. Şimdi o gözleri sadece evimin camından dışarıya baktığımda görebiliyordum.
İfadesiz olduğundan emin olduğum bakışlarımı Koray'a çevirdiğimde elindeki istekayı çoktan bırakmıştı.
"Sorun ne kardeşim?"sorduğu soru yüzümde alaycı bir sırıtışın oluşmasına neden oldu. Dudağımın sol kısmı alayla yukarı çıkarken istekayı köşedeki askılardan birine soktum. Oyun bitmemişti ama hevesim de kalmamıştı.
"Sorunlar Koray...Sorunlar. Sadece tek bir sorunumuz yok." Köşedeki buz dolabının kapağını açarak içerisinden kendime bira çıkarttım. Burası Jeton'un içinde bulunan özel bir odaydı. Camları olmayan ve içeridekinin dışarıyla, dışarıdakinin içeridekiyle bağlantısını kesen bir yerdi. Bir nevi ikinci seviyede toplantı odası olarakta adlandırılabilinirdi.
Kendimi deri koltuklardan birine attıktan sonra ayaklarımı önümdeki metal sehpaya uzattım. Biramın kapağını açarken Koray'ın, "Sorunlarımızdan bir tanesi üç harfli mi?" demediyle yüzüme keyifli bir gülümseme yayıldı. Anı'dan bu şekilde bahseden kişinin Fred olduğuna adım kadar emindim. Koray'dan bu tip yaratıcılıkla beklenmezdi. O da birasını alıp çaprazımdaki koltuğa geçti ve konuşmaya devam etti.
"Rahat olsana. Laçin kardeşinin ağzından girip burnundan çıkıyor. Kız hakkında her şeyi biliyoruz artık." İşte onun bu rahatlığı yüzünden, şuan bu pozisyondaydım. Biramdan bir yudum aldıktan sonra bakışlarım Koray'a çevirdim.
"O kadar kolay değil, Koray. Anı'yı fazla hafife alıyorsun. Kızın zehir gibi kafası var. Tek bir parçaya bakarak pazılın geri kalanını kafasında tamamlayabiliyor. Açık vermememiz gerek." O da aynı şekilde benim gibi arkasına yanmış bir şekilde birasını içiyordu. Bu kadar rahat olması sinirime dokunmuştu. Dirseklerini dizlerine yaslayarak hafifçe öne eğildi.
"Bu kadar gergin olma. İstediğin gibi babasının yaptığı işin diğer yüzünü ona anlattım. Artık kafası yeterince karışık. Bu bize fazlasıyla zaman kazandıracak zaten."başımı koltukta geriye yaslayarak sarı gözlerimi beyaz tavana diktim, sanki aradığım cevapları orada bulabilirmişim gibi.
Fred ergenliği yoğun geçiren ilgi manyağı herifin tekiydi. Anı hakkında her şeyi anlatması için Laçin'le bir kahve içmesi yeterliydi. Anı'nın annesinden çekindiğini onlara yemeğe gittiğim gün sarılmak konusunda tereddüt yaşamasından anlamıştım.
Bu yüzden babasına olan bağlılığını kullanmayı daha doğru bulmuştum. Mafya örgütlerini bitirmek en az o örgütleri kurmak kadar pis ve eli kana bulayan bir mevzuydu. Anı'nın hayata bakış açısı göz önüne alındığında tereddütler yaşaması kadar doğal bir şey yoktu. Fakat yaptığımız işte tereddütte yer yoktu. Bu yüzden babasından pay biçerek ufak bir empati yapmasının işimizi kolaylaştıracağını düşünmüştüm.
Manipülatif herifin tekiydim.
"Kafası karışık, evet ama o karışıklığa neden olan kişide benim. Sorularının cevapları için beni sıkıştıracak ve benim bir şekilde bunlardan sıyrılmam gerek."o gün okula bir şekilde cevap aramak için geldiğinden emindim ama elimde yeterli kanıt yoktu. Tam olarak o gün gelerek ne elde etmeyi amaçladığını bilmiyordu ama söz konusu Anı Erel olunca hiçbir hareketinin altının boş olmadığını öğrenemem uzun sürmemişti.
"O kadarını da senin yaratıcılığına bırakıyorum kardeşim."Koray'ın cevabıyla derin bir nefes verdim.
Verdiği her sözü tutan bir adam olmaktan nefret ediyordum.
Anı Erel
Parmaklarımı bileğimdeki kızarıklığın üzerinde gezdirdim. Bastırmadığım sürece acımıyordu fakat parmalarının izi çıkmıştı. Beyaz tenli olmaktan nefret ediyordum.
Hastanenin bahçesindeki banklardan bir tanesinde otururken üzerimde sadece önlüğüm vardı. Hava kararmıştı ve tahminen gece yarısını geçmişti. Ne mental olarak ne de fiziksel olarak kendimi eve götürebilecek halde değildim. Saatlerdir acil kapısının önünde belki birine yardım edebilirim diye beklemiştim ama yavru kedi bile gelmemişti. Bu gece bana ekmek yoktu.
Her nefes alışverişimde gökyüzüne yükselen duman, görüş alanımı kısıtlıyor olsada bakışlarımı bileğimdeki parmak izlerinden alamıyordum.
Elim morarmasın diye bana krem veren ve kafama silah dayanan adamın aynı kişi olması göğüs kafesime ağır bir yük yerleştirmişti. Bir davranışı bana değer verdiğini gösterirken diğeri umrunda olmadığımın kanıtı niteliğindeydi.
Kendimi fazla değersiz hissediyordum.
Başıma bir şey gelse sırf insan olduğum için bile üzülür müydü? Hiç sanmıyordum.
"Sana şiddet mi uyguluyor?"tepemden gelen sesle irkilerek başımı yukarı kaldırdım ve önümde dikilen Gazel'e baktım. Ne zamandır oradaydı? Ne dediğini anlamadığımı belli eden şaşkın bakışlarımı çimen yeşili gözlerine diktiğimde, bakışlarıyla bileklerimi işaret etti.
"Eğer o sarı papatya sana şiddet uyguluyorsa abine kalmadan yapraklarını yolarım." Dediği şeyi şaşkınlığıyla dudaklarım aralanırken yanıma oturdu. Çatılmış kaşlarımla onu izlerken başımı hafifçe iki yana salladım.
"Tabiki hayır!"diye çıkıştım kendimeden beklemediğim bir performansla. Yeşil gözleri yüzümde dolandı. Üzerinde siyah şişme bir mont vardı ve pis sakalları önceki gördüğüme göre daha belirgindi. Fakat uzamış sakalları net çene hatlarını gizlemeye yeterli değildi. Çenesini sıktığını yeni fark ettim. Koyu yeşiller tekrardan saniyelik bir şekilde bileklerime kaydı.
"O zaman bileklerindeki parmak izleri, değişik bir fantezinin ürünü?" Tek kaşı sorduğu soruyla eş zamanlı olarak havalanırken şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. Alaya alıyordu ama bakışlarındaki tedirginlik, hala Duhan'ın bana şiddet uygulayıp uygulamadığı konusunda tereddüt yaşadığını belli ediyordu. Kurduğu cümleyi idrak edebildiğimde yanaklarımın alev aldığını hissettim. Dehşete kapılmış bir şekilde, "Hayır!"derken kazağımı ve önlüğümü çekiştirerek bileklerimin üzerini örttüm. Bu hareketim Gazel'in kaşlarının iyice çatılmasına neden olmuştu ama aynı zamanda dudaklarına arsız bir sırıtış yayılmıştı.
"Kızardığının farkında mısın?" Kollarını iki yana açmış bir şekilde bankta yayılmışken bedenimi ona çevirdim. Ellerimi yanaklarıma götürme isteğine karşı koyamadığım ve parmaklarıma yayılan ısıyla ufak bir şok yaşadım.
Beyaz tenli olmaktan nefret ediyordum.
Gazel tüm hastane bahçesini inletmek istercesine bir kahkaha attığında omzuna vurarak, "Sus artık!"diye çıkıştım. Alt dudağını dişleyerek kendini susturduğunda yüzünde hala alaycı bir sırıtış vardı. Yeşil gözleri güldüğü için kısılmıştı.
"Utanınca sevimli oluyormuşsun." Bıkkınlıkla bir nefes vererek oturduğum banktan kalktım. Fakat beni bileğimde tutarak durdurdu ve bu acıyla inlememe neden oldu. Elektrik çarpmışçasına elini çekerken hızlı hızlı, "Anı çok özür dilerim düşünemedim."diye kendini açıklama gereksinimi duydu.
"Önemli değil."derken bile yüzümü buruşturmuş bir şekilde bileğimi ovuyordum.
Vücudumun bu kadar zarar görmüş olması o anın adrenaliniyle sabah anlamadığım bir şeydi. Bugün yemekhane tepsinini taşırken zorlandığımda bu aydınlanmayı yaşamıştım. Gazel hızlı bir şekilde ayağa kalkarak önümde durdu ve nazik bir hareketle sağ elimi tutarak önce önlüğümü ardından kazağımı yukarıya sıyırarak morarmaya başlamış bileğime baktı. Çatılmış kaşlarıyla bileğime bakarken yenilgiyi kabul ederek derin bir nefes verdim.
"Yanlışlıkla yaptı."böyle dediğim için kulağa bahane üretiyormuşum gibi geliyordu ama gerçek buydu. Geri çekildiğinde sarı gözlerinde gördüğüm duygu tam olarak buydu. Üstelik beni hastaneye bırakırken konuşmayı bile denemişti ama bu denemeler sadece dudaklarını aralayıp tekrardan kapatmasıyla sonuçlanmıştı.
Gazel bakışlarını bileğimden çekerek, tek kaşını kaldırmış sorgular bir şekilde yüzüme baktı. Doğru duyup duymadığını dehit etmek için "Yanlışlıkla?"diye söylendi sorarcasına. Ardından bakışlarını bileğime geri indirdi.
"Anı."dedi düşünceli bir şekilde.
"Daha on dokuz yaşındasın ve eminim karşına daha iyi-"saçmalamaya başladığı için bileğimi ellerinin arasından çekerek kurtardım. Yeşil gözleri yanlış ne söylediğini merak edercesine yüzümde bir cevap aramaya başladığında bir adım geriledim.
"Aramızda sadece iki yaş var."benimle andropoza girmek üzere olan bir amcaymış gibi konuşması oldukça saçmaydı.
"Ve emin ol eğer Duhan gerçekten bana zarar veriyor olsadı bunu söylemekten çekinmezdim. Çünkü şiddet gören değil şiddet uygulayan utanmalı." Son cümlemden sonra birkaç saniye duraksadım ve konuyu dağıtmamak, odaklanmak adına başımı iki yana salladım. Soğuk bakışlarımı Gazel'in koyu yeşillerine diktiğimdeyse, "Ben sana neden açıklama yapıyorum ki."diye söylenerek yüzümü buruşturdum.
Gözlerimi devirerek yeşillerini üzerimden çekerken, "Tamam yapma bana açıklama falan."dedi aynı benim gibi yüzünü buruşturarak. O enada çalan telefonu yüzünden konuşmayı uzatmadı ve elini şişme montunun cebine attı. Çıkardığı son model telefonunun ekranına kısa bir bakış attıktan sonra doğruca kulağına götürdü.
"Efendim Alâ?"Alâ onun benimle yaşıt olan kız kardeşiydi. O da bizimle aynı okulda okuyordum ama reklamcılık bölümündeydi. Ve tam olarak aşko kuşko bir kızdı. Okuldaki diğer kızlar gibi hiçbir şey umrunda değildi. Açıkçası bazen bu rahatlığa özeniyordum.
"Uğraştırma beni gece gece, lütfen."Gazel'in sesindeki yorgun ifadeyi şuana kadar fark etmemiştim. Telefondaki Alâ'yı dinlerken gözlerini yummuştu. Acaba ne anlatıyordu telefonda?
"İyi tamam. Yarım saate oradayız." Cümlede o çoğul ifadeyi umursamada bakışlarımı hastane bahçesinde gezdirmeye devam ettim. Ellerimi önlüğümün ceplerine koyarak olduğum yerde sallanmaya başladım.
Gazel telefonu kapattıktan sonra cebine koydu ve yüzünü kaplayan imalı gülümsemesi eşliğinde yeşil gözlerini suratımda gezdirdi.
"Dilek hakkımı kullanmaya karar verdim." Yaptığı açıklama yüzünden tek kaşım şüpheyle havalandığında beyaz dişlerini gösterecek şekilde gülümsemesi genişledi.
"Bu gece benimle bara geliyorsun."yüzümü buruşturdum.
"Kalabalık sevmem."diyebildim sadece. Tek bir dilek hakkı vardı ve böyle saçma bir şey için kullanması çok mantıksızdı. Gazel omuzlarını silkti ve başını yavaşça iki yana sallarken, "Umurumda değil." dedi keyif dolu bir şekilde.
Endişelenmeye şimdiden başlamalı mıydım?
Evet...zamanı geldi. Sonraki bölümde görüşmek üzereee
Bölüm etkileşimi
