Güneş Kapanı kitap kapağı

17. bölüm / 31

Güneş Kapanı

17-Yirmi Yedi

Vaveyla Yazarı: Mizena

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: 17-Yirmi Yedi

Her yer karanlık. Gece mi olmuştu yine?

Geceden, gökyüzündeki Ay'dan ve karanlıktan...

Karanlıktan nefret ediyorum.

"Sana yalvarıyorum, Anı."ama onun sesi...İşte o her şeyi değiştiriyordu. Buz kesmiş bedenimi bir sıcaklık yayıldı ilk. Ardından göz kapaklarım anlamsız bir çabaya girdi. Onu ne kadar görmek istesem de karanlıktı her yer.

Karanlıktan nefret etmem için bir sebep daha.

"Duhan?"diye sorarcasına fısıldadım adını, kendime bile yabancı gelen bir sesle. Neden bana yalvarıyordu? Her yer karanlıktı ama onu bir saniye bile görebilmek için her şeyimi verirdim. Sesindeki çaresizlik beni korkutmuştu.

"Duhan?"diye tekrarladım kendimi. Sesim olabilirmiş gibi daha da kısık çıkmıştı. Ben bile zorlukla duyabilmiştim kendimi.

"Lütfen."dedi titreyen sesiyle. Onun canını bu denli yakan neydi?

Elimdeki soğuk metali iyice kavradım. Zippo muydu bu? Bu sayede onu görebilirdim.

Hiç düşünmedim bile. Metali elimde ufak bir şekilde hareket ettirdiğimde kulağımda rahatsız edici ve içimi ısıtmak yerine buz kesmesini sağlayan bir ses yankılandı. Etraf sonunda aydınlandığında bakışlarımı hızlı bir şekilde etrafımda gezdirdim.

Neredeydi?

"Hayır hayır hayır!" Hızlı mırıldanışlarını duyduğum yere döndüğümde olduğum yerde buz kesildim. Beyaz spot ışığına benzeyen bir ışık içeriye dolduğunda, gördüğüm manzara karşısında kanım damarlarımda hareket etmeyi bıraktı.

Sırtı bana dönüktü. Dizlerinin üzerine çökmüş, kollarının arasındaki bedeni sarsıyordu. Duhan'ın bedeni, kucağındaki kişiyi görmemi zorlaştırıyordu. Görebildiğim tek şey, Duhan'ın eliyle okşadığı siyah uzun saçlar ve elbisesinin açık bıraktığı neredeyse beyaz olan kol ve bacaklarıydı.

O kişinin kim olduğunu tahmin etmeye çalışırken, ciğerlerime doldurduğum oksijen canımı yaktı. Tahmin etmek çokta zor değildi.

Onlardan uzaklaşmak istercesine zorlukla gerilerken elimde hissettiğim ağırlıkla bakışlarımı oraya indirdim.

Soğuk metalin tetiğinde olan olan parmağım ve sıkıca kavradığım silahın bende yarattığı şokla elektrik çarpmışçasına silahı bıraktım.

Silahın yere çarptığında odayı dolduran uğursuz sesle eş zamanlı olarak korkan bakışlarımı Duhan'a çevirdim.

Bu tarafa bakmıyordu bile. Kucağındaki cansız bedeni, uyanması umuduyla sarsarken zihnimde onun cümlesi yankılandı.

"Çünkü sana olduğun kişi gözüyle bakmam."

Sarsılarak yattığım yerden kalkarken nefes nefeseydim. Göğüs kafesim şiddetle inip kalkarken birkaç saniye bakışlarımı etrafımda gezdirerek nerede olduğumu anlamaya çalıştım.

Odamdaydım.

Bakışlarımı sağ tarafımdaki dolabıma çevirdiğimde, karşılaştığım yansımamla nefesim kesildi.

Siktir...her şeyi hatırlıyordum.

"Gösterinin keyfini çıkar o zaman." Kendimi yatakta geriye atarak ellerimle yüzümü kapattım. Utançla inlerken anlamsız özgüvenin yararlı olmadığını kendime tekrar ve tekrar hatırlattım. Gerçekten söylemek istemediğim hiçbir şeyi söylememiş olduğumu bilmekse canımı sıkan bir diğer şeydi. Dediğim tüm şeylerde dürüstüm ve aynı dürüstlüğü ondan da beklemiştim. Beklentimin karşılığını fazlasıyla vermişti de. Yine ağlamaya başlamamak için derin bir nefes aldım. Tüm gece ağlamıştım ve ne zaman uykuya daldığım hakkında en ufak bir fikrim dahi yoktu.

Düşünmek istemiyordum.

Ne bana söylediklerini ne de boynumdan yukarıya doğru tırmanan dudaklarını...

Yastığı yüzümden çektim ve birkaç saniye beyaz tavanı izledim. Sayısız kez kendime düşünmeyeceğimi hatırlattıktan sonra yorganı tekmeleyerek üzerimden ittim. Kendime bugün bir uğraş bulmalıydım ve acilde pansuman yapmak bana bu sefer yetmeyecek gibiydi. Yatakta doğrulduğum esnada kulağıma gelen düzenli korna sesi artık beni rahatsız etmeye başlamıştı.

Çatılmış kaşlarımla bakışlarımı perdeleri çekilmiş olan pencereme çevirdim.

Burası ara sokaktı ve pek fazla araba geçmezdi. Kim sabahın bu saatinde -saatin kaç olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu- kornaya basardı ki?

Homurdanarak yataktan kalktım ve seri adımlarla pencereme doğru ilerledim. Perdeyi kenara çektikten sonran camımı açarak aşağıya sarktım.

Sanırım bugünkü uğraşımı bulmuştum.

"Kes artık şuna basmayı!" Kış güneşi kıvırcık saçlarına vuruyordu ve gölgesi hafifçe yüzüne düşüyordu. Apartmanın kapısının önünde duran BMW Z4'ü görmek beni şaşırtmış olsada beni asıl şaşırtan şey kornasına basan kişinin Fred olmasıydı. Ehliyet mi almıştı?

Arabanın üzerini açmıştı ve dışarıdan, direksiyondaki kornaya basıyordu. Kahve gözleri umduğunu bulmuşçasına bana dönerken yüzünde gizlemeyemediği kocaman bir gülümsemesi vardı. Beni dinlemedi ve basmaya devam etti.

"Ben. Aşık. Oldum."her kelimesinden sonra kornaya basıyordu. Gözlerimi devirdim ve dirseklerimi camın mermerine yasladım.

"Ve sende tüm Kadıköy'e bunu duyurmak istedin?"sesimdeki sorgulayıcı ifade, hevesinden bir şey götürmedi. Tam konuşmak için dudaklarını aralamıştı ki salonun camının açılmasıyla abimin, "Eğer o siktiğimin kornasına basmaya devam edersen, seni çıktığın ananın a-"sözleri sokakta yankılanmıştı fakat Fred'i farketmesiyle küfürleri -pardon uyarı dolu cümleleri- yarıda kesildi.

Benim odamın ve salonun camının baktığı yön aynı olduğundan, başımı sağ çevirerek abime baktım. Saçı sakalı birbirine girmişti ve sesindeki boğuk ifadeden yeni kalktığı rahatlıkla anlaşılıyordu.

Fred'in gülümsemesi anlık olarak silinmiş olsada kendini toparladı ve abime dönerek tekrardan, "Ben aşık oldum!"diye bağırdı sevinçle. Fakat abim onun bu sevincini görmemezlikten gelerek, "Git az ileride aşık ol amına koyayım! Uykumun içine ettin."diye bağırdı tekrardan. En sonunda Fred abimle iletişim kuramayacağının farkına varmış olacak ki bana dönerek, "Hayatıma çeki düzen vereceğim." diye açıkladı kendini. Elimi yumruk yaparak şakağımı yasladım. Gördüğüm kabus yüzünden uykum kaçmıştı ama yatağa gidip uyumayı denemek güzel olabilirdi.

Bakışlarımla Fred'in yeni Bmw Z4'ü inceledim. Dehşet bir makineydi bu.

"Ve buna ehliyet alarak mı başladın?"diye sorduğumda başını sallayarak, "Aynen öyle."diye beni yanıtladı. Abimin sinirli nefes verişini bu mesafeden bile duyabilmiştim. Sağ dönerek ona baktığımda elleriyle yüzünü ovuşturuyordu. Dirseklerini mermere yaslayarak bakışlarını aşağıya çevirdi.

"Peki evin ziline basmak yerine neden kornaya basıyorsun, canım kardeşim?"mantıklı bir soruydu. Fred abimin sorusunu birkaç saniye düşündükten sonra yeni arabasına kısa bir bakış attı. Nefes alıp verirken omuzları yavaşça aşağıya çöktü. Bakışlarını tekrardan abime çevirdiğinde, "Park yeri bulamadım. Bu gerçekten che palle." (sinir bozucu) diye abimi yanıtladı. Kendimi tutamayarak kıkırdarken başımı başka yöne çevirdim.

Fred ne zaman gerilmeye başlasa, türkçe kelimeleri unutur ve italyanca konuşmaya başlardı. Ve babamdan sonra onu en çok geren kişi bizzat serenat yapacasına konuştuğu Cenk Erel'di. Onun bu yanıtı abimin sinirinin geçmesini sağlayamamış olacak ki abim, camı kapatmadan önce Fred'in anlayabilmesi için, "Levati dalle palle." (siktir git) diyerekten pencereyi kapattı ve gözden kayboldu.

Pencerenin sert kapanması Fred'in irkilmesine neden oldu. Ama istifini bozmadan, muzip ifadesiyle bana döndü.

"Artık gerçekten beni affeder misin?" Gözlerimi devirerek camı kapatacağım sırada "Dur!"diye bağırarak bana engel oldu.

Bu konuşmanın nereye varacağını biliyordum. Yine tatlılıklar yapacak ve kendini affetirecekti. Sonrasında bir daha yapmayacağına dair söz verecek ama aradan biraz zaman geçtikten sonra aynı şeyi yapacaktı. İflah olmaz bir insandı ve bu son yaptığı şey yüzünden hayatımdaki tüm kötü şeylere ek olarak Duhan Alkan gibi bir adam hayatıma girmişti.

Fred'le son birkaç aydır minimum iletişimdeydik ve bu bizim için alışılmış bir şey değildi. Tamam, her zaman abimle daha yakın bir ilişkim vardı ama Fred benim ikizimdi ve o olmadan kendimi eksik hissediyordum. Onunda böyle hissettiğini biliyordum.

"Bu sefer ciddiyim Anı. Düzeleceğim. Onun gerçekten hayatımın bir parçası olmasını istiyorum ve onun bir yerinin olması için..."birkaç saniye duraksadı. Yüzünde gerçekten ciddi bir ifade vardı. Sertçe yutkunduğunu bu mesafeden bile görebilmiştim.

"O şeyi hayatımdan çıkartmam gerektiğinin farkındayım. Ve bunu yapacağım." Göğüs kafesimde acı dolu, kısa süreli bir hareketlilik olduğunda elim istemsizce oraya gitti.

Bu kararlılığına ne kadar sevinmiş olsamda canımın yandığını göz ardı edemezdim. Yıllarca düzelmesi için uğraşmıştım. Kendimi bildim bileli bu boşvermişliği yüzünden başına gelenlerden onu korumaya çalışıyordum. Çabalarımın anlamsız olduğunu, uyuşturucuya ilk başladığında onu babamlara şikayet ettiğimde ve rehabilitasyon merkezine kapatıldığında anlamalıydım. Fakat iflah olmaz bir aptal olduğumdan ikizime karşı her zaman bir umudum vardı. Ben ne kadar aptalsam o da en az benim kadar umursamazdı. Bunca yaşanana rağmen kendini her zaman haklı bulurdu ve toz kondurmazdı.

Bunca şeyden sonra onu haksız olduğuna inandıran şeyin birkaç haftalık olduğunu tahmin ettiğim bir kız olması...canımı yakıyordu.

"Özür dilerim. Her şey için."

Ama artık çok geç Fred. Çünkü ben senin yüzünden çoktan hayatımı mahvettim.

"Eğer beni affetmezsen...çabalayamam Anı. Çünkü sen bana inanmazsan, bende kendime inanamam."birkaç saniyelik sessizlikten sonra devam etti.

"Diğer yarım olmadan ben hiçbir şey yapamam."sözlerindeki ciddiyetin farkındaydım. Fakat ona ve içine düştüğümüz duruma baktığımda, diyebildiğim tek şey "Böyle olmasını bende istemezdim."oluyordu.

İletişim, sorunların çözülmesinde önemli bir role sahipti ve iki tarafta birbirine karşı açık olmadığı sürece, sağlıklı bir iletişim beklenilemezdi. Ve bir türlü aynı yerde bulunamadığımız için bu sorun sakız gibi uzamıştı. Normalde onu bir şekilde sıkıştırır ve bana karşı açık davranmasını sağlardım ama bu son zamanlarda pekte mümkün değildi.

Annem İstanbul'a geldiğinden beri Fred onunla kalıyordu. Normalde annem olmadığında orayı abim ve Ecem kullanırdı fakat son birkaç haftada bu değişmiş sayılırdı.

Annem oğullarına tapardı ve her koşulda onları yanlarında isterdi. Bu yüzden abimde olabildiğinde sık bir şekilde o eve gidiyordu ve bu sayede Fred'le iletişim halinde kalıyordu. Benim aksime tahminimce onun birçok şeyden haberi vardı.

Üstelik, hastanedeki tedavisine başlamıştı ve abimin dediğine göre güzel bir başlangıç yapmıştı.

Abimin bu yaşananlara rağmen Fred'e karşı fazla sabırlı davrandığı söylenebilirdi. Normal şartlarda üşenmez, aşağıya iner ve marul saçlarından kavradığı gibi bayılana kadar kafasını direksiyona çarpardı.

Yaşanmış bir olay.

Ona öylece bakmamdan sıkılmış olan Fred, onu tatmin edecek bir şey söylemeyeceğimi anladığında arabasına doğru yöneldi. Kaybetmişliğin verdiği yenilgiyle omuzları çökerken arkasından baktım.

Her ailenin bir şımarık çocuğu vardı. Bizim -olmayan- ailemizinki de Fred'ti.

Üstün zekalı olduğum anlaşıldığı günden beri özel eğitimlere tabi tutuluyordum ve beni doğru olanan yönlendirdiklerinden emin olduğum için ne babama ne de anneme karşı çıkmazdım. Abimse benim aksime her zaman sorgulayarak bir kusur bulma halindeydi. Küçük yaştan itibaren babasının izin verdiği ölçüde annesini görebilen biri olarak, etrafındaki her şeyi sorgulaması kadar doğal bir şey yoktu. Ama Fred ikimizden de farklıydı. Ne benim gibi koşulsuzca her şeyi kabullenirdi, ne de abim gibi her şeyi sorgulardı.

Belki sevimliliği yüzünden belki de -teknik olarak- evin küçük çocuğu olduğundan, annem ve babamın gözünde her zaman affedilebilecek bir tarafı vardı. Ve bunu bildiğinden sınırları zorlamak konusunda en ufak bir çekince bile yaşamazdı. Tam olarak uyuşturucuya neden başladığını bilmesem de bunun da nedeninin sınırlarını keşfetme çabası olduğuna bağlıyordum.

Bana kendisini açıklamasını çok isterdim.

Arabasının kapısını açtığı esnada, ikinci sefer düşünmeye fırsat bulamadan "Bekle!"diye bağırdım. Sesimle birlikte kapının kulpunda duran eli donakaldı ve sorgulayan kahvelerini omzunun üzerinden bana dikti.

Ben istemediğim sürece kendini bana açıklamayacaktı.

"Dur orada, konuşacağız. Bekle beni." Cevap vermesini beklemeden pencereyi kapattım ve koşar adımlarla lavaboya giderek yeni uyanmış Anı'ya çeki düzen verdim. Lavabodan çıktığımda hızlıca odama yöneldim. Fred'i aşağıda fazla bekletmek istemediğimden -ve biraz üşendiğimden- üzerimdeki beyaz eşofman takımının üzerine sandalyeme asılmış olan siyah kabanımı geçirdim. Hızlıca ceplerime cüzdan, anahtar, telefon üçlüsünü attım ve son bir kez aynadaki yansımama baktım.

Berbat haldeydim.

Çalışma masamın çekmecesini açarak içindeki siyah büyük gözlüğü çıkarttım. Bu işime yarayabilirdi.

Beyaz kapüşonluyu kafama geçirdikten sonra gözlüğümü de alıp odamdan çıktım. Ayakkabılıktan siyah postallarımı çıkarttığım esnada, mutfakta kendine kahve yapan abimle karşılaştım. Hala ayılmışa benzemiyordu.

Annemde yediğimiz yemekten beri sakalları farkedilir derecede uzamıştı ve dürüst olmak gerekirse, pis sakallı halini daha çok seviyordum. Üzerindeki beyaz tişörtün yakası yamulmuştu ve altında siyah bir eşofman vardı.

Makine öttükten sonra kahvesini kupaya döktü. O bunları yaparken bende olduğum yerde zıplayarak postallarımı giymeye çalışıyordum.

"Nereye gidiyorsun, Küçük?" bana Küçük dediği için gözlerimi devirdiğim esnada botlarımın bağcıklarını bağlamayı bitirmiştim. Olduğum yerde dikleştişim esnada bakışlarımı ona çevirdim. Mutfağın kapısının pervasına bir omuzunu yaslamış, diğer elindeki kupayı da dudaklarına götürüyordu. Kahveyi içerken, sorgulayan bakışlarını tehditvari bir şekilde üzerime dikmişti.

"Fred'le konuşmaya."verdiğim cevap yüzünden, kupayı dudaklarından çektiği esnada dudaklarında alaylı bir sırıtış peyda oldu. Yaslandığı yerden çekilirken, "Öyleyse sana iyi şanslar." dedi içten olmayan bir şekilde. Arkasına dönerek salondaki kanepeye ilerlediği esnada devam etti.

"İşine geldiği gibi konuşacak, hazırlıklı ol!"sesindeki alaycı ama bir o kadar uyarı dolu tonlamanın altında kabullenilmiş çaresizlik yatıyordu.

Hızlıca evden ve apartmandan çıktım.

Apartman çıkarken büyük gözlüklerimi takmıştım ve nedense bu kendimi daha iyi hissetmemi sağlamıştı. Fred beni arabasının içinde bekliyordu bu yüzden direkt yolcu koltuğuna oturdum. Kapının kapanmasıyla birlikte arabanın içini derin bir sessizlik kapladı. Arabanın üzerini kapattığı için dışarının sesi duyulmuyordu. Bana doğru dönen bakışlarını hissettiğimde bakışlarımı ön camdan çekmeden, "Berbat bir gece geçirdim ve inan konuşmak için yeterli enerjiye sahip değilim."kendimi açıkladım.

Ardından soluma dönerek devam ettim.

"Sen konuşacaksın ve bende dinleyeceğim." Bir süre benimkilere benzeyen kahveleri yüzümde gezdirdi. Bakışları yüzümün sol tarafında bir yere takıldı. Tam olarak neye baktığını anlamamıştım. Önüme düşem dalgalı saçlarımı sol kulağımın arkasına attı. Sonrasındaysa yüzünde nedenini anlayamadığım bir sırıtış peyda oldu. Güldüğü için yanağında oluşan çizgileri izlerken önüne döndü. Gazlamdan önce, "Hay hay."diyerek beni onayladı. Onu izlemeye devam ettim.

Bu da neydi şimdi?

Fred sokaktan çıkarken arabanın içinde hala sağır edici bir sessizlik vardı. Soluma dönüp ona dik dik baktığımda konuşmasını beklediğimi yeterince iyi belli ettiğimi düşünüyordum. Fakat oralı bile olmadı ve ana yola çıkarken sadece aynaları kontrol etti.

Tam konuşmasını, konuşmayacaksa beni indirmesini söyleyecektim ki arabaya bağlı olan telefonunun gürültüsü tüm arabayı doldurdu.

Ekrandan arayan kişinin kim olduğuna baktığımda birazcıkta olsa kendimi kötü hissetmiştim. Çünkü arayan kişi Mietta Costana'ydı.

Fred çok bekletmeden aramayı cevaplandırdı.

"Mia regina!" (Kraliçem!) diye telefonu açtığı esnada gözlerimi devirerek bakışlarımı camdan dışarıya çevirdim. Dışarıda sinir bozucu bir Güneş vardı.

Onlar kendi aralarında konuşurlarken başımı yorgunlukla koltuğa yasladım. Kendimi o kadar bitkin hissediyordum ki. Bir anlığına Fred'in beni eve beri götürmesini istedim ama sonrasında bulunduğum zihinsel koşul göz önünde bulundurulursa, bunun pekte işime yaramayacağının farkına vardım.

Dün gece bana karşı dürüsttü. Gecenin tek iyi tarafı bu olabilirdi fakat aynı zamanda canımı bu denli de yakan buydu.

Bir insan reddedilmeden nasıl reddedilebilirse aynı o şekilde beni reddetmişti. Onun ensesinden tutup kendime çektiğimde bana karşı koymamıştı. Yaklaşık iki ay önce sorsalardı bunu söyleyeceğimi düşünmezdim ama ; onu bu kadar yakınımda hissetmek, tüm iliklerime kadar işleyen bir mutluluğu en derinlerimde hissetmemi sağlamıştı. Elleri, gözleri ve dudakları...son bir yıldır eksikliğini hissettiğim şeylerin bir araya gelmiş halleriydi.

Evim.

Onun bedeni neden bana evimdeymiş gibi hissettirmişti ki?

Yanlıştı. Çünkü sözleriyle beni o evden tek seferde kapı dışarı etmişti.

"Çünkü, sana olduğun kişi gözüyle bakmam." en çokta canımı yakan bu sözleriydi. Bakamam, dememişti. Eğer böyle demiş olsaydı en azından içimde ufakta olsa bir umut kırıntısı barındırabillerdim ama bakmam'ın anlamı bambaşkaydı.

Onun hayatında sadece Anı olarak var olamayacağımı net bir şekilde söylemenin başka bir yoluydu.

Babasının arkadaşının kızı.
Cenk'in küçük kız kardeşi.
Tetikçi yapmaya çalıştığı üstün zekalı kız.

Ama...

Sevebileceği kız, asla değil.

"Daldın gittin?" Fred'in sözleriyle kendime geldiğimde gözlerimi kırpıştırarak ona döndüm. Kontrol edemediğim bir sinirle ona bakarken büyük gözlüklerimi çıkartarak kucağıma koydum.

"Sen, sana dalmadığıma dua et."şüpheyle çatılmış kaşlarıyla, kısılmış gözlerini saniyelik bana çevirdiğinde bakışlarındaki anlamazlık dolu ifadeye daha da sinirlenmiştim. Ama konuşmak için yeterli enerjim yoktu bu yüzden sert bir nefes vererek önüme döndüm.

"Tamam, sinir bozucu biri olduğumu kabul edebilirim ama şuanki sinirin bana değil." Haklıydı. Ama bunu bilmesine gerek yoktu bu yüzden ona dönmedim.

"Duhan mı sinirlendirdi seni?" Adını duymamla tüm bedenime o tatlı sıcaklık yayılmıştı. Fakat şuan onu konuşmak istemiyordum.

"Konumuz Duhan değil, sensin." Kollarımı birbirine dolayarak umursamaz bir tavır takınmaya çalıştım. Bu pek mümkün değildi. Çünkü içinde onun adını geçiren her cümle umrumdaydı.

"Nasıl bir ilişkiniz var bilmiyorum ama bana kalırsa Duhan güzel bir enişte." Şaşkınlıkla belerttiğim gözlerimi ona çevirdiğimde, bana bakmadan devam etti.

"Hoş sohbeti var bir kere. Kasınçta değil, samimi. Bu devirde böyle insanlar pek bulunmuyor." Hayretle onu dinlerken, bedenimi hafifçe ona çevirdim. Ciddi olamazdı değil mi?

"Yani Gazel mi Duhan mı? Açık ara farkla Duhan."tiksinir bir şekilde yüzümü buruşturdum.

"Gazel ne alaka?" diye sorduğumda bana döndü. Ama uzun süreli değildi. Önüne dönerek arabayı sürmeye devam etti. Hafifçe omuzlarını silkerken, "Ben ve abim dışındaki çevrendeki diğer erkekler onlar olduğu için ister istemez kıyas yapıyorum." dedi rahat bir tavırla. Saçmalık.

"Gazel'i hiç yemeğe çağırmamıştın-"

"Duhan'ı da ben çağırmadım!"diye çıkıştım sözünü keserek. Bağırdığım için yüzünü buruşturdu. Bana döndü ve "Tamam."dedi hoşnutsuz ama bana hak verir bir şekilde.

"Yinede...ben oyumu Duhan'a veriyorum."bıkkınlık dolu bir nefes verdikten sonra önüme döndüm.

"Git sen sevgili ol onunla o zaman."diye homurdandığımda, "Hah!"diye bağırdı birden. Tepkisiyle birlikte irkilirken şaşkınlıkla ona döndüm.

"Biliyordum, sevgilisin onunla!"bu çocuk net gerizekalıydı.

"Hayır, değilim."

"Ama olmak istiyorsun."

"Hayır istemiyorum."

"Evet istiyorsun, mia sorella."senin kız kardeşinin...

"Stai zitto!" (Kapa çeneni!)

"Biliyordum. O gün sizi öyle gördüğümde-"sertçe koluna vurduktan sonra, "Basta!"(Yeter!)diye çıkıştım sinirle. Vurduğum için yüzünü buruşturarak bana döndü.

"Yeter artık! Bir taraftan abim diğer taraftan sen. Sıkıldım artık!"yüzümdeki ciddiyeti farkettiğinde, gözlerimi kaplayan eğlenceli ifadeyle eş zamanlı olarak yüzü de asılmıştı. Artık ciddi bir sorun olduğunun o da farkındaydı.

"Sevmiyor, sevmeyecek işte. Hem neden sevsin ki?" Fred arabayı sağda bir yere hızlıca park ettikten sonra kemerini çözerek bedenini bana çevirdi. Alnına düşem kıvırcık saçlarını geriye attı. Gözleri merakla kısılırken, "Şuan senden mi bahsediyoruz yoksa ondan mı?"diye sordu yumuşak bir ses tonuyla. Neden beni kırmaktan korkuyormuş gibi konuşuyordu ki?

Çıkış yolu ararcasına camdan dışarıya baktığımda, annemin avuktlık bürosunun önünde olduğumuzu farkettim. Neden buradaydık ki?

"Neden buraya geldik?"diye şaşkınlıkla Fred'e sorduğumda hala yüzünde o ciddi ve bir o kadar meraklı ifade vardı. Benim az önce baktığım gibi annemin bürosunun olduğu apartmana kısa bir bakış attı.

"Annem evraklarını arabada unutmuş, onları getirmemi istedi."diye açıklama yaptı. Tam cümlesine devam edeceği sırada arabanın konsoluna bağlı olan telefonu tekrar çalmaya başladı. Refleks olarak konsola döndüğümde, ekranda gördüğüm ad yüzünden sırtımda sert bir acı hissettim. Hayretle Fred'e döndüğümde o da aynı benim gibi konsolda adı yazan aramaya bakıyordu.

"Laçin miydi?"diye sordum dehşete kapılmış bir şekilde. Kaşlarım şaşkınlıkla yay gibi havalanırken bana döndü. Bu esnada aramayı reddetmişti.

"Evet-"sözünü keserek, "Bu yüzden mi sabahtan beri Duhan'ı övüyorsun?"diye sordum hayal kırıklığına uğramış bir şekilde. Ben sanmıştım ki...

"Hayır öyle değil-"

"Evrakları ver bana."dedim sadece. Bu arabadan çıkmak istiyordum ve annemin yanına gidecek olamam bile önemli değildi.

"Ne?"diye sordu hayrete kapılmış bir şekilde. Ellerimi saçlarımın arasına atarak sinirle elimi geriye attım.

"Evrakları ver bana. Anneme ben götürürüm. Neredeler? Torpido değil mi?" Cevap vermesini beklemeden önümdeki torbidoyu açtım ve büyük dosyayı kucakladım. Kalın çerçeve gözlüklerimi de taktıktan sonra arabanın kapısı açarak aşağıya indim. O arkamdan hayrete kapılmış bir şekilde bakarken, kapıyı ardımdan kapatmadan önce eğilerek ikizime baktım

"Şimdi o çok sevdiğin Duhan'ının arkadaşına koşarak gidebilirsin."tam bir şey diyeceği sırada kapıyı sertçe yüzüne kapattım. Mavi büyük dosyaya sıkıca sarılarak apartmana doğru ilerlemeye başladım. Burası çok işlek bir caddenin üzerindeki, iş merkezine dönüştürülmüş bir apartmandı. Gelmeyeli uzun zaman oluyordu.

Fred'in peşimden gelmesine fırsat bırakmadan koşar adımlarla apartmanın içine girdim.

"Adi herif."dedim kendi kendime homurdanarak.

"Virüs gibi hayatıma sızıyor." Apartmanın kapısındaki şifreyi girdim. Hala aynı olduğu için şanslıydım. Yoksa zile basmam gerekecekti. Kapıyı ittirerek içeriye girdiğimde doğruca asansörlere ilerledim. İkisinin tuşuna da basarak beklemeye başladım.

"Yetmezmiş gibi ailemi de ele geçiriyor. Nasıl bir varyasyon bu?" Ben kendi kendime homurdanmaya devam ederken kabanımın cebimdeki telefonum titremeye başladı. Gözlüklerimi başımın üzerine ittikten sonra cebime uzanarak telefonumu çıkarttım. Telefonda yazan ada bir süre baktım.

Ona saydırdığımı hissetmiş olabilir miydi?

Aramayı açtıktan sonra kulağıma götürdüm ve "Ne var?"diye çıkıştım sinirle.

Virüs.

"Bakıyorum güneşin henüz doğmamış." Dediğinde dün gece arabada ona dediklerimi hatırlayarak yüzümü buruşturdum. O videodaki çocuğun dediklerini taklit ederken güneş kısmında ona bakmıştım. En az Fred kadar gerizekalıydım.

"Sana ne benim güneşimden?"ben böyle söyleyince hattın diğer tarafından bağımlılık yaratacak olan erkeksi bir kıkırdama geldi. Böyle güleceksen gülme.

"Seni almaya gelmiştim ama evinde yoksun. Neredesin?"asansörün kata geldiğini belli eden ses yankılandığında Duhan'ın dediklerini yeni idrak edebilmiştim.

"Neden beni almaya gelmiştin ki?" Diye sordum kapı açıldığında ve birkaç insanın inmesini beklerken.

"Bugün seninle çok işimiz var. Ne kadar erken başlarsak o kadar iyi." Sana dün gece öyle şeyler söylememliydim. Özür dilemek istiyorum ve seni kahvaltıya çıkartarak kendimi affetireceğim, güzelim.

Güzelim...

Keşke bunları demiş olsaydı.

Etkisiden çıkmam uzun süreceğe benziyordu.

"Annemin ofisindeyim. Yarım saate işim biter. Oradan beni alabilirsin." Dedim hayal kırıklığı dolu bir ses tonuyla. Artık rol yapmalık enerjim kalmamıştı.

"Tamam öyleyse yarım saate oradayım." adresi istememişti çünkü buranın adresini de biliyordu.

Virüs.

"Görüşürüz."diyerek telefonu kapattıktan sonra asansöre bindim ve dördüncü kat tuşuna bastım.

Asansöre bindiğimde ve kapı ardımdan kapandığında nerede olduğumun ciddi anlamda farkına vardım.

Ben annemin yanına gidiyordum. Bunun verdiği farkındalık, nefesimin teklemesine neden olurken kucağımdaki mavi dosyayla ufak bir bakışma yaşadım. Eğer önemli bir dosya olmasaydı Fred'in hemen getirmesini istemedi. Dosyanın kapağını açarak bakışlarımı evrakların üzerinde gezdirdim.

Bafa Holding yazısını görmemle yüzümde sinsi bir sırıtış oluştu. Dosya büyüktü ama annem önemli ayrıntıların olduğu kağıtları dosyanın en arkasına koyardı. Hiç beklemden doyanın arkasını çevirerek kağıtların fotoğraflarını çekmeye başladım. Yazıların net görüneceği şekilde evrakların fotoğraflarını çekerken kaçıncı sayfada olduğumu unutmuştum. Dördüncü kata gelene kadar ne yazdığını bilmediğim kağıtların fotoğraflarını çekmeye devam ettim.

Kata geldiğimde dosyayı hızlıca kapattım. Asansörden inerken tek umudum işimize yarayacak şeyleri çekmiş olduğumdu.

İşe yaramış olabileceğimin verdiği mutlulukla annemin ofisinin kapısın önüne yürürken kapının kenarına asılmış olan AV. Mietta Costana yazısıyla birkaç saniye duraksadım.

Annemi yemekten beri görmüyordum ve tartışmamızın üzerine hiç konuşmamıştık, çat kapı ofisine geliyordum ve evraklarını çalıyordum.

Gerilmek içim çok sebebim vardı.

Sertçe yutkunduktan sonra son bir kez adının yazdığı tabelaya baktım ve aynı onun gerektiği zamanlarda yaptığı gibi -yani genelde- duygusuzluk maskemi yüzüme geçirerek sağlam adımlarla o yöne ilerledim.

Büro'nun önüne geldiğimde zile basarak bir süre bekledim.

Ben Anı, Mietta Costana'nın kızı. Duygusuzmış gibi görünmeyi başarabilirdim.

Kapı açıldığında karşımda beliren Leyla ablayla az da olsa rahatlamıştım. Uzun zamandır buraya gelmemiş olsam da beni tanıyacağından emin olduğum tek kişiydi. Annemin asistanı.

"Anı!"dedi kocaman gülümsemeyle.

"Hoş geldin."diyerek kenara çekilerek geçebilmem için bana alan yarattı. Leyla abla mezun olduğu günden beri annemin yanındaydı ve annemin güvendiği sayılı insanlardandı. Annemin aksine güler yüzlü ve sevecendi.

İçeri girdiğim esnada, "Annem arabada evraklarını unutmuş. Onları getirdim." diyerek neden buraya geldiğimi açıkladım. Leyla abla kısa sarı saçlarını kulağının arkasına attıktan sonra tam ellerini dosyayı vermem için uzatmıştı ki içeriden gelen telefon sesini duyunca elleri aşağıya düştü.

"Hay aksi." diye mırıldanırken koşar adımlarla içerideki odalara yöneldi. Fakat bu esnada bana, "Buna bakmam gerek. Dosyayı annene sen verir misin?"diye sormayı da unutmadı. Gözden kaybolmuş olmasına rağmen dosyaya bakarken "Tamam."diye mırıldandım.

Çok güzel.

En son buraya geldiğimde üniversite sınavlarına hazırlanıyordum ve o zamandan bu zaman değişen pek bir şey yoktu. Büro gürültülüydü çünkü her kapının ardında bir avukat ve kavga ettiği birileri vardı. Buna alışkındım. Aslında eski bir evdi ama annem her yerini kırdırarak istediği şekilde dekore ettirmişti. Yeşil ve altın renginin harmanlanmasıyla ofis ciddi bir havaya bürünmüştü. Bazı yerlerde neredeyse benim boyum kadar olan heykeller vardı. Annem tablo ve heykel aşığı bir kadındı. Dünyanın dört bir yanında bulup getirdiği heykel, tabloları burada ve italyadaki ofisinde depoluyordu.

Kapısının karşısında duran tabloda ürkek bakışlarımı gezdirdim. Bu tablo küçüklüğümden beri beni korkutuyordu.

"Bu tablo neyi anlatıyor anne?"bu soruyu sorduğumda henüz on yaşındaydım.

"Adaleti...benim adaletimi." O tabloya daha fazla bakmak istemediğimden arkamı döndüm ve annemin odasının kapısını tıklattım. İçeriden konuşma sesleri geliyordu ve muhtemelen kapıya vurduğumu duymamıştı. Bu yüzden yavaşça kapıyı araladım.

Odanın ortasında büyük ahşap bir masa ve camın olduğu duvar dışında -kapının olduğu duvar da dahil- tüm duvarları kaplayan kocaman kitaplıklar vardı. Annem çok kitap okurdu ve ondan aldığım bir diğer gurur duyduğum davranış buydu.

Odasına girdiğimi fark ettiğinde, bakışlarını bana çevirdi. Pencerenin önündeydi ve telefonla görüşüyordu. Eliyle oturmam için çalışma masasının önündeki tekli koltukları işaret ettikten sonra bakışlarını tekrardan camdan dışarıya çevirmişti.

Kahverengi deri koltuklardan birine oturduktan sonra arkama yaslanarak onu izlemeye başladım. Küçükken bunu yaparken anneme karşı hayranlığım artardı. Sanırım değişmeyen sayılı şeylerdendi.

Üzerinde beyaz şifon bir gömlek vardı. Boyun kısmındaki siyah fiyonk şeklindeki detayı hoşuma gitmişti. Siyah kumaş pantolonu ve stilettoları yüzümde ufak bir tebessüm yarattı. Biz anaokulundan geldikten sonra aynı bu şekilde üzerini değiştirmeden bize yemek yapma telaşına düşerdi. Aslında ekonomik olarak durumu iyiydi ve eğer isterse rahatlıkla eve bir yardımcı alabilirdi. Fakat babamın onda yarattığı korku yüzünden tanıştığı, tanışacağı kimseye güvenmez ve işlerini kendi yapmak zorunda kalırdı. Belkide onu böyle bir kadın yapan, her şeyi tek başına yapmak zorunda kalışıydı?

"Size tanıdığım zaman düşünmeniz için yeterince uzun. Davadan çekilmediğiniz takdirde, Erel Holding'in liman projesi için yetkilere yasa dışı bir şekilde para teklif ettiğini kamuoyuna kanıtlarıyla birlikte sunacağımdan şüpheniz olmasın. Eminim bu güven sarsan davranışınız müşterilerinizin dikkatinden kaçmayacaktır."annemin aksanlı Türkçesiyle bu kadar alengilli cümleler kurabiliyor olması beni her seferinde şaşırtıyordu. Annemin buradaki ofisi İtalyadakine kıyasla fazlasıyla küçüktü ama yaptığı işlerin yoğunluğu oradakilerle kıyaslanacak şekilde fazlaydı. Bu yüzden yıllar içerisinde İtalya ve Türkiye'ye gitmeyi su yolu haline getirmişti.

Annem adeta bir ip cambazı gibi dikkatli bir şekilde kanunları kullanmasını iyi biliyordu ve kıvrak zekası sayesinde en imkansız görünen davaların bile sonucunu lehine çevirebiliyordu. Onu iş üzerindeyken hayranlık duymamak imkansızdı.

Karşı tarafın cevap vermesini beklemeden konuşmayı sonlandırdı ve cep telefonunu masanın üzerine sakince bıraktı. Çalışma masasının sandalyesine oturduktan sonra dudaklarında düşünceli bir tebessüm oluşmuştu. Oturduğu yerde geriye yaslandıktan sonra çekmecesinden çıkardığı ince sigaralarından birini dudaklarının arasına götürdü. Bordo ojeli tırnaklarıyla çakmağı tek seferde alevlendirdi ve sigaranın ucunu yaktı. Ciğerlerine derin bir nefes çekerken, kitlenmiş gibi onu izledim. Yeşil gözlerini benden ayırmadan dumanı dışarıya verdi. İlk tepki veren kişinin ben olmamı istiyordu.

Sigaradan rahatsız olduğumu, söndürmesini rica etmemi veya basitçe merhaba dememi bekliyordu. Buraya gelme sebebim sadece dosyayı bırakmaktı ve onu oturmadan önce masasına koymuştum zaten. Şimdiyse normal bir anne-kız sohbeti yapmamız gerekliydi. Fakat ikimizde normal insanlar değildik.

Yemek yediğimiz geceki sıcaklığı özlediğimi fark ettim. Sarılmalar, gülüşmeler ve ufak şakalaşmalar. Bunlar Mietta Costana'da görmeye alışkın olmadığım şeylerdir. Tabi birebirde.

Onun için oğullarından değerli hiçbir şey yoktu. Onlarlayken büründüğü kişiliği bana da göstermesini beklemeyi bırakalı uzun yıllar oluyordu.

"Hoş geldin, tesoro." tatlım...bu kelimeyi sevip sevmediğim hakkında hala bir fikrim yoktu.

"Merhaba anne."diyebildim sadece. Arkasındaki camdan içeriye sızan güneş, odanın içini dolduran sigara dumanını daha belirgin hal getiriyordu. Aramızda geçen derin sessizliğin ardından bu şeyi bozan taraf annem oldu.

"Buraya gelmenin sebebi, merhaba demek değildir diye tahmin ediyorum?"sesindeki sorgulayıcı ton, artık konuşmam gerektiğinin altını çiziyordu.

Buraya gelmek gibi bir amacım aslında yoktu. Sadece canım ikizim tek bir cümlesiyle kafamın içine nükleer bir bomba bırakmıştı.

Ben aşık oldum.

"Babama aşık olduğunu nasıl anladın?"diye aniden sordum kendimden beklemediğim kadar hızlı ve...düşüncesiz bir şekilde. Sorum yüzünden önce kaşları çatıldı. Ardından ciğerlerine derin bir nefes çekti ve oturduğu yerde rahat bir pozisyon aldı. Zümrüt yeşili gözler, cevabı yüzümde arıyormuşçasına üzerimde dolanırken başını hafifçe iki yana salladı ve omzularını silkti.

"Anlamadım."sigarasının külünü küllüğe döktü. Bu esnada gözlerini benden kaçırmıştı. Sessiz kaldığım için bu cevabın beni tatmin etmediğini anlamış olacakki devam etti.

"Eğer anlasaydım, bağımlılığım olmadan önce onu bırakmanın yolunu bulurdum."bu tip bir cevap beklemediğimden kaçlarım sertçe çatılmıştı.

"Nasıl yani?"diye sordum hayrete kapılmış bir şekilde. Annemin en başındayken babamı bırakmak isteyeceği, düşüncesi içimde bir yeri ateşe vermişti. Babamın anneme olan aşkıyla büyümüştüm ben. Ona ne kadar aşık olduğunu ve onun için neler yapabileceğinin sınırını dahi tahmin edemiyordum. Bir anda hiç tanımadığımız bir kadınla evlenmesi tüm bu düşüncelerimin dışındaydı.

"Hoşlanmak sevgiyi getirir, sevgide aşkı. Ama aşk tüm kimyanı bozan bir şey. Zarar verir. Çünkü aşk, bağımlığı getirir ve hiçbir bağımlılık sana iyi gelmez." Çatılmış kaşlarım kabullenişle birlikte gevşerken kafamın içinde tekrarladım.

Aşk bağımlılıktır.

"Öyleyse bağımlılığını nasıl bırakabildin?"sesimdeki hesap soran tonlama onu güldürmüştü. Gülüşü odanın içinde kısık bir şekilde yankılanırken, bedenimdeki tüm tüyler korkuyla şaha kalktı.

Bordo ojeli tırnaklarının tuttu ince sigarasını dudaklarına götürdü ve kısa bir nefes çekti. Çektiği nefesi yoğun bir duman eşliğinde dışarıya verirken beyaz dişlerini çekinmeden sergileyecek bir şekilde güldü. Bu acıklı bir nefesti.

"Bırakabilmiş olsaydım, bana onca yaşattıklarına rağmen hala onun için çabalıyor olmazdım."bu da ne demek oluyordu? Sigarasını küllükte söndürürken kendi kendine mırıldandı.

"Elli bir yaşıma geldim ama hala akıllanmış sayılmam."dediği şeye alayla güldüm. Çünkü dediği şeylerin mantıklı bir açıklaması yoktu.

"Eğer bırakamamış olsaydın, altı yaşıma kadar babasız büyümezdim."bir şahini andıran keskin bakışları beni bulduğunda dediğim şeyler için şimdiden pişmanlık duymaya başlamıştım. Ama ben Mietta Costana'nın kızıydım. Duygularımı istemediğim sürece belli etmeyecek kadar profesyoneldim.

"Bazen sevgi yetmez." Bakışları yumuşadı.

"Bunu anladığım an...yanında kalmak için başka bir bahane bulamadım."cümleleri birbirleriyle çelişiyordu. Ne yani? Uzaktan sevmek daha mı hoştu onun için?

"Abim yeterli bir bahane değil miydi?"annem yeni bir sigara yakarken umursamaz bir tavırla, "Onu arkamda bırakmak gibi bir niyetim yoktu. Onunda alıp İtalyada daha güvenli bir hayat kuracaktım. Hiçbiriniz Üstün'ün hayatının bir parçası olmamalıydınız." dedi acelesizce. Yeni sigarasını yakmak için çakmağını ateşe verdiğinde yeşil gözlerinde duygu gördüm.

Pişmanlık.

Ama neye dair?

"O hayatı kendisi seçmedi. Seçmezdi."babasını tutan küçük kız...daha ne kadar canını yakacaklar? Arkasına yaslanırken dumanı dışarıya verdi ve kıkırdamaya başladı. Elini havada sallarken, "Birde bunu devletle iş birliği içinde yaptığından, idealize et istersen?" dedi alaycı bir tavırla. Canım yanmıştı. Çünkü kafamın içinde babamı aklamak için yaptığım tam olarak buydu. Aynı şekilde Duhan'ı da. Sessiz kalmak dışında elimden bir şey gelmedi.

"Yaptığı şeye kılıf bulmaya çalışarak geçirdi yıllarını. Fakat yaptığı şeyi tanımlayan tek kelime yada sıfat onun Mafya olduğu. Bilmiyorum, belki kendine mafya demeyerek vicdanını rahatlatıyordur." Sesindeki düşünceli tını, bu konuda emin olmadığını haykırıyordu. Zümrüt yeşili gözler, acımasızca bana doğrulduğunda masasının üzerinden hafifçe bana doğru eğildi. Elindeki sigarayı biraz kenara çekmişti.

"Eğer sende eşin yüzünden evine giren bir katilin, evindeki tüm çalışanlarını öldürdüğünü ve cesetlerden birinin yalnızca iki yaşında, yatağında yatan oğlundan yirmi yedi santim uzağında olduğunu görseydin...seninde orada kalmak için bahanen kalmazdı."yutkunmak istedim. Beynim uyuşmuş gibiydi ve ne diyeceğimi bilemez bir şekilde sadece karşısında oturuyordum.

Sadece düşündüm. Bir bebeğimiz olduğunu. Aptal bir öpüşme yüzünden böyle düşünmediğimi kendime hatırlattım. Böyle bir senaryo ancak onun çocuğun babası olması koşulunda yaşanabilirdi.

Bir bebek ve babası yüzünden öldürülmeyi hakettiğini düşünen kötü insanlar... Öldürmek için çabaladıklarını, başaramamış olsalar bile iki yaşında bir bebeğin yüzüne sıçarayan kanı düşündüm.

Yirmi yedi santim.

Yirmi yedi santim mi kurtarmış onu?

O bebeğin bana ait olduğunu hayal ettim.

Özenle üzerine sıçrayan kanı temizlediğimi...

Ciğerim sıkıştı.

Bunu yapan kişinin bizzat benim annem olmasıysa kulaklarımda beni sağır eden bir kelimenin yankılanmasını sağladı.

Bahane.

On dokuz yıllık hayatımda, annemin yaptığı yanlış şeylere hep bahane uydurduğuna inanmıştım. Yanılmışım. Babamı ondan uzaklaştıran birçok şey yaşanmış olmalıydı. Fakat bardağı taşıran son nokta...son yirmi yedi santimdi.

"Bunca zaman amacım sizi onun hayatından uzak tutmaktı. O hayatın getirilerinden sizi uzak tutmak." İnce sigarasını dudaklarının arasına götürdü ve yeşil gözlerini üzerimden ayırmadan, ciğerlerine derin bir nefes doldurdu. Oturduğu yerde geriye yaslanırken sigarayı dudaklarından çekti ve ciğerlerine doldurduğu derin nefesi koyu bir duman eşliğinde geriye verdi. Ofisi artık duman altı olmuştu ve görüş açım buğulanmaya başlamıştı.

Dirseklerini koltuğunun kolçaklarına yasladı. Bir elini yumruk yapıp şakağına yaslarken,diğer elini koşumasını derinleştirmek istercesine havada sallanıyordu. Parmaklarının arasındaki bitmek üzere olan sigarasından ince bir dumanı tavana doğru süzülüyordu.

"Sanırım baban ve ben bir nebze olsun bunu başarabildik. Bu yüzden geçmişi kurcalayarak kendine boşu boşuna dert edinmene gerek yok."masasının üzerine hafifçe eğilerek sigarasından son bir nefes çekti ve küllüğüne basarak söndürdü. Buz kesmiş bir şekilde onun her hareketini izlerken geriye yaslandı. Koyulaşmış yeşil gözlerini doğruca bana dikerek başını hafifçe yana yatırdı.

"Sonuçta sen, düşmanları yüzünden rahat uyuyamayan ve her an tetikte beklemek zorunda olan bir adama aşık olmadın."sertçe yutkunmak istedim. Geçen sabahtan beri bileklerimde olan kızarıklıklar kendilerini hatırlatmak istercesine sızladılar. Kendimi dik tuttum ve koltuğun ucunda, tüm irademi zorlayarak tepkisiz bir şekilde kaldım.

"Değil mi?" Göğüs kafesimin içinde, kalbimin etrafında bir yılan gibi kıvrılarak ilerleyen o acı beni oturduğum yerde kıvrandırırken titrek bir nefes verdim. Kız çocukları gerçekten annelerinin kaderini mi yaşardı?

Ona bu kadar kısa sürede kapılmama neden olan şey kesinlikle babama olan benzerliğiydi. Hissettirdikleri tanıdıktı.

Okuduğum bir makaleye göre: kişi, konfor alanını terk etmek istemez, terketmesi halinde benzer koşullar ararmış. Konfor alanım evimdi, evimi benden aldılar. Ailemi benden aldılar.

Farketmeden yeni bir ev arayışına girmiştim. Ve sanırım onu bulmuştum. Bir çift güneşi anımsatan gözlerde.

Ama sanırım o kapılar bana asla açılmayacaktı.

Sonuçta başkasının evine elimi kolumu sallayarak giremezdim.

"Anı?"annemin beni uyaran ses tonu kendime gelmemi sağladı. Sabit tutmaya çalıştığım yüz ifademe rağmen, kırpıştırdığım gözlerimle ona baktım. Kaşları şüpheyle çatılırken, ortasında beni korkutan bir çukur oluştu.

"Ben..."diyebildim zorlukla. Cümlenin geri kalanını söyleyecek cesareti kendimde bulamadım.

Ben aynı senin dediğin gibi birine aşık oldum.

Ben beni sevme ihtimali olmayan birine aşık oldum.

Ben takıntılı birine aşık oldum.

Ben uykularımı benden çalan birine aşık oldum.

"Ben Duhan'a aşık değilim." Sesli söylemediğim sürece gerçek olmayacakmış gibi geliyor olsada. Bunu söylediğim anda kalbime saplanan ağrıyla yüzümü buruşturdum. Gerçekten canım yanmıştı.

Annemin çatılan kaşları gevşedi ve oturduğu yerde iyice geriye yaslanarak rahat bir pozisyon aldı. Kısılmış gözleri üzerimde dolanırken tek kaşı şüpheyle havalandı. Ardından dudaklarına alaycı bir gülümseme yayıldı.

Çalışma masasının çekmecesine uzanırken bakışlarını benden çekti ve "Emin misin?"diye sordu inanmadığı belli eden bir şekilde.

Hiç beklemeden "Evet."diye yanıtladım onu. Artık onunla konuşmak istemiyordum. Bu yüzden oturduğum yerden kalktım ve kabanımı düzelttim. Çantam yoktu bu yüzden ceplerimdeki şeylerin düşüp düşmediğinden emin olmak için ellerimi ceplerime attım.

O esnada annem, çekmeceden çıkarttığı şeyi masanın üzerinde sürüyerek bana uzattı. Merakla kısılmış gözlerimle elinin altında gizlediği şeye bakarken bir anda elini çekti.

Kapatıcı

Kaşlarım çatılırken bakışlarımı anneme çevirdim. Dudaklarını muzip bir gülümseme kaplarken çenesiyle beni işaret etti.

"Öyleyse aşık olmadığın insanların vücudunda iz bırakmasına izin verme." Gülümsemesi genişledi.

"Kulağının biraz altı morarmış." Bir elim istemsizce dediği yere kayarken kafamın içini dün söylediği sözler doldurdu.

"Ve günün sonunda. Hayatından çıkıp gitmem için bana yalvaracaksın."

Tanıştığımız günden beri içten içe bunu istiyordum ama ne kendime ne de evrene söz geçirebildiğim pek söylenemezdi.

Kabanımın cebindeki telefonum titrediğinde elim kontrolüm dışında oraya gitti. Telefonu çıkartarak gelen mesaja baktım.

Gönderen: Duhan Alkan

Kapıdayım (11.42)

Telefonu cebime geri atarak bakışlarımı anneme çevirdim. Her şey o kadar ortadaydı ki...

Yorgunlukla derin bir nefes verdim.

"Görüşürüz anne."cevap vermesini beklemden kapıya yöneldim. Elim kapının kulpundayken "Anı."diye adımı söyledi. Kapıyı araladıktan sonra ne diyeceğini merak ettiğimden omzumun üzerinden ona döndüm. Koyu yeşil gözlerini yüzümde gezdirdi. Gözleri benimkileri bulduğundaysa, "Senin zaten bir ailen var. Bunu aklından çıkartma."dedi fazlasıyla ciddi bir şekilde.

Dudaklarıma alaycı ve bir o kadar hastalıklı bir sırıtış yayıldı. Acıyla omuzlarım sarsılırken boğazımın yanmasına rağmen, "Vardı."diyerek onu düzelttim. Bu konuşmayı uzatmayacaktım. Odasından çıkarak kapıyı ardımdan kapattım.

Bürodan çıkarken Leyla abla "Hoşçakal."demişti fakat ben kafamda kurmakta meşgul olduğumdan ona cevap verememiştim bile.

Büyümek böyle bir şey olmamalıydı. Yada sevmek.

Yada aşık olmak.

Neden güzel şeyler acıtırdı ki?

Apartmandan çıkarken kendimi çırılçıplak hissediyordum. Güneş gözlüklerimi taktıktan sonra beyaz kapüşonlumu kafama geçirdim. Ellerimi kabanımın ceplerine soktum. Fakat bunların hiçbiri buz kesmiş ruhumu ısıtmaya yetmedi.

Apartmandan çıktığım anda esen serin rüzgar eşliğinde karşımda beliren Duhan'la adımlarım yavaşladı. Arabasına yaslanmış beni bekliyordu.

Onunda güneş gözlükleri vardı ve bu sayede güneşi andıran delici gözlerini görememek bende anlık bir üzüntü yarattı. Her neyse. Siyah pantolonun altına giydiği siyah postalları benimkilere benziyordu. Fakat üzerindeki, yakaları kürk olan kahverengi biker ceketi...işte onu çok güzel gösteriyordu. Bu adam gerçekten mankene benziyordu. Dağınık kumral saçlarına rağmen bile bu kadar güzel görünmesi adil değildi. Hemde hiç.

Güneş gözlüklerinin ardındaki sarı gözleri beni bulduğunda dudakları yukarı doğru kıvrıldı ve beyaz dişleri gözleri önüne serildi. Seri adımlarla ona doğru ilerlerken yaslandığı arabasından uzaklaştı ve dikleşti. Elinde tuttuğu kahve olduğunu tahmin ettiğim karton bardağı bana uzattı. O ana kadar bunun elindeki varlığını fark etmemiştim.

Karşısında dikilerek uzattığı karton bardağı elinden alarak dudaklarıma götürdüm.

Sütlü kahve.

Sütlü kahve çok sevmezdim ama artık sevebilirdim sanırım. Ben kahvemi içerken başını hafifçe yana eğerek gözlerimin içine baktı. Güneş gözlüğü burnunun ucuna kaydığında artık sarı gözlerini görebiliyordum.

Sadece gözlerini bile görebilmek, çocuk gibi mutlu olmamı sağlamıştı.

"Güneşin doğmuştur diye umuyorum?"dedi hınzır ve alaycı bir ifadeyle. Dün gece söylediklerimi kabullenerek gülümsedim.

"Doğdu sanırım." Dediğime gülerek biraz daha yüzüme baktı. Ardından dudaklarını küçük hareketlerle oynatarak, "Artık bana sarılmazsan muhtemelen annen yanlış bir şeyler olduğunu düşünmeye başlayacak." dedi keyifli ifadesini bozmadan.

Kaşlarım anlamazlıkla çatılırken, "Annem mi?"diye sordum şaşkınlıkla. Başını hafifçe sallayarak, "Evet, şuan camdan bizi izliyor."dedi tek seferde. Derin bir nefes verdiğimde omuzlarım çöktü. Bu da mı bir oyundu?

Gözlerimi ondan kaçırarak yanında durduğu yolcu koltuğunun kapısına kolumu uzattım.

"Annem sarılmayı sevmediğimi bilir." dediğim esnada, ben daha ne olduğunu anlamadan elimdeki karton bardağı aldı, arabanın üzerine koydu ve beni kendine çekerek kollarını bana doladı. Ben donakalmış bir şekilde ne yaptığını idrak etmeye çalışırken, göğüsüne yaslanan yanağıma yayılan sıcaklıkla nöronlarım çalışmayı bıraktı. Burnuma dolan kokusuyla gözlerimi yumdum.

Toprak ve Deniz.

Hayır, hayır bu kesinlikle bağımlılık yapan bir şeydi. Gözlerimi hızlıca açtım. Hafifçe geri çekilerek kollarımı omuzlarından geriye attım. Ama öncesinde sarı gözlerine doğrudan bakmak istediğimden tek elimle gözlüğünü çıkarttım.

Böyle daha güzeldi.

Dudaklarındaki gülümseme gittikçe genişlerken, "Ama ben sarılmayı severim." dedi yumuşak bir ses tonuyla. Bir elini belimden çekerek aynı benim ona yaptığım gibi güneş gözlüklerimi çıkarttı ve kapüşonlumu açarak saçlarımı geriye attı. Elini tekrardan belime yerleştirdiğinde beni kendine daha da çekerek aramızdaki mesafeyi minimuma indirdi. Ardından dudaklarını kulağıma indirerek, sıcak nefesiyle iz bıraktığı yeri okşamak istercesine, "İkimizin de alışması gereken yeni şeyler var." dedi eğlenir bir tavırla.

Yorgunlukla gözlerimi yumdum.

Ne yapacaktım ben?

Selamm, bölümler hakkında ne düşünüyorsunuz? Elimde 32 bölüm var ama hiç etkileşim yok gibi görünüyor. Seri bir şekilde bölümleri paylaşmayı planlıyorum ama kimse yok gibi burada 🥲Yorumlarda konuşalım mı?

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

30okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.