22. bölüm / 31
Güneş Kapanı22-Alt ve Üst
Bölümler 31Şu an: 22-Alt ve Üst
- 1 1-Satır Başı2.515 kelime
- 2 2-Kaybolmuş Hayatlar3.590 kelime
- 3 3-Yeni Düğüm5.251 kelime
- 4 4-Ölüm Meleği6.267 kelime
- 5 5- Kanadı Kırık Anılar5.385 kelime
- 6 6-Çürük Kale5.540 kelime
- 7 7-Annesiz Kedi3.366 kelime
- 8 8-Anahtar Kralı4.180 kelime
- 9 9-Büyük Balık Küçük Balığı Yer5.229 kelime
- 10 10-Şüphe Çıkmazı4.065 kelime
- 11 11-Show5.844 kelime
- 12 12-Hata4.974 kelime
- 13 13-Giz Halatı4.497 kelime
- 14 14-Kötü şeyler yapan İyi Adamlar4.251 kelime
- 15 15-Yanlış3.453 kelime
- 16 16-Ölüm Çukuru5.743 kelime
- 17 17-Yirmi Yedi5.810 kelime
- 18 18-Ayçiçeği4.717 kelime
- 19 19-Tetik4.066 kelime
- 20 20-Suç Ortağı4.557 kelime
- 21 21-İhtimaller Korkuyu Besler4.032 kelime
- 22 22-Alt ve Üst3.203 kelime · Okuduğun bölüm
- 23 23-Güven4.593 kelime
- 24 24-Karanlık Koridorlar6.119 kelime
- 25 25-Ağır Yükler6.781 kelime
- 26 26-Kalbe Yakın7.725 kelime
- 27 27-En Baştan5.529 kelime
- 28 28-Serbest Düşüş6.511 kelime
- 29 29-Soğuk4.367 kelime
- 30 30-Kör Düğüm3.498 kelime
- 31 31-On Dört ve On Yedi Yaş4.429 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
On dokuz yıldır bir koşuşturma halindeydim. Ya birine gidiyordum yada birinden kaçıyordum. Bu beni çoğu zaman yoruyor olsada aynı zamanda beni dinç tutuyordu. Boş zamanımın olmaması kendimi işe yarar hissetmemi sağlıyordu. Sırf birkaç saat daha kendimi işe yarar hissetmek için uykumdan vazgeçerdim ve en sonunda bedenim kendini kapatacağına dair sinyaller yolladığında kafamı yastığa koyadım. Üç saat uykuyla günü çevirmeye alışkındım kısacası. Ama yinede sabahları ne olursa olsun uyanmakta zorluk çekerdim. Alarmın varlığına ve güneşin doğmuş olmasına lanet ederek çok sabaha uyanmıştım.
Fakat bu sabah onlardan farklıydı.
Beni uyandıran şey ne alarmım ne de yüzüme çarpan güneşti.
Dalga sesleri.
Bir süre yattığım yerde sırt üstü uzandım ve gözlerimi ovuşturarak açılmaları için onları zorladım. Bu pek işe yaramış sayılmazdı ama burnuma akın eden toprak ve deniz kokusuyla, sihirli bir şekilde gözlerim açılmaya karar vermişti.
Önce ahşap tavana sonraysa içinde olduğum odada bakışlarımı gezdirdim. Yatakta oturur pozisyona geldiğimde, saçlarımı geriye atarak yüzümden çektim.
Oda küçük sayılmazdı ama iki yatak ve bir dolap burayı sıkışık gösteriyordu. Bakışlarımı baş ucumdaki cama çevirdim. Hava kapalıydı ama yinede odanın içi aydınlanıyordu.
Yorganı kenara atarak ayaklarımı aşağıya sarkıttım. Dünkü kıyafetlerimle yatmıştım ve kendimi fazlasıyla pis hissediyordum. Dolapta Duhan'dan isteyebileceğim rahat kıyafetler olduğunu biliyordum ama dün gece kelimenin tam anlamıyla bayılmıştım. Odaya girer girmez kendimi yatağa atmıştım ve şimdi buradaydım. Sabah olmuştu.
Yattığım yatağın paralelindeki, çarşafı hiç bozulmamış diğer yatağa baktım. Yastığın üzerindeki kırışıklık, dün odaya girdiğimde gördüğümdeki gibiydi. Kaşlarım şüpheyle çatılırken odanın kapalı kapısına baktım.
Dün gece uyumamış mıydı?
Bunu şu an düşünmek istemediğimden, yataktan kalktım ve kendimi insancıl bir forma sokmak için banyoya ilerledim.
Hızlıca işimi hallettikten sonra banyodan çıktım ve boş eve bakınmaya başladım. Evde olmadığını anlamak için üstün zekalı olmaya gerek yoktu.
Mutfak masasının üzerindeki telefonumu aldığımda, istemsizce bakışlarım lavabonun önündeki camdan, sahile kaydı. Ve onu gördüğümde rahatladığımı hissettim. Onu görmediğim için gergin miydim ki?
Dalgaların vurduğu taşlardan sadece birkaç santim uzaklıkta sağ sola doğru yürüyordu. Rüzgar yüzünden kumral saçları dalgalanırken, telefonuyla konuştuğunu farkettim.
Bakışları yerdeydi ve her adımında ayağıyla taşlara vuruyordu. Kaşları çatık ve yüzü gergindi. Güne erken başlamıştı.
Ona bakmaya son vererek kendime bir bardak su doldurdum. Suyumu içerken telefonumu kontrol ettim.
Ecem'den iki arama vardı ama saate baktığımda geri aramak için fazla erken olduğunu farkettim. Bugün okulda dersim vardı. Bu kadar çok hastanede zaman geçirdikten sonra amfi dersleri nedense beni heyecanlandırıyordu. Eve uğramam ve birkaç notumu almam gerekiyordu. Derse birkaç saat vardı ve yetişebilirdim.
Evden çıkarken üzerimde sadece sweatshirt vardı. Artık kışta olduğumuz düşünülürse, mantıksız bir hareketti.
Taş zemine indiğimde Duhan'ın sırtı hala bana dönüktü. Ama taşların birbirine sürtme sesini duymuş olacak ki omzunun üzerinden bana dönmüştü.
Arkasındaki deniz, dalgalanan kumral saçları ve parlayan sarı gözleriyle bu anı zihnime kazımak istedim. Keşke telefonumu şuan kaldırıp onu çekmeye cesaretim olsaydı. Bu halini çekip bir mankenlik ajansına atsam muhtemelen istediğim arabayı tek seferde alabilirdim.
Telefondaki kişiye, "Haber verdiğin için sağol."derken bedenini tamamen bana çevirmişti. Ben ellerimi sweatimin ceplerine sıkıştırırken telefonu kulağından çekti. Havanın aksine sıcak gülümsemesiyle, "Günaydın."dedi kısılan gözleriyle. Bakışlarım birkaç saniyeliğine dudağının kenarındaki ölüm çukurunda takılıp kalmış olsada kendimi hızlıca toparladım.
"Günaydın...Güne erken başlamışsın."derken yavaş yavaş aydınlanmaya başlayan gökyüzüne baktım. Belki orman havasından kaynaklı, hava yılın bu zamanında olması gerektiğinden daha aydınlıktı.
Ben bunu söyleyince bakışlarını elindeki telefonun ekranına indirdi.
"Saat altı. Aslında geç bile sayılır."tek kaşım sorgulayıcı bir biçimde havalanırken, kendini açıklama gereksinimi duydu.
"Uykuyla aram pek iyi değil. Genelde üç saatle günü çeviririm." Alnım şüpheyle kırışırken, ciddi olup olmadığını anlamak için bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bu benzerlik gerçek miydi? Yoksa oynadığı oyunlardan biri miydi?
"Sen ciddi misin?"derken kaşlarımı çatıldı. Bıkkınlıkla derin bir nefes verdi.
"Biliyorum sağlıklı değil. Ama olmuyor işte. Her neyse..."gerçekti. Düşen yüzü tekrar aydınlanmaya başlarken, "Hadi evden eşyalarını al. Seni çok güzel bir kahvaltıcıya götüreceğim." dedi gülümsemesiyle. Ani ruh hali değişikliği beni tedirgin etsede umursamamayı tercih ettim. Bunu ileride bir zaman diliminde sorgulamaya devam edecektim.
Kahvaltı düşüncesi tekrardan kafama akın ettiğinde midem kasıldı.
"Aslında ben kahvaltı etmeyi sevmem."doğruydu. Sabahları pek iştahlı olmuyordum. Sadece bayılmamı engelleyecek kadar bir şey yerdim.
Yüzündeki gülümseme ukala bir sırıtışa dönerken, "Güven bana..."dedi kendinden emin bir ifadeyle.
"Bağımlısı olacaksın."
🌻
On beş dakikalık ufak yolculuğumuzdan sonra yol kenarında durduğumuzda şüpheci bakışlarımı etrafta gezdirme gereksinimi duymuştum. Yol iki şeritti ve bizim gibi yolun kenarına park edilmiş arabalar uzun bir sıra oluşturuyordu. Bu kadar erken saatte bu kadar çok arabanın olmasını tuhaf bulmuştum.
Duhan motoru kapattığında omuzunun üzerinde kaçamak bir bakış yolladı. Yüzünde keyif aldığını belli eden bir sırıtış vardı. Başını hafifçe eğerek dışarıyı işaret etti.
"Atla bakalım."ikimizde aynı anda arabadan indik. Soğuk hava, arabanın içinde alıştığım sıcaklığı bana unutturmak istercesine derime batarken seri adımlarla Duhan'ın gittiği karşı kaldırımdaki dükkana doğru ilerledim.
Ahşap, fabrikasyon olmadığı belli olan tabelada "Mahmutun Yeri" yazıyordu. Evet yazım yanlışı vardı ama bir sayısalcı olarak buna dikkat etmeyecektim.
Aynı tabelanın rengindeki ahşaptan oluşan kafeye benzeyen yerin naylon fermuarlı bir kapısı vardı. Duhan fermuarlı kapıyı açtıktan sonra geçmem için plastiği havaya kaldırdı. İçeriye girdiğim anda yüzüme çarpan sıcak hava, iyi hissetmemi sağlamıştı. Burnuma gelen çay kokusuyla harmanlanmış ahşap kokusu ilk dikkatimi çeken şeydi. Dışarıdam görünenin aksine fazlasıyla geniş bir yerdi ve tahminimin aksine kalabalıktı. Tahta masa ve sandalyeler mesafeli bir şekilde dizilmiş ve her biri cam kenarıydı. İnsanların gülüşme sesleri, ortamı daha sıcak bir havaya sokuyordu.
Yerdeki kilimler, duvara asılmış kemençe ve tavandan sarkan biberler buraya fazlasıyla yöresel bir hava katıyordu.
"Duhan?"yaşlı bir adam sesi arkamızdan geldiğinde, ikimizde aynı anda arkamıza dönmüştük.
Yetmişlerinde olduğunu tahmin ettiğim adamın yüzü Duhan'ı gördüğü an aydınlanmıştı. Siyah beresi ve gri sakalı yüzünün büyük bir kısmını gizliyor olsada mavi gözleri adeta parlıyordu.
Duhan birkaç adım öne atılarak yaşlı adamın elin öpmek için eğildiğinde adam elini geri çekti ve Duhan'ı kendine çekerek sarıldı. Boyu uzundu, Duhan'la aralarında sadece birkaç santim vardı ama yinede Duhan eğilme ihtiyacı duyuyordu. Hala adını bilmediğim adam Duhan'ın sırtını pat patlarken "Özlettin be oğlum."dediğini duydu. Yaşlı adamın bu çıkışı fazlasıyla samimiydi. Bu yüzümde buruk bir tebessümün oluşmasına neden oldu. Çünkü karşıdaki manzaranın samimiyeti benim bile içimin ısınmasını sağlamıştı.
Yaşlı adam geriye çekildiğinde hiç beklemeden mutfak olduğunu tahmin ettiğim tarafa doğru seslendi.
"Havva, bak buraya kim geldi." Adamın sesindeki neşe, eşi olduğu olduğunu tahmin ettiğim kadını heyecanlandırmış olacak ki elindeki unlanmış oklavayı bırakmadan bizim olduğumuz yere geldi.
Yaşlı tıknaz kadın yürümekte zorluk çekiyor gibiydi ama hızlıca gelebilmek için kendini zorlamışa benziyordu. Duhan'ı gördüğü anda kaşları çatılmış, çivi mavisi gözleri kısılmıştı.
"Sarı oğlan."dedi uzatarak. Tiz sesi irkilememe neden olsada belli etmemeye çalıştım. Yaşlı kadın Duhan'ı kendine çekerek sıkıca sarıldı. Duhan'ın neden sarılmayı sevdiğimi şimdi anlamıştım. Çünkü sevmemek gibi bir şansı yoktu.
"Sende hoş geldin kızım."yaşlı adamın şiveyle söylediği sözler yüzünden bakışlarımı Duhan ve yaşlı kadından çekmek zorunda kaldım. Zoraki olmayan gülümsememle, "Hoş buldum."dedim başımla onları selamlarken. Duhan'la samimi olmaları onlara sarılmak zorunda olduğum anlamına gelmiyordu öyle değil mi?
"Anı benim okuldan arkadaşım. Senin gözlemelerinden yemek için geldik."Duhan bunları yaşlı kadına dönerek söylemişti. Yaşlı kadın çivi mavisi gözlerini benim üzerimde bir süre gezdirdi. Ardından Duhan'a dönerek ona eğilmesini istedi. Yaşlı kadın onun kulağına bir şey fısıldarken, Mahmut'tun yerinin Mahmut'u olduğunu tahmin ettiğim yaşlı adam yanıma gelerek, "Gel kızım şuraya otur."dedi en az Duhan'a gösterdiği samimiyetle. Beni cam kenarındaki masalardan birine yönlendirirken Duhan'ın olduğu tarafa sırtımı dönmüştüm.
"Sende mi sarı oğlan gibi mimarlık okuyorsun?"diye sorduğu esnada cam kenarındaki sandalyelerden birine oturuyordum. Tahmini doğru olmadığı için buruk bir tebessümle başımı iki yana salladım.
"Ben tıp fakültesindeyim."dedim mahçup bir ifade şekilde. Yaşlı adamın yüzü aydınlanırken, "Ne güzel ne güzel."dedi sevinçle.
"Kaçıncı sınıfsın?"sanırım cevabıma göre soruları çeşitlenecekti.
"Dördüncü sınıfım." Verdiğim cevap onu şaşırtmış olmalıydı çünkü kaşları çatılmıştı. Genellikle böyle olurdu çünkü yaşım ne tipimle ne de sınıfımla orantılıydı.
Konuşmanın uzayarak ve dallanıp, budaklanmasından korktuğum esnada Duhan yanımıza gelerek karşımdaki sandalyeye oturdu. Beni bu konuşmadan kurtardığı için ona bir ara teşekkür etmeliydim.
Duhan'ın gelmesi yaşlı adamın dikkatini dağıtmış olmalı ki birden konuşmayı unutarak, "Ben size çay getireyim." diyerekten yanımızdan uzaklaştı. Duhan'a döndüğümde yüzünde samimi bir gülümseme vardı. O yaşlı kadın bu çocuğa ne demişti? Oturduğum yerde geriye yaslanarak kollarımı birbirine doladım. Onu daha fazla incelemek istemiyordum. Sanki şu an onun özel alanı içindeydim ve bunu izinsiz yapıyormuş gibiydim.
Bakışlarımı camdan dışarıya çevirdiğimde anında dikkatim dağılmıştı zaten. Çünkü yemyeşil orman, ayaklarımızın altında gibiydi. Yaslandığım yerde öne kayarak dikkatlice manzarayı izlemeye başladım. Ormanın üzerinde askıda kalmış gibiydik ve bu manzara google da karadeniz diye aratıldığında karşıma çıkan resimle gibiydi.
"Çok güzel."diyebildim sadece hayranlıkla.
"Sen birde patatesli gözlemeyi ve muhlamayı gör."Duhan'ın dedikleriyle heyecanla ona döndüm.
"Burada muhlamada mı var?"tepkim karşısında kaşları şaşkınlıkla havalanırken yüzünde bu çıkışımı beklemediğini belli eden keyifli bir sırıtış peyda oldu.
"Evet var. Havva anne de en güzelini yapar."dediği esnada yaşlı adam bize çaylarımızı getirmişti. Bizi yalnız bırakmak istiyormuş gibi hızlıca yanımızdan gittiğinde birkaç saniye ardından baktım. Hızlıca Duhan'a döndüm.
"Rica etsek biz muhlama yaparlar mı?"diye sordum çekinerek. Duhan dediğim şeye kahkaha atarken oturduğu yerde geriye yaslandı.
"Yaparlar tabii. Muhlamasız kahvaltı mı olur hem?" Ama bunu söylemiş olmasına rağmen gidip muhlama istediğimizi söylememişti. Bundan, zaten muhlama istediğimi varsayımında bulunmuştum.
Çay bardağımı elime alarak oturduğum yere sindim. Kısılmış gözlerim Duhan'ın üzerindeyken, çayımdan küçük bir yudum aldım. Bakışlarım kolundaki yaranın olduğu yerde takılı kaldı. Sabah araba kullanırken zorlanmamıştı ve bu düşündüğümden daha hızlı toplanacağının göstergesiydi. Gerçi, vücudundaki diğer yaralara bakılacak olursa aksini beklemek aptallık olurdu.
Kumral saçları dağınıktı ve sarıya dönük ela gözleri her zamankinden daha parlak görünüyordu. Mutluydu.
Dün geceki aptal planın işe yaramış olma ihtimali yüksekti ama tamamen şansa bağlı bir başarıydı. Bunu planlayan Koray'dı ve Duhan'ın vurulduğunu düşünükçe içimdeki şiddete eğilimle Anı, o kemik çerçeve gözlüklerini parçalayarak Koray'ın gözlerini oyma fantazisi kuruyordu. Aptal herif, hedef odaklı çalışıp bizi tehlike atmıştı. Bu plan yapma konusunda ne Koray'a ne de Laçin'e güvenmediğimi Duhan'a söylemem gerekliydi. Zarar görmemek için daha senkronize olmak zorundaydık.
Ben bunları düşünürken, bir anda yaşadığım farkındalıkla çayı masaya geri koydum.
Ne ara bu işi bu denli önemsemeye başlamıştım ki?
Kafamın içindeki kemirgenler, Duhan yaralandığından beri, diyerek beni yanıtladığında dişlerimi sertçe birbirine bastırdım.
Duhan'ın zarar görebilme ihtimali beni bu denli çileden çıkartmamalıydı.
Takıntılı düşüncelere sahiptim ve karşımda bunlardan habersiz bir şekilde oturarak bana hiçte yardımcı olmuyordu. İmkansız için çabalamak heves kırıcı olmalıydı. Seni sevmeyeceğini ve daha fazlasını sana veremeyecek birini arzulamak, belli bir noktadan sonra can sıkıcı bir hale gelmeliydi.
Ölü bir kız ona ulaşmamdaki tek engeldi ve o kızı benden daha çok yaşıyor olması hastalıklı düşüncelerimin kamçılanmasını sağlıyordu. Ölü birisiniyle nasıl rakip olabilirdim ki?
"Daldın yine."düşüncelerimi bir bıçak gibi bölen şey Duhan'ın sesiydi. O konuşana kadar masaya yemeklerimizin geldiğinin bile farkında değildim. Gözlemeler ve muhlamanın yanı sıra on kişiyi doyuracak kadar büyük bir kahvaltı masası hazırlanmıştı. Bu görüntü karşısında midem varlığını hatırlatmak istecesine guruldadığında, ellerim refleks olarak karnıma gitti. Böyle bir kahvaltı görmeyeli uzun zaman oluyordu.
Duhan'a tepki verme gereksinimi duymadan tabağıma yemekleri doldurmaya başladım. Fakat bakışlarlarını üzerimde hissedebiliyordum. Göz göze gelerek dikkatimi dağıtmak istemediğimden tabağıma odaklandım.
Sessiz geçen birkaç dakikanın ardından, Duhan'ın çalan telefonu yüzünden bakışlarımı oraya çevirmek zorunda kalmıştım. Duhan çatalını tabağın kenarına bıraktıktan sonra çayına uzandı ve dudaklarına götürmeden önce telefonu "Efendim?"diye açtı. Sarı bakışları etrafta gezinirken, dikkatli bir şekilde diğer tarafı dinliyordu.
"Bafa ihaleden çekilecek mi?"sorusuyla birlikte konuşmasına dikkat kesildim. Ela gözleri benimkiyle kesiştiğinde telefonun diğer tarafına "Anladım."demekle yetindi. Birkaç tane daha kısa cevabın ardından telefon görüşmesini sonlandırdı. Çayını da alarak sandalyede geriye yaslandığında onu taklit ederek rahat bir pozisyona girdim. Açıklama yapmasını beklediğimi belli eden bakışlarımı ona diktiğimde derin bir nefes verdi.
"Verdiğin dosya sayesinde Bafa için çalışan adamların bazılarına ulaştık. Ama bunlar gerçekten Alparslana bağlı olanlar değil. Köstebekler. Onları kendi tarafımıza çektik ve bu sayede ilk ağızdan Bafa'nın polis baskınına verdiği tepkiyi öğrenebildik." O bana açıklama yaparken kafamda dönüp duran tek bir soru vardı. Annem Alparslan Bafa'nın tarafındaysa neden bu köstebekleri bilmesine rağmen ona ispiyonlamamıştı?
"Yatırımcıların Alparslana olan güveni sarsılmış ve bu yüzden ihalede ona mali destek vermek konusunda tereddütleri varmış. Bafa için bugün yoğun bir gün olacağa benziyor."çayından yudum alırken yüzünde keyif aldığını gösteren, aydınlık bir ifade vardı. Ela gözleri adeta zevkten parlıyordu. Bu aptal planın başarılı olması mucizeydi ve o da bunun farkındaydı.
"Annem Bafa için çalışıyorsa neden köstebek listesini Alparslana vermemiş?"kendi kendime mırıldanırcasına sorduğum soruyu duymuştu. Kendi kendime bir cevap ararken Duhan'ın derin bir nefes verdiğini duydum. Bakışlarım ona döndüğünde konuşmaya başladı.
"Bence annen gizlice babanın arkasını kolluyor. Alparslan'ın yanında olmasının nedeni liman projesinin babana getirebileceği zararların farkında olmasından kaynaklı. Evet, baban limanı aldığında devlet koruması altında olacak ama annen bunu bilmiyor olabilir." Bu açıdan bakıldığında dedikleri fazlasıyla mantıklıydı. Bakışlarımı boş tabaklarda gezdirirken, zihnimde annemin bürosuna gittiğimde bana söyledikleri yankılandı.
"Bana onca yaşattıklarına rağmen hala onun için çabalıyor olmazdım." Bağımlılık üzerine konuşurken söz konusu babam olduğunda bunları söylemişti. Yüzüme saklayamadığım bir gülümseme yayılırken keyfimin yavaştan gelmeye başladığını hissettim.
Annem babamı hala seviyordu ve onun için endişeleniyordu.
"Bence haklısın."dedim Duhan'a dönerek.
"Annem kendince babamı korumaya çalışıyor."Annem tehlikeli bir kadındı ve yine yaptığı her şeyin daha farklı bir anlamı olduğunu kanıtlamıştı. Annem beni ne kadar geriyor olursa olsun, Mietta Costana'nın zekasına hayran kalmaktan kendimi alıkoyamıyordum.
"Baban başka bir kadınla evlenmemiş olsaydı, tekrardan evlenirler miydi?"Duhan'ın sorusuyla bakışlarımı düşünceli bir şekilde etrafta gezdirmeye başladım. Bunun cevabı çok değişkendi.
"Bunu çok uzun zaman düşündüm. Tekrardan çift olabilme ihtimallerini."onları hiç bir çift olarak bir arada görmemiştim. Çünkü ateş ve barut gibiydiler, bu yüzden bir araya geldiklerinde beklenmedik şeyler yaşanabilirdi ve onlarda bunun farkındaydı. Babamın yüzünde söz konusu annem olduğunda her zaman bir gülümseme olurdu. Ondan bahsederken kahve gözlerinin ışıldadığını rahatlıkla görebilirdiniz ama annem onun tam tersiydi. Biz babamın yanına taşınana kadar adını bile söylemiyor, biz sorduğumuzdaysa evde sesler yükseliyordu. Annemin babama karşı olan duyguları, o ördüğü kalın duvarların arkasındaydı ve tamamen sırdı.
"Artık yaşlandılar ve annemin korktuğu her şey başına geldi. Biz babamın hayatının getirilerini yaşıyoruz ve abim babamın izinden gidiyor. Eğer duygusal bir kadın olsaydı ve sistematik hareket etmeyi bıraksaydı muhtemelen tekrardan evlenirlerdi. Çünkü babam onu geri kazanmak için elinden geleni yapardı." Duhan'ın şüpheci bakışları yüzümde dolandı.
"Ama baban, anneni geri kazanmayı denemek yerine hiç tanımadığınız bir kadınla evlendi." Yaptığı vurgu omuzlarımın çökmesine neden oldu. O kadının düşüncesi bile sinirimi bozuyordu.
"Evet, nedenini bilmediğim bir şekilde aniden bir kadınla evlendi."babamla bunun üzerine konuşmak istersem beni geri çevireceğini sanmıyordum ama ne bende o soruları soraca cesaret ne de cevapları dinleyecek irade vardı.
"Neden aşık bir adam, aniden varlığında bile haberinizin olmadığı bir kadınla evlenir ki?"sorduğu soru yüzünden kaşlarım sertçe çatıldı. Fakat o benim aksime, kollarını birbirine dolamış fazlasıyla rahat bir şekilde karşımda oturuyordu. Sinirle dişlerimi gıcırdattım. Hayatımı altüst eden bir konu hakkında bu kadar rahat konuşabiliyor olması sinirime dokunuyordu.
"Amacın ne?"diye sorarken artık iştahım kalmamıştı bile.
Sarıya çalan ela gözlerini yüzümde gezdirdi. Bakışları gözlerimde takılı kaldığınıdaysa başını hafifçe omzuna yatırarak, "Sadece yeni bir bakış açısı kazanmanı sağlıyorum."dedi fazlasıyla imalı bir şekilde.
Fakat ben bunun altındaki imayı anlayamayacak kadar kördüm.
🌻
Duhan Alkan'dan nefret ediyorum. Duhan Alkan'ın kafama soktuğu şeylerden nefret ediyorum. Düşünmekten nefret ediyorum.
Önümdeki slaytın üzerine not almayı yaklaşık yarım saat önce bırakmıştım ve şu an yaptığım tek şey hastalıklı düşüncelerimin beni esir almasına izin vermekti. Yumruğumu şakağıma yaslayarak, haftada bir kere geldiğim okulumdaki dersimi dinlemeye çalıştım. Fakat pek işe yaradığı söylenemedi. Çünkü ekrandaki slaytta gördüğüm hiçbir şeye odaklanamıyordum.
"Evet arkadaşlar, bugünlük bu kadar." Zafer hocanın sözleri, benim için günün bittiğinin işaretiydi. Eve gidip yorganımın altına girmek ve bir süre oradan çıkmamak istiyordum. Ben notlarımı toparlayıp bez çantama tıkıştırırken kürsüdeki Zafer hoca, "Anı, çıkmadan buraya uğrar mısın?"diye bana seslendi. Bunları söylerken yüzüme bakmamıştı bile. Bıkkınlıkla derin bir nefes verdim.
Konferans salonu büyüklüğündeki derslikten insanlar, akın akın dışarı çıkarken acelesiz adımlarla kürsüye doğru yaklaştım. Zafer hoca, kürsüdeki bilgisayarını toparlarken yüzüme bakmamaya devam ederek konuşmaya başladı.
"Ne zamandır laboratuvara gitmiyorsun, Anı?"diye sorduğunda kasıldığımı hissettim. En son ne zaman gittiğimi hatırlamıyordum bile.
"Finallerin başlamasına az kaldı. Geçen yılki performansının yarısı bile yok. Bu gidişle bölüm birinciliğini Gazel'e kaptıracaksın."bunun bilincindeydim ve yeterince canım sıkılıyordu zaten.
"Farkındayım hocam."demekle yetindim çünkü verebileceğim başka cevabım yoktu. Hastane stajımı eksiksiz yapıyordum. Staj sürem bitmiş olmasına rağmen bir çalışan gibi fazladan hastanede kalıyordum. Sözlülerimin güzel geçmediğinin ve danışmanımın benden memnun olmadığının farkındaydım, aksini idda edemezdim. Kendimle gurur duyduğum tek alan eğitimim ve sahip olduğum bilgiydi ama Duhan Alkan sadece birkaç ayda bunların ciddi bir bölümünü benden almıştı.
"Öyleyse bir şey yap. Çünkü yapay deri projen için gerekli hibeyi bulmak üzereyim ve başarısı düşen bir öğrencinin bunu hakettiğine inanmıyorum." Bilgisayar çantasının fermuarını kapattıktan sonra bakışlarını bana çevirmişti. Sonunda.
"O hibeyi hakettiğini kanıtla, Anı."ardından cevap bile vermemi beklemeden beni orada bırakarak derslikten çıktı. Ellerim, yumruk yapmış bir şekilde ardından bakarken ağrımaya başlayan çenem sayesinde dişlerimi sıktığımın farkına vardım.
Bölüm birinciliğini kaybetmek üzereydim. Kardeşlerimle aram iyi değildi. Duhan aklıma olup olmadık şeyler sokuyordu ve bunlar yetmezmiş gibi iki yılımı verdiğim projeye hibe bulunmuşken sevgili hocam bana onu verip vermeme konusunda tereddüt yaşıyordu.
Sinirle yanında olduğum kürsüye sert bir tekme attım.
"Şansımı sikeyim."
🌻
Ayaklarımı masamın üzerine uzatarak sandalyemde geriye yaslandım. Kaç saattir ders çalıştığımı bilmiyordum ama fazlasıyla yorgundum. Hafta sonu düzenlenecek olan iş yemeği yüzünden derse odaklanamayacağımı biliyordum. Şimdi ne kadar çok çalışabilirsem o kadar iyiydi. Fakat bu yorgun olduğum gerçeğini değiştirmiyordu.
Ufak bir aranın ardından derse tekrardan başlayacağım esnada evin kapısı çaldı. Çatılmış kaşlarımla masamın üzerindeki dijital saate baktım. Ecem herhangi birini mi bekliyordu? Bekledeydi herhalde duşa girmeden önce söylerdi.
Oturduğum yerden kalkarak seri adımlarla evin dış kapısına doğru ilerledim. Dışarıyı kontrol etme gereksinimi duymadan kapıyı açtığımda, karşımda ellerinde yemek poşetleriyle beliren Asya'yı kesinlikle beklemiyordum. Üzerinde şişme siyah bir mont ve bere vardı. Sarı saçları rüzgar yüzünden dağılmıştı ve yüzünün neredeyse her yeri soğuktan kızarmıştı.
Ellerindeki poşetleri göz hizama getirerek, "Tavuklu noodle, karides cipsi ve california roll." dedi heyecanla. Kocaman açılan gözlerimle ellerindeki poşetlere bakakaldık. İçeri geçebilmesi için kapıdan çekilirken, "En sevdiğim kuzenim olduğundan bahsetmiş miydim?" dedim gülerek.
Dediğim şeye kahkaha atarken tutmam için poşetleri bana uzattı ve botlarını çıkarmak için eğildi.
"Tek kuzenin olduğum içindir o."Bununda etkisi vardı tabi.
Masa olarak kullandığımız ada tezgahın üzerine poşetleri yerleştirirken Asya çoktan üzerindekileri çıkartmış ve yanıma gelmişti.
"Ecem nerede?"diye sorarken yemekleri masaya dizmeme yardım ediyordu. Tam birazdan gelir, dememe kalmadan Ecem, başına sardığı havlusuyla sadrazam olarak mutfağa giriş yaptı.
Asya'yı gördüğü gibi ilk başta şaşırmış olsada çok geçmeden yüzünü tatlı bir tebessüm kapladı. Onları sarılırken izlerken aslında ikisini de uzun zamandır görmediğimi farkettim.
"Bu koku ne ya?"Ecem, Asya'yla sarıldıktan sonra geri çekilmiş ve yüzünü buruşturarak masaya dizdiğim jelatini açılmamış noodle paketlerine bakmıştı. Aynı onun gibi masadaki paketlere baktım. Soya sosu bu tepkiyi haketmiyordu.
"Mükemmellik."Asya bar sandalyelerinden birine otururken kendi önüne paketi açılmamış noodle kasesini aldı. Ecem yüzünü buruşturarak Asya'nın yanına oturduğunda, kendime ve onlara içicek almak için buz dolabına döneldim.
Kırmızı buzdolabından kola şişesini alırken bakışlarım süt kutusunda takılı kaldı. Kaşlarım düşünceli bir şekilde çatılırken buz dolabını hızlıca kapatarak masaya kolayı bıraktım. Onlar kendi aralarında konuşurlarken neyden bahsettikleri hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
Dolaptan bardakları alarak yanlarına geldiğimde yerime oturarak bakışlarımı doğrudan Ecem'e diktim.
Yeni duş almış olmasına rağmen yüzü fazla solgundu.
"Oha Asya." Ecem ellerini şaşkınlıkla ağzına kapattığında ciddi bir şey kaçırdığımı farkettim. Yanıt ararcasına Asya'ya döndüğümde sushisini soyaya batırıyordu.
"Eğer ona buraya dönmek istediğimi söyleseydim karşı çıkacaktı. Bende söylememeyi seçtim."Ecem ellerini masaya indirdiğinde yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.
"O zaman bahar döneminde bizim okuldasın."bunu söylerken adeta oturduğu yerde zıplıyordu. Asya cevap olarak, haylaz bir şekilde otuz iki diş sırıttı ve başını onaylarcasına salladı.
Tamam, anladığım kadarıyla kayıdını amcama söylemeden bizim okula aldırdığını söylemişti ve bu ciddi bir konuydu. Fakat bununla sonradan ilgilenebilirdim.
Ecem'in masadaki eline uzanarak işaret parmağımla elinin üzerine bastırdım. Kızarıklığı kontrol ederken şaşkınlıkla kaşlarım havalandı. Ödemi vardı.
Sadece ödem de değil, kokuya da tepki veriyordu. Üstelik hasta gibi görünüyordu ama ona bugün neden kafeden erken geldiğini sorduğumda yorgun olduğunu söylemişti.
"Ecem."diye ona seslendiğimde Asya'yla konuşmasına ara vererek merakla bana döndü? Meraklı kahveler yüzümde dolanırken doğruca sorumu sordum.
"Hamile misin sen?"
Bölüm etkileşimi
