Güneş Kapanı kitap kapağı

2. bölüm / 31

Güneş Kapanı

2-Kaybolmuş Hayatlar

Vaveyla Yazarı: Mizena

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: 2-Kaybolmuş Hayatlar

An da kalmak veya anılarda yaşamak. İkisi arasındaki fark sadece bir harfmiş gibi görünse de kaybedilen şeyler bir harften daha fazlası.

Hayatta saf mutluluk diye bir şey yoktu. Anlar ve anılar vardı sadece. Şayet vâr olsaydı, sevdiklerimi yanımızdan ayrılmak zorunda kalmazlardı. Hepimiz bir santranç taşıydık aslında. Ya siyah yada beyaz karenin üzerinde ilerlemek zorunda olan siyah ve beyaz taşlar. Kuralları biz belirleyemiyorduk, oluveriyordu her şey işte. Mutlulukta böyleydi. Bir an bir hamle yapıyorsun, mutlusun ama eğer sıra sana geri geldiğinde yanlış bir şey yaparsan mutluluğunu hiç çekinmeden alıyorlar elinden.

Mutluluk benim için hala ısrarla yanmaya devam eden ufak mum ışığıydı. Sönmeyeceğimin garantisi yoktu, her an sönebilirdi ama hala bir şekilde yanabiliyordu. Kitaplarda arardım umudu. Sakin ve ruhsuz hayatımın aksine kitaplarda beni kendine bağlayan bir heyecan vardı.

En azından birileri yaşıyor bu hayatı, diye düşünürüm her sayfayı çevirişimde. Sonuçta buna benzer şeyleri yaşamayan insanlar nasıl olur da bu kadar iyi açıklayabilirlerdi ki bazı şeyleri?

Kesinlikle asosyalliğin sözlük anlamıydım ama bu isteyerek olmamıştı. Ben seçmemiştim yalnız olmayı. Evrenin sinir bozucu bir diretmesiydi sadece. Ben doğmadan önce planladığı ve uymak zorunda bırakıldığım bir oyun gibi.

Çoğu kişinin lütuf olarak adlandırabileceği bir beyine sahiptim. Aynı anda bir çok şeyi düşünebilen ve gelecek vâd eden bir beyin. Üstün zekalı olmak düşünüldüğü kadar ayrıcalıklı bir şey değildi, en azından benim için. Belkide küçük yaşta İtalyadan buraya taşınmamında bir etkisi vardı.

Eski kitap kokan pasajın tarihi kapısından içeriye girdiğimde yüzüme çarpan kitap kokusuyla suratımda ufak bir tebessüm oluştu. Yer yer çatlamış gri fayanslarda yürüyerek aşağı kata inen merdivenlere ilerledim. Merdivenlerden indiğim gibi uzun tezgahlarla dolu koridorda adımladım. Hayranlıkla bakışlarımı kitap tezgahlarında ve sadece kitap sohbeti yapan insanlarda gezdirdim.

Büyüleyici bir yerdi burası.

Dükkanın eski ahşap kapıdan içeriye girdiğimde burnuma yapışan tozla yüzümü kırıştırdım. Hep böyle oluyordu buraya geldiğimde.

Beyaz ayakkabılarım, dükkanın koyu kahve döşemelerinde adeta parlıyordu ama parlayan tek şey beyaz ayakkabılarım değildi. Bana doğru adımlayan turuncu benekli beyaz kedi de bu yerde oldukça dikkat çekiciydi.

Boş olan tezgaha ve loş ışıkta aydınlanan kitaplarla dolu dükkanda bakışlarımı gezdirdim. Görünürde kimse yoktu. Olduğum yerde çökerek ayağımın dibindeki kediye dikkatlice baktım. İşin tuhafı, o da insan gibi dikkatlice bana bakıyordu. Bez çantamı yan taraftaki ahşap tabureye koydum ve kedinin boynunda parmaklarımı gezdirdim. Boynu gerilmiş, başını biraz daha yukarı kaldırmıştı. Çekik gözleri duyduğu hazla kapanmış mırlıyordu. Onun bu haline istemsizce kıkırdadım. Elimi geri çektiğimde gözleri anında açıldı ve devam etmem için bir adım daha attı bana doğru.

"Sevgi arsızı." ben kedinin munzurluğuna gülerken Murat abi elinde ince belli bir çay bardağıyla içeriye girdi. Diğer eliyle de metal bir altlık tutuyordu. Saçı sakalı birbirine karışmıştı, yeşil kareli gömleği ve içine giydiği siyah tişörtüyle en az bu dükkan kadar renksizdi. Bu dükkanı seviyordum. Eski bir havası vardı. Tek problemi aydınlatmalarıydı.

"Aa, Anı hoş geldim." dedi şaşkın bir şekilde. Siyah sakallarından yüzündeki mimikleri tam anlaşılmasa da güldüğünü sesinden anlayabilmiştim.

"Hoş buldum." diyerek çöktüğüm yerden kalktım. Kedi ilk bana sonra da elinde çayla kapıda dikilen Murat abiye baktı. Murat abi kaşlarını çatarak bir süre kediye baktı. Sonrasındaysa telepati yoluyla anlaşmışlar gibi kedi, sakin adımlarla dükkandan çıkıp gitti. O kedi Murat abinin tek bir bakışıyla gitmişti...

"Kedi seni pek sevmiyor sanırım." dedim ufak bir keyifle. Komik gelmişti. Yanımdan geçerek, önünde durduğum tezgahın arkasındaki sandalyeye oturdu ve çayı yeşil eski okuma lambasının yanına koydu. Çantamı az önce koyduğum tabureden alarak kucağıma koydum ve oraya oturdum.

"Onu da sahibi olan o buharlı makineyi de sevmiyorum. Hislerimiz karşılıklı." dedi çayından bir yudum almadan önce. Dediği şeyle kaşlarım çatıldı.

"Buharlı makine kim?"diye sordum kafamdan geçtiği gibi. Kahve gözlerini çayını yudumlarken bana çevirdi ve yudumunu aldıktan sonra demir altlığa geri koydu. Demir ve cam bardak birbirine deydiğinde çıkan ses dükkanda yankılandı. Çayı yuttuğunda adem elması belirginleşmişti. Başını hafif eğerek dışarıyı işaret etti.

"Birkaç dükkan ileride, pasajın ortasında bir sahaf. Kadın durmadan sigara içiyor onun yüzünden bu alt kat hep dumanaltı oluyor. Yazık yani bize de. Eski bir yer burası, havalandırması da adam akıllı çalışmıyor. Zehirliyor hepimizi." Ne diyebilirdim ki? Bir cevap veremeyeceğimden dudaklarımı sertçe birbirine bastırdım. Konuyu değiştirmek için tekrar konuşmaya başladı.

"Bu hafta nasıl bir şey istiyorsun? Anna Karanina nasıl gitti?" diye sordu oturduğu sandalyede dikleşerek. Baygınlıkla gözlermi devirdim.

"Gitmedi. Karakterin adlarını aklımda tutamıyorum. Bu rusların adlarının hepsi neden birbirine benziyor?" içimde dışarıya çıkmayı bekleyen öfke sanki bu soruyu bekliyormuş gibi anında kendini göstermişti. Gerçekten sinirlerim bozulmuştu. Murat abi benim bu halime güldükten sonra çayından son yudumu aldı ve masaya geri bıraktı.

"Senin gibi bir tıp öğrencisi o kadar latince şeyi ezberleyip, alt tarafı bir rus ismini mi aklında tutamıyor?" baya komik bir şeyden bahseder gibi bir havası vardı.

"Herkesin kusurları vardır." dedim sakinleşmiş bir şekilde. Gülümsedi ve oturduğu yerden kalktı.

"Bu hepimizin kanayan yarası, endişelenme. Sadece bir dahakine adları sesli okumayı dene." Tezgahın arkasından çıkarak benim olduğum tarafa geçti ve arka taraftaki kütüphenelere doğru ilerledi. Bende peşinden kalkarak onu takip ettim.

"Sanırım ben ingilizlerden devam edeceğim." dedim hala düşünceli bir halde. Murat abi eski tozlu rafların üzerinde bakışlarını gezdirirken "Jane Austin sanırım sende bağımlılık yaptı." dedi sırtı bana dönük bir şekilde. Görmeyeceğini bilsem de omzumu silktim.

"Kadın işini biliyor." omzunun üzerinden bana döndü ve kaşlarını çatarak baktı.

"Daha keşfetmen gereken çok yazar var." Bedenini tam olarak bana çevirdiğinde bakışları arkamdaki raflardaydı. Ellerini beline koymuş düşünceli bir şekilde bakışlarını etrafta gezdiriyordu. Bir süre öylece baktı. Sonrasında dudaklarını büzdü ve bir süre de öyle düşündü. Bakışları beni tekrardan bulduğunda elimi kaldırarak çaprazımdaki raflar arasındaki kapıyı gösterdi.

"Ben birde depoya göz atayım. Sanki geçen gün birisi eski basım bir Emma getirmişti." bir şey dememi beklemeden kapıyı açtı ve içeriye girdi. Kapı ardından kapanırken dükkanda yalnız kalmıştım. Kahve gözlerimi ışıklandırması yetersiz dükkanda gezdirdim. Dükkan çok büyük değilde ama kendi içinde iki bölüme ayrılıyordu. Birinci kısım, giriş kapısının ve kasanın olduğu tezgahın bulunduğu bölüm. İkinci kısımsa, kasanın tam karşısındaki kolonun arka tarafındaki full kitaplıktan oluşan bölümdü. Gerçi burada her yerde raf ve kitap vardı ama o kısımda ayak hizasından kitaplar başlıyordu. Bense şuan o kısımdaydım.

İnce, uzun parmaklarımı tozlu raflarda gezdirdim. Bu hissi seviyordum. Kendi hayatımdan başka birilerinin hayatına izin almaksızın geçebilmeyi.

Kocaman bir ailem olmasına rağmen yalnızlıkla bezenmiş hayatım kendi içinde fazlasıyla tezatlık bulunduruyordu. Bir yerde okumuştum, göz önünde bulunan ve varlığını hissetmediğin şey can yakar diye. Bunu tastiklemek için var olmuş gibiydim. Beril gelene kadar her akşam hepimizin oturduğu bir masa vardı. Birbirimize sadece bir duvar kadar uzaklıktaydık. İstediğimiz zaman ardına geçebileceğimiz bir duvar. Hamide abla vardı mesela, ne kadar midem bulansa da sabahları bana zorla portakal suyu içirirdi.

Yüzümde ufak bir tebessüm belirdi. Şimdiyse her sabah pastaneden aldığın açma ve suyla yapıyordum kahvaltımı. Eski evimde Fred ve benim odamın duvarları ortaktı. Biz küçükken eve bir keresinde tadilat için adamlar geldiğinde fırsat bu fırsat diye gürültü arasında birtakım eşyalarını çalıp dolaplarımızın arkasındaki duvarı delip, birbirimizin odasına gizli geçit yapmıştık. Bir yıl öncesine kadar baya işlevliydi. Fred ve benim odamın camına kadar yükselen bir meşe ağacı vardı. Fred, ben hatta bazen de abim geceleri babamdan gizli dışarı çıkmamız gerektiğinde kullanırdık bunu. Güzel günlerdi. En son dört ay önce gitmiştim o eve unuttuğum eşyaları almak için. Oranın artık sessiz bir yer olduğunu gördüğümdeyse içimde bir şeyler parçalanmıştı. Alıştığım görüntünün aksi bir görüntüydü.

"Yeni şeyler denemek güzel olabilir ama eskilere bağımlıysan, bu kitap seni tatmin edebilir."arkamdan gelen sesle irkilerek kendi etrafımda döndüm. Koyu sarı bakışlar gözlerime nişan alıyordu. Onu gördüğümde kaşlarım istemsizce çatıldı. Elindeki kitabı görebileceğim bir hizaya getirdiğinde bakışlarım gözlerinden kitap kapağına kaydı. Acımak. Sert bakışlarımı tekrardan koyu sarılara diktim.

"Beni mi takip ediyorsun?"dedim siniri de içinde bulunduran bir şüpheyle. Pembe dudaklarındaki sırıtış silinmeden dudaklarını sertçe birbirine bastırdı ve düşünür bir ifadeye büründü.

Gözlerini kısarak"Belki."dedi kendisiyle çelişerek.

Suratımı buruşturarak, bakışlarımı Murat abinin az önce girdiği kapıya diktim. Kapının kulpu aşağa inmişti. Bakışlarımı tekrardan koyu sarılara diktim. Bu adamın adını hala bilmiyordum ama olur da öğrenirsem hayatımdan çıkmayacakmış gibi bir hissiyat vardı içimde.

"İşte bu biraz korkutucu." dedim sinirlendiğimi belli ederek. Murat abinin depodan elinde büyük ciltli bir kitapla çıktığını gördüğümde tanımadığım adamın yanından geçerek onu arkamda bıraktım. Adım seslerinin peşimden geldiğini duyduğumda gözlerimi devirerek kasaya ilerledim. Murat abi çoktan masanın arkasına geçmişti. Bakışları ilk bana sonrada arkamdan gelen adama takıldı. Doğruca elimi bez çantama atarak cüzdanımı çıkarttım ve kartı uzattım. Murat abi yanımdaki adamdan rahatsız olduğumu anlamış olacak ki sert bakışlarını hiç çekinmeden ona atıyordu.

"Yetersiz bakiye diyor. İstersen sonra-" dediği şeyle kaşlarım çatıldı. Şaka mı? Bunun şuan mı olması gerekiyordu cidden?

"Hayır...gerek yok." dedim istemeden çıkan kızgın sesimle. Elimdeki cüzdandaki tek kağıt parayı çıkartıp, uzattım. Murat abi kitabı doğruca uzattı ve parayı kasaya koydu. Kitabı ve artık boş olan cüzdanımı bez çantama fırlatırcasına attım. Daha fazla burada kalmak istemiyordum.

"Kolay gelisen Murat abi." diyerek dükkandan çıktığım sırada çıkarken yüzüne bakmadığım adamın "Bende bunu alacağım." dediğini duydum. Hızlı adımlarla pasajdan çıkarken arka cebimden cep telefonumu çıkarttım. Merdivenlerden yukarı çıkarken telefonumdaki banka uygulamasına çoktan girmiştim. Ekranın tam ortasında yazan 00.00 yazısıyla gözlerim fal taşı gibi açıldı.

"Nasıl ya?" diyerek ekrana aşağıya kaydırarak kart hareketlerine baktım. Gördüğüm şeyle kaşlarım hayretle çatılırken "Yok artık." diye mırıldandım. Pasajdan çıkmıştım ki kolumun sertçe tutulmasıyla olduğum yerde tekledim. Bakışlarımı anında kolumu tutan ele ve elin sahibine çevirdim.

Sert bakışlarımı yüzünden ayırmadan "Elini üzerinimden çek."dediğimi ikiletmeden yaptığında elimdeki telefonun kenarına basarak kilitledim ve arka cebime attım. Çatık kaşlarımla biçimli yüzüne baktım. Güneşin altında oluğumuz için gözleri daha deminkinin aksine daha açık renkteydi, varla yok arası kumral sakalları pembe dudaklarının etrafını sarmıştı. Çene hatları hala fazlasıyla belirgindi.

"Tamam, bak bir şey yapmıyorum." dedi beni sakinleştirmek adına düz bir ses tonuyla. Ellerimi havaya kaldırmıştı. Neden peşimdeydi?

"Sadece konuşmak istiyorum."bıkkınlıkla gözlerimi devirdim ve kısık seste konuşacağım için bir adım yaklaştım. Yüzüne bakmak için başımı hafifçe kaldırmam gerekiyordu. Boyum uzundu ama onun da boyu oldukça uzundu.

"Geçen gece beni kurtardın. Bunun için teşekkür ederim ama o adamlara zarar vermeni isteyen ben değildim. Eğer saçma bir vicdan azabı çekiyorsan ve bana hesabı-" kaşları birden çatıldı ve başını bir kez iki yana salladı.

"Hayır, böyle bir niyetim yok"diyerek sözümü kesti. Gayet ciddi söylediği bu sözlerin sonunda alaycı bir gülümsemeyle güneşe benzeyen gözlere baktım.

"Öyleyse konuşmamızı gerektirecek bir şey de yok." tek kaşını kaldırarak tehditvari bir şekilde bakışlarını üzerimde gezdirdi. Az önceki halinin aksine daha emin bir havaya bürünmüştü. Dediğim şey onu kızdırmış mıydı? Yüzümdeki sırıtış onun bakışlarıyla yok olmuştu.

"Barı neredeyse patlacak olan ve korumalardan birinin yüzüne sekiz dikiş atılmasına neden olan kişinin sen olduğunu biliyorum." Nefes alış verişim bir anlık tekledi ve dediği şeylerin gerçekliğiyle öylece kala kaldım. İmkanı yoktu. Bunu bilemezdi.

"Kanıtlayamazsın." kontrolüm dışında dudaklarımdan dökülen bu sözcük sonrasında yüzü yalancı bir üzüntüyle buruştu sonrasında da hızlıca tehditvari bir ifade aldı.

"Kanıtlarım ve kanıtladığımda ailenin bundan pek mutluluk duymayacağını da biliyorum, Anı Erel." Tepkisiz bir şekilde doğrudan gözlerinin içine baktım. Adımı biliyordu. Beni araştırmıştı. Duruşumu dikleştirdim.

Oyunculuğumla onu kandırabilir miydim? Zeytin yağı prensibi izlemek bu konumdayken işime yarar mıydı? Bir adım ona doğru yaklaşarak konuşmaya başladım.

"Belkide yerde yatan onlarca adamın ve elinde silahla senin fotoğrafını çekmişimdir." Kollarımı birbirine dolayarak kahvelerimi tereddütetmeksizin güneş gibi parlayan gözlerine diktim "Kasten adam yaralamak sanırım bir yıldan başlıyor ve senin yaklaşık on kişiyi silahla yaraladığını düşünürsek..." alaycı bir şekilde yüzümü buruşturdum.

"Baya uzun bir süre."sert yüz ifadesi değişmedi.

Dediğim şeyin doğruluğunu sorguluyordu. Bir süre öylece durdu. Sonrasınsa diliyle dudaklarını ıslattı.

"Kanıtlayamazsın."rolleri değiştirmiştik.

"Kanıtlarım." başımı tek omuzuma yatırarak yapmacık bir samimiyetle gülümsedim, sarı gözlerine doğru çekilirken. Blöf yaptığımı anlayabilir miydi? Burayı terk etsem iyi olacaktı.

"Konuşmamız burada bittiğine göre artık birbirimize daha fazla katlanmamıza gerek yok."Arkamı dönüp oradan uzaklaşırken az önceki yerinde durduğunun bilincindeydim. Peşimden gelemezdi. Gelmemeliydi. Eğer gelirse bu onun için bir intihar olurdu. Eğer onu inandırabildiysem avantaj bendeydi.

🌻

Ecemle beraber yaşadığım bej renkli apartmanın önüne geldiğimde ayaklarımı artık kesip atmak istiyordum. Pasajdan buraya kadar yürümüştüm. Pasaj uzak değilde ama vücudumda adlandıramadığım bir ağrı vardı. Eylül ayının ortasına gelmiştik. Bir hafta sonra okullar açılacaktı ve hava normalin aksine fazlasıyla sıcaktı. Bu havada hastalanırsam kendime küfrederdim. Apartman girişinin beyaz mermer merdivenlerine çıkmadan önce birinci kattaki dairemizin camına baktım.

Ecem dirseklerini kalorifer peteklerine dayamış camın önündeki iki kaktüsle konuşuyordu. Daha doğrusu kavga ediyordu. Bu haline istemesizce güldüm. Kaktüsü bile öldürebiliyordu ama ısrarla durmadan yeni bitki alıyordu. Apartmanın giriş merdivenlerini çıkarak önceden elime aldığım anahtarla demir kapıyı açtım.

Ecemle yakşalık üç yıldır arkadaştık. Bir keresinde acile elini kestiği için gelmişti, bende ona pansuman yapmıştım. Evet, acilde tanışmıştık onunla. On dört yaşımdan beri her hafta düzenli olarak amcamın hastanesinde acilde insanlara kaşla göz arasında yardım ediyordum. Dikiş, pansuman... Onunla da o günlerden birinde tanışmıştık. Sonrasındaysa bir şekilde arkadaş oluvermiştik. Ecem benim bu zamana kadar olan hayatımda ilk ve tek arkadaşımdı. Birde abimin tek uzun süreli kız arkadaşıydı.

Ecem de bizimle aynı üniveristede okuyordu. Hemde abimle aynı bölümde. Ecem abimi tanıyordu ama abimin Ecem'den haberi yoktu ilk başlarda. Zamanla biz yakınlaştıkça abim de Ecem'i tanımaya başladı.

Sanırım o dönem hayatımdaki tek doğru şeyi yaparak onları birbirleriyle yakınlaştırdım. Sonrasında her şey hemencecik oluvermişti. İki yıldır birliktelerdi. Abim için Ecem'den daha iyi bir kız düşünemiyordum. Bu şeyin tek kötü yanı, en yakın arkadaşımı abimle paylaşıyor olmaktı. Gerçi artık ev arkadaşı olduğumuz için eskisi kadar rahatsız etmiyordu.

Bir yıl önce Beril babamla evlendiğinde evi terk etmiştim ve Ecem'de bana ev arkadaşı olmayı teklif etmişti. Küçük bir evde yaşıyordu, ikinci bir kişiye gerek yoktu ama yine de böyle bir teklifte bulunmuştu. Geçici bir süreliğine bunu kabul etmiş olsam da pek geçici olmamıştı.

O evi terk ettiğim gün, babamın bana tanıdığı imkanları reddetmiş olmuştum. Gerçi beni zorlayan bu değildi, hiç bir zaman babamın arkadaşlarının kızları gibi olmamıştım. O hayat pek bana hitap etmiyordu sanırım ama ailemi çok özlüyordum. Annem cephesi aynı kalmış olsa da babam, abim ve Fred'le birlikte yaşadığım ailemi özlüyordum. Babamı aylardır görmüyordum. Kavga etmemiştik sadece o kadını seçtiği için onu orada bırakmıştım. O da geri gelmem için bana açıklama yapma gereksiniminde bulunmamıştı. Babamla olan tek ilişkimiz bu sıralar Fred ve benim olan ortak hesaba düzenli para yatırmasıydı.

Üzerinde 2 yazan posta kutusunu minik anahtarımla açmıştım ki aklıma gelen şeyle olduğum yerde durdum. Fred o hesabı patlatmıştı. O kadar yüklü bir parayı nereye harcadığı hakkında en ufak bir fikrim dahi yoktu ama sebebini öğrendiğimde mutlu olmayacağımdan emindim.

Sadece ben değil, abim ve babam da mutlu olmayacaktı. Siyah posta kutusunun içinden faturaları alarak geri kapattım. Uzun fişlere bakarken merdivenlere doğru ilerledim. Birinci katta oturduğumuz için genelde hep merdivenleri kullanıyordum. Ezberlediğim merdivenleri çıkarken faturalara bakmayı bıraktım ve zaten elimde olan anahtarla kahve renkli kapıyı açtım.

"Anlamıyorum...cidden bak. Bak her şeyi yapıyorum. Sana su veriyorum, güzel güneş gören bir yere koyuyorum. Neden neden? Hiç mi sevmiyorsunuz beni? Ne yaptım ya ben size?"Ecem'in sırtı bana dönüktü. Çantamı kapının yanındaki askılığa asarken kendi kendime güldüm.

"Ecem, kaktüs her zaman ışık istemez ki." diye kaktüsle arasına girdim. Ecem olduğu yerde sıçrayarak bana döndü. Elini göğüsüne koyarak derin derin soluklandı. Gözlerini yumdu ve bir süre öylece kaldı. Endişeyle alt dudağımı dişledim. Cidden o kadar korkutmuş muydum?

"Anı, sen hayalet misin kızım? Uçarak mı geziyorsun? Duvarlardan mı geçebiliyorsun? Neden hiç ses çıkartmıyorsun?"Her sorusundan sonra birkaç saniye beklemişti. Onu bu şekilde korkutmak istememiştim.

"Kendini o kadar kaptırmışsın ki geldiğimi bile duymadım."Dedim onu kırmamaya çalışarak. Şimdi daha iyi haldeydi. Durduğu yerde dikleşti ve kahve gözlerini üzerimde gezdirdi. Neye bakmıştı bu kadar uzun?

"Yine bitkiler öldü Anı. Sanırım onları yine Rasim amcaya vermeliyim. Bana yardım edebilir misin?"Rasim amca apartman görevlisiydi. Apartmanın arka bahçesine Ecem'in bitkileri arasında yaşayabilecek olanları eleyip, dikiyordu. Ecem'in öldürdüğü bitkileri adam adeta diriltiyordu. Ecem'in asılmış suratına baktım. O kadar çocuksu bir yüzü vardı ki, ister istemez üzgün olduğunda bile "Çok tatlısın."diyesiniz geliyordu. Beyaz pofuduk kanepe ve kahverengi sehpanın arasından geçerek Ecem'in olduğu cam kenarına adımladım.

Yanına geldiğimde hiçbir şey demeden kollarımı açtım. O da anında kollarını bana sardığında, çenesi boynuma girmişti. Vanilya kokusu burnuma akın ederken "Tabiki yardım ederim."diye kısık bir sesle konuştum.

Geri çekildiğinde artık güler yüzüyle karşımdaydı. Normalde temas sevmezdim. Sarılmayı kabullenebildiğim sayılı insan vardı ve bu listenin başında Ecem yer alıyordu. Zaten bu minik alışkanlığıda bana o kazandırmıştı.

Bu kızın ruh hali gerçekten çok hızlı değişiyordu. Omuzlarında biten kahve saçları özenle yapılmıştı. Bukleleri omuzlarını süpürüyordu. Beyaz askılı blüzünden görünen cildi o kadar pürüssüzdü ki, parlıyor gibi bir etki yaratıyordu gözde.

"Ama önce bir şeyler yiyelim. Yoksa ölü de olsalar bitkileri yemeye başlayacağım." dediği şeye gülerek minik amerikan mutağa ilerledim. Salon fazlasıyla doluydu, bence göz yoruyordu. Bir tane beyaz kanepe, iki tane de kahverengi berjer vardı. Bitkilerin olduğu büyük cam ve balkon arasında beyaz bir kolon vardı. Plazma televizyon oradaki açık kahverengi televiyon ünitesinin üzerinde duruyordu. Bu sayede amerikan mutfaktan televizyon net bir şekilde görünebiliyordu. Mutfak U şeklindeydi. Salonla mutfağı ayıran tezgahı genellikle masa olarak kullanıyorduk. Orayı da kullanmazsak başka bir yeri kullanabileceğimizi sanmıyordum. Çünkü ev fazlasıyla küçüktü.

Burası Ecem'in zevkine göre döşenmiş bir evdi. Sonuçta bir yıl öncesine kadar tek başına yaşıyordu. Bende düzenini bozmak istemediğimden bir şey değiştirmek istememiştim.

Mutfak tezgahının oradaki kırmızı bar sandalyesine oturdum. Ecem ise o sırada kızmızı buzdolabını açmış içinden bir şeyler çıkartmıştı.

"Bugün beni neyle besleyeceksin?"diye sordum elimi çeneme dayamış bir şekilde. Elinde iki domatesi oturduğum tezgaha koyarken dolgun dudaklarını üzgün bir şekilde büzdü.

"Dolapta sadece sandviç yapmalık malzeme var. Dolap bile onu bu kadar boş bıraktığımız için bize dava açabilir. Artık alışverişe gitmemiz gerekiyor." Oflayarak tezgahın köşesinde duran televizyon kumandasına uzandım.

"Tamam bitkileri Rasim amcaya verdikten sonra markete gideriz." tüm malzemeleri tezgaha koyduktan sonra heyecanla boş buzdolabının kapağı kapattı.

"Anlaştık bebeğim. Peki o zaman, akşama patates püresi ve köfteye ne dersin?"yandan bir gülüşle Ecem'e döndüm.

"Büyük soğanlı köftelerinden mi?"Yüzündeki gülümseme büyüdü ve beyaz dişleri gün yüzüne çıktı. Başını hafifçe yukarı aşağı sallarken "Aynen onlarda." diyerek kollarını masaya yasladı. Kulaklarıma kadar uzanan gülüşümle bakışlarımı Ecem'den çekerek televizyona çevirdim.

Ben ne kadar yemek yapma işini beceremiyorsam, Ecem o kadar iyi yemek yapıyordu. Ben yemek yapma konusunda berbattım. Hatta o kadar berbattım ki yaptığım kekle kendimi zehirlemiştim. Tüm gün yataktan kalkamamıştım. Şanslıyım ki Ecem yemeden hepsini çöpe atmıştım. Başka kimseye zarar gelmesini istemezdim. Tüm gün boyunca yatak ve tuvalet arasında gidip gelmiştim. İğrenç bir gündü.

Uzaktan kumandayla açtığım televizyonda kanalları tararken yirmi dört saat haber olan bir kanala denk geldiğimde durdum.

"Dört gün önce İstanbuldaki bir gece klübünde meydana gelen arbede sonucunda biri ciddi olmak üzere üç kişi yaralandı. Şimdi, o dakikalarda orada bulunanların cep telefonlarıyla çekilen görüntüleri izliyoruz." Kaşların şaşkınlıkla havalanırlen televizyona adeta kitlendim. Bar tezgahının üzerine çıkmıştım ve Beril'in adamlarından biri ayak bileğimden tutmuştu. Tam o sırada elimin altındaki kristal içki bardağını alıp adamın alnına geçirdim.

Ecem'le aynı anda dudaklarımızın arasından çıkan "Oww"sesiyle yüzümü buruşturdum. Çok pis geçirmişim. Adam elini yüzüne kapatmış bir şekilde geriye düşerken, barmenlerin olduğu tarafa geçmiştim.

Video burada bitiyordu ama sonrasında mekanın kamera kaydı başlamıştı. Tezgahın üzerindeki açık viski şişesini alıp yerdeki kurulama havlusunu, şişenin ağızına sıkıştırdım ve arka cebimden çıkardığım çakmakla havluyu yaktım. Tezgahın altındaki içinde buzlarla dolu olan dolaba koyduktan sonra dolabın kapağını geri kapattım ve tezgahın üzerine tekrardan çıkarak oradan uzaklaştım. Bundan sonra görüntü yoktu ama o tezgahtan atladıktan sonra adamlardan birisi beni yakalamıştı ama yaptığım patlayıcının yarattığı gürültü sayesinde dikkatli dağılınca onu tekmeleyerek ondan kurtulmuştum.

Sonrasındaysa daha fazla adam peşimden tüm gece koşmuştu zaten ve onun sayesinde hepsinde kurtulmayı başarmıştım. Ben tam sarı düşüncelere tekrardan dalacakken spiker kadının sesiyle kendime geldim.

"Saldırganın niyeti hala bilinmemekte. Twitterda saldırganın kadın mı erkek mi olduğu tartışması hala devam ediyor."

"Bence kadın. Baksana, zayıf ve altında tayt gibi bir şey var." Ecem'in sözleriyle, endişeli bakışlarımı bana bakmayan yüzüne çevirdim. Hala televizyona bakıyordu.

"Ne alakası var. Çelimsiz bir erkek işte. Üstelik altındaki siyah, her taraf karanlık. Adam akıllı anlaşılmıyor bile." Bakışları tekrar bana döneceği sırada tekrardan televizyona döndüm. Haber bitmişti. Elimdeki kumandayla kanalları hızlıca değiştirirken Ecem ne ara hazırladığını bilmediğim sandviçi önüme koydu. Tabağın önüme konunca çıkardığı sesle irkildim. İştahım kaçmıştı. Oturduğum yerde dikleşerek önümdeki sandviçe baktım. Kuruyan boğazımı ıslatmak adına yutkundum.

Ecem sandviçine gömülmüş, değiştirmeyi bıraktığım televizyondaki magazini izliyordu. Bu kanalı açtığımın farkında bile değildim.

"Bizim fakültenin ders saatleri yayımlanmış. Müsait olduğunda sende kendininkine bak istersen." Sandviçimden aldığım ısırığımı çiğnerken Ecem'in dediği şeyler bakışlarım anlık ona kaydı ve başımla onu onayladım.

Bu sene dördüncü sınıfa geçiyordum. Ders ve stajlarla bu senenin canımı okuyacağından emindin ama hastane temposuna alışkın sayılırdım. Bence kolay adapte olabilirdim.

Kendimi zorlayarak sandiviçimi bitirdikten sonra oturduğum yerden kalkarak tabağımı bulaşık makinesine yerleştirdim ve askılıktan bez çantamı alarak odama ilerledim. Ki bu üç buçuk adım sürmüştü.

Beyaz aralık kapıyı ittirerek içeri girdim. Çantamı odanın ortasındaki yatağa koydum ve çaprazındaki beyaz çalışma masamın önündeki dönen sandalyeme oturdum. Güneş odayı fazlasıyla aydınlattığı için diğer odalara kıyasla burası gerçekten çok sıcaktı. Masamın üzerindeki siyah tokayla uzun kahve saçlarımı çabucak at kuyruğu yaptım.

Gri laptopumu açarak Ecem'in dediği gibi ders saatlerini öğrenmek için okulun sayfasına girdim. Ben öğrenci hesabıma giriş yapıyorken arka sekmede açık olan mailime yeni bir bildirim gelince ekranın sağ tarafında bir çubuk çıktı. Mail tanıdık değildi. Gözlerimi kırpıştırarak çubuğun üzerine bastım ve gelen mesajı açtım.

Bu bir videoydu.

Kaşlarım istemsizce çatıldı. Bakışlarımı kapıya çevirdim. Oturduğum yerden kalkarak aralık bıraktığım kapıyı kapattım. Tekrardan yerime oturduğumda bilgisayarın sesini kapattım ve videoyu oynatmaya başladım.

Burası geçen günkü barın çıkışıydı. Kapıdan dışarı doğru koşuyordum. Kameranın olduğu açıya doğru suratımı çevirdim ve arkamdan gelenlere baktım. Kimliğim oldukça net bir şekilde belli oluyordu. Bu video bir telefonla çekilmiş olmalıydı.

"Siktir."diye mırıldandım istemsizce. Dediklerinde ciddiymiş. Video ben koşarak ortadan kaybolana kadar devam ediyordu. Yüzüm sadece dört saniye gözüküyordu ama gözüküyordu sonuçta. Kafamı ellerimin arasına alarak sıkıştırdım. Sakin ol Anı. Onun elinde bu video olabilir ama...Aması yok.

Videodan çıkarak maile genel bir bakış attım. Ekranı azcık aşağıya kaydırdığımda orada bir yazı olduğu fark ettim.

Kartları açık oynamayı severim.
Bu arada, iyi okumalar.

İlk cümlede beni tehdit ediyordu ama ikincisi? Mail adresine baktığımda sarı gözlü adamın adını artık öğrenmiş.

Duhan Alkan...

Oturduğum yerden hızlıca kalkarak yatağımın üzerindeki bez çantamı iki ucundan tutarak yatağın üzerine boşalttım. Cüzdan, kart... kitap ve kitap. Aldığım kitabın yanındaki ters sönmüş mor kapaklı kitabı elime aldım ve ön yüzünü çevirdim.

"Acımak."Seslice kitabın adını okudum istemeden. Ne ara koymuştu çantama bu kitabı? Bunu düşündüm sırada aklıma beni sertçe tutuşu geldi.

Bu adamın amacı neydi böyle?

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

48okunma 26beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.