24. bölüm / 31
Güneş Kapanı24-Karanlık Koridorlar
Bölümler 31Şu an: 24-Karanlık Koridorlar
- 1 1-Satır Başı2.515 kelime
- 2 2-Kaybolmuş Hayatlar3.590 kelime
- 3 3-Yeni Düğüm5.251 kelime
- 4 4-Ölüm Meleği6.267 kelime
- 5 5- Kanadı Kırık Anılar5.385 kelime
- 6 6-Çürük Kale5.540 kelime
- 7 7-Annesiz Kedi3.366 kelime
- 8 8-Anahtar Kralı4.180 kelime
- 9 9-Büyük Balık Küçük Balığı Yer5.229 kelime
- 10 10-Şüphe Çıkmazı4.065 kelime
- 11 11-Show5.844 kelime
- 12 12-Hata4.974 kelime
- 13 13-Giz Halatı4.497 kelime
- 14 14-Kötü şeyler yapan İyi Adamlar4.251 kelime
- 15 15-Yanlış3.453 kelime
- 16 16-Ölüm Çukuru5.743 kelime
- 17 17-Yirmi Yedi5.810 kelime
- 18 18-Ayçiçeği4.717 kelime
- 19 19-Tetik4.066 kelime
- 20 20-Suç Ortağı4.557 kelime
- 21 21-İhtimaller Korkuyu Besler4.032 kelime
- 22 22-Alt ve Üst3.203 kelime
- 23 23-Güven4.593 kelime
- 24 24-Karanlık Koridorlar6.119 kelime · Okuduğun bölüm
- 25 25-Ağır Yükler6.781 kelime
- 26 26-Kalbe Yakın7.725 kelime
- 27 27-En Baştan5.529 kelime
- 28 28-Serbest Düşüş6.511 kelime
- 29 29-Soğuk4.367 kelime
- 30 30-Kör Düğüm3.498 kelime
- 31 31-On Dört ve On Yedi Yaş4.429 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bakışlarımı upuzun masada gezdirdim. Babamın şirketinin yönetim kadrosuyla karşılıklı oturan Bafa'nın yöneticilerine baktım. Aralarında esen soğuk rüzgar buraya kadar geliyordu. Fakat ailelerin karşılıklı oturduğu yer -yani burası- cayır cayır yanıyordu. Alparslan'ın bir yanında annem, diğer yanındaysa kız kardeşi oturuyordu. Kadının parlak tek omuzlu siyah elbisesi ve boynundaki inciler, bakışlarındaki karanlığı gizlemeye yetmiyordu. Kısa sarı saçları ve işlemler yüzünden hareketsizleşen yüz kasları, sadece güzelliğine odaklanmanızı sağlasada mavinin garip bi tonundaki gözleri abisinin yanında olmaktan ne kadar tedirginlik duyduğunu apaçık ele veriyordu.
Yada ben sadece iyi bir gözlemciydim.
Kadın sürekli kolyesini düzeltme ihtiyacı duyuyordu.
Erel ailesine kıyasla pek kalabalık sayılmazlardı. Babamın aksine Alparslan, ailesini işlerine pek karıştırmıyor gibiydi.
Alparslan'ı lacivert takım elbisesiyle görmek zihnimde, Koray'ın onu yatında gösterdiği kamera görüntüsünden daha farklı bir imaj çiziyordu. Kamerada gördüğüm adam "Ben tehlikeliyim."diye haykırırken şu an masanın karşısında annemle yanyana olan adam etrafa gülücükler saçan, iyi niyetli ve samimi birine benziyordu. Onun karşısında oturan babamsa satranç oynarcasına dikkatli ve ciddiydi. Bu ciddiyetinin nedeni muhtemelen rakibinin yanına oturan eski eşi ve rakibinin şu anki eşine iltifatlar yağdırıyor oluşuydu. Babamı tanımayan birisi onun umursamaz ve karşısındakine yukarıdan bakan bir tavır sergilediğini düşünebilirdi çünkü konuşan her kimse hafifçe çatılmış kaşlarıyla o tarafa dönüyordu. Ama babamı tanıyan biri, onun şu anda kasıldığını ve tedirgin hissettiğini anlayabilirdi.
Ve bu ikisinin nedeni de bizzat bir zamanlar aynı soyadı paylaştığı annemdi.
Bakışlarımı onlar üzerinde gezdirirken istemsizce, kahkahalar atan Beril'e gözlerim kaydı. Gülerken babamın masanın üzerindeki elini tutuyordu ve bana kalırsa Alparslan'a cilve yapıyordu. Anneme baktığımdaysa, eğer bakışlarıyla birini öldürebilecek olsaydı bunun Beril olacağından emin oldum. Keşke böyle bir şey yapabilseydi.
Ve o an Beril'in bizim olduğumuz yere doğru kaçamak bir bakış attığını farkettim. Bakışlarını takip ederken kaşlarım çatıldı.
Karşımda oturan, bir şeyler anlatam Ecem ve onu gülümseyerek dinleyen abime bakıyordu. Abimin yüzü Beril'in olduğu tarafa dönüktü ama abim ona bakmıyordu bile.
Beril'e baktığımda sinsi bakışları hala abimin üzerindeydi. Bu gerçek miydi? Kafamın içinde dolanan anılar, kanımın damarlarımda kaynamasına neden oluyordu.
Beril babamla yaşadığımız eve taşındığı gün, ben ve abim evi terk etmiştik. Hatta bir süreliğine annemin buradaki evinde birlikte yaşamıştık ama o dönem herkesten uzaklaşmak istediğimden, çok geçmeden Ecem'in yanına taşınmıştım.
Beril'e en başından beri ondan nefret ettiğimi net bir şekilde gösterdiğimden olabildiğince benimle iletişime geçmekten kaçınırdı. Ancak benden bir şey isteyeceği zaman yakınıma gelirdi ve bu sadece birkaç defa yaşanmıştı. Fakat bu iletişime girmeme durumu sadece bana özel değildi. Fred'le de sorunu yoktu. Hatta aynı evde yaşamalarına rağmen birbirlerine fazlasıyla yabancılardı. En azından Fred'in dediğine göre, aynı masaya bile oturmuyorlardı.
Ama söz konusu abim olduğunda, durum oldukça farklıydı.
Bu Beril'in ilk kaçamak bakışı değildi. O an zihnime, Erel Holding'in yetmişinci yıl balosunda abimin hızlı hızlı içtiği şampanya kadehleri geldi. Ve onu izleyen Beril...
Beril her zaman abimi izliyordu.
Nefes alışverişim düzensizleşirken tuttuğum çatal ve bıçağı sertçe porselen tabağa bıraktım. Beril irkilerek bakışlarını abimden çekerek sesin geldiği yöne yani bana çevirdi.
Etraftaki diğer herkesin bana döndüğününün farkındaydım ama bakışlarımı Beril'den alamıyordum. Demek en başından beri sorun abimdi.
"Pardon."dedim samimiyetsiz bir gülümsemeyle, hala Beril'in gözlerinin içine bakarken. Kaşları kafası karışmış bir şekilde çatılırken ifadesiz bir şekilde ona bakmaya devam ettim. Abim ne yapmıştı da bu kadın bizim hayatımıza girmek zorunda kalmıştı?
Kolumda hissettiğim sıcaklıkla bakışlarımı o kadından çekmek zorunda kaldım. Kolumun üzerindeki ele ve elin sahibine baktım.
Duhan endişeli bir şekilde sarı gözlerini yüzümde gezdirirken elini çekmesi için kolumu hafifçe oynattım. Karardığından emin olduğum gözlerimi doğrudan onun sarı harelerine diktim.
Biliyordu.
Beril ve abimin nasıl bir bağlantısı olduğunu biliyordu.
Masa eski gürültülü haline geri dönmüş gibiydi. Fakat benim kulaklarımda boynumdaki damarın şişmesini sağlayan sinir bozucu bir çınlama vardı.
Bakışlarımı Duhan'dan çekerek karşımızda oturan abime çevirdiğimde siyaha dönük kahvelerin zaten üzerimde olduğunu farkettim.
Kaşları şüpheci bir şekilde çatılmıştı. Ona bakarken zihnimde annem ve babamın konuşmaları yankılandı.
"Oğlumuzun üstlenmesi gereken her sorumluluğu sen alamazsın."
Çenemi dikleştirerek tehditvari bir ifadeyle abime baktım.
Sen ne yaptın da Beril senin sorumluluğun oldu Cenk Erel?
Ardından bakışlarım Ecem'e kaydı. Diğer yanında oturan Asya ve Derya yengeyle konuşmaya dalmıştı. Derya yenge gülerek bir şeyler anlatırken ben, Duhan ve abim dışında herkes onu dinliyordu, gülüşüyordu.
Göremeyeceğimi bilsemde bakışlarım istemsice sanki karnını görebilecekmişim gibi Ecem'in üzerinde gezindi.
Ecem hamileydi.
En yakın arkadaşım hamileydi ve abimi deli gibi seviyordu.
Havanın yetersiz olduğunu hissettim. Ciğerlerimi dolduramıyor gibiydim. Duhan ve abimin bakışlarının hala üzerimde olduğunu biliyordum ama buradan şu an kalkıp gidersem başka kimsenin farketmeyecek olmasını umuyordum.
Oturduğum yerde geri giderek yavaşça kalkacağım sırada Duhan'ın "İyi misin?"sorusuyla istemsizce ona döndüm. Gerçekten endişeli olduğunu görebiliyordum. Az önce tartışmış olsak ve benimle o yabancı adam olarak konuşmuş olsada şimdi bana bakan sarı gözlerin ardında her zaman içimi ısıtan o tanıdık oğlan vardı.
Ona daha fazla sinirli olmak istemiyordum. Onunda aramızdaki bu şeyden rahatsızlık duyduğunu biliyordum. Fakat bu sefer kararımın arkasındaydım. Ama bu düşündüğümden daha yorucuydu. Yinede...eğer bu saçmalığın bitmesini istiyorsa, benimle iş birliği yapmak zorundaydı.
Aramızdaki gerginliği çevredekiler yansıtmak istemediğimden derin bir nefes verdim ve sakinliğimi korumaya çalıştım.
"Sadece lavaboya gideceğim."dedim "Buna ihtiyacım var."dercesine.
Ayağa kalktığımıda elimi tutarak beni durdurdu. Bana bakmak için başını hafifçe kaldırmak zorunda kalmıştı. Bana en son bu açıdan baktığında ona dikiş atıyordum. Sanırım bana böyle bakmasını seviyordum.
Baş parmağı elimin üzerini okşarken, "Benimde gelmemi ister misin? Hem sonra aşağıya inip hava alırız."diye sordu şefkatli bir şekilde. Bakışlarımı sarı gözlerinde gezdirdim. Anlamıştı. Bir şeyleri çözmeye başladığımı anlamıştı.
Bir insan aşık olmadığı birine nasıl böyle bakabilirdi hala aklım almıyordu. Bana umut vermeyi bırakmalısın, sarı oğlan.
Başımı hafifçe iki yana salladım, "Hemen geleceğim." ve elimi elinden çektim. Ona bakmadan arkamı döndüm ve artık yerini öğrendiğim lavaboya doğru ilerlemeye başladım. Fakat sırtımı yakan bakışlarını hissedebiliyordum. Tüylerim ürpermişti.
Tuvaletin kapısında içeriye girdiğim an Duhan'ın bende yarattığı o iyi duygularıda kapının dışarısında bırakmışçasına ciğerlerim ağırlaştı. Duhan yanımdayken kendimi kontrol edebiliyordum ama o yokken...duygularım sanki hapsedildikleri yerden kurtulmuş ve bana acı çektirmek istercesine göğüs kafesimi sıkıştırıyorlardı.
Lavabonun mermerine ellerimi yaslarken göğüs kafesime hissettiğim ağrıyı unutmaya ve nefesimi düzenelemeye çalıştım.
Hamile, diye geçirdim içimden.
Ecem, abimle çocuklarına hamileydi ve abimin bir şekilde üvey annemle bir bağlantısı vardı.
Derin bir nefes daha verdim. Yeterli değildi. Ellerim hastalıklı bir şekilde kaşınıyordu ve lavabonun soğuk mermeri bile bu kaşıntıyı hafifletemiyordu.
Abimin Beril'e karşı sorunluluğu neydi ve neden babam bu sorumluluğu üstlendiği için annemden azar işitiyordu?
Musluğu açarak ellerimi yıkadım. Köpükle birlikte avuçlarımın içini tırnaklarımla kaşırken bile hiçbir hafifleme yoktu. Aynadaki yansımama baktığımda, yüzümden tüm renklerin çekildiğini fark ettim. Dışarıdan beni gören biri birazdan kusmaya başlayacağımı düşünebilirdi.
Ve o an aklıma gelen düşünceyle gerçektende midemin hareketlediğini hissettim.
Abim ve Beril'in ilişkisi mi vardı?
Tuvaletin kapısı açıldığında aynadaki kendimle bakışmaya bir sonra vererek içeriye girene baktım.
"Demek buradaydın."Beril'in yüzündeki yapmacık şaşkınlık zaten en başından beri burada olduğumu bildiğini gösteriyordu. Onu görmezden gelerek ellerimi yıkamaya devam ettim. Kaçıncı kez sabunladığımı şimdiden unutmuştum. Soğuk suyla ellerimi durularken olabildiğince ona bakmamaya çalışıyordum ama bu pek mümkün değildi.
Yanımdaki lavabonun önündeki tezgaha küçük el çantasını bıraktı ve sanki ben orada yokmuşum gibi çıkardığı bordo rujunu dudaklarında gezdirmeye başladı.
Ellerimi durulayarak kenardaki şişe şeklindeki vazonun üzerindeki peçetelikten birkaç tane peçete alarak ellerimi kuruladım.
"Seninle anlaşabilmeyi çok isterdim. En azından ailendeki diğer erkeklerin bana verdiği şansı senin de vermeni." Dediği şeyle gözlerimi yumdum ve kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Peçeteyi var gücümle sıktım. Yanlış bir şey yapmak istemiyordum. Beni kışkırtıyordu.
"Yanındaki sarı çocuk...çok çekici biri." Peçeteyi top yaparak çöpe attım ve omzumun üzerinden ona döndüm. Beni kışkırtmaya çalışıyor, diye geçirdim içimden tekrardan. Ona istediği şeyi vermek istemiyordum ama boynuma baskı yapmaya başlamış olan damar bunu pek mümkün kılmıyordu.
Rujunun kapağını kapatırken ayna karşısında dudaklarını birbirine sürtüyordu. Omzunun üzerinden bana kaçamak bir bakış attı ve tek gözünü kırptı.
"Sence o da abim ve baban gibi bir şans verir mi?" Ve o an kontrolü kaybettim.
Uzandığım şişe gibi vazoyu kavrayarak altını lavabonun mermerinde kırdım ve ona dönmesi için fırsat dahi vermeden ellerini arkasında tek elimle birleştirerek kırık vazoyu boynuna yasladım. Aynadaki yansımamıza baktım.
Başımı omzunun üzerinden çıkartırken iki elinide tüm gücümle arkasında kavradım. Bunu Duhan'dan öğrenmiştim. Siyaha dönük kahvelerim onunkilerle ayndan buluştuğunda yüzünde bundan keyif aldığını belli eden bir sırıtış vardı.
"Çıldırıyorsun değil mi? Elindeki hiçbir kanıt babandan boşanmam için yeterli değil ve-"kırık vazoyu boğazına daha sert bastırdığımda kıkırdadı.
"Ve yetmezmiş gibi her geçen gün beni bu aileden göndermen daha da zorlaşıyor." Beyaz dişlerini göstererek gülümsedi.
"Sana bunu yapmak istemiyorum ama... beni rahat bırakmadığın sürece teker teker, Anı. Teker teker herkesin, her şeyin sahibi olacağım ve sen, halkanın dışındaki etkisiz eleman olarak kalacaksın. Bir yıl oldu artık. Birtakım şeyleri kabullenmen gerek artık." Çenesinin altına serçe bastırarak bir kesik attığımda yüzünü acıyla buruşturdu. Ellerini benden kurtarmak istercesine çekiştirdiğinde, bir elini serbest bıraktım ve diğerini büktüm. Boştaki eliyle henüz bana saldıramadan diğer acıyan bileğimi kavradım ve acıyla inledi.
Baldırına arkadan vurduğumda dengesini kaybederek tek dizinin üzerine düştü. Şimdiyse topuklusu yüzünden düşerken bileğini burkmuştu. Bu düşündüğümden kolay ilerliyordu.
Yerde oturur bir şekilde arkasındaki tuvalet kabinine yaslanırken karşısında, beni görebileceği bir şekilde eğilerek göz hizasına girdim. Boynundaki kesikten akan kan aşağıya göğüs dekoltesine doğru ilerlerken baştan aşağıya onu süzdüm. Uzun elbisesi geriye emeklediği için dizinden yukarı toplanmıştı.
"Sen mi alacaksın her şeyimi?"diye sorarken sesimdeki alaycı tonlama bana bile yabancı geldi. Kulaklarımdaki çınlama ve boynumdaki ağrı sinir bozucu bir raddeye ulaştığında, elimdeki kırık vazoyu daha sert kavradım.
Beril burnundan soluyarak bana bakarken elini boynundaki yaraya götürdü. Derin ve tehdit oluşturacak bir yara değildi ama kanadığı için korkuyor olmalıydı.
"Sadece sevilmek isteyen küçük bir kız için fazla hırslısın." Kahve gözlerini kendinden emin bir ifade kapladı.
"Ama hayal aleminde yaşıyorsun bu yüzden hırsının hiçbir anlamı yok. Mutlu aile tablosunu unut. Baban, abin ve diğer herkes ne istersem onu yapmak zorunda. Ve yapacağın hiçbir şey bunu değiştiremez. Sadece olduğun yerde debeleniyorsun."gülümsemesi genişledi.
"Önüme durmadan çıkıp bana engel olmaktan vazgeç yoksa-"elimdeki kırık vazo parçasını bacağına sapladığımda sözü yarıda kesildi ve cümlesi bir haykırışa, sonrasındaysa iniltiye döndü.
"Yoksa ne?" Bacağına saplanmış vazoya daha sert bastırdım. İniltisi tizleşirken yüzünün aldığı şekil, karnımın gıdıklanmasına neden olan keyifli bir duygunun varlığımı hissettirmesine neden oldu.
Kafasını geriye atarak gözlerini benden kaçırdı. Hadi ama! Az önce çok iddialıydı!
"On dört yaşımdan beri neşter kullanıyorum. Keskin şeylerle aram iyi olduğu için bu kadar şaşırmamalısın."eğildiğim yerden kalkarken elimdeki kırık vazoyuda sapladığım yerden acımasız çıkarttım ve bıkkınlıkla derin bir nefes verirken kanlanmış vazoyuda çöp kutusuna attım.
Peçetelikten peçeteleri aldıktan sonra yere çökmüş, az öncekinin aksine artık sessiz olan Beril'e baktım. Bakışlarını bana doğru kaldırırken gözlerinde saf nefret vardı. Göz makyajı akmıştı ama kolaylıkla kendini toparlayabilirdi. Boğazındaki yara kanama durduktan sonda dikkat çekmeyecek bir yerdeydi. Fakat bacağı için aynı şeyi söyleyemezdim. Ayağa kalktığı an acı çekecekti ve gecenin geri kalanında kokteyl alanında ayakta dikileceği düşünülürse, bu günlük ona bu yeterdi.
"Senin tek istediğin şey Erel soyadının ayrıcalıkları ve para." yaslandığı tuvalet kabinin kapı koluna uzandım ve kolu indirdiğim gibi yaslandığı kapı içeriye doğru açıldı. Klozetin önündeki fayansa doğdu devrilirken elimdeki peçeteleri üzerine fırlattım.
"Senin hakettiğin yer burası işte. Bu bok değilinin olduğu yer. Beni tehdit edececeğine, önce gerçekten nerede olduğunun farkına var. Ne babam ne abim ne de bir başkası senin isteklerini yerine getirmek zorunda değil. Düşündüğün kadar değerli değilsin."onu kabinin içinde bırakarak lavabonun önünde dikilerek aynada kendimi düzelttim. Sonra yapmacık bir farkındalıkla duraksadım ve aynadaki yansımadan Beril'e baktım.
"Eğer bir daha abime gözlerini dikersen. Senin o gözlerini oyar, anatomi dersinde kullanılması için fakülteye veririm." Gerçektende yüzüme renk gelmişti.
"Dünyadan haberin yok senin-"omzumun üzerinde ona döndüğümde sözü yarıda kesildi. Kalkmaya çalışıyordu ama bileğini gerçekten incitmiş olacak ki kalkamıyordu.
"Sen-" dedi kendini sıkarak.
"Bir yalanın içinde, gözü hayallerle boyanmış, bir piyondan farksızsın. Büyük şeyler yapabileceğine inanıyorsun ama bir vezirin karşısında hiçbir şeysin." derin bir nefes verdi acıyla.
"Gerçekler, Anı. Gerçekler sonun olacak. Sana söz veriyorum."bakışlarımı sadece üzerinde gezdirdim. Dediği şeyler bir vaadten daha fazlasıydı. Sinirle dişlerimi birbirine bastırdım. Bu gece ona daha fazla bir şey yapmayacaktım. Lavabonun kapısına ilerledim.
Kapıyı açtığım anda karşımda beliren Duhan'la duraksamak zorunda kaldım.
"Gelmen uzun sürünce-"diye cümlesine başlamıştı ki arkamdaki Beril'i görmesiyle sözleri yarıda kesildi. Kaşları hafifçe çatıldı ve ela gözlerini şüpheci bir ifade kapladı.
"Onu bu şekilde mi bırakacaksın?"diye sorarken ciddileşmişti. Gözlerimi devirerek tuvaletten çıktım ve kapıyı ardımdan kapattım. Artık Beril tuvalette tek başınaydı. Tuvaletin önünde Duhan'ı uzaklaştırmak için omuzunu patpatladım.
"Ciddi bir şeyi yok." Duhan'ın kapının önünde bırakarak geldiğim yönde geri ilerlemeye başladım. Adım seslerinden Duhan'ın da arkamdan geldiğini anlayabiliyordum. Sessiz kalmayı seçmişti ve bu şu anda beni en mutlu eden şeydi.
Ama yinede hava almaya ihtiyacım vardı.
🌻
Hiçbir zaman, canım yandığında kollarının arasına koşabildiğim birisi olmamıştı. Ne henüz küçücük bir çocukken ne de kendimi yetişkin olarak adlandırdığım günden beri. Çözümü kafamın içindeki karanlık koridorlarda korkusuz bir şekilde ararken, kaybettiğim çok şeyim vardı.
Duygularım.
Bazı zamanlar vardı, gerçekten işin içinden çıkmakta zorlandığım ve çözüm üretemediğim. Annemin kapısını çalardım iç güdüsel olarak. Bulamayacağımı bilsemde yinede anne şefkatini arardım yeşil gözlerinde. En ufak bir duygu kırıntısı için canımı bile verirdim. Sadece bana sarılması ve "Geçecek."diyerek boş telkin vermesi bile yeterliydi benim için. Yapmadı. Söylediği tek şey, "Böylelikle olgunlaşacaksın."dı. Beni düşüncelerimle yalnız bırakırdı.
Ama babam ondan farklıydı. Gerçekten çabalardı benim için bir çözüm bulmak adına. Ama hiçbir zaman sizi anladığını içtenlikle hissedemezdiniz. Sorun olarak nitelendirdiğiniz şeyler, Üstün Erel için hiçbir zaman tam anlamıyla sorun olarak görülmezdi. Sizi hafife aldığını gizlemeye çalışmadan, "Ne var şimdi burada?"diye aşağılanırdınız.
Koridordaki kapıların her biri yüzüme kapatılırken, bu hissiyat artık alışkanlık haline gelmişti.
Çaresizlik.
Elimden hiçbir şey gelmiyor ve sonuca varamıyor oluşum ilk defa başıma gelen bir şey değildi. Alışmıştım artık buna. Alışmak zorunda bırakılmıştım. Sadece tek farklı olan şey canımın bu zamana kadar hiç bu denli yanmamış olmasıydı.
Beril'i tartaklamanın iyi geldiğini inkar edemezdim. En azından avuç içlerim artık kaşınmıyordu. Fakat ensemden yukarı vuran baş ağrısı hala varlığını koruyordu.
Abim ve Beril'in bir ilişkisi vardı. Peki bu hala devam ediyor muydu? Ediyorsa hala neden abim Ecem'le birlikteydi? Ecem hamileydi.
Eğer abim ve Beril'in bir ilişkisi varsa neden babam ve Beril evlenmişlerdi? Babam neyin sorumluluğunu abimin taşıyamayacağını düşünüyordu? Sorumluluk neden Beril'le bağlantılıydı?
"Bu gece için fazla keyifsizsiniz, küçük hanım." Yanımdan gelen yabancı sesle, yaslandığım korkuluktan bir adım geri çekilerek olduğum yerde dikleştim. Hava soğuktu ve benim dışımda kimse kokteyl alanının terasına çıkmamıştı. Birde Alparslan Bafa.
Bakışlarımla yanıma gelen ellilerindeki adamı baştan aşağıya süzdüm. Ceketinin üzerine giydiği kabanının yakaları dikti ve bir eliyle aslan başlı bastonunu tutarken, boştaki eliylede terasın cam korkuluğuna tutunmuştu.
Terası aydınlatan tek şey içeriden gelen ışıklardı. Fakat onun gözüne yansıyan İstanbul'un ışıltılı gecesi bile koyu kahvelerini yeterince aydınlatamıyordu. Kötü adamın karanlık gözleri. İçinde bulunduğum durumu romantize etmek bu şeyi daha katlanılabilir kılıyordu.
"Yapmacıklığı sevmem."demekle yetindim. Ses tonum benim bile damarlarımdaki kanın donmasını sağlamıştı. Bu adam neden hala buradaydı?
"Öyleyse terasa çıkmak, yerinde bir hareket olmuş."dedi benim aksime keyifli bir şekilde. Cam korkuluğa tekrardan yaslanırken bakışlarımı yüzünden çekerek onun varlığını yok saydım.
Aramızdaki sessizliğe ek olarak kulaklarımda rüzgarın uğultusu yankılandı.
Beril ve abimin bir geçmişi vardı. Bunu sindirmekte dahi zorlanıyorken Alparslan Bafa'yla aramda bir metreden az mesafe olması kesinlikle mental sağlığıma zarardı.
"Bazen..."dedi yanımda, cam korkuluğa ellerini yaslamadan önce.
"İstemesekte birilerine katlanmamız ve isteklerini yerine getirmemiz gerekir." Onu umursamadığımı belli etmek istercesine bakışlarımı karşımdaki parlayan kuleden ayırmadım. Sanki o orada yokmuş gibi.
"Çünkü güçlü insanlar, böyle ister ve zayıf olanların o isteklerini yerine getirmek dışında bir tercih hakkı yoktur."bulunduğu durumu romantize eden tek kişi ben değildim demek.
"Buradaki güçlü adam sen mi oluyorsun?"diye sordum saklayamadığım alaycılığımla. Ona bakmıyor olsamda onun beni izlediğini, yanmaya başlamış yüzümden hissedebiliyordum.
"Sen söyledin, ben değil."diye şakıdı keyifle. Gözlerimi devirmeden edemedim. Hastalıklı bir ego. Bir süreliğine tekrardan sessizlik olduğunda, bende aradığı heyecanı bulamamış olacak ki doğrudan söze girdi.
"Seninle ortak paydada buluşabiliriz. Sende, bende karlı çıkarız." Bıkkınlıkla derin bir nefes verdim ve yaslandığım korkuluktan geri çekildim. Onu es geçip yanından uzaklaşacakken, "İlgilenmiyorum."dedim kendimden emin bir şekilde. Ama tam adımımı atmıştım ki yürümemi engelleyecek bir şekilde bastonunu önüme engel olarak koydu. Çatılan kaşlarımla önce bastonuna, sonrasındaysa benden neredeyse on santim yukarıdaki yüzüne çevirdim bakışlarımı.
"Ben henüz bitti demedim, küçük hanım. Saygısızlık yapıyorsun." Yüzünde rahat ve umursamaz olduğunu karşısındakine kanıtlamaya çalışan bir şekil varken kahve gözleri kendilerini ele veriyordu. Sinirlenmeye başlamıştı.
Durduğum için rahatladı ve yüzündeki samimiyetsiz gülümseme genişledi.
"Babanı ihaleden çekilmeye ikna et, bende amcanı yapmak istemediği şeylere zorlayan adamları devre dışı bırakayım." Dediği şeyle şüpheci bir şekilde kaşlarım çatıldı. Bunu söylerken kendinden fazlasıyla emin ve kararlıydı.
"Onlar senin adamların mı?"diye sordum düşüncelerimden emin olamayarak. Yüzündeki gülümseme, sinir bozucu bir sırıtışa dönerken başını hafifçe yana eğdi.
"Beni küçümsüyorsun, güzelim."göz bebekleri tehlikeli bir şekilde ışıldarken bir adım geri gitmek zorunda kaldım. Amcamı zorlayan, ilaç firması altında para yolladığı adamlar Alparslan Bafa'nın adamlarıysa, bu adamın yıllar boyunca çabaladığı ve düşündüğümüzden daha tehlikeli adımlar attığının kanıtıydı. Bunu gelip özellikle bana söylemesiyse, o hastanede düzenli olarak bulunduğumu bildiğini gösteriyordu. Takip ediliyorduk. Amcamı kontrol altına alan o adamlar Alparslan Bafa'nın kontrolündeyse, bu babamın etrafınada birilerini koymuş olabileceği anlamına geliyordu. Bu adam düşündüğümüzden de fazla bizi avucunun içine almıştı.
Adımlarımı yere sağlam basarken, çenemi kayıtsızca dikleştirdim.
"Neden hastane o adamlara ödeme yapıyor?"diye sordum kendimi tutamayarak. Alparslan'ın yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı.
"Yakında öğreneceksin."
Omuzları dikleşti ve bakışları olabilirmiş gibi daha da koyu bir hal aldı. Gözlerinde beni sıkıştırmak istediğini haykıran bir ışıltı vardı. Yüzündeki alaycılık bundan zevk aldığını haykırıyordu.
"Yapabileceklerimde korkmuyor musun? Kuzeninin, yengenin...hiçbirinin hayatı umrunda değil mi yani? Seni zorlayabileceğim çok şeyim var. Fazla umursamaz davranıyorsun."diye söylendi kendinden emin bir şekilde. Cümlesinin altında yatan anlamı kavrayarak aynı tehditvari gülümsemeyi yüzüme geçirdim. Karşısında küçük bir çocuk olduğunu sanıyordu. Eğer korkutursa, olduğu yere sinecek olan küçük bir çocuk. Duygularım üzerinden zafer kazanmaya çalışıyordu. Fakat bildiği ama ciddiye almadığı bir gerçek vardı. Ben, Mietta Costana'nın genlerine sahiptim.
"Onlara zarar veremezsin. Neden biliyor musun?"bir adım ona doğru yaklaşırken bakışlarımı karanlık gözlerinden ayırmadın.
"Çünkü sen garantici bir adamsın."kaşları ne dediğimi anlamaz bir şekilde çatıldı. Bir elimi kaldırarak içerideki, kokteyl alanındaki insanları işaret ettim.
"Sırf babamın şirketinin "Aile"misyonu altında ezilmemek için zorla buraya kız kardeşimi getirmişsin. Masada oturan çalışanlarına samimi davranarak satıcı firmaya karşı "Bizde bir aileyiz" izlenimi yaratmaya çalışıyorsun." Bakışlarımı tekrardan yüzüne çevirdiğimde devam ettim.
"Şimdiyse bunun işe yaramadığını anladığın için karşıma geçmiş beni ikna etmeye çalışıyorsun."göz bebekleri yakalanmışlığın verdiği sinirle harlanırken başımı hafifçe iki yana salladım.
"Onlara zarar veremezsin çünkü hazır amcam avucunun içindeyken bunu tehlikeye atmazsın. Atamazsın. Çünkü olurda amcam, babamdan yardım istemek zorunda kalacağı bir duruma gelirse zarar görecek olanın sen olacağını çok iyi biliyorsun."aradığım tüm cevaplar kahve gözlerindeydi. Dudaklarıma zafer dolu bir sırıtış yayıldı. Keskin bakışları baştan aşağıya beni süzerken tek kaşı sorgulayıcı bir şekilde havalandı.
"Madem kandırılması kolay birisi değilsin..."yüzünü hafifçe eğerek sesini sadece ikimizin duyabileceği şekilde alçattı.
"Öyleyse, neden etrafındakilerin seni ayakta uyutmasına izin veriyorsun?"çenem sinirle kasılırken, burnumdan solumaya başlamıştım.
"Hayal aleminde yaşıyorsun, Bafa. Kimsenin beni ayakta uyuttuğu yok." Gülerek geri çekildi. Kaşları şüpheci bir şekilde çatıldı. Bu tamamen samimiyetten yoksundu. Benimle kendince alay ediyordu.
"Yani bu oyunda piyon olduğunu ve feda edilecek ilk kişinin kendin olduğunu bildiğin halde, göz göre göre hala babacığının isteklerini yerine getirebiliyorsun ve onu savunuyorsun." Artık korkulukları tutmayan boştaki elini kabanının cebine soktu.
Piyon.
Bunu bu gece bana söyleyen ikinci kişiydi.
"Baban devletin kirli işlerini yapan, bir orospuyla evli olan sözde bir iş adamı. Abin onun yolundan ilerleyen, sokak yarışlarıyla milletten haraç kesen bir serseri ve..."sırıtışı genişledi. Bakışlarında bundan keyif aldığını belli eden bir heyecan vardı.
"Sevgilinse polis teşkilatına çalışan bir kiralık katil."başını hafifçe omzuna yatırdı.
"Böyle işler yapan adamlar politiktir, Anı. Aile, bağlılık...bunların hepsi göz boyamak için söylenen bir avuç yalan. Söz konusu kendileri olduğunda, karşılarındaki kişiyi bir kaşık suda bile boğabilirler. Sırf kendi çıkarları için." Son kısmı fısıldar bir şekilde söylemişti. Kollarımı birbirile dolayarak ağırlığımı tek ayağıma verdim. Madem açık oynuyorduk...
"Senin onlardan farkın ne? Silah kaçakçısı zengin bir adam. Kulağa en az onlar kadar güvenilmez geliyor. Bu açıdan bakıldığında seninle iş birliği yapmaktansa onların yanında etkisiz eleman olarak kalmak daha mantıklık. Sonuçta dediğin gibi, ben bir piyonum oyundaki sürem en fazla on dakika." Kaşları bu tepkime karşılık şaşkınlıkla havalanırken dudaklarını sertçe birbirine batırdı. Yüzünde düşüncelerini toplamaya çalıştığını gösteren bir ifade vardı.
"Eğer bu ihaleyi kazanmam konusunda bana annen gibi yardım edersen, artık piyon olmazsın."başını hafifçe iki yana salladı.
"Sana nitelik kazandırırım, annen gibi senide himayeme alır, herhangi bir koşulda boşuna harcanmana engel olurum. Eğer istersen, benim yanımda bir piyondan daha fazlası olursun." Manipülatif.
Beni babamın yanına köstebek olarak sokmak istiyordu. Diğerleri gibi. Fakat aynı zamanda bunu yaparken nitelik kazanacağımdan bahsediyordu. Beni normalleştirirken özelleşireceğine inanmamı istiyordu. Çok şey biliyordu, bunu inkar edemezdim. Fakat ailemin beni koruyamayacak ve üstüne harcayacaklarına inandırmaya çalışması tamamen aptallıktı. Ne olursa olsun babam beni korumanın bir yolunu bulurdu.
Haklı olduğu tek bir konu vardı. O da tehlikeli bir lakaba sahip olmamamdır. Çocukça. Tehlikeli hayatlarının bir parçasıyken kendimce güvenli bölgemden çıkmıyor oluşum benim tercihimdi. Ama Alparslan Bafa'nın bilmediği bir ayrıntı varsa, o da güvenli bölgemin dışarıdan görüldüğü kadar toz pembe olmadığıydı.
Onun gördüğü kötü adamın masum kızıydı. Benim her sabah aynada gördüğümse, kötü şeyler yapan adamın tehlikeye bağımlı kızıydı.
Her şeyin kısa ve öz bir açıklaması vardı. O da buydu. Ailem ve sevdiklerim tehlikeli insanlardı, bense tehlikeye bağımlı hastalıklı bir beyine sahip on dokuz yaşındaki bir kız.
"Hayır, Alparslan Bafa. Teklifinle ilgilenmiyorum." Ben bunları söylediğim an teras kapısından gelen ve "Anı!"diye bağıran sesin sahibini tanımam için o yöne dönmeme gerek yoktu. Adım sesleri bize doğru yaklaşırken Alparslan bir adım bana doğru yaklaştı ve sadece ikimizin duyabileceği bir ses tonuyla, "Pişman olmamanı umuyorum."diye fısıldadı.
Duhan yanımıza geldiğinde Bafa, önce bana sonrasındaysa Duhan'a baktı. Oldukça mesafeli bir şekilde, "İyi akşamlar."dedi ve yanımızdan geçerek, teras kapısına yöneldi.
Yorgunlukla derin bir nefes verirken omuzlarım kontrolüm dışında bitkimlikle çöktü. Zayıf taraflarımı gizleyerek insanlarla tartışmaktan nefret ediyordum.
"Ne dedi sana?"Duhan'ın öfkeli ve geçiştirmeyi kabul etmeyen ses tonu, söyleyeceğim şeylere göre gidip Alparslan Bafa'ya saldırabileceğini haykırıyordu. Sadece bakışlarımı kaldırarak sinirle gerilmiş olan yüzüne baktım.
Kumral saçları rüzgar yüzünden dalgalanıyordu. Sarı harelerse şu ana kadar gördüğüm en parlak tonundaydı.
Önce çatılmış kaşları gevşedi, ardından dikleşmiş omuzları çöktü. Gözlerini benden kaçırdı ve üzerindeki takım elbisenin ceketini hızlıca çıkardı.
Beni ceketiyle sarmalarken yakalarından çekerek kendine yaklaştırdı. Tanıdık kokusu her tarafımı sararken artık kendimi bir nebze olsun daha iyi hissediyordum.
Sarı hareler tekrardan benimkileri bulduğunda, bu sefer orada saf duygular vardı.
Şefkat, diye geçirdim içimden.
"Hadi eve gidelim."bu kesinlikle hayır diyemeyeceğim bir teklifti.
🌻
Duhan Alkan
Kendimi suçlu hissetmem normal miydi? Yukarıda odasına kendini kapatalı neredeyse iki saat olmuştu.
Mutfaktaki duvar saatine baktım. Oldukça geç olmuştu ama bu gece yemek yemediğini bilmek, bana yanına gitmek için bir bahane veriyordu. Yanına gitmek istiyordum çünkü bana ne olduğunu anlatmasını istiyordum. O beynini siktiğim herif ne demişse, Anı yol boyunca sadece arabanın torpidosunu izlemişti.
Bu gecenin Anı için zor geçtiğinin farkındaydım. Tuvalette Beril'e kaşla göz arası ne yaptığını görmem bu yorumu yapmam için yeterliydi ama o herif...Bafa'yla konuşana kadar Anı en azından iletişime açık bir haldeydi. Abisi ve üvey annesine dair gerçeklerin farkına varmaya başlamış olmazına rağmen.
Dolaptan çıkarttığım malzemelerle Anı'ya sağlam bir sandviç yapmaya karar verdim.
Cenk ve Beril arasında yaşananları bilmeme rağmen bunlardan Anı'ya bahsetmemem doğru olandı. Bundan emindim. İnsanların hayatına ve sırlarına saygım vardı ama söz konusu Anı olunca durum daha farklı bir şeye evriliyordu.
O ikisinin yaptığı şey tüm Erel ailesine mâl olmuştu.
Anı bir oyunun içerisindeydi ve bunun parçası olmak istemesemde öyleydim. Elimden gelen tek şey onun kafasını doğru yere yormasını sağlamaktı ve bunu yaptığım için mutlu mu olmam gerekiyordu yoksa pişman mı emin değildim.
Anı'nın zekası her geçen gün beni daha da kendine hayran bırakıyordu. Siz daha ne düşündüğünüzün bile farkında değilken Anı, bunun hızlıca farkına varıp cümlelere dökebiliyordu. Aklına gelen şeyleriyse ikinci bir sefer düşünmeden doğruca yüzüme söylemesiyse beni kendine hayran bıraktıran başka bir özelliğiydi.
Verilen parçaları doğru bir şekilde birleştirmiş ve şimdiyse karşısındaki resmin gerçekliği karşısında eziliyordu.
Birkaç ay önce tanıştığım, etrafındaki şeyleri görmemeyi tercih eden kişiyle şuanki Anı tamamen farklı karakterlerdi. Onu bu noktaya getirdiğim içim kendimle gurur mu duymam gerekiyordu bilmiyordum ama bu ruh haline onu ben soktuğum için kendinen nefret ediyordum. O alaycı ve bilmiş tavrıyla, parlayan gözlerini geri istiyordum.
"Ona karşı fazla insiyatif gösteriyorsun."arkamdan gelen Koray'ın sesiyle duraksama gereksinimi duysamda, "İnsiyatif."diye kendimce mırıldandıktan sonra işime kaldığım yerden devam ettim.
Yanıma yaklaşan adımlara ek olarak,"Ne?" diye çıkışıca bu konuşmayı uzatmak istediğini anladım. Yanıma geldi ve ellerini tezgaha koyarak kıstığı gözleriyle tiksinir bir şekilde hazırladığım sandviçlere baktı.
"Ona karşı fazla yakınlıklı gösteriyorsun. Çünkü ondan hoşlanıyorsun." Kenara ayırdığım hindi fümeden bir tanesini ağzına attı ve ve bir cevap beklercesine kollarını birbirine dolayarak kalçasını tezgaha yasladı. Artık doğrudan yüzüme bakabiliyordu.
Ona bakmamayı tercih ettim. Fakat ben sessiz kaldıkça onun kemik çerçeve ardındaki gözleri sorgulayıcı bir şekilde daha da kısılıyordu.
"Gerçekten mi?"bu sefer kafasını önümdeki kesme tahtasına doğru eğerek göz hizama girmeye çalıştı. Dirseğimle onu iterek önümden çektim.
"Siktir git şuradan Koray." Tam ekmeğin arasına koyacağım peynire uzanmıştım ki benden önce davranarak peynirlere uzandı. Sakinleşmek için birkaç saniye gözlerimi yumdum. Bu konuşmayı cidden gecenin bu saatinde mi yapmak zorundaydık?
"Onu seviyor musun?" Sinirle elindeki peynir kutusunu çekerek aldım ve "Bilmiyorum."diye homurdandım. Kaşları kafası karışmış bir şekilde çatıldı ve yüzünü buruşturarak, "Nasıl yani?"diye sordu "Ne saçmalıyorsun?"dercesine. Omuzlarımı silkmekle yetindim. Henüz ben bile nasıl bir şeyin içinde olduğumu algılayamıyorken, en yakın arkadaşımın bana böyle şeyler sormaya hakkı olmamalıydı.
"Ciddi cevap ver. Gerçekten onu seviyor musun?" Elimdeki bıçağı fırlatırcasına lavaboya bıraktım ve sinirle Koray'a döndüm.
"Bilmiyorum, dedim ya."sesimi tam yükseltecektim ki yukarıdaki kişinin bizi duyabileceği düşüncesi kafamda kırmızı ışıkların yanıp sönmesini sağlamıştı.
"O nasıl oluyor amına koyayım?" Diye sorarken bakışları lavaboya attığım bıçağın üzerinden bana dönmüştü.
"Onu sırf Hilal'e benzediği için mi yoksa kendisi olduğu için mi seviyorum bilmiyorum."Hisler aynıydı. Yaşananlardan sonra nasıl Hilal'e zarar verenlerin hücrelerini bu evrenden sildiysem, bu gecede Alparslan Bafa'ya, Cenk'e ve Beril'e de aynı şeyi yapmak istemiştim. Birisinin ona zarar verdiği, benden ayırabileceği düşüncesi gözümün kararmasına neden oluyordu. Ona bağlandığımı inkar edemezdim.
"Yani seviyorsun."
"Ne dememi bekliyorsun Koray?"diye sordum bıkkınlıkla. Önüme dönerek sandviçlere son malzemeleri ekledim.
"Evet?"dedi sorarcasına. Bunun bir cevabı yoktu. Olsa bile kendime itiraf edecek cesaretim yoktu. Canını yakmıştım, aşağılamıştım ve zor duruma sokmuştum. Bu şekilde olmazdı.
"Evet veya hayır demem bir şey değiştirmeyecek. En azından ben asıl nedenini anlayana kadar." Onu neden sevdiğimin nedenini.
"Saçma."diye homurdandı.
"Hayır değil."dedim gecikmeden. Tabağı, peçeteyi ve kutu meyve suyunu elime aldım.
"Bunu ona yapmak istemiyorum." Dedim Koray'a dönerek. Ciddileşmiş bir şekilde beni dinliyordu. Devam ettim.
"O bir yara bandı veya sargı bezi değil. Sevilmeyi ve değer görmeyi hakediyor. Kendi olduğu için." Son kısıma özellikle vurgu yapma ihtiyacı duydum. Çünkü biliyordum. Koray için Anı'yı değerli yapan şey sadece soyadı ve bize açabileceği kapılardı.
Bu işe ona ilgi duymaya başlayacağımı bilerek başlamamıştım. Aslında bu raddeye gelebileceğimize bile ihtimal vermiyordum. Pes edebilmesi için ona çok imkan vermiştim. Ama o oyuna devam etmeyi seçmişti.
Şimdiyse bu durumdan pişman olmaya başlayan kişiydim.
Anı Erel
Tiktok insanı derinliklerime çeken karanlık bir okyanustu. Ecem'in neden saatlerce ekrana kilitli kaldığını şimdi anlayabiliyordum. Burada her şey vardı.
Yatakta dönerek yorgana iyice saralandım. Ekranı kaydırırken Chris Evans'ın kaçıncı olduğunu bilmediğim edit videosunu tüm dikkatimle izlemeye başladım.
Ben Chris'e pis sakal mı yoksa pürüzsüz surat mı yakışıyor diye düşündüğüm esnada odamın kapısı tıklatıldı. Ben daha tepki veremeden kapı açıldı ve Duhan'ın "Gelebilir miyim?"diye soran sesi odamda yankılandı.
Tiktok videosunu durdurarak, "Evet."diye onu yanıtladım.
Odaya girdiği an biçimli kaşları şaşkınlıkla çatıldı. Beni bu şekilde bulmayı beklemediğine emindim.
Yani, etrafa saçılan ders notlarımın arasında Tiktok videosu izlerken.
"Ne yapıyorsun, sen?"diye sorarken sesinde alacağı cevaptam korktuğunu belli eden bir tını vardı. İçeriye girdi ve kapıyı ardından kapattı. Oda sadece baş ucu lambamla aydınlanıyordu. Tepedeki ışığı açmaması beni mutlu etmişti.
"Tiktok indirdim. Beynimdeki proteinleri tüketiyorum."durumun özeti buydu. Elindeki tabağı ve meyve suyunu komodine bırakana kadar farketmemiştim bile. Üzerindeki meraklı bakışları hissetmiş olacak ki, "Bu gece hiçbir şey yemedin. Aç uyumanı istemedim." diye kendini açıkladı.
Kafamın içindeki küçük canavarlar bu jest karşısında el ele tutuşmuş dans ederlerken, kendimden beklemediğim bir soğuklukla, "Teşekkür ederim."derken buldum kendimi.
"Rica ederim."dedi aynı mesafeli bir şekilde. Bu soğukluğu sevmemiştim. Tepemde öylece dikilirken, yatakta hafifçe kenara kayarak oturabileceği bir mesafe açtım. Yatakta yuvarlandığım için bana gülerken aynı zamanda açtığım yere oturdu.
Üzerinde yakası fazlasıyla açık ince, gri bir tişört ve siyah eşofman vardı. Göz altlarında yorgunluk halkaları oluşmaya başlamıştı bile. Dağılmış kumral saçları, onunda pek güzel bir gün geçirdiğine inanmamı engeldi. Bu adamın dağılmış hali bile çok güzeldi.
"Neden Tiktok, biraz anlatmak ister misin?" derken bir psikolog gibi konuşmuştu. Telefonun yan tarafındaki kilidine basarak ekranı kararttım.
"Ecem kafasını dağıtmak istediğinde ya oje sürer ya da Tiktok izler. Ojem yoktu bende Tiktok izlemeyi seçtim."bunu söylerken kundaklanmış bir şekilde karşısında yatıyor olmam, moralimi düzeltemediğimin görsel olarak kanıtıydı. Bu gecenin travmalarını Tiktok'la atamayacağımı bilsemde, keşfetime çıkan tarotçu ablalar bana umut veriyordu.
Telefonumu elimden kaptı ve komodine, tabağın yanına bıraktı.
"Burada dürüm olmuş bir şekilde Tiktok izleyerek kafanı dağıtamazsın. Bu depresyona davet sayılır." Bakışlarını etrafa saçılmış kağıtlarda gezdirdi.
"Üstelik, pekte başarılı bir girişime benzemiyor."dediğinde dudaklarımı büzdüm.
"Herkesin kafama dağıtma biçimi farklıdır."dedim bu başarısız girişimi içten içe kabullenerek. Odamda gezdirdiği ela gözleri tekrardan bana döndüğünde bakışları büzdüğüm dudağıma kaydı. Yüzümün aldığı şekile gülerken gözleri kısıldı. Gözlerinin içi parlıyor gibiydi.
Ellerini saralandığım yorganın iki yanına koydu ve kısılmış gözlerini yüzümde gezdirdi.
"Hadi birde benimkini deneyelim."dedi sırıtarak. Ben daha ne olduğu anlamadan yorganı ucundan çekti ve ben saralandığım yorgandan dönerek kurtuldum. Ben topaç gibi olduğum yerde dönerken erkeksi kıkırtısı kulaklarımda yankılandı ve bende gülmeye başladım.
"Hadi kalk!"derken bana gülüyordu. Bir dizini yatağa yaslamış, tuttuğu iki bileğimle beni yataktan kaldırmaya çalışıyordu.
Yataktan kalkarken, "Ne kadar iyi bir yöntemi olabilir ki?"diye düşünüyordum. Ayağa kalktığında ellerinden birini benimkinin içine kaydırdı ve beni çekiştirerek odamdan çıkarttı. Çok uzaklaşmadan yan odaya girdiğimizde kıkırtılarım kendiliğinden kesildi.
Onun odasına daha önce sadece bir kere girmiştim. Benim odamın tam tersi şeklindeydi. Ebeveyn banyolarımız aynı duvardaydı. Çalışma masalarımızı birbirinden ayıran tek şeyse aradaki duvardı. Duvarları lacivert renkteydi. Yatağında da lacivert çarşaflar vardı. Ama onun odasının benimkinin aksine bir ruhu vardı. Katlanılabilir mimar masasının yaslı olduğu duvara yapıştırılmış eskizler ve yatağının yanındaki komodinin üzerindeyse bu mesafeden ne olduğunu anlayamadığım bir fotoğraf.
"Beni burada bekle."beni odada bırakarak kapıdan çıktığında, bakışlarımı daha dikkatli bir şekilde etrafta gezdirdim.
Odası aynı onun gibi kokuyordu ama o kadar yoğundu ki aynı kokuyu sadece boyun girintisine burnumu gömersem alabilirdim. Oda kalabalık gibi duruyordu, dağınık ama aslında biraz daha dikkatli bakıldığında
kendi içinde bir düzeni olduğunu anlayabiliyordunuz. Etrafa saçılmış olan maket malzemeleri dışında boyalar, kitaplar ve yatağının çevresi fazlasıyla düzenli görünüyordu.
Teras kapısının olduğu yerde bir oturma köşesi vardı. Deri koltuk buradan bile rahat görünüyordu. Oradaki duvara yaslanmış olan şovaleyse varlığını hissettiriyordu. Aynı duvara yaslanmış olan akustik gitarsa kaşlarımın düşünceli bir şekilde çatılmasına neden oldu.
Duhan'ın resim çizebildiğini biliyordum ama gitar çalabilme ihtimalini hiç düşünmemiştim. Adamda baştan sona sanatın her dalından bir parça vardı.
"Geldim."diyerek kapıdan içeriye girdiğinden omzumun üzerinden ona döndüm. Kapıyı ardından kapatırken elindeki boş tuvali fark ettim. Evet, kafa dağıtma yönteminin resim çizmek olmasını anlamam gerekliydi.
"Şimdi,"dedi ve az önce duvara yaslı olan şovaleyi açtı ve boyunu ayarladıktan sonra tuvali üzerine koydu.
"Sen tuvale içinden geldiği gibi şekiller çizeceksin, bende onları bir şeye çevireceğim. Sonrada beraber boyayacağız."bu esnada çalışma masasının oradaki tekerlekli sandalyeyi çekerek oturmam için şovalenin önüne koydu ve bakışlarıyla oturmamı işaret etti. Siyah rahat koltuğa oturduğumda yanımdan uzaklaşarak raflı servis arabasını yanımıza sürükledi. Üç katlı servis arabası tamamen boyalarla doluydu. Sadece bir kavanozun içerisinde birkaç çeşit fırça vardı.
Boş tuvale bakarak ne çizebileceğimizi düşünmeye başladım.
"Kafanı yorma. Akışa bırak."bunu derken bir fırçayı bana uzattı ve bir palet alarak birkaç rengi üzerine sırasıyla sıktı. Ardından kendine bir fırça aldı ve bazı renkleri karıştırarak ara renkler oluşturdu. Bunu yaparken tüm dikkatini palete vermişti. Uzun tahta parçasını eliyle tutarken hareketleri hızlı ve hevesliydi. Yüzünde ufak bir tebessüm bile vardı.
"Tamam, o zaman başlıyorum." dedim ve hazırladığı paletten turuncumsu sarıyı fırçama aldım. Tam tuvalin ortasına, rastgele çizikler atarken yüzümde bir gülümseme oluştu. Ne yaptığım hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu.
Daha fazla çizik atmamaya karar verdiğimde, bir tepki arayışıyla Duhan'a döndüm. Ela gözleri kısılmış, büzdüğü ve anlamaya çalışırcasına yana yatırdığı kafasıyla çizdiğim dalgalı çizgilere bakıyordu.
Başını dikleştirirken, "Buldum."diye mırıldandı ve elindeki fırçasını açık tondaki kahverengine batırdı.
Bir süre daha X O X oynar gibi düzenli olarak tabloya bir şeyler çizdik. Dediği gibi eğlenceliydi ve kesinlikle kafa dağıtan bir şeydi. Ne yaptığını bilmeden ortaya bir şey çıkartmaya çalışmak, düşündüğümden daha keyifliydi.
Oturduğum sandalyede geriye yaslanarak kollarımı birbirine doladım. Onu tablodaki sıradan çizgileri anlamlı bir şeye çevirirken izlemenin bana keyif verdiğini fark ettim. Sandalyeyi ittirerek tekerleklerin üzerinden kaydım ve bakış açımı değiştirdim.
Şövalenin karşısında ayakta dikiliyordu ve kumral kaşları hafifçe çatılmıştı. Kısılmış, sarıya dönük ela gözleri doğrudan tuvaledeydi. Bu adamı sadece bir şeyle uğraşırken bile izlemek, kafayı dağıtmak için yeterliydi.
Bu kadar tehlikeli bir adımın resim çizerken böylesine sakin ve farklı bir kişiliğe bürünüyor olması beni tedirgin ediyor olsada onun bu halini daha çok sevdiğimi fark ettim. Duygularını dışarı vuran Duhan ve görev bilincinde olan Duhan tamamen farklı karakterlerdi.
Resim çizen, yemek yaparken bilmiş bilmiş konuşan ve ölen sevdiklerini içinde yaşatan Duhan tamamen hayalini kurduğum o mükemmel adamdı. Fakat Duhan'ın bir tarafı daha vardı ki ondan direkt uzaklaşmam için sınırlarımı zorluyordu. O tarafı, şiddet bağımlısı ve fazlasıyla sınır tanımazdı. Beni korkutansa bu yönüydü. Biliyordum, bana o yönünü göstermemek için oldukça çabalıyordu ama anlamadığı bir nokta vardı. O yönü bana fazla tanıdıktı geliyordu.
Bunun üzerine daha da kafa patlatabilecekken, sorduğu soru yüzünden dikkatim dağıldı.
"Bu tablonun daha anlamlı olmasını ister miydin?"diye sorarken paleti ve fırçayı kenara bıraktı. Kaşlarım sorgulayıcı bir şekilde çatılırken başımı tek omuzuma yatırdım.
"Olabilir."derken hala az önceki cümlesinde yatan anlamı çözmeye çalışıyordum. Önümden geçerek yatağının ucuna oturdu. Sandalyeyle birlikte kayarak yanına ilerledim.
"Nasıl olacak o?"diye sorduğum esnada bakışları beni buldu. Yüzünde hafif bir tebessüm ve kararsız bir ifade vardı. Sarı gözlerini yüzümde gezdirdi ve bakışları en sonunda gözlerimde durdu.
"Bir sergi var. Okuldaki bazı hocalar ve sanatçıların tabloları sergilenecek. Satışlardan sağlanan gelirse, çocuklar için fırsat eşitliği fonuna harcanacak."söylediği şey içimi ısıtırken aynı onunkisi gibi yüzümde bir tebessüm oluştu. Bu çok güzel bir şeydi.
"Benimde birkaç tablom sergilenecek. Eğer izin verirsen, bu tablonunda sergilenmesini istiyorum."aynı küçük bir çocuk gibi gülerek omzumun üzerinden hala pek bir şeye benzemeyen tabloya baktım. Henüz sadece gökyüzü ve tarlanın içindeki bir çiçeğin sapını anımsatan yeşil çizgiler vardı. Tekrardan ona dönerek başımı onaylarcasına salladım.
"Olur, tabiki olur."cevabımla beraber yüzündeki tebessüm gülümsemeye dönüştü.
"Peki, o gün sende gelir misin?" Gülümsemem yüzümde dondu. Kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken, "Sergiye?"diye sordum. Yüzünde çocuksu bir sırıtış belirdi.
"Benimle?" dedi söylediğim şeyi tamamlamak istercesine. Yüzündeki çapkın sırıtışa gülerken bunu bir oyuna çevirmeye karar verdim.
"Bu bir randevu mu?"sorumla beraber oturduğum sandalyenin kol dayama kısımlarından tutarak beni iyice kendine doğru çekti. Oturuyor olmamıza rağmen hala ona bakmak için kafamı kaldırmam gerekiyordu. Yakınına geldiğimdeyse adeta bana yukarıdan bakıyordu. Kollarının arasında sıkışıp kalmışken, "İstersen randevu olur."dedi yine o çapkın tonlamayla.
Bu ses tonuyla kaç kızı ağına düşürdüğünü merak ediyordum.
Oturduğum yerde dikleşerek yüzlerimiz arasındaki mesafeyi minimuma indirdim. Kalbim dışarı fırlamak istercesine göğüsümü teklemlerken, nefes alış verişimi düzende tutamaya çalıştım. Fazla yakın fazla yakın fazla yakın.
"O serginin bir randevu olabilmesi için önce güvenimi kazanman gerek, sarı oğlan." Sarı gözleri kısılırken yüzünde hala o tehlikeli sırıtışı vardı. Bakışları önce dudaklarıma kaydı ve başı hafifçe sola eğildi. Sarı gözleri tekrardan benimkilerle buluştuğunda artık ne gördüyse sırıtışı genişledi.
"Eğer güvenini kazanmam, başkalarının sırlarını ortaya sermemle olacaksa o güveni muhtemelen hiçbir zaman bende bulamayacaksın, güzelim." Demek öyle?
Başımı yukarı kaldırdığımda burunlarımız neredeyse birbirine değiyordu. Bakışları dudaklarıma kaydığı an, "Öyleyse randevuyu unut."dedim ve sandalyeyi geri ittirerek ayağa kalktım. Ellerini gevşetmiş olması işime yaramıştı. Fakat ben ondan uzaklaşmak için bir adım geriye atmıştım ki bileğimden yakalayarak beni kendine çekti.
Dengemi kaybederek üzerine düşecekken belimden tuttu ve üzerine kapaklanmamı engelledi. Beni dizine oturturken yüzünde bundan keyif aldığını apaçık ortaya seren bir sırıtış vardı. Omzularından ittirerek ayağa kalkmak için onu zorlarken, o oldukça rahat bir şekilde beni belimden kavramış dizine oturtuyordu.
"Dur bir dinle beni."derken genzinden gelen erkeksi kıkırtısı hareketlerimin yavaşlamasına neden oldu. Bu tamamen kontrolüm dışındaydı. Söz konusu o olunda vücudum bile benden habersiz tepkiler veriyordu.
"Bence orta yolu bulabiliriz, ortak."dedi yine o yüzüne geçirdiği çocuksu masumiyetiyle. Alayla tek kaşım havalandı.
"Nasıl olacakmış o, ortak?"diye sordum. Gülümsedi ve sarı gözleri farklı bir renge büründü.
"Sadece kendimiz olarak." dediği şeyle yüzümü buruşturdum. O ne demek oluyordu ki? Zaten öyle değil miydik? Devam etti.
"İş dışında, bana baktığında tek gördüğün Duhan az önce beraber resim çizdiğin o adam olacak." dediği şeyle yüzümü şaşkın bir ifade kapladı. Ama yüzümde bir gülümseme oluşması için yeterliydi.
"Aynı şekilde sende benim için sadece üç harfli Anı olacaksın."yüzüne ciddiyet yayıldı.
"Kimin kızı veya kardeşi olduğun umrumda değil. Sadece Anı." Bakışlarım kısıldı.
"Karşılığında peki?"dedim kendimden emin bir şekilde. Artık bir karşılığı olacak kadar Duhan'ı tanıyordum.
"Karşılığı yok, Anı."kaşlarım çatıldı. Bu da ne demek oluyordu? Bitkinlikle omuzlarını silkti.
"Artık Cenk hakkında ben ne kadar biliyorsam sende o kadarını biliyorsun. Sana anlatabileceğim fazla bir şey yok."bir eli havalandı ve saç diplerimden okşamaya başlayarak uzun saçlarımı geriye attı.
"O güzel kafan istemesemde boşlukları kendiliğinden dolduruyor zaten."bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Gözlerinde gördüğüm bitkin ifadeye bakılırsa sözlerinde doğruluk payı vardı. Peki o benim ne kadarını bildiğimi sanıyordu?
"Abim ve Beril'in ilişkisi vardı değil mi?"diye cevabını doğru tahmin ettiğim soruyu sorduğumda, bakışları donuklaştı ve bir süre öylece yüzüme baktı. Ardından hiç bir şey demeden başını onaylarcasına salladı.
Kafamın içinde dönen çarkaların sesleri kulaklarımda yakılanırken parçalar yerine oturmaya başlamıştı.
Abim, Beril'i hamile bırakmıştı.
"O kadının sorumluluğunu alamazdı. Ama birisinin alması gerekliydi.”
Babam o bebeğim sorumluluğunu almaya çalışmıştı. Elim şaşkınlıkla ağzımın üzerine kapanırken gözlerim yanmaya başlamıştı.
Acıyla "Duhan." diye mırıldandım ve yüzümü boynuna gömdüm.
Kolları etrafıma dolanırken bende onun boynuna sarıldım.
"Sana bir şey söylemem gerek."sesim boğuk çıkmıştı ama beni duyması için yeterliydi.
"Söyle güzelim." eli sırtımı okşarken titrek bir nefes verdim.
"Ecem'de hamile." ve ben bunu dediğim an sırtımdaki eli hareket etmeyi kesti.
Bölüm etkileşimi
