Bölümler 30Şu an: 7
- 1 1978 kelime
- 2 21.459 kelime
- 3 31.117 kelime
- 4 41.533 kelime
- 5 5906 kelime
- 6 61.018 kelime
- 7 7712 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 81.792 kelime
- 9 91.167 kelime
- 10 10974 kelime
- 11 111.814 kelime
- 12 121.580 kelime
- 13 13986 kelime
- 14 141.040 kelime
- 15 151.026 kelime
- 16 161.509 kelime
- 17 171.827 kelime
- 18 181.500 kelime
- 19 19963 kelime
- 20 201.035 kelime
- 21 211.420 kelime
- 22 221.896 kelime
- 23 231.452 kelime
- 24 241.890 kelime
- 25 251.097 kelime
- 26 261.358 kelime
- 27 27862 kelime
- 28 283.058 kelime
- 29 291.270 kelime
- 30 302.016 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ellerimdeki kan henüz kurumamıştı. Ameliyathane kapısının üzerindeki kırmızı ışık, gecenin zifiri karanlığında ruhumu dağlayan bir kor gibi parlıyordu.
Ruhum sıkışıyordu, ağlamak, bağırmak, haykırmak istiyordum.
Fayansların soğukluğu dizlerimden bütün vücuduma yayılırken, gözlerimi o kapıdan bir saniye bile ayıramıyordum.
Melek yanıma koşup diz çöktü. Kendi elleri de titriyordu, gözlerinden yaşlar boşanıyordu.
"Güneş... Kalk oradan güzelim, gel şöyle otur," diye fısıldadı sesi çatlayarak.
Korutürk de ameliyattaydı; hemen yan taraftaki 2 numaralı ameliyathanenin kapısında onun için de kırmızı ışık yanıyordu. Melek iki ateş arasında kalmış gibiydi; bir yanda Korutürk'ün durumu, diğer yanda benim dağılmış hâlim...
Bütün tim hüzün içinde silah arkadaşlarının ameliyattan sağ sağlım çıkması için dua ediyordu.
Fırtına timinin yaralıları vardı, Bora timinin Şehidi.
Öğrendiğimi göre destek ekipleri de bölgeyi ele geçirince şehidimizin kanı yerde kalmamış intikamı misliyle alınmıştı.
"Melek..." dedim, sesim bana ait değilmiş gibi yabancı ve cılızdı.
"Annem de bu koridorda gitmişti. Tam bu kapının arkasında verdiler haberini. Şimdi o da mı... Turan da mı gidecek? Korutürk de mi?"
"Hayır! Ağzından hayırlı bir şey çıkar Güneş!" diye bağırdı Melek sarılarak. "Biri Turan Yavuz Karasu! Diğeri Korutürk! O dağ gibi adamlar bırakır mı bizi? Bırakmazlar, duyuyor musun beni? Güçlü durmak zorundasın!"
O sırada koridorun sonundan sert postal sesleri yankılandı. Üniforması barut ve kan kokan Kaan Doğan Binbaşı belirdi.
Yüzündeki is tabakasının arasından gözleri kıpkırmızıydı. Duvara yaslanıp derin bir nefes aldı, ardından gözleri yerdeki bana kaydı.
"Güneş Hanım..." dedi Kaan Doğan, sesi bir kaya kadar sert ama bir o kadar da yorgundu.
"Turan Karasu da Korutürk de kolay kolay teslim olmaz. O kurşunlar, o şarapneller onların kalbindeki o çelik iradeyi söküp alamaz. İçerideki adamlar Türkiye’nin en iyi cerrahları. Sakın umudunu kesme."
Başımı hafifçe salladım ama konuşacak gücüm yoktu.
Saatler birbirini kovaladı. Babam time bakmak için gelmişti. Eve gitmemi söylemişti ama onu burada bırakıp nasıl gidecektim?
Zaman sanki ameliyathanelerin kapısında asılı kalmıştı. Ne ileri gidiyordu ne geri. Gece yarısı geçti, sabaha karşı saat dört oldu. Bütün Fırtına Timi ve Bora Timi’nin ayakta kalan askerleri koridoru doldurmuştu.
Kimse konuşmuyor, kimse oturmuyordu. Sadece o kırmızı ışıklara kilitlenmiş onlarca asker...
Aniden önce 2 numaralı ameliyathanenin, ardından Turan'ın bulunduğu ana ameliyathanenin ağır kapıları peş peşe açıldı.
Ben ve Melek aynı anda yerimizden fırladık. Dizlerimizdeki sızıya aldırış etmeden doktorlara doğru atıldık.
Korutürk’ün ameliyatından çıkan doktor maskesini indirip gülümseyerek Time baktı: "Korutürk Astsubay’ın bacağındaki ve göğsündeki şarapnel parçalarını başarıyla çıkardık. Hayati damarları teğet geçmiş. Durumu gayet iyi, hayati tehlikeyi atlattı!"
Herkes derin bir nefes aldı. Melek gözyaşlarıyla ellerini yüzüne kapattı. "Çok şükür Allah'ım, çok şükür..."
Turan’ın doktoru da öne çıktı. Bütün koridor tek bir vücut olmuş, doktordan çıkacak kelimelere kilitlenmişti.
"Çok zor bir ameliyattı," dedi doktor gözlerimin içine bakarak. "Göğüsteki mermi akciğer zarını sıyırmış, karındaki şarapnel ise büyük bir damarı kesmişti. Aşırı kan kaybetmişti..."
"Ama?" dedi Kaan Doğan öne çıkarak. "Geçti mi tehlike?"
Doktor hafifçe tebessüm etti, yorgun gözleri parıldadı. "Turan Binbaşı’nın yaşama tutunma azmi, tıbbi olarak açıklayabileceğimiz bir şey değil. Mermileri çıkardık, kanamayı durdurduk. Yaşamsal bulguları şu an stabil. Ameliyat başarılı geçti."
Koridorda devasa bir rahatlama dalgası yayıldı.
Askerler birbiriyle kucaklaşırken, Melek çığlık atarak boynuma sarıldı. Benimse dizlerimin bağı bir kez daha çözüldü, bu sefer rahatlamanın ve şükrün gözyaşlarıyla kendimi Melek’in kollarına bıraktım. Hem Turan hem de Korutürk direnmiş, geri dönmüşlerdi.
"Duydun mu Karasu?" diye fısıldadım gökyüzüne doğru. "Daha hesabımız bitmedi."
Yoğun Bakım Ünitesi (Ertesi Gün)
Camın arkasından onu izliyordum. Yüzü solgundu, göğsü sargılarla kaplıydı ve ağzındaki solunum cihazı çıkarılmış, yerine oksijen maskesi takılmıştı. Yan odada ise Korutürk yatıyordu; Melek çoktan onun yanına girmiş, başucunda nöbet tutmaya başlamıştı bile.
Gözetim izni çıktığında, üzerime steril önlüğü giyip yavaşça Turan'ın odasına girdim. Adımlarım halının üzerinde süzüldü. Yatağının yanındaki sandalyeye oturdum.
Yavaşça elimi uzatıp, serum takılı olmayan elini tuttum. Parmakları buz gibiydi. Kendi ellerimle parmaklarını sarıp ısıtmaya çalıştım.
"Bana benden izin almadan ölemezsin demiştim," diye fısıldadım, gözümden süzülen tek bir damla yaşı silmeden. "Sözümü dinledin Sayın Binbaşı... Korutürk de iyi, merak etme."
Tam o sırada, tuttuğum elinin parmakları çok hafifçe kıpırdadı.
Gözlerim hızla yüzüne kaydı. Kapalı olan göz kapakları titredi ve ardından... O çelik grisi gözler yavaşça, uykulu ama bir o kadar da derin bir şekilde aralandı.
Gözleri doğrudan beni buldu. Yüzündeki oksijen maskesinin altından hafif bir nefes verdi.
Sesi bir fısıltıdan bile kısıktı, pürüzlü ve güçsüzdü ama söylediği kelimeler odayı doldurmaya yetti:
"Emredersiniz... Hemşire Hanım..."
Dudaklarımda kocaman bir tebessüm açtı. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atmaya başladı. "Hoş geldin Karasu. Fırtına bitti, güneş doğdu."
Bölüm etkileşimi
