Albayın Kızı kitap kapağı

2. bölüm / 30

2

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 30Şu an: 2

Turan Binbaşı revirin kapısından çıkıp gittiğinde, geride bıraktığı o yoğun gerilim hâlâ havadaydı.

Derin bir nefes alıp arkama yaslandım. Kalbim sanki bir operasyonun ortasındaymışım gibi gümbür gümbür çarpıyordu.

O çelik grisi gözlerin yakıcı sıcaklığı hâlâ tenimde, o erkeksi ve sert kokusu ise revirin dört bir yanındaydı.

Bir dakika, ben yine neler düşünüyordum?

Yıllardır dağlarda fırtınalar koparan o dev adamı, o küçücük revir yatağında bir anlığına da olsa duraksatmış, o buzdan kalesinde derin bir çatlak açmıştım. Ve bu daha sadece başlangıçtı.

Sedyenin kenarında kalan hafif kanlı sargı bezlerini toplarken kendi kendime gülümsedim. "Alışsan iyi edersiniz Karasu..." dedim içimden, "Çünkü ben senin o buz tutmuş dünyanı yakmaya geldim."

Aynı gecenin ilerleyen saatlerinde, fırtına tugayın üzerine kabus gibi çöktü. Yağmur bardaktan boşalırcasına yağıyor, şimşekler karanlık gökyüzünü yırtıyordu.

Saat gecenin üçüydü. Nöbetçi masasında kahvemi yudumlarken revirin kapısı hızla açıldı.

İçeri giren kişi Barlas Üsteğmen’di. Sırılsıklamdı ve yüzünde endişeli bir ifade vardı.
"Güneş Hemşire," dedi nefes nefese. "Nöbetçi sensin değil mi? Binbaşı..."

Rüzgar gibi ayağa fırladım. "Turan Binbaşı mı? Ne oldu, kolu mu kanadı?"

"Adam tam bir inatçı keçi!" diye dert yandı Barlas. "Pusu dönüşü o kadar kan kaybetti, üzerine bir de dinlenmek yerine tugaydaki eğitim alanında askerleri denetlemeye kalktı. Yağmurun altında birkaç kez sendelemiş. Şimdi odasında ama kimseyi içeri sokmuyor. Kolu dikiş istiyor olabilir, ateşi de var gibi."

Göğsümün ortasında ani bir sızı hissettim. Öfke ve endişe bir anda bünyemi sardı. Bu adam gerçekten kuralcılığın ve görevin dozunu kaçırmıştı!

"Ben hallederim," dedim çenemi dikleştirerek. Ecza çantamı elime alıp revirden fırladım.

Turan’ın odasının kapısına geldiğimde koridor zifiri karanlıktı.

Barlas tam kapıyı çalacakken elimle onu durdurdum. "Siz dönebilirsiniz Üsteğmenim, gerisi bende." Barlas bana 'emin misin?' der gibi baktı ama gözlerimdeki o kararlılığı görünce hafifçe selam verip uzaklaştı.

Kapıyı çalma gereği bile duymadan kulpu çevirip içeri daldım.

Bu bana yapılsaydı açıkça hoşlanmazdım ama bu adam inadın vücud bulmuş haliydi.

Oda loş bir ışıkla aydınlanıyordu. Turan, askeri tişörtünü çıkarmış, altındaki siyah pantolonuyla yatağın kenarına oturmuştu.

Sol kolundaki sargı tamamen kanla kaplanmıştı ve alnında boncuk boncuk terler birikmişti.

Ve buna rağmen hala direniyordu!

Kapının açılmasıyla çelik grisi gözleri şimşek gibi bana döndü. Omuzları gerildi, kasları kasıldı.

"Sana içeri girme iznini kim verdi, Teğmen?!" diye gürledi. Sesi hırıltılı ama bir o kadar da tehlikeliydi.

Pervaza yaslanıp kapıyı arkamdan kilitledim. Anahtarın 'tık' sesi odadaki gerilimi ikiye katladı.

"İzin almam ben Binbaşım, icraat yaparım," dedim adımlarımı yavaş ve kendimden emin atarak.

Çantamı masaya bıraktım. "Ayrıca revirde de söyledim, sağlık hususunda bu tugayda emirleri ben veririm. Siz ise şu an emre itaatsizlik eden, yaralı ve ateşli bir askersiniz."

Turan oturduğu yerden adeta bir kaplan gibi ayağa kalktı. 1.90'lık boyu ve o devasa gövdesiyle üzerime doğru yürüdü.

Aramızda sadece birkaç santim kaldığında durdu. Tepemden bana bakarken, nefesi yüzüme vuruyordu. O kadar sıcaktı ki ateşi olduğunu anlamak hiç zor değildi.

"Burası benim odam, Güneş İnci," diye fısıldadı sertçe. Sesindeki o tehlikeli derinlik tüylerimi diken diken etti. "Bana emir veremezsin. Babanın Albay olması, sınırları aşabileceğin anlamına gelmez."

Tamam babamın Albay olmasına güveniyor olabilirdim ama şuan bu yaptıklarımla alaka barındırmıyordu yani.

Açıkçası şuan görevim ve endişem için çabalıyordum.

Böyle düşünmesi beni açıkça kırmıştı.

Bana şımarık bir Albay kızı muamelesi mi yapıyordu?

Ama ben İnci'ydim,

Gözlerinin içine meydan okuyarak baktım. Hafifçe öne eğilip parmak uçlarımda yükseldim. Aramızdaki mesafeyi tamamen sıfırladım.

"Babamın Albay olması değil Sayın Binbaşı..." dedim fısıltıyla, dudaklarım neredeyse onun çene çizgisine değiyordu. "Benim görevimi yerine getirme arzum o çizgiyi aşmama yeter. O kol pansuman edilecek, o ateş düşecek. Ya güzellikle oturursunuz ya da..."

"Ya da ne?" dedi gözleri kararırken. Bakışları dudaklarıma kaydı, ardından tekrar gözlerime kilitlendi.

Çok güzel bakıyordu.

Kendine gel İnci, saçmalıyorsun.

O an odadaki hava o kadar ağırlaştı ki, ikimiz de nefes almakta zorlandık. Karanlık, yağmur sesi ve aramızda patlamaya hazır bir bomba gibi duran o tehlikeli çekim...

"Ya da ben bu odayı başınıza yıkarım," dedim sinirli ama bir o kadar da gözü pek bir gülüşle.

Turan derin bir nefes verdi. Göğsü hızla yükselip alçalıyordu. Çene kasları seğirdi. Yıllardır dağlarda ordu yöneten adam, ilk kez bir kadının karşısında köşeye sıkışmıştı. Birkaç saniye buz gibi gözlerle bana baktıktan sonra, dişlerinin arasından bir küfür savurup yatağa geri oturdu.

Gözlerimden zafer parıltıları geçiyordu resmen.

"Beş dakikan var," dedi pürüzlü bir sesle. "Sonra bu odadan çıkıyorsun."

"Göreceğiz Binbaşım," dedim çantamı açarak.

Yönelip dizlerimin üzerine, onun tam karşısına oturdum. Steril eldivenlerimi takıp sargısını yavaşça sökmeye başladım. Kanlı bezi kaldırırken tenine hafifçe dokunduğum an, Turan’ın kaslı gövdesi baştan aşağı titredi. Derin bir iç çektiğini duydum.

"Acıttıysam özür dilerim," dedim bilerek tatlı bir ses tonuyla.

"Acıdan değil..." diye mırıldandı. Sesi o kadar kısıktı ki zar zor duydum.

Başımı kaldırıp ona baktım. Turan başını geriye yaslamış, gözlerini kapatmıştı. Ama çene hattı ve şakaklarındaki damarlar zonkluyordu. Tentürdiyotu pamuğa döküp yaraya bastırdığımda dudaklarından boğuk bir hırlama kaçtı.

Serbest olan sağ eliyle aniden yatağın çarşafını kavradı.

O an elini çarşaftan çekip kendi elime doğru kaydırdım. Parmaklarımı onun sıcak, nasırlı parmaklarına kenetledim.

Turan gözlerini aniden açtı. Gri gözlerinde ilk kez o buz tabakasını değil, kor bir ateşi gördüm.

"Sakin ol Karasu," dedim fısıltıyla. Pamukla yarasını temizlemeye devam ederken gözlerimizi bir an bile ayırmadık.

Eldivenin üzerinden bile ellerimizin teması ikimizin de kimyasını altüst ediyordu. Kalp atışları o kadar hızlanmıştı ki, göğsünün iniş kalkışından bunu görebiliyordum.

"Sen..." dedi Turan, sesi tehlikeli bir arzu ve kabullenmeyle kısılarak. "Çok tehlikeli bir oyun oynuyorsun, Güneş."

"Ben oyun oynamam Binbaşım," dedim yarayı sıkıca bandajlarken. Bandajın son düğümünü atıp yüzüne doğru yaklaştım. Elimi alnına koyup ateşini ölçtüm. "Ateşiniz hâlâ yüksek. Ve bu ateş sadece biyolojik değil, farkındayım."

Turan aniden sağ eliyle bileğimi yakaladı. Çok sıkmıyordu ama kaçmama da izin vermiyordu. Bizi birbirimize çeken o görünmez çekim gücü, ikimizi de yutmak üzereydi.

"Beni sınama," dedi gözlerimin tam içine bakarak. "Benim dünyam yangın yeridir Güneş İnci. Yanarsın."

Cilveli tebessümüm yüzümde yeniden belirdi. Bileğimi onun elinden kurtarmadan hafifçe öne doğru eğildim, kulağına doğru fısıldadım:

"Ben zaten Güneş'im Sayın Binbaşı... Yakmaya geldiğim bir ateşten korkacağımı mı sanıyorsun?"

Arkamı dönüp çantamı topladım. Kapının kilidini açıp dışarı çıkmadan önce son kez ona baktım. Yatakta oturmuş, pürüzsüz çelik grisi gözleriyle beni izliyordu. Ama o gözlerdeki buzlar erimiş, yerini kontrolü kaybetmekten korkan devasa bir fırtınaya bırakmıştı.

Gecenin o saatinde anladım: İkinci raundu ben kazanmıştım ama bu savaş ikimizi de alev alev yakacaktı.

Mesaim sabah 08.00'da bitecekti, yani 4 saat kalmıştı.

Revirde kalan bir askerin yarasına pansuman yaptıktan sonra ayılmak için koca bir bardak kahve yapmıştım.

Kahvemi alıp revirin kapısına yaslandığımda uzaktan Binbaşı’nı gördüm.

Ağır ağır yürüyordu.

"Merhaba."

Yanıma gelen bir başka kişiyi fark etmeyecek kadar odaklanmıştım.

Selam veren askere dönüp karşılık verdim.

"Merhaba, pansumanınız mı vardı?"

Adamın yüzünde hafif bir sırıtış meydana geldi, "Hayır."

Şaşırmıştım, ne için gelmişti?

"O zaman burada bu saatte olma sebebiniz nedir?"

"Rütbe töreninde sizi gördüğümden beri sizinle tanışmak istiyordum, şimdiye nasipmiş."

Ne!

"Anladım." Dedim düz bir sesle.

Bazen mala yatmak en iyisiydi.

Turan git gide buraya yaklaşıyordu ancak karşımdaki adamı görünce yüzünde az da olsa beliren tebessüm solmuştu.

Ama bu kadar da olamaz ya.

Olmamalı!

Karşımdaki adama tekrar dönüp telaşla,

"Ben böyle şeylerle ilgilenmiyorum, iyi günler."

Dedikten sonra hızla Turan'ın yanına gitmeye başladım.

Turan odasına doğru koridorları adeta sarsarak gidiyordu.

Odasına tam girecekken koşmamla birlikte anca yetişebilmiştim.

"Hemşire hanım, ben sizi bölmemişimdir umarım."

"Ya hayır yanlış anladım, gerçekten ortada benlik birşey yok."

Şuan neden açıklama yaptığımı dahi bilmiyordum ki.

#asiksin
#turanincisonsuzask
#askerhemsireaski

Ya içses sende bir sus.

#icseslerkapatilmasin

"Açıklama yapmak zorunda değilsin hemşire hanım. Kendi özel hayatın."

Sinirlerime hakim olamıyordum.

Turan'ın kolundan tutup odaya doğru sürükledim.

Daha doğrusu çalıştım, Turan kendi yürüdü.

Sinirle Turan’a dönüp,

"Bana bak ne olduğunu bilmeden ama en önemlisi benim ne dediğimi bilmeden bana bu muameleyi gösteremezsin!"

Sinirden ellerim titriyordu,

Kahretsin ben ağlıyormuyum?

Turan karşımda ne yapacağını bilmez şekilde paniklemişti.

Siktir tam şuan regl oldum.

Herşey üst üste gelmek zorunda mı!?

Ne olur arkama geçmemiş olsun diye içimden yalvarırken Turan paniğimi fark etmişti.

Ama en önemlisi ağladığımı görünce yüzü değişmişti.

"Hey, albay kızı,"

Ağlamam durduk yere daha da şiddetlenmişti.

#regliningucu

İç ses kapa çeneni!

#sustursana

Çıldıracağım.

"Albay kızı, tamam inanıyorum ben sana."

Tepki vermeyince kolumdan tutup yatağa oturttu.

Sürahiyi eline alıp bardağa su doldurduktan sonra bardağı bana uzattı.

Titreyen elimle bardağı alıp içtim.

Ağlamam sakinleşince Turan karşımda mahçup bir ifadeyle bana bakıyordu.

"Albay kızı, iyi misin?"

Regl hormonlarının verdiği sinir ve uyku ile ayağa kalkıp odadan hızla çıktım.

Turan peşimden gelmeye çalışsada nöbetçi askerlerden biri yanına gelmişti.

Bunu fırsat bilerek hızla revire gittim.

Malzemeleri kontrol edip not aldım, yarın ki nöbetçi için pansuman yapılması gereken askerlerin isimlerini yazdım.

Biten malzemeri de yazdıktan sonra mesai saatimin bitmesiyle askeriyeden çıktım.

Arabama binip eve geldiğimde babamın odasına gittim.

Babam işe gitmek için hazırlanıyordu.

"İnci'm,"

Sıkıca sarıldım.

"Babacığım ne oldu sana?"

#karasufirtinasiesti
#karinkaslaricokiyiydi
#kactanevardigordunmu

İç sesim sağolsun günlük sabır dozum dolmuştu.

"İş temposu işte baba, yoruldum biraz."

"Babasının birtanesi, uyu dinlen babacığım sen. Birşey olursa arasın, bana ulaşamazsan Karasu'yu ara."

Karasu.

Babamı yanağından öptükten sonra odama girdim.

Altıma sarı civcivli şortumu giyip üstüme de bol bir sweat giydim.

Kafam yastıkla buluştuğu an zaten uykuya dalmıştım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

959okunma 66beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…