Albayın Kızı kitap kapağı

11. bölüm / 30

11

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 30Şu an: 11

Evdeki o tehlikeli, kaçamak dolu üç günün ardından Turan Binbaşı ve Korutürk için taburculuk süresi resmen sona ermişti.

Kışlaya dönüşümüzle birlikte evdeki o sıcak, fısıltılı ve samimi hava yerini yeniden askeriyenin o soğuk, disiplinli ve keskin atmosferine bıraktı.

Ancak aramızda değişen bir şeyler vardı.

Artık göz göze geldiğimiz her an, unvanların ve rütbelerin arkasında birbirine çekilen iki insanın yaktığı o gizli ateş parıldıyordu.

Turan ile ne sevgiliydik ne hiç birşeydik.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kışla
hareketlenmişti. Fırtına Timi ve Bora Timi, sınır ötesine yapılacak kapsamlı bir operasyonun istihbarat toplantısı için tabur binasında toplanmıştı.

Ben ise sağlık ekibinin başı olarak operasyona katılacak personelin son sağlık kontrollerini yapmak üzere revirdeydim.

Kapı aniden vurulmadan açıldı. İçeriye Alparslan girdi, arkasından da adımlarını henüz tam atamayan ama koltuk değneklerini bırakmış olan Korutürk geldi.

"Selamün aleykum Güneş Hemşire!" dedi Alparslan neşeyle. "Binbaşım bizi önden gönderdi, 'Sağlık raporlarını tam almadan karşıma çıkmayın' diye gürlüyor yine. İyileşti ya, kışla yine onun sesiyle titriyor."

Gülümsedim. Onun bu halini gerçekten çok seviyorum.

Stetoskopumu masaya bıraktım. "Aleykümselam Alparslan Üsteğmenim. Geçin şöyle, tansiyonlarınıza bakayım."

Alparslan sandalyeye oturup kolunu
uzatırken gözlerini kısıp etrafı süzdü, ardından bana doğru eğildi. "Güneş Hemşire... Dün gece Melek’le ne konuştunuz? Kız sabah revirde beni görünce yüzü elma gibi kızardı, içeri kaçtı. Bir şey mi dediniz?"

Tansiyon aletinin manşetini koluna sararken alaycı bir tavırla yüzüne baktım. "Hiiç... Sadece restoranda elini tuttuğunu, 'Seni bırakmam' falan diye nutuk çektiğini anlattı. Alparslan Üsteğmenim, Melek’i darlamıyorsun değil mi?"

Alparslan göğsünü kabarttı. "Ne darlaması! Ben orada hislerimi, vatanı sevdiğim gibi katıksız bir dürüstlükle ifade ettim bir kere."

Tam o sırada kapının eşiğinde Turan belirdi.
Üzerinde kamuflajı, göğsünde 'KARASU' yazılı isimliği ve o sarsılmaz asker duruşuyla odanın ortasına bir dağ gibi çöktü. Çelik grisi gözleri önce Alparslan’a, ardından bana kaydı. O gözlerdeki o derin, korumacı ifadeyi sadece ben okuyabiliyordum.

"Laf kalabalığını bırakın da işinize bakın Üsteğmen," dedi Turan, sesi odadaki tüm havayı bir anda ciddiyete boğarak. "İstihbarat toplantısına beş dakika var."

"Emredersiniz komutanım!" diyerek hızla doğruldu Alparslan. Korutürk ile birlikte selam verip odadan çıktılar.

Odalarda yalnız kaldığımızda aramızdaki hava bir anda ağırlaştı. Turan kapıyı hafifçe arkasından itti ama tamamen kapatmadı. Yanıma doğru adımladı. Kamuflajının içindeki heybeti, evdeki o tişörtlü halinden çok farklıydı ama kokusu... o tanıdık odunsu koku aynıydı.

"Nasılsın?" diye sordu, sesi kısılarak.
"İyiyim Binbaşım," dedim. "Dikişlerin nasıl? Zorluyor mu?"

"Seni görmediğim her an daha çok zorluyor İnci," dedi. Eli masanın üzerindeki elime kaydı.

Başparmağı bileğimin iç kısmını, nabzımın attığı o hassas noktayı okşadı. Parmağındaki soğuk temas tenimi alev aldırtmaya yetti. "Kışlada durmak zor. Babanın gözleri üzerimde, kışlanın gözü üzerimizde.Seni şurada durup öpememek bana mermiden daha ağır geliyor."

Gözlerinin içine baktım. "Dayanacağız Binbaşım. Operasyon var, dikkatin dağılmasın."

"Benim dikkatim sadece sende dağılır Hemşire Hanım," dedi fısıltıyla. Yüzü yüzüme tehlikeli bir şekilde yaklaştı. Dudakları yanağımın hemen yanına dokunacakken koridordan gelen bot sesleriyle hızla geri çekildi.

"Toplantı zamanı," dedi resmiyetine dönerek. Ama gözlerindeki o vaat dolu bakış her şeyi anlatıyordu.
🔒

Toplantı sonrası kışlada garip bir hareketlilik vardı. Mühimmat ve tıbbi malzeme sevkiyatı yapılıyordu. Melek, revir deposundan serum koli parçalarını taşımaya çalışırken Alparslan onu koridorun köşesinde kıstırdı.

"Bırak onları Melek, ben taşırım," dedi Alparslan, kolileri Melek’in elinden çekerek.

Melek geri çekilip kaşlarını çattı. "Alparslan, lütfen! Kışlanın ortasındayız, dedikodu çıkacak!"

"Çıksın!" dedi Alparslan, kolileri kenardaki masaya bırakıp Melek’in üzerine doğru bir adım atarak. "Namusumuzla seviyoruz, kimseden gizlimiz saklımız yok. Ne diye kaçıyorsun benden?"

"Kaçmıyorum!" dedi Melek, nefes nefese. "Sadece... burası askeriye. Sen komutansın, ben hemşireyim. İnsanlar yanlış anlayacak."

Alparslan Melek’i koridorun sonundaki boş malzeme deposuna doğru yavaşça itti ve kapıyı arkasından örttü. Karanlık, tozlu deponun içinde Melek’i sırtı duvara gelecek şekilde iki kolunun arasına aldı.

"Alparslan ne yapıyorsun—"

"Seni dinliyorum," dedi Alparslan, sesi birdenbire derinleşip sertleşerek. "Bana bak Melek. 'Yanlış anlayacaklar' deme. Söyle, senin kalbinde bana karşı tek bir kırıntı yok mu? Eğer 'yok' dersen, şu kapıdan çıkarım ve bir daha sana bu gözle bakmam."

Melek’in göğsü hızla kalkıp indi. Alparslan’ın kahverengi gözlerindeki o katıksız, korkusuz aşkı gördü. Yalan söyleyemedi.

"Var..." diye fısıldadı Melek, gözleri dolarak. "Çok var Alparslan. Ama sana bir şey olmasından korkuyorum. Bu operasyonlar, bu tehlikeler..."

Alparslan’ın yüzündeki o sert ifade bir anda eridi. Eli Melek’in çenesini kavradı, onu kendine doğru çekti ve Melek’in sözlerini tutkulu, sert ve aç bir öpücükle kesti.

Melek önce şaşırdı, elleri Alparslan’ın göğsüne dayandı ama saniyeler içinde elleri onun boynuna dolandı.

Alparslan onu duvara daha da yaslayarak dudaklarını Melek’in dudaklarına mühürledi. Depodaki sessizlik, ikisinin hızlanan nefesleriyle doldu.

Alparslan dudaklarından ayrıldığında alınlarını birbirine yasladı. "Bana bir şey olmaz Melek... Arkamda beni bekleyen böyle bir kadın varken ben o dağlardan sağ dönmesini bilirim."

Melek son bir defa Alparslan'ın boynuna sıkıca sarıldı.

Alparslan ise göreve gitmek için timin yanına geri döndü.

(Gece yarısı...)

Fırtına ve Bora timleri, terör örgütünün sınır hattındaki mühimmat ve lojistik kampına sızmak için helikopterle bölgeye indirilmişti.

Turan Binbaşı öncü gruptaydı. Gece görüş gözlüğü, elindeki silahı ve çelik gibi duruşuyla tam bir ölüm makinesiydi.

"Fırtına 1, burası Karasu," dedi telsize soğukkanlılıkla. "Görüş mesafesi 15 metre. Hedef kamp saat 12 yönünde. Sessiz sızma başlatıyoruz. Alparslan, sağ kanadı kapat."

"Anlaşıldı komutanım, sağ kanat bende!" dedi Alparslan telsizden.

Tim, çamurlu arazide sessizce ilerlerken aniden kampın nöbetçi kulesinden bir patlama sesi yükseldi ve bir aydınlatma fişeği gökyüzünü geceyi gündüze çevirecek şekilde aydınlattı!

"BASKIN! KORUNUN!" diye bağırdı Turan.

Ağır makineli tüfek sesleri vadiyi inletti. Mermiler üzerlerinden vızıldayarak geçerken çamurlar havada uçuşuyordu.

Turan hızla büyük bir kayanın arkasına siper aldı. Yanındaki Pamir'e baktı.

Mermiler kayaya çarptıkça taş kıymıkları yüzüne sıçrıyordu.

"Alparslan! RPG roketatarı var, saat 2 yönündeki mevziyi bastır!" diye kükredi Turan.

"Komutanım mühimmatı yoğunlaştırıyorlar, sol kanat sıkıştı!" diye bağırdı Barlas, çamurun içinden ateş açarak.

Turan gaddar bir kararlılıkla şarjörünü değiştirdi. "Fırtına! Kimse geride kalmayacak! O şerefsizlerin hepsini bu çamura gömeceğiz! Hücum!"

Turan siperden fırladı. Geceyi aydınlatan mermi izlerinin arasından korkusuzca koştu. Karşısına çıkan iki teröristi seri atışlarla yere serdi. Tam o sırada sol kanattan bir RPG roketi Alparslan’ın bulunduğu mevzinin hemen yanına düştü!

Şiddetli bir patlamayla toprak havaya savruldu.

"ALPARSLAN!" diye bağırdı Turan, gözü dönmüş bir şekilde patlama alanına doğru fırlayarak.

Dumanların arasından Alparslan öksürerek fırladı, kaskı kenara fırlamıştı ama elindeki tüfekle ateşe devam ediyordu. "İyiyim komutanım! Bombalığı vurdum, devam edin!"

Turan kulakları sağır eden silah seslerinin ve patlamaların arasında hücum yeleğindeki bombanın pimini çekti ve ana sığınağın mazgalından içeri fırlattı.

İçeriden gelen büyük patlama sesiyle birlikte kampın ana direnişi kırıldı.

Çatışma dakikalar sürdü. Yağmur çamuru yıkarken, kamptaki tüm teröristler etkisiz hale getirilmişti.

Turan, elindeki tüfeğin namlusundan dumanlar tüterken telsizi açtı.

Yüzü çamur ve barut karası içindeydi ama gözleri bir kurt gibi parlıyordu.

"Burası Karasu. Hedef bölge temizlendi. Şehidimiz yok, iki hafif yaralı var. Helikopter bölgesine intikal ediyoruz."

Turan gökyüzüne, yağmurun yüzüne çarptığı o karanlığa baktı. Göğsünün altındaki o küçük fotoğraftaki Güneş’i düşündü.

"Sözümü tuttum Güneş’im..." diye fısıldadı kendi kendine. "Sana geri dönüyorum."

Güneş İnci’den

Helikopterin pervanelerinden çıkan o kulakları sağır eden ses kışlanın pistinde yankılanırken, yüreğim göğüs kafesimi yırtacakmış gibi çarpıyordu.

Yağmur altında, ellerimde acil müdahale çantasıyla bekliyordum. Dumanı tüten helikopterin kapısı açıldığında, çamur ve barut karası içindeki o adamı gördüm.

Turan.

Sağ salim dönmüştü.

Gözlerimiz yağmur zerrelerinin arasından çakıştığı an, o koca komutanın yüzünde sadece benim görebileceğim o minnettar rahatlama belirdi.

İki hafif yaralı askere ilk müdahaleyi yaptıktan sonra kışlada derin bir sessizlik hakim oldu.

Zaferin ve hayatta kalmanın getirdiği o sarhoş edici rahatlama, kışlanın üzerindeki tüm gerginliği dağıtmıştı.

Ama Turan ile benim aramızdaki asıl fırtına henüz kopmamıştı.

Gece yarısına doğru revirdeki nöbetçi masamın üzerine küçük, katlanmış bir kağıt bırakıldı.

Kağıdı açtığımda Turan’ın o keskin, kendinden emin el yazısını gördüm:

Heyecanla okumaya başladım.

"Kışlanın arkasındaki eski seyir tepesi. 15 dakika sonra. Kimseye görünme Hemşire Hanım;)"

Kalbim ritmini şaşırdı. Bu halime sırıttım.

Üzerime kalın askeri parkamı geçirip karanlığın ve hafifleyen yağmurun arasına karıştım.

Nöbetçi kulelerinin ışıklarından kaçarak kışlanın hemen arkasında, çam ağaçlarının gizlediği o eski ahşap gözetleme kulübesine tırmandım.

İçeride küçük bir şömine yanıyordu. Çıtırdayan odun sesleri ve loş turuncu ışık, dondurucu soğuğu kırıyordu.

Şöminenin önünde duran gölge, adımımı atar atmaz arkasına döndü.

Turan üzerindeki kamuflajları çıkarmış, siyah boğazlı bir kazak giymişti.

"Geldin..." dedi, sesi pürüzlü ve arzu doluydu.

"Turan, burası çok tehlikeli," dedim nefes nefese. "Nöbetçiler fark ederse—"

Cümlemi tamamlamama izin vermedi. İki uzun adımla aramızdaki mesafeyi kapattı. İri, sıcak elleri yüzümü kavradı ve beni kendine çekip dudaklarıma öyle sert, öyle aç bir öpücük kondurdu ki dizlerimin bağı çözüldü.

Beni belimden yakalayıp kucağına aldı, ahşap kulübenin duvarda duran kalın, furşlu kürk mantoların ve minderlerin olduğu köşesine yavaşça bıraktı. Üzerime doğru eğildiğinde yağmurun kokusu, şöminenin sıcaklığı ve onun teninin kokusu birbirine karıştı.

"Sana bir şey olacak diye aklımı kaçırıyordum orada," dedi Turan, dudakları çene hattımdan boynuma kayarken. Nefesi tenimi yakıp geçiyordu. "Annenin katillerinin, o şerefsizlerin mermileri vızıldarken sadece senin yüzün vardı gözümün önünde."

"Ben de çok korktum Turan..." diye fısıldadım, ellerimi kazağının altına sokup o sıcak, kaslı sırtını kavrayarak. "Seni kaybetmeye dayanamam."

"Kaybetmeyeceksin," dedi kararlı bir fısıltıyla.

Kendimi tatmin etmek isteyerek içimden kaybetmeyeceğim diyordu.

Turan ile uzun bir süre hasret giderdikten sonra Barlas'ın telefonuyla geri dönmek zorunda kaldı.

🔒

Kışlaya gelen üst düzey istihbarat raporu, tüm taburu alarma geçirmişti. Güneş’in annesinin şehit edildiği saldırının emrini veren terör örgütünün üst düzey saha sorumlusu 'Azrail' kod adlı terörist, sınıra sıfır noktadaki bir mağara kompleksinde tespit edilmişti.

Toplantı odasında Halil İbrahim Albay haritanın üzerindeki kırmızı noktayı işaret etti.

"Bu şerefsiz yıllardır elimizden kaçıyor," dedi Albay, sesi gürleyerek. "Ama bu sefer sonu geldi. Fırtına ve Bora timleri, bu görevin hedefi doğrudan o hücrayı imha etmektir."

Turan Binbaşı ve Alparslan Üsteğmen sert bir hazırolda bekliyordu. Turan’ın gözlerinde çelikten bir soğukkanlılık vardı. Biliyordu; bu operasyon sadece vatan görevi değil, Güneş’e ve onun geçmişine verilen bir namus sözüydü.

Ve Turan, İnci'si için herşeyi yapmaya hazırdı.

Saldırı şafak vakti başladı.

Sisli dağlık arazide Fırtına Timi mağara kompleksini kuşattı.

Ağır çatışma sesleri kayalıklarda yankılanıyordu.

Mermiler havada uçuşurken Turan, el bombasını mağaranın girişine fırlatarak içeri sızdı.

"Alparslan, Pamir, Ömer arka çıkışı kapatın! Kimse canlı çıkmayacak!" diye kükredi Turan.

Mağaranın karanlık, nemli koridorlarında çatışma göğüs göğüse bir hal aldı. Turan karşısına çıkan korumaları tek tek indirerek ana odaya daldı.

Karşısında, köşeye sıkışmış, elindeki tabancayı Turan’a doğrultmaya çalışan o terörist duruyordu.

"Karasu..." dedi terörist hırlayarak. "Buradan canlı çıkamazsın!"

Turan tek bir kelime bile etmedi. Gözlerindeki o ölümcül parlaklıkla ileri atıldı.

Teröristin silah tutan elini kavrayıp bileğini kıracak bir kuvvetle büktü. Silah yere düşerken Turan adamı duvara çarptı.

"Bu, seneler önce şehit ettiğin o polis kadının için..." dedi Turan, sesi yerin altından geliyormuş gibi boğuk ve gaddardı.

Adamın boğazını sıktı, diz kapağına indirdiği darbelerle onu yere diz çöktürdü.

Terörist nefessiz kalıp yalvaran gözlerle bakarken Turan belindeki kasaturayı çekti.

"Bu da onun geride bıraktığı yetim için!"

Mağaranın içindeki çığlık kısa sürdü. Turan, Güneş’in annesinin ve bu vatanın intikamını kendi elleriyle almıştı.

Dışarı çıktığında, dağların arkasından doğan güneş yüzüne vurdu.

Yüzündeki kan ve barut izlerini silerken derin bir nefes aldı. Sözünü tutmuştu. Artık

Güneş’in ruhundaki o en büyük yara kapanmaya başlayabilirdi.

Fırtına Timi ve Bora Timi kışlaya muzaffer bir şekilde döndüğünde kışlada büyük bir gurur havası hakimdi.

Ancak bu zaferin arkasında, Albay Halil İbrahim’in dikkatinden kaçmayan şeyler vardı.

Güneş’in Turan’a bakışlarındaki o derin rahatlama, Turan’ın ise Güneş’i gördüğündeki o sahiplenici duruşu... Albay artık emin olmuştu.

Ve bu iyiye mi işaretti?

Orasını bilemiyoruz...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

487okunma 33beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…