5. bölüm · Albayın Kızı
5
Sabahın ilk ışıkları kışlanın üzerine çökerken, arabayı çalıştırıp nizamiyeye doğru sürmeye başladım.
Yan koltukta oturan Melek ise dalgın dalgın camdan dışarı bakıyor, parmaklarıyla çantasının kayışıyla oynuyordu.
Dün akşamki yemeğin yorgunluğu bir yana, kışladaki o ilk günün heyecanı hâlâ üzerindeydi.
"Melek?" dedim muzip bir ses tonuyla.
Melek irkilerek bana döndü. "Efendim kuşum?"
"Diyorum ki, dün kışlada ilk adımı attığımız andan beri sende bir haller var. Şu Fırtına Timi'ndeki Alparslan Üsteğmen'in sana bakışlarını fark etmedim sanma?"
#bizimkizayagikatildi
#komutanimabaksen
İç ses, sabah sabah darlamama izin ver, araya girme.
Melek’in yanakları anında elma gibi kızardı. Yüzünü diğer tarafa çevirip hafifçe öksürdü.
"Ne alakası var Güneş ya! Adam devriye gezerken denk geldik sadece. Ayrıca öyle bakmıyordu hem..."
İşte yakaldım.
"Hah! Bakışlarını inkâr etmiyorsun yani?" diye kıkırdadım. "Adam seni gördüğü an gözlerini ayırmadı kızım, vatan borcu öder gibi baktı sana Alparslan!"
"Aman Güneş, duyacak birileri! Zaten bugün kışlada ilk tek başıma nöbetçi olduğum gün, kafamı karıştırma," dese de yüzündeki o tatlı tebessüm her şeyi özetliyordu.
Arabayı park edip revire geçtik. Gün boyu rutin poliklinik muayeneleri, erlerin ilaç dağıtımları benim tüm gün Binbaşı’ndan kaçmam derken akşamı etmiştik. Hava karardığında benim nöbetim bitmiş, Melek’in ilk gece nöbeti başlamıştı.
"Ben çıkıyorum ama aklım sende kalmasın?" dedim ceketimi giyerken. "Bir şey olursa hemen ara."
"He birde zorlanırsan çağırırsın."
"Hallederim merak etme, kışla çok sakin zaten," dedi Melek gülümseyerek.
Tam revirin kapısından çıkıyordum ki, koridordan gelen postal seslerini duydum.
Adımlar o kadar ritmik ve tanıdıktı ki, bakmama bile gerek yoktu.
Turan Binbaşı ve arkasında Alparslan Üsteğmen görünmüştü.
Turan’ın çelik grisi gözleri doğrudan beni buldu. Üzerimdeki sivil kabanı görünce hafifçe kaşlarını çattı. "Mesai bitti mi Hemşire Hanım?"
"Bitti Sayın Binbaşı. Nöbeti Melek'e devrettim," dedim dik bir duruşla.
Alparslan’ın gözleri anında Turan’ın arkasından süzülüp revirin içindeki Melek’e kaydı. Yüzünde o kendine has, çapkın ama son derece samimi tebessüm belirdi.
Turan, Alparslan’ın bu hâlini fark etmiş olacak ki boğazını temizledi. "Alparslan, sen bu gece kışla Nöbetçi Subayısın. Devriyeleri aksatma."
"Emredersiniz komutanım!" dedi Alparslan, bakışlarını zorla Melek’ten çekerek.
Turan bana doğru bir adım yaklaştı. Aramızdaki mesafe azaldığında o tanıdık, baskın erkek kokusu yine zihnimi bulandırdı. "Evine git ve dinlen İnci. Dün geceden sonra... dinlenmeye ihtiyacın var gibi görünüyorsun."
"Siz de çok dinleniyor gibi durmuyorsunuz Binbaşım," dedim imalı bir fısıltıyla. "O gözlerinizdeki fırtına hâlâ dinmemiş."
Turan’ın dudaklarının kenarı hafifçe seğirdi. "Benim fırtınam kolay dinmez Hemşire Hanım. İyi geceler."
Sert adımlarla koridorda ilerlerken arkasından bakakaldım. Ama asıl hikâye, ben kışladan çıktıktan sonra o revirde başlayacak gibi duruyordu.
Arkamda bıraktığım kişilere bir kere daha bakıp arabaya doğru yürüdüm.
Melek'ten (Gecenin İlerleyen Saatleri)
Saat gece yarısı ikiyi gösteriyordu. Revirin koridoru zifiri karanlık ve buz gibiydi. Isınma vaadiyle üstüme battaniye almıştım.
Masamdaki küçük lambanın ışığında nöbet defterine dünkü pansuman kayıtlarını giriyordum. Dışarıda rüzgâr uğulduyor, yağmur camlara çarpıyordu. Yağmurlar ilerleyen dönemlerde azalacak ve sonunda yaz gelecekti.
Bir an önce yaz gelsin zaten, bu soğuk havada onca asker görevde, nöbette.
Aniden revirin dış kapısı açıldı. İri yarı bir gölge içeri adım attı. Korkuyla yerimden fırlayıp makası elime aldım. "Kim var orada?!"
"Sakin ol Melek hemşire, düşman değil," dedi tanıdık, pürüzlü bir ses.
Işığın altına giren kişi Alparslan’dı. Üzerinde operasyon parkası vardı, saçları hafifçe ıslanmıştı. Elleri soğuktan kızarmıştı ama gözleri kor gibi parlıyordu.
Elindeki makası görüp hafifçe güldü. "Beni makasla mı etkisiz hale getireceksin?"
Utançla makası masaya bıraktım. "Gece gece kapıyı pat diye açarsanız olacağı bu! Ayrıca sizin devriyede olmanız gerekmiyor mu Nöbetçi Komutanım?"
Alparslan masama doğru yürüdü. Aramızdaki bankoya yaslanıp yüzüme baktı.
"Devriyedeydim zaten. Kışlayı turlarken revirin ışığının yandığını gördüm. Bir de... soğuktan ellerim dondu. Bir nöbetçi çayı ikram etmez misin?"
Gözlerimi devirmeye çalıştım ama içimdeki o kıpırtıya engel olamadım. "Peki öyle olsun. Zaten demlikte sıcak çay vardı."
Mutfak kısmına geçip iki bardağa çay doldurdum. Bardağı ona uzatırken elinin soğukluğu elime çarptı. Gerçekten buz gibiydi.
"Çok soğuk değil mi dışarısı?" dedim kaygıyla.
Alparslan çaydan bir yudum alıp gözlerimin içine baktı. "Dışarısı ayaz Melek... Ama burası, senin yanın... İnsanın içini ısıtmaya yetiyor."
Sözleri karşısında nefesim kesildi. Ne demek istemişti? Yanaklarımın yine alev aldığını hissettim. Konuyu değiştirmek için hızla arkamdaki ecza dolabına döndüm.
"Ben... Ben size bir ağrı kesici veya vitamin vereyim, bu soğukta hasta olacaksınız."
Üst raftaki kutuya uzandım ama boyum yetmiyordu. Parmak uçlarımda yükseldim, kutuya tam dokunacakken ayağım kaydı ve dengemi kaybettim.
"Ah!"
Kapanan gözlerimle yere çakılmayı beklerken, belimde sıcacık ve çelik gibi güçlü iki kol hissettim. Alparslan beni düşmeden yakalamıştı.
Sırtım onun geniş göğsüne çarptı. Bir el belimi sıkıca sararken, diğer eliyle düşmek üzere olan kutuyu tutmuştu. Aramızda milim bile mesafe kalmamıştı. Onun sıcak nefesi kulağımın hemen arkasına, boynuma vuruyordu.
"Yavaş... Yakaladım seni," dedi sesi kısılarak.
O an zaman durdu sanki. Kalbim göğsümden fırlayacakmış gibi çarpmaya başladı.
Başımı hafifçe yana çevirdiğimde yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, kirpiklerini bile sayabilirdim.
"Teşekkür ederim," diyebildim fısıltıyla. Sesim titriyordu.
Alparslan beni hemen bırakmadı. Belimdeki eli daha da sıkılaştı, beni kendine doğru biraz daha çekti. Gözleri dudaklarına kaydı, ardından tekrar gözlerime kilitlendi.
"Kışlaya ilk geldiğin andan beri aklımdan çıkmıyorsun Melek," dedi dürüstçe, o çapkın edasından eser kalmamıştı. Sesi derin ve karanlıktı. "Sırf seni beş dakika daha görebilmek için devriyeyi bu tarafa uzattım."
Bir dakika, bu bir itiraf mıydı? Fazla erken değil miydi?
"Alparslan..." dedim, adını ilk kez bu kadar yalın söylemiştim.
"Efendim?" dedi fısıltıyla, yüzünü biraz daha yaklaştırarak.
"Çayın... soğuyacak."
Alparslan hafifçe kıkırdadı. O karizmatik gülüşü revirin loş ışığında aklımı başından aldı. Beni yavaşça yere bastı ama ellerini belimden hemen çekmedi.
"Çay soğusun Melek... Sen böyle yanımdayken, bana hiçbir soğuk iş işlemez."
O gece, revirin o küçük ve sessiz odasında, yağmur camlara çarparken iki kalp ilk kez aynı ritimle çarpmaya başladı.
