Bölümler 30Şu an: 1
- 1 1978 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 21.459 kelime
- 3 31.117 kelime
- 4 41.533 kelime
- 5 5906 kelime
- 6 61.018 kelime
- 7 7712 kelime
- 8 81.792 kelime
- 9 91.167 kelime
- 10 10974 kelime
- 11 111.814 kelime
- 12 121.580 kelime
- 13 13986 kelime
- 14 141.040 kelime
- 15 151.026 kelime
- 16 161.509 kelime
- 17 171.827 kelime
- 18 181.500 kelime
- 19 19963 kelime
- 20 201.035 kelime
- 21 211.420 kelime
- 22 221.896 kelime
- 23 231.452 kelime
- 24 241.890 kelime
- 25 251.097 kelime
- 26 261.358 kelime
- 27 27862 kelime
- 28 283.058 kelime
- 29 291.270 kelime
- 30 302.016 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gözlerimi açtığımda günün ilk ışıkları odamın tülünden içeri süzülüyordu.
Yataktan fırlamam bir saniyemi bile almadı. Bugün sıradan bir gün değildi; askeri hastaneden Tugay Komutanlığı revirine tayinimin ilk günüydü.
Bunun için ne kadar heyecanlı olduğumu anlatmaya kelimelerim yetmez.
Ama bundan daha da önemlisi, babamın —Albay Halil İbrahim Karaaslan— göz bebeği olan Fırtına Timi’nin rütbe takma töreni vardı bugün.
Bu timdeki her bir asker babamın evladı gibiydi, ciddi anlamda göz bebeğiydi.
Arada kıskanmıyorum da değildi yani.
Aynanın karşısına geçip üzerimdeki askeri hemşire üniformasını düzelttim.
Saçlarımı sıkı ama şık bir atkuyruğu yapıp hafif bir makyajla cıvıl cıvıl halimi öne çıkardım.
Babasının göz bebeği, askeriyenin ise yeni hemşiresi Güneş İnci Karaaslan göreve hazırdı.
Hazırlandığımda babamın önden gitmiş olduğu törene yetişebilmek için acele ile evden çıktım.
Arabama binip tören alanına gittim. Arabayı park ettikten sonra girişteki askerler kimlik kontrollerimi de yaptıktan sonra içeriye doğru adımlamaya başladım.
Tören alanı ana baba günüydü. Rüzgar devasa Türk bayrağını gururla dalgalandırırken protokol sırasında babamın hemen bir adım gerisinde duruyordum.
Aklım ise haftalardır babamın evde telefonda konuşurken adını tekrarladığı o adamdaydı: "Karasu." Kimdi bu Karasu?
Kafamda sürekli babamın yaşlarında, saçlarına ak düşmüş, hafif göbekli kıdemli, şanlı bir asker canlandırıyordum.
Düşüncelere daldığım esnada; kürsüdeki subayın sesi tören alanında yankılandı:
"Kıdemli Yüzbaşı Turan Yavuz Karasu!"
Derin bir nefes alıp başımı kaldırdım. Bakalım kimdi bu meşhur Karasu?
Tören platformuna doğru yürüyen adamı gördüğüm an zihnimdeki bütün yaşlı komutan imajları bir anda toz olup uçtu.
Kalbim hızla atmaya başladı, avuç içlerim gerginlikten mi? Heyecandan mı?Anlamlandıramadığım bir şekilde terlemeye başlamıştı.
Gelen adam... Dev gibiydi.
Adım atışından bile yılların tecrübesi, bükülmez bir disiplin akıyordu.
1.90 civarı boyu, geniş omuzları ve gür siyah saçlarıyla adeta taştan oyulmuş bir heykel gibiydi. En dikkat çekici detayı ise keskin hatları ve daha önce kimsede görmediğim kadar soğuk, çelik grisi gözleriydi. Yaşı en fazla 32-33 olabilirdi.
Bu adam sanki filmden fırlamış bir aralter gibiydi.
Babam Binbaşı'nı görünce gözleri parladı, gurur dolu bir tebessümle öne çıktı.
Karasu, babamın önünde esas duruşa geçip selam verdi.
Babam onun omzundaki yüzbaşı rütbelerini söküp yerine binbaşı çelenklerini takarken gözlerim adamın yüzüne çakılı kalmıştı.
Bir dakika, daha az önce yüzünü gördüğüm bir adamdan etkilenmiş olamazdım.
Yani bence olmamalıydım.
Değil mi?
Binbaşı Karasu rütbesini aldıktan sonra o çelik grisi gözlerini protokol sırasına doğru çevirdi. Ve o an... O buz gibi gözler doğrudan benim gözlerime kilitlendi.
Göğsümün ortasında bir şeylerin tutuştuğunu hissettim. Öyle sert, öyle derin bakıyordu ki bir an nefes almayı unuttum.
Ama ben Albay kızı Güneş İnci'ydim; öyle bir bakışla gözlerimi kaçıracak değildim. Neden yaptım bilmiyorum ama, hafifçe çenemi kaldırdım, gözlerinin içine bakmaya devam ettim. Yüzünde tek bir mimik bile oynamadı. Sadece hafif bir baş selamı verip arkasını döndü.
Tören bittikten sonra babam beni Fırtına Timi’nin yanına götürdü.
Tim tam kadro oradaydı:
Binbaşı Turan Yavuz Karasu
Yüzbaşı Alparslan Kutlu
Üsteğmen Barlas Emiroğlu
Teğmen Pamir Akın
Astsubay Kıdemli Başçavuş Korutürk Sever
Astsubay Çavuş Ömer Faruk Kaya
İşte onlar Fırtına Timi'ydi
"Çocuklar," dedi babam gururla. "Bu kızım Güneş İnci. Artık tugayın yeni hemşiresi. Size emanet."
Yüzlerindeki buz gibi ifade yumuşadı, Barlas Üsteğmen gülümsedi. "Hoş geldiniz Güneş Hemşire, artık revirde sırtımız yere gelmez."
"Hoş buldum," dedim gözlerimi hemen yanındaki gri gözlü dev adama çevirerek.
Turan Binbaşı elinde tuttuğu kahvesinden bir yudum aldı, gözlerini bana dikti ama tek bir kelime etmedi.
O disiplinli havası benim gibi içimdeki o dikbaşlı, başına buyruk küçük kız çocuğunu uyandırıyordu.
Yaklaşıp tam karşısında durdum. Başımı hafifçe yana yatırıp gözlerinin içine baktım.
"Demek babamın dilinden düşürmediği o meşhur 'Karasu' sensin..." dedim sesime tatlı ama meydan okuyan bir ton vererek.
Bunu neden yapmıştım ki şimdi?
Ayrıca adama sanki arkadaşımmış gibi, sensin dedim!
Afferin İnci, afferin kızım böyle devam et.
#basarabilirsininci
#boyledevametinci
"Ben de seni babamın yaşlarında, saçlarına ak düşmüş biri sanıyordum Binbaşım."
Siktir!
Ben tam şuan o cümleyi dışımdan mı söyledim?
Timdekilerin hafifçe yutkunduğunu hissettim. Turan Binbaşı’nın çene kası seğirdi. Buz gibi çıkan ses tonuyla konuştu:
"Askeriye hakkındaki tahminlerinizi daha sağlam temellere oturtmanızı tavsiye ederim, Güneş Hanım."
Hafifçe yaklaştım, cilveli bir tebessümle fısıldar gibi konuştum:
Evet sıçtık, şimdi ise batırma vakti.
"Tavsiyenizi dikkate alacağım Sayın Binbaşı... Ama bence siz de o sert bakışlarınızı biraz yumuşatın. Zira ben bu askeriyede uzunca bir süre sizlere yardım edeceğim ama sizin bu sert bakan gri gözleriniz insanı biraz... fazla sınıyor."
Turan’ın ademelması kasıldı. Gözlerinde anlık bir şaşkınlık belirdi ama babama olan saygısından tek kelime etmedi.
Umarım karşımdaki askere karşı haddimi aşmamışımdır.
Neticesinde o bu güzel vatana hizmet ediyor.
Bu konuşmadan hemen sonra herkes görev yerinin başına döndü.
Aynı günün akşamı revirdeki ilk nöbetimdeydim.
Dışarıda aniden bastıran sağanak yağmur camlara çarparken siren sesleri tugayı ayağa kaldırdı.
Sınır ötesi operasyondan dönen bir araç acil kodla revirin önüne yanaştı.
Kapı bir anda açıldığında içeriye Fırtına Timi girdi. Barlas Üsteğmen ve Ömer Faruk, koluna girmiş oldukları Turan Binbaşı’yı içeri taşıyorlardı. Turan’ın sol kolu kan içindeydi, üniforması yırtılmıştı.
"Nöbetçi hemşire! Acil müdahale!" diye bağırdı Ömer Faruk.
Hemen öne fırladım. Turan’ın yüzü acıdan kaskatı kesilmişti ama o çelik grisi gözleri hâlâ dimdik duruyordu. Onu hemen sedyeye oturtmaya çalıştım ama kolunu geri çekti.
"Gerek yok," dedi hırıltılı ve sert bir sesle. "Sadece sıyrık. Timin durumuna bakın."
"Binbaşım," dedim sesimi ciddileştirip doğrudan gözlerinin içine bakarak. "Bölükte herkese emir verebilirsiniz ama bu revirde komutan benim. Ya o koltuğa oturursunuz ya da Albayınızı arayıp görevi aksattığınızı söylerim."
Turan dişlerini sıktı. O buz gibi gri gözlerinden adeta kıvılcımlar saçılıyordu.
Sanki bir kelime daha söylesem üstüme atlayacaktı.
Birkaç saniye bana dik dik baktıktan sonra, çaresizce sedyeye oturdu.
Üstündekini kesip yarasını temizlemek için eğildiğimde aramızdaki mesafe sıfıra indi.
Kokumu hissettiğinde nefesinin kesildiğini anlasam da durmadım.
Tentürdiyotu bastırdığımda kaslı vücudu gerildi ama gıkı bile çıkmadı.
"Çok dikbaşlısınız Karaaslan," diye fısıldadı sadece ikimizin duyacağı bir sesle.
Pansumanı bitirip sargıyı sıkılaştırırken başımı kaldırdım. Gözlerimiz tekrar kilitlendi. Yüzümde o tanıdık, cilveli tebessüm belirdi:
"Siz de çok kuralcısınız Karasu... Ama alışsanız iyi edersiniz, çünkü bu revirde benim sözüm geçer."
Turan’ın gözlerindeki o buz tabakası ilk kez erir gibi oldu. Fırtına Timi dışarıda beklerken, o gece o küçücük revirde ikimiz de anladık: Bu askeriyede hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Bölüm etkileşimi
