19. bölüm · Albayın Kızı

19

Zeynep B.

Turan'dan

Beş ay.

Takvim yaprakları değişiyor, kışlanın üzerindeki mevsimler dönüyor, dağlardaki kar yerini kayalıkların sıcağına bırakıyordu. Ama benim için zaman, altı hafta süren o revir odasında, parmaklarımın arasında sıktığım o kâğıt parçasıyla birlikte durmuştu.

İnci gitmişti.

Arkasında ne bir iz, ne bir adres, ne de gözlerimin içine bakarak söylenmiş tek bir cümle bırakmıştı.

Sadece bir mektup... 'Beni affet Turan Karasu...' Her kelimesi zihnimde yankılanan, her kelimesi göğsümdeki dikişlerden daha çok canımı yakan birkaç satır yazı.

Gece yarısını çoktan geçmişti. Kışladaki çalışma odamın ışığı kapalıydı.

Masanın başında, karanlığın içinde tek başıma oturuyordum. Göğüs cebimdeki o katlanmış kağıt parçasını çıkarıp masanın üzerine koydum.

Parmaklarımın ucu kağıdın kenarlarında gezindi. Bir teröristin kurşunu, üzerime inen o ağır demir çubuklar, mağaradaki o karanlık işkenceler... Hiçbiri beni yıkamamıştı. Ama o incecik kağıt parçası, sırtımı yere getirmişti.

Kapı hafifçe vuruldu, yanıt vermemi beklemeden açıldı.

İçeri giren Kaan Binbaşı’ydı. Odanın karanlığına gözleri alışınca adımlarını masama doğru attı. Elindeki iki cam bardağı ve çay demliğini masanın kenarına bıraktı.

"Yine mi buradasın Karasu?" dedi Kaan, sesi her zamanki babacan ama bu kez yorgun tonuyla.

"Uyku tutmuyor Binbaşı," dedim, sesim pürüzlü ve kısıktı.

Kaan sandalyesini çekip karşıma oturdu. Çayları doldurdu, bardağın birini bana doğru uzattı. Masadaki kağıdı gördü ama hiçbir şey söylemedi. Gözlerini yüzümdeki o keskin, değişmeyen ifadeye sabitledi.

"Beş ay oldu Turan," dedi Kaan, derin bir nefes vererek. "İçindeki o fırtınayı biliyorum. Her operasyona en önde atılıyorsun, kurşunların üzerine yürüyorsun. Tim arkandan yetişmekten, seni o ateşin ortasından çekip almaktan helak oldu. Pamir bile korkuyor artık senin bu halinden."

"Görevimi yapıyorum Komutan," dedim kestirip atarak.

"Sen görevini yapmıyorsun Turan, sen kendini imha etmeye çalışıyorsun!" Kaan’ın sesi odanın sessizliğini delip geçti. Bardağı masaya sertçe bıraktı. "O kız gitti diye kendi canından vazgeçemezsin! Ben bu timin başındayım, senin o dağlarda merminin üzerine nasıl gözün kapalı koştuğunu görmüyor muyum sanıyorsun?"

Çenemi kenetledim. Gözlerimi masadaki karanlık noktaya diktim. "Ben onun için canımı vermeye hazırdım. O ise beni tek bir kalemde silip gitti. Yüzüme bakmaya bile tenezzül etmedi."

"Korktu Turan," dedi Kaan, sesi bu kez yumuşayarak. "O bir asker değil. O senin gibi dağlarda büyümedi. Senin gibi zorlu eğitimlerden geçmedi. Seni o ameliyat masasında yarılmış bir halde gördüğünde zihni gitti o kızın. Seni kaybetme korkusu onun aklını başından aldı."

"Ben de insandım Kaan," dedim, sesim ilk kez titreyerek. "Ben de korkuyordum. Ama ben onu bırakıp gitmedim."

Kaan başını salladı, ayağa kalkıp omzumu sıktı. "Kendini yakmayı bırak artık Turan. O kız nerede olursa olsun, senin bu halde olduğunu bilse kahrolur. Git ananın yanına. Birkaç gün izin yazdım sana. O kışladan çık, nefes al."

İzin kağıdını aldıktan iki gün sonra, baba ocağının kapısındaydım.

Kışlanın o gergin, barut kokan havasından sonra evin bahçesindeki ıhlamur kokusu genzimi yaktı. Kapıyı çalmaya elim gitmedi bir süre. Ardından yavaşça vurdum.

Kapı açıldığında karşımdaki annem vardı. Beni gördüğü an gözlerindeki o devasa özlem ve endişe dalgası yüzüne yansıdı. Üzerimdeki sivil kıyafetlere, yüzümdeki o çökmüş, gözlerinin altı morarmış halime baktı.

"Yavuz'um..." dedi annem, sesi titreyerek.

"Anne..." diyebildim sadece.

Hiçbir şey sormadı. Oğlunun ruhundaki o devasa harabeyi tek bir bakışta anladı. Kolumdan tutup beni içeri çekti. Salondaki koltuğa oturduğumda evin içindeki o tanıdık sıcaklık üzerime çöktü ama içimdeki buzları eritmeye yetmedi.

Akşam yemeğinden sonra evdekiler yavaş yavaş odalarına çekildi.

Annem salonda, koltuğa oturuyordu. Yanına gittim. Dizlerinin dibindeki halıya oturdum. Başımı dizine yaslayacak gibi oldum ama sonra annem elimi tutup kendi kucağına aldı. Beş aydır kimsenin dokunmadığı, nasır tutmuş ellerimi okşadı.

"Benim yiğit oğlum..." dedi annem, fısıltıyla. "Ne oldu sana böyle? O dağlar mı yordu seni, yoksa içindeki o saklı yara mı?"

Gözlerimi annemin yüzüne çeviremedim. Boğazıma dizilen o devasa düğüm nefesimi kesti.

"Canım acıyor anne," dedim. Beş aydır kimseye söyleyemediğim, gururuma yedirip dışarı vuramadığım o itiraf, annemin dizinin dibinde dudaklarımdan döküldü. "Çok canım acıyor."

Annem elimi daha sıkı tuttu, gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. "Anlat bana kurban olduğum. Anlat da yükün hafiflesin."

Başımı eğdim. Otuz iki yıllık koca adam, o heybetli binbaşı, annesinin dizlerine başını koydu. Annemin elleri saçlarımın arasında gezinirken, gözlerimden süzülen o sıcak yaşlar annemin eteteğine damladı. Beş aylık o çelikten maske tek bir anda paramparça oldu.

"Gitti anne..." dedim hıçkırığıma engel olamayarak. Sesim çocuksu bir çaresizlikle kısıldı. "Beni bıraktı gitti. Yaralarımı sardı, iyileşmemi bile beklemeden, bir kağıt parçası koydu önüme... Gitti."

Annem saçlarımı öptü, bağrına bastı başımı. "Ah benim dertli kuzum... Ah benim yaralı aslanım..."

"Ben onun için öldüm anne," dedim, yüzümü annemin dizine gömerek. "O mağarada her darbede onun yüzü geldi gözümün önüne. 'Yaşayacaksın Turan, İnci için döneceksin' dedim kendi kendime. Döndüm... Ama o yoktu. Yüzüme bakıp 'Bitti' bile diyemedi."

"Korkmuştur oğlum," dedi annem, gözyaşları saçlarıma düşerken. "O kızın gözlerindeki sevgiyi ben gördüm Yavuz. Sana bakarken gözlerinin içi titriyordu onun. Sevmeyen insan kaçmaz oğlum, canı yanmayan terk etmez. O kendi canının acısından kaçmıştır."

"Yansaydı anne..." dedim, başımı kaldırıp anneme ıslak gözlerimle bakarak. "Yansaydı da yanımda kalsaydı. Biz beraber yanardık. Beni böyle bir başıma, bu zifiri karanlıkta bırakmasaydı..."

Annem yüzümü iki elinin arasına aldı. Yanaklarımdaki yaşları başparmağıyla sildi. "Zaman oğlum... Zaman her şeyin ilacıdır derler ama yalan. Zaman sadece alıştırır. Eğer kaderinizde yazılıysa, o yollar yine kesişir. Sen sadece ayakta dur. O aslan gibi duruşunu bozma."

O gece annemin dizinde, bir çocuğun sığınacağı tek limanda saatlerce kaldım. İçimdeki yangın sönmedi, o mektubun açtığı yara kapanmadı. Ama ilk kez beş ay sonra, o karanlık kışla odasının dışında nefes aldığımı hissettim.

Yine de biliyordum... O şehre, İnci’nin ayak bastığı o topraklara kader bizi yeniden sürükleyecekti. Ve ben o gün geldiğinde, gözlerinin içine bakıp o soruları tek tek soracaktım.

O yokken yeğenim doğmuştu, ama ben acımdan doğru dürüst ona bile sevinememiştim.

Kendime her unuttum dediğimde o güzel sesi kulaklarımda çınlıyordu.

İtiraf etmek istemediğim şeyler tüm gerçekliğiyle yüzüme vuruyordu.

Canım gerçekten çok yanıyordu, hiç olmadığı kadar çok.

Kışlaya yeni gelen kadın komutanlardan biri benim ile ilgileniyordu, bazıları bir şans vermemi söylese bile ben nasıl yapacaktım ki?

Bir daha nasıl güvenecektim, nasıl aşık olacaktım.

İnci...

İnci'm...

Beni gerçekten neden bıraktım be güzelim?