Bölümler 30Şu an: 25
- 1 1978 kelime
- 2 21.459 kelime
- 3 31.117 kelime
- 4 41.533 kelime
- 5 5906 kelime
- 6 61.018 kelime
- 7 7712 kelime
- 8 81.792 kelime
- 9 91.167 kelime
- 10 10974 kelime
- 11 111.814 kelime
- 12 121.580 kelime
- 13 13986 kelime
- 14 141.040 kelime
- 15 151.026 kelime
- 16 161.509 kelime
- 17 171.827 kelime
- 18 181.500 kelime
- 19 19963 kelime
- 20 201.035 kelime
- 21 211.420 kelime
- 22 221.896 kelime
- 23 231.452 kelime
- 24 241.890 kelime
- 25 251.097 kelime · Okuduğun bölüm
- 26 261.358 kelime
- 27 27862 kelime
- 28 283.058 kelime
- 29 291.270 kelime
- 30 302.016 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kaan'dan
Kışlanın arka bahçesindeki çay ocağı, Fırtına ve Bora Timi’nin nadir sakin anlarından birine tanıklık ediyordu. Ama benim aklım da fikrim de hemen yanımda, elini tutmak için fırsat kolladığım Nur’daydı.
Nur aslında kardeşi Alparslan Yüzbaşı’yı ziyaret etmek bahanesiyle kışlaya gelmişti ama benim için bu ziyaret, çölde su bulmaktan farksızdı.
Alparslan’ın revir tarafında Melek’le atışmasını fırsat bildiğim an, Nur’un kolundan tuttuğum gibi onu çay ocağının arkasındaki tenha depoya doğru çektim. Nur hafifçe irkilip etrafa bakındı.
"Kaan! Ne yapıyorsun, Alp görecek şimdi! Valla ikimizi de içtimada bitirir!" dedi, yanakları anında al al olurken.
"Görsün Nur, valla umurumda değil," dedim, deponun kapısını arkamdan kapatıp onu belinden yakaladığım gibi duvara doğru çekerken.
Aramızdaki mesafe sıfırlandığında Nur’un nefesi kesildi. Gözlerindeki o heyecan ve hafif korku, içimdeki ateşi tamamen körükledi.
Ellerimi belinden yukarı, sırtına doğru kaydırdım. Eğilip dudaklarına sert, tutkulu ve nefessiz bırakan bir öpücük kondurdum. Nur önce hafifçe bocalasa da ellerini enseme dolayarak öpüşüme aynı yakıcılıkla karşılık verdi.
Dudaklarım çenesine, oradan boynundaki o hassas noktaya kaydığında hafifçe inledi. "Kaan... kışladayız, Alp her an gelebilir..." dedi, ama elleri saçlarımın arasında gezinmeye devam ediyordu.
"Nişanı daha fazla ertelemeyeceğiz Nur," dedim, pürüzlü ve arzu dolu bir sesle boynunu öperken. "Haftaya babanla konuşuyorum. Yeter, seni böyle gizli saklı öpmekten, kendi askerimden kaçmaktan yoruldum. Adını koyalım artık."
Nur gülümsedi, başını geriye atıp gözlerimin içine baktı. "Çok mu sabırsızız Binbaşım?"
"Senin için çıldırıyorum kızım ben, ne sabrı?" deyip dudaklarına tekrar kapandım. Ellerim elbisesinin kıvrımlarında gezinirken aramızdaki o çekim kışlanın tüm disiplin kurallarını yakıp yıkıyordu.
Defne’den
Çay ocağının ilerisindeki ağaçlık alanda, kimsenin bizi göremeyeceği o kuytu köşede Emre’yle yan yana duruyorduk. Bora Timi’nin görevi yeni bittiği için Emre’nin üzerindeki hücum yeleği bile hâlâ toz içindeydi.
"Çok gerginsin Defne," dedi Emre, elini uzatıp titreyen parmaklarımı tutarak. "İnci bir şey mi anladı yoksa?"
"Anlamadı Emre... Ama abimin halini görmüyor musun?" dedim, gözlerim dolarak.
Başımı onun sağlam göğsüne yasladım. Emre kollarını etrafıma sarıp beni kendine çekti.
Sakalları şakaklarıma batıyordu ama o sıcaklık içimdeki fırtınayı dindiriyordu. "Abim İnci’nin yüzüne bakarken ölüyor resmen. Yalan söylemek onu bitiriyor. Ya İnci bir gün her şeyi hatırlar ve abimi affetmezse?"
Emre eğilip dudaklarını alnıma bastırdı. Sonra çenemi tutup yüzümü kendine kaldırdı.
Bakışlarındaki o derin aşk ve sadakat içimi ısıttı. "Turan Komutan İnci için canını verdi Defne. O merminin önüne geçerken bile gözünü kırpmadı. İnci gerçeği öğrense de abinin onu ne kadar çok sevdiğini görecek. Sen şimdi bunları düşünüp kendini yıpratma."
Emre uzanıp dudaklarımdan uzun, tutkulu bir öpücük aldı.
O öpücükteki şefkat ve özlem içimdeki tüm korkuları bir anlığına yok etti. "Seni çok özledim," diye fısıldadı dudaklarımın üzerine.
"Ben de seni..." dedim, ellerimi hücum yeleğinin üzerinden beline dolayarak.
Pamir’den
Nöbet çıkışı kışlanın sivil lojman tarafına, Deniz’in evine geçtim. Teğmen olmanın getirdiği o yoğun nöbet temposundan sonra Deniz’in yanına kaçmak benim tek nefes alanımdı.
Kapıyı açtığı an onu belinden kavrayıp içeri çektim ve kapıyı ayağımla kapattım. Deniz, üzerindeki ince sabahlığıyla bana bakarken şaşkınlıkla kıkırdadı.
"Pamir? Bu saatte nasıl geldin?"
"Seni görmeden duramadım Deniz," dedim, sesimdeki arzuyu saklama gereği duymadan.
Onu koridordaki duvara yaslayıp sabahlığının kuşağını tek hamlede çözdüm.
Dudaklarımı boynuna, omuzlarına ve göğüs dekoltesine bastırırken ellerim vücudunda gezinmeye başladı.
Onu kucağıma alıp salondaki koltuğa yatırdım.
Tüm günün, kışlanın ve görevin stresi Deniz’in teninde eriyip gitti. Dudaklarımız tutkuyla birleşirken ikimiz de o yakıcı anda kaybolduk.
Alparslan’dan
Çay ocağının önündeki masada oturmuş çay içerken gözüm sürekli Melek’in üzerindeydi. Melek, timin yeni teğmenlerinden biriyle revir malzemeleri hakkında konuşuyordu. Çocuk Melek’e biraz fazla mı yakın duruyordu, bana mı öyle geliyordu?
Çay bardağını masaya öyle bir vurdum ki masadaki Barlas ve Korutürk sıçradı.
"Lan!" diye kükredim, ayağa kalkarak. "Bu çocuk kaşınıyor mu, bana mı öyle geliyor?"
Korutürk gözlerini devirdi. "Komutanım yapma gözünü seveyim, adam sadece revir defterini imzalıyor!"
"Bana ne defterden!" diyerek adımlarımı devasa bir hışımla Melek’in olduğu yöne kırdım. Yanlarına vardığımda çocuğu omzundan hafifçe geriye çekip aralarına girdim.
"Teğmen! Senin nöbet yerin neresi?" dedim, sesimi bilerek iki ton kalınlaştırarak.
Genç teğmen neye uğradığını şaşırıp selam durdu. "Nizamiye Komutanım!"
"Nizamiyede defter mi imzalanır ulan? Yürü, kaybol gözümün önünden!"
Çocuk hızla uzaklaşırken Melek ellerini beline koyup bana dik dik baktı. "Alparslan! Sen çıldırdın mı? Adam görevini yapıyordu!"
"Benim görevim de seni korumak Melek," dedim, ona doğru bir adım yaklaşıp sesimi sadece onun duyacağı bir tona indirerek. "Sana benden başka kimse öyle yakın duramaz. Kıskanıyorum, anladın mı? Çıldırtma beni."
Melek’in öfkesi o an eridi, dudaklarını ısırarak başını yana çevirdi.
"Ne gülüyorsun!"
Melek anlık sinirle tekrardan bana döndü.
"Abartmasan mı artık!? Her insanı böyle etrafımdan uzaklaştıramazsın."
Homurdanarak arkamı döndüğümde Melek’in kısık sesi kulağıma ilişti.
"Öküz, dağ öküzü. Ama romantik olanından."
Turan’dan
Günün karmaşası çekilip gece kışlaya çöktüğünde, ayaklarım beni annemin evine götürdü.
İnci babasının evinde mışıl mışıl uyuyordu ama benim göğsümün ortasındaki o kor ateş bir türlü sönmüyordu.
İçeri girdiğimde annem salonda elinde tesbihiyle oturuyordu. Beni gördüğü an yüzündeki o anne şefkatiyle ayağa kalktı. "Yavuz'um... Oğlum?"
Postalları çıkarıp salona yürüdüm. Hiçbir şey söyleyemedim.
O devasa, kışlada kasırgalar estiren komutan gitti; yerine annesinin kucağına sığınmak isteyen çaresiz bir çocuk geldi. Annemin dizlerinin dibine çöktüm, başımı onun kucağına bıraktım.
Annemin yaşlı, nasırlı elleri saçlarımın arasına girdi. "Aslanım..." dedi yumuşacık bir sesle. "Ne oldu sana? İnci iyileşmedi mi?"
"İyileşti anne..." dedim, sesim acıdan kısılarak. Başımı annemin dizine daha da bastırdım. "Bedenen iyileşti ama... ben bittim anne. Ben mahvoldum."
Annem saçlarımı okşamaya devam etti. "Anlat oğlum... Dök içini."
"Yüzüme bakıp 'sevgilim' diyor anne," dedim, gözlerimden süzülen yaşlar annemin fistanına damlarken.
"Bana bakarken gözlerinde o eski aşk var. Ama o aşk, benim kurduğum devasa bir yalanın üzerine kurulu. Bana 'biz hiç ayrılmadık değil mi?' diye soruyor. 'Düğünde elimi tutuyordun değil mi?' diyor. Ben de gözünün içine baka baka 'evet güzelim, hiç ayrılmadık' diyorum."
Hıçkırığım boğazımda düğümlendi. Annemin elini tutup kalbimin, o vurulduğum dikiş izinin üzerine koydum.
"İçim yanıyor anne... O kaçtığı sekiz ayı, benim yoğun bakımda yattığım günleri, bir buçuk yıllık o cehennemi silip attım hafızasından. Onu korumak için, o vicdan azabıyla mahvolmasın diye bir masal uydurdum. Ama her öptüğümde, her 'seni seviyorum' dediğinde o yalan bir bıçak gibi saplanıyor göğsüme. Bir gün hatırılarsa... O zaman ben ne yapacağım anne? Gerçeği öğrendiğinde benden nefret ederse ben nasıl yaşayacağım?"
Annem eğilip başımın üzerini uzun uzun öptü. Gözyaşlarının saçlarıma düştüğünü hissettim.
"Oğlum..." dedi annem, sesi titreyerek. "Sen o kızı yaşatmak için kendi canını ortaya koydun. O vurulduğun gün bile 'İnci’ye söylemeyin' diye yalvardın. Yalanın günahtır evet, ama senin yalanın kötülükten değil, merhametten, aşktan doğdu. İnci bir gün hatırlarsa... O gözlerindeki sevgiyi değil, senin onun için neleri göze aldığını görecek. Sen Allah’a sığın oğlum. O sevda çamurda kalmaz."
Annemin kucağında, onun duaları ve saçlarımı okşayan elleri arasında içimdeki o fırtına biraz olsun dindi.
Ama biliyordum; bu masal ne kadar sürerse sürsün, gecenin sonunda yine o gerçekle yüzleşecek olan bendim.
Ama olsun, en azından İnci'm mutluydu...
Bölüm etkileşimi
