8. bölüm · Albayın Kızı
8
Güneş İnci’den
Askeri hastanenin 3. katındaki Özel Servis koridoru, günün ilk ışıklarıyla birlikte hafif bir hareketliliğe bürünmüştü.
İki gün önceki o kanlı gecenin, çığlıkların ve ameliyathane kapısındaki o çaresiz bekleyişin yerini; ağır bir sessizlik almıştı.
Turan ve Korutürk hayati tehlikeyi atlatmış, yoğun bakımdan çıkarılarak yan yana iki yatağın bulunduğu geniş asker hasta odasına alınmışlardı.
Elimdeki pansuman tepsisi, derece ve tansiyon aletleriyle odanın kapısının önüne geldiğimde derin bir nefes aldım.
Siyah saçlarımı arkada sıkı bir atkuyruğu yapmış, üzerime lekesiz beyaz önlüğümü giymiştim.
Lekeli olan önlüğe bakamadım, üstünde Turan'ın kanı vardı...
Ama göğsümün sol tarafında, Turan’ın o gece elimi sıkan kanlı parmaklarının izi hâlâ sıcak gibiydi.
Kapıyı hafifçe tıklatıp içeri adım attım.
Gördüğüm manzara karşısında kaşlarım anında çatıldı.
Turan Binbaşı, üzerinde serum hortumları ve göğsünü sarıp sarmalayan sargı bezleriyle yatakta yatıyor olması gerekirken; ayaktaydı.
Bu adam beni çıldırtacak!
Üstelik yarım yamalak giymeye çalıştığı askeri kamuflaj pantolonunun düğmesini iliklemekle meşguldü.
Karın bölgesindeki dikişler yüzünden yüzü acıyla kasılıyor, şakaklarından ter süzülüyordu ama çelik grisi gözlerindeki o dik kafalı, kuralcı ifade bir milim bile geri adım atmıyordu.
Ne kadar yaş olarak benden büyük olsada şu haraketlerine anlam veremiyordum.
Yan yataktaki Korutürk ise bacağı askıda olmasına rağmen Turan’a bakıp sırıtıyordu. "Komutanım, valla hemşire komutanımız sizi böyle görürse bu sefer vurulduğunuz mermiden daha ağır konuşur, benden söylemesi."
#soylekorkuverceninsanlara
"Kapa çeneni Korutürk," dedi Turan, pürüzlü ve kısılan sesiyle. "Hastanede yatıp vakit kaybedemem. Kaan Doğan kışlada tahkikatı yürütüyor, timin başında durmam lazım."
Korutürk konuşmak için tam ağzını açmıştı ki odaya hızlı adımlarla girip,
"O kışlaya adım atmadan önce benden geçmeniz gerektiğini unuttunuz galiba, Binbaşım!"
Sesim odada bir kırbaç gibi yankılandığında ikisi de aynı anda kapıya döndü.
Turan’ın gözleri benimle buluştuğunda elindeki kamuflaj ceket askıda kaldı. Çelik grisi irislerinde anlık bir şaşkınlık, ardından o tanıdık, derin ve savunmasız parıltı geçti.
Hızla yanına adımladım. Elimdeki tepsiyi komodinin üzerine sertçe bıraktım. "Ne yaptığınızı sanıyorsunuz siz? Ameliyattan çıkalı daha kırk sekiz saat bile olmadı! Göğsünüzdeki mermi akciğerinizi sıyırdı, karnınızda dikişler var! Yırtacaksınız hepsini!"
"Hemşire Hanım..." dedi Turan, sesine o asker disiplinini vermeye çalışarak ama gözlerindeki yorgunluk onu ele veriyordu.
"Benim ayakta durmam lazım. Yatakta yatmak bana göre değil."
"Burası kışla değil, Tugay Komutanlığı hiç değil!" dedim, göğsüne doğru bir adım atıp gözlerinin tam içine bakarak.
Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, nefesindeki hafif sargı bezi ve tentürdiyot kokusunu hissedebiliyordum. "Burası benim alanım. Ve bu odada emri siz değil, ben veririm Binbaşım. Şimdi derhal o yatağa oturuyorsunuz."
Korutürk arkadan sessizce bir "Oooo..." çekti ama benim attığım sert bakışla anında öksürük krizine girmiş gibi yaptı.
Turan bana baktı. O koskoca, bölgeyi titreten Fırtına Tim Komutanı, karşımda bir an olsun duraksadı.
Çene kasları seyirdi, ardından derin ve pes etmiş bir nefes vererek yatağın kenarına ilişti. "Çok sertsiniz Hemşire Hanım," dedi kısık bir sesle.
"Gerektiğinde nasıl olmam gerekiyorsa öyleyim," dedim sesimi biraz yumuşatarak.
Yanına yaklaştım, eldivenlerimi takıp sargı bezlerini kontrol etmeye başladım.
Eğildiğimde saçlarımdan süzülen şampuan kokusu onun yüzüne çarptı. Turan’ın bakışlarının yüzümde, dudaklarımda ve ardından kirpiklerimde gezindiğini hissedebiliyordum.
"Teşekkür ederim," dedi birden, fısıltı gibi bir sesle.
Pansuman makasını tutan elim havada kaldı.
Neden?
Başımı kaldırıp gözlerine baktım. "Ne için?"
"O gece..." dedi, gözleri derinleşerek. "Hastaneye getirildiğimde... Sesini duydum. 'Benden izin almadan ölemezsin' dedin. O ses olmasaydı... karanlık çok çekiciydi Güneş."
Göğsüm sıkıştı. Adımı ilk kez bu kadar yalın, bu kadar içten fısıldamıştı. Tam bir şey söyleyecekken kapı aniden açıldı.
İçeriye Alparslan ve Melek girdi. Alparslan’ın elinde bir buket gösterişsiz çiçek ve bir torba elma vardı.
Melek ise elindeki hemşire dosyasıyla içeri girer girmez gözlerini Alparslan’dan kaçırmaya çalışıyordu.
Diğer tim üyeleri daha sonra gelecektir diye düşünerek pansumana devam ettim.
"Devrelerim! Komutanım!" dedi Alparslan neşeyle, odaya girip esas duruşa geçerek. "Ulan Korutürk, bacağın askıda ama keyfin yerinde maşallah! Komutanım siz nasılsınız?"
"İyiyim Alparslan, uzatma," dedi Turan hafifçe tebessüm ederek.
#buadamhepboylemiya
Alparslan torbayı masaya bırakıp Korutürk’ün yanına geçti, omzuna vurdu. "Oğlum vuran teröriste acıdım valla, senin o çene kemiğine gelse mermi sekip adama geri dönerdi!"
Korutürk güldü. "Sana da merhaba Alparslan. Bakıyorum da odaya girerken gözün hemşire hanımdan başkasını görmedi ama?"
İçimden yuh çekmiştim,
Alparslan bir anda duraksadı. Yanaklarına hafif bir kızıllık oturdu, öksürerek üniformasının yakasını düzeltti. Melek ise dosyayı göğsüne bastırmış, gözlerini odanın köşesindeki serum askısına dikmişti.
"Şey... Ben Korutürk Astsubay'ın ağrı kesici dozunu kontrol etmeye gelmiştim," dedi Melek hızlı hızlı konuşarak. "Alparslan Üsteğmenim, siz de hastayı çok yormayın lütfen."
Alparslan Melek’e doğru bir adım attı. Aralarındaki o gözle görülür ama söze dökülmeyen çekim odadaki tüm havayı bir anda değiştirdi. "Merak etmeyin Melek Hemşire... Ben hasta yakını ve tim komutanı yardımcısı olarak kurallara uyarım. Sizin kurallarınıza özellikle."
Burada ne dönüyor!
Melek'e öldürücü bakışlar atıyor, Turan'ın pansumanını bitiriyordum.
Melek’in kirpikleri titredi, hafifçe başını sallayıp "İyi... iyi edersiniz," diye fısıldadı ve bana bakıp hızlı adımlarla odadan dışarı çıktı.
Alparslan onun arkasından bakarken Korutürk yatakta bacağını oynatıp sırıttı. "Üsteğmenim, vurulan biziz ama kalbinden vurulan sensin gibi duruyor, ne dersin?"
"Kes sesini Korutürk, yoksa o askıdaki bacağını diğer tarafa çeviririm!" dedi Alparslan gülerek ama gözleri hâlâ kapıdaydı.
Turan varlığını fark ettirmek adına sertçe öksürdü.
Atmosfer anında dağılırken istekler üzerine Alparlan'ı odadan çıkartıp işime geri döndüm.
Odada yaşanan o hafif havanın aksine, öğleden sonra kışla ve hastane bahçesi kapkara bir hüzne büründü.
Bora Timi’nden şehit düşen Teğmen Ali için tören alanı hazırlanmıştı.
Türk bayrağına sarılı tabut, yüksek bir platformun üzerine konulmuştu. Bahçede yüzlerce asker, rütbeliler, şehidin gözü yaşlı ailesi ve mülki amirler toplanmıştı.
Turan ve Korutürk’e "Yatmanız gerekiyor" diye yalvarmıştım ama dinlememişlerdi.
Gerçi ben olsam, bende giderdim.
Turan, göğsündeki ve karnındaki o ağır yaralara rağmen askeri tören üniformalarını giymiş, şapkasını takmış şekilde alanda duruyordu.
Yüzü kireç gibi beyazdı, her nefes alışında ne kadar büyük bir acı çektiğini adımlarından anlıyordum ama dimdik duruyordu.
Korutürk ise bir koltuk değneğine dayanmış, Alparslan’ın desteğiyle sıraya geçmişti.
Ben ve Melek, protokolden biraz geride, sağlık ekibiyle birlikte hazır bekliyorduk.
O yürek yakan Şehit Marşı çalmaya başladığında bahçedeki herkes tek bir vücut gibi selam durdu.
Şehit Teğmen Ali’nin annesinin attığı o feryat, gökyüzünü yardı geçti: "Ali’m! Kınalı kuzum! Böyle mi gelecektin eve?!"
Turan’ın çene kemiklerinin kasıldığını, yumruklarını sıktığını gördüm. Şehit askerin babası metanetle durmaya çalışıyor ama gözyaşları sakallarına süzülüyordu.
Diğer yandan eşi ve o minicik daha 1 yaşındaki kızı sessizce gözyaşı döküyordu.
Annesi kızına senin baban artık bir melek, gittiği yerde bizi korumaya devam edecek gibi sözler söyleyerek kızını rahatlatmaya çalışıyordu.
Turan ve Bora Tim Komutanı Kaan Doğan Binbaşı yan yana duruyorlardı.
İki dev gibi adam, gözlerinde biriken o ağır vicdan azabıyla tabuta bakıyorlardı. Bir komutan için en büyük yük, emrindeki fidanı toprağa vermekti.
Turan’ın gözlerinden tek bir damla yaş süzüldü.
O buz gibi, sarsılmaz adama baktıkça içimdeki bir şeyler kırıldı. Onu sadece bir asker, bir komutan olarak değil; o omuzlardaki devasa yükü taşıyan yaralı bir adam olarak görüyordum artık.
İçimden Turan’a öyle sıkı sarılmak geliyordu ki.
Tören bittiğinde, cenaze arabası ağır ağır alandan ayrıldı. Kalabalık dağılmaya başladığında Turan’ın hafifçe sendelediğini fark ettim.
Hızla yanına koştum. "Turan!"
Koluna girdim. Bu kez beni geri itmedi. Ağır bedeninin yükünü hafifçe bana verdi. "İyiyim... İyiyim Teğmenim," dedi ama sesi fısıltıdan ibaretti.
"Değilsiniz," dedim gözlerim dola dola. "Gidelim hemen."
Pamir ve Ömer yanıma gelip Turan’ın kollarına girdi.
Revire doğru geçtiğimizde pansumanlarını ve ağrı kesicisini yapmıştım.
🔒
Akşamın karanlığı çöktüğünde Turan odasındaki yatağa uzanmış, serumu yeniden takılmıştı.
Ben pansumanını yenilerken kapı çalındı ve içeri Bora Tim Komutanı Binbaşı Kaan Doğan girdi.
Kaan Doğan’ın elinde koyu kırmızı renkli, üzerinde "GİZLİ" ibaresi bulunan kalın bir dosya vardı. Yüzü son derece ciddiydi.
"Turan," dedi Kaan Doğan, odadaki bana kısa bir bakış atıp ardından Turan’a dönerek.
"Operasyon bölgesinde öldürülen teröristlerin üzerindeki dijital materyaller ve telsiz kestirmeleri çözüldü. İstihbarat raporu geldi."
Turan doğrulmaya çalıştı. "Ne var dosyada Kaan?"
Kaan Doğan dosyayı açtı. "Bize sızan grup yalnız değilmiş. Sınır hattında yıllardır varlığını sürdüren hücresel bir yapı. Ve bu yapının başındaki terör elebaşları, 26 yıl önceki o kalleş saldırıyı düzenleyen hücreyle doğrudan bağlantılı çıktı."
Sözler bir an odanın içinde asılı kaldı. Elimizdeki tentürdiyotlu pamuk duraksadı. Başımı kaldırıp Kaan Doğan’a baktım.
"26 yıl önceki mi?" dedim, sesimin titremesini engelleyemeyerek.
Kaan Doğan gözlerini hüzünle bana çevirdi. "Güneş Hemşire... Biliyorum senin için açması zor bir yara. Henüz üç aylık bir bebekken, anne sevgisinden mahrum bırakıldığın o kara gün... Polis memuru şehit annenin, görev başındayken hedef alındığı o kahpe terör saldırısı. Dosyadaki terör hücresi, tam olarak anneni şehit eden kanlı şebekenin uzantısı çıktı."
Dünya bir anlığına ekseninden kaydı.
26 yıl... Tam 26 yıldır fotoğrafına bakıp kokusunu hayal etmeye çalıştığım, üç aylık bir bebekken kucağından sökülüp alındığım şehit polis annem...
Gözlerim doldu, ellerim zangır zangır titremeye başladı. Yıllardır içimde büyüyen o eksiklik, annesizlik, o fotoğraf karelerine sarılarak ağladığım geceler... Hepsi birer birer gözümün önünden geçti. Ben 26 yaşıma gelmiştim ama ruhumun bir yarısı hâlâ o üç aylık kundaktaki bebekti.
Turan yatakta hızla doğruldu, acısını tamamen unutup bana uzandı. "Güneş..."
Dosyaya bakamadım. Arkamı dönüp odadan hızla çıktım.
"Güneş!" Turan’ın arkamdan bağırdığını duydum ama duramadım.
Hastanenin arka bahçesine çıktığımda dışarıda bardaktan boşanırcasına bir yağmur yağıyordu. Kasvetli gökyüzü sanki içimdeki fırtınaya eşlik ediyordu.
Önlüğümü ve üniformamı ıslatan o buz gibi yağmur damlalarına aldırış etmeden bahçedeki kamelyaya doğru yürüdüm. Dizlerimin bağı çözüldü, ahşap bankın üzerine çöktüm. Yüzümü ellerimin arasına alarak ağlamaya başladım.
"Güneş!"
Yağmurun sesi arasından o sert ama endişeli sesi duydum.
Başımı kaldırdığımda Turan’ı gördüm. Üzerinde sadece siyah bir tişört ve kamuflaj pantolonu vardı.
Serumunu söküp atmış, yarasına aldırış etmeden, yağmurun altında bana doğru koşar adım geliyordu. Tişörtünün karın bölgesinden kanın kırmızı lekesi yağmurla birlikte süzülmeye başlamıştı bile.
"Turan! Çıldırdın mı sen?!" diye bağırdım sesim ağlamaktan çatlayarak. "Dikişlerin patlıyor! Neden geldin?!"
Turan kamelyanın altına girdi. Su içinde kalmıştı. Yüzünden yağmur damlaları süzülüyordu. Yanıma gelip önümde diz çöktü.
O heybetli, dev gibi Binbaşı... Önümde, ıslak ahşap zeminde dizlerinin üzerindeydi.
"Sen buradayken ben o odada duramam," dedi, sesi yağmuru bastıracak kadar güçlü ve tutkuluydu.
"Annemi..." dedim hıçkırıklarımın arasından.
"Ben üç aylıkken kopardılar onu benden Turan... Yüzünü bile hatırlayamadığım, kokusunu bile bilemediğim şehit annemin katilleri hâlâ aynı kalleşlikle vuruyor bizi! Teğmen Ali’yi de şehit ettiler..."
Turan iri, nasırlı ve sıcak ellerini uzatıp buz gibi olan yanaklarımı kavradı. Yağmur damlalarını ve gözyaşlarımı parmak uçlarıyla sildi. Çelik grisi gözlerinde daha önce hiç görmediğim kadar devasa bir yemin, bir adanmışlık vardı.
"Bana bak Güneş," dedi, gözlerimin içine bakarak. "Bana bak..."
Gözlerimi onun çelik grisine diktim.
"Annenin kanı da, Teğmenimiz Ali’nin kanı da yerde kalmayacak," dedi fısıltı kadar yakın ama bir dağ kadar sarsılmaz bir sesle.
"O şerefsizlerin kökünü kazımadan, o dağları onlara mezar etmeden bana nefes almak haram olsun. Sana söz veriyorum... Annenin de Ali’nin de hesabı sorulacak."
Gözlerimden yeni bir yaş süzüldü. Artık dayanamadım.
26 yıldır içimde taşıdığım o annesizlik yetimliği ve Turan’ı kaybetme korkusu birleşti. Öne doğru atılıp kollarımı onun boynuna doladım. Başımı onun sıcak, geniş göğsüne gömdüm.
Turan bir an duraksadı. Yarasının acısıyla hafifçe nefesi kesildi ama hiç tereddüt etmeden kollarını belime doladı. Beni kendine doğru çekti, göğsüne bastırdı. Yağmur dışarıda dünyayı yıkarken, biz o kamelyanın altında, birbirimizin sığınağı olmuştuk.
Turan dudaklarını saçlarımın arasına bastırdı. "Buradayım..." diye fısıldadı kulağıma. "Güneş’im... Buradayım, bırakmayacağım seni."
Teşekkür ederim Turan, hiçbir şeyimken herşeyim olduğun için sana çok teşekkür ederim.
