26. bölüm · Albayın Kızı
26
Kışlanın koridorlarına sinen o tanıdık ama bir o kadar da yabancı dezenfektan kokusu, şakaklarıma saplanan hafif bir sızıyla birlikte genzimi dolduruyordu.
Kazadan sonra eve kapanmak beni günden güne daha çok boğduğu için bugün Babam ve Turan’ın tüm "evde kal, dinlen" ısrarlarını geri çevirmiş, revirdeki masamın başına geçmiştim.
Öğlene doğru nizamiye kapısından gelen acil siren sesiyle revir bir anda hareketlendi.
Eğitim alanından getirilen erlerden birinin bacağında derin bir doku zedelenmesi ve atardamar baskısı vardı. Nöbetçi doktor kışla dışındaki bir toplantıda olduğu için müdahale tamamen bana ve Melek'e kalmıştı.
Er acıyla inlerken bacağındaki kanamayı durdurmak için turnikeyi sıkılaştırdım. Parmaklarım kendi iradesiyle, hiç düşünmeden hareket etmeye başladı.
Zihnimde tek bir teorik bilgi aramadan neşter altındaki damarı komprese edip komplikasyonu önleyecek olan ileri evre vasküler dikiş tekniğini uygulamaya başladım.
Parmaklarım inanılmaz bir sürat ve profesyonellikle çalışıyordu. Bacağa dikişi atıp kanamayı tamamen durdurduğumda Melek gözleri büyümüş bir halde bana bakıyordu.
"İnci..." dedi Melek, sesi şaşkınlıkla titreyerek.
"Sen... Sen bu müdahaleyi nerede öğrendin? Bu uzmanlık gerektiren bir cerrahi asistan dikişi. Kışladaki rutin eğitimlerde bunu hiç pratik etmemiştik ki?"
Elimdeki penseti tepsiye bırakırken donup kaldım. Bacaklarımdaki dermanın çekildiğini hissettim.
Gerçekten de... Ben bu tekniği nerede öğrenmiştim?
Gözlerimin önüne bir anlığına devasa, beyaz, soğuk bir ameliyathane görüntüsü geldi.
Kışla revirine hiç benzemeyen, arkada monitörlerin bipleme seslerinin yankılandığı, yoğun bakım kokan bir yer... Zihnimdeki o sis perdesinin arkasından acı bir siren sesi geçti.
"Ben..." diye fısıldadım, şakaklarımı tutarak. "Ben... bir kitapta okumuştum herhalde Melek. Kas hafızası işte..."
Melek’in yüzündeki renk bir anda çekildi. Gözlerini benden kaçırıp "Ben... gidip dışarıdan steril sargı bezi alayım" diyerek hızla revirden dışarı attı kendini.
Sırtımı soğuk duvara dayadım. Kalbim göğsümün ortasında patlayacak gibi atıyordu. Ben hafızamı kaybettiğim o dönemde neredeydim?
Kaan’dan
Çay ocağının arkasındaki malzeme deposunun gölgeliğinde, Nur’u duvarla kendi bedenim arasına almıştım.
Nur, adliyedeki o sert, tavizsiz savcı kimliğini kışlanın bu tenha köşesinde tamamen bir kenara bırakmış; ellerini boynuma dolamıştı.
Binbaşı rütbemin getirdiği o ağır sorumluluk, Nur’un dudakları dudaklarıma değdiği an buharlaşıp gidiyordu.
"Kaan..." dedi Nur, nefes nefese. Yeşil gözlerindeki o zeka ve dik duruş beni kendimden alıyordu. "Kışlanın ortasındayız, kardeşimin mekanındayız. Alparslan bir görse ikimizi de yakar."
"Görsün Nur," dedim, çenesini tutup dudaklarına sert, arzu dolu bir öpücük daha kondururken.
"Sen benim ablam değilsin, Alparslan senin küçük kardeşin. Bir Binbaşı olarak Yüzbaşı kardeşinden izin alacak değilim herhalde. Birkaç güne babanın karşısına geçiyorum. Bu gizli saklı hallere son vereceğiz."
Nur hafifçe kıkırdadı, o asil ve kendinden emin tavrıyla başını geriye attı.
"Çok özgüvenliyiz bakıyorum da Binbaşım? Alparslan’ın o korumacı damarı tutarsa rütbe dinlemez, biliyorsun değil mi?"
"Seni sevdiğimi tüm dünyaya haykırırım, Alparslan’a mı takılacağım?" deyip belinden çekerek onu kendime daha da bastırdım.
Tam o sırada deponun kapısı devasa bir gürültüyle açıldı.
"NE OLUYOR LAN BURADA?!"
Alparslan Yüzbaşı kapının eşiğinde kalıbıyla belirdi.
Gözleri adeta ateş saçıyordu. Nur’u benim kollarımda, beni de ablasının beline sarılmış halde gördüğü an beyninden vurulmuşa döndü.
Karşısındaki kişi rütbece üstü olan Binbaşı Kaan dahi olsa, ablasını ve komutanını bu halde görmek askeri disiplinini bir anlığına sıfırladı.
"Alparslan?" dedi Nur, sesindeki o soğukkanlı savcı tonunu anında geri kazanarak. Hiç geri adım atmadı, dimdik durdu.
"Abla... Siz... Siz ne yapıyorsunuz?" dedi Alparslan, sesi öfkeden ve şaşkınlıktan kısılarak. Bana doğru tehditkar bir adım attı. "Kaan Binbaşım... Siz benim ablamla... Arkamdan mı iş çeviriyordunuz?!"
Araya girip Nur’un önüne geçtim. "Sakin ol Yüzbaşı! Usulüne göre konuş! Nur ile birbirimizi seviyoruz, kimseden bir şey sakladığımız yok. Yakında adını koyacağız."
"Ne saklamaması Binbaşım?!" diye bağırdı Alparslan, rütbe farkına rağmen öfkesini bastıramayarak. "Kışlanın deposunda ablamı öpüyorsunuz! Abla sen de mi buna izin veriyorsun?!"
Nur kaşlarını çattı, bir adım öne çıkıp Alparslan’ın karşısına dikildi. "Alp! Haddini bil! Karşında çocuk yok, ben senin ablanım! Kimi seveceğimi, kiminle olacağımı sana mı soracağım? Kendine gel! Bu senin ilişkin değil, bizim ilişkimiz."
Gürültüyü duyan Barlas, Korutürk ve Pamir koşarak depoya daldılar.
Alparslan’ın komutanına ve ablasına karşı yükseldiğini görünce neye uğradıklarını şaşırdılar.
"Komutanım, Yüzbaşım ne oluyor?" dedi Pamir şaşkınlıkla.
O sırada çay ocağının oradan geçen Turan ve kışlanın komutanı Albay Halil İbrahim bağrışmaları duyup hızla içeri girdiler. Albay Halil İbrahim’in gür ve otoriter sesi depoda yankılandı.
"NE OLUYOR BURADA?! ALPARSLAN! KAAN! BU NE TERBİYESİZLİK?!"
Herkes bir anda çakı gibi esas duruşa geçti. Alparslan hırsından dudaklarını ısırıyordu.
Turan’dan
Albay Halil İbrahim tam Alparslan ve Kaan’a hesap sormak için ağzını açmıştı ki...
Cümlesi patlayan devasa bir bombanın gürültüsüyle yarıda kaldı.
BOOM!
Kışlanın nizamiyesinde gerçekleşen patlamanın basıncıyla deponun camları ve çevredeki binaların çerçeveleri içeriye doğru patladı. Zemin ayaklarımızın altından kaydı.
Daha ne olduğunu anlayamadan, kışlanın dört bir yanından otomatik silah sesleri yükselmeye başladı. Dışarıdan Doçka ve Kalaşnikof mermileri binaların beton duvarlarını kalbura çeviriyordu.
"BASKIN! BASKIN VAR!" diye bağırdı nizamiyedeki nöbetçi er.
"Aşağıya! Herkes mevzi alsın!" diye kükredim, belimdeki Glock'u çekerek.
Albay Halil İbrahim yaşının getirdiği tecrübeyle anında belindeki tabancasını çıkardı.
Alparslan ve Kaan aralarındaki kişisel mevzuyu tek bir saniyede unutup profesyonel birer makineye dönüştüler.
Nur ise bir savcıya yakışır soğukkanlılıkla duvar dibinde emniyetli bölgeye çekildi.
Kışlanın ortasına çıktığımızda tam anlamıyla bir cehennem sıcağının ve kaosun ortasındaydık.
Sis bombaları ortalığı kaplamıştı, terörist bir grup ana binayı ve revir tarafını çapraz ateşe tutuyordu.
"Fırtına ve Bora Timi! Reviri emniyete alın!" diye bağırdım telsize. "İnci... İnci revirde!"
Aklımı yitirecektim. İnci oradaydı!
Bahçeye çıktığımız an üzerimize kurşun yağmuru başladı.
Barlas ve Serdar bahçedeki beton siperlerin arkasına yatarak ateşe karşılık vermeye başladılar.
Tam o sırada binanın çatısından atılan bir roketatar, Serdar ve Barlas’ın bulunduğu siperin hemen yanına düştü.
PATLAMA!
Alev topu ve taş parçaları havada uçuştu. Barlas patlamanın şiddetiyle geriye doğru savrulup yere çakıldı.
Karnına saplanan şarapnelle kamuflajı anında kızıla boyandı.
Serdar ise bacağından ve omzundan ağır yaralanmıştı, yerde acı içinde kıvranarak ateşe devam etmeye çalışıyordu.
"BARLAS! SERDAR!" diye bağırdı Korutürk, vurulan arkadaşlarına doğru baskı ateşi açarak.
Kaan Binbaşı ve Pamir, vurulan askerleri çatışma altından geriye çekmek için hamle yaptılar.
Albay Halil İbrahim, "Geri adım atmak yok! Nizamiyeyi temizleyin!" diyerek öne atıldı. Ancak binanın köşesinden sıyrılan bir mermi Albay’ı hedef aldı.
"KOMUTANIM!" diye bağırdım.
Albay Halil İbrahim göğsüne ve omzuna aldığı ağır mermi darbeleriyle geriye doğru devrildi. Beyaz saçları kan içinde kalmıştı.
"BABAA!"
Arkamdan yükselen o çığlıkla kanım dondu.
İnci... Revirden dışarı fırlamıştı.
Melek onu tutmaya çalışıyordu ama İnci babasının yere yığıldığını gördüğü an dünyayı unutmuştu. Mermiler başının üzerinden vızıldayarak geçerken, tozun ve dumanın arasından babasına doğru koşmaya başladı.
"İNCİ! DUR! YERE YAT!" diye avazım çıktığı kadar bağırdım.
Kendi canımı tamamen hiçe sayarak siperden fırladım. Üzerime yağan mermilere aldırmadan koşup İnci’yi belinden yakaladığım gibi yere, duvar dibine doğru çektim.
Onu göğsümün altına alıp kendi bedenimle üzerini kapattım. Bir mermi sırtımı sıyırıp arkamızdaki tuğlayı patlattı.
"Turan! Babam... Babam vuruldu!" diye ağlıyordu İnci. Yüzü duman ve gözyaşı içindeydi. "Bırak beni, babama gitmem lazım!"
"Sakin ol güzelim! Yanımdasın, buradayım!" dedim, yüzünü ellerimin arasına alıp gözlerinin içine bakarak. "Babana bakacağız, söz veriyorum!"
Alparslan ve Kaan, Albay Halil İbrahim’in gövdesini baskı ateşi altında sürükleyerek bizim olduğumuz duvar dibine kadar getirdiler.
Albay’ın bilinci kapanmak üzereydi, ağzından kan geliyordu.
"Baba... Baba bak bana!" diye haykırdı İnci. Parmakları babasının göğsündeki yarayı bastırmaya çalışırken titriyordu.
İşte o an... O cehennemin ortasında, mermiler tepemizde uçuşurken İnci’nin gözlerindeki o sis perdesi, geçirdiği o büyük şok ve kan kokusuyla bir anda aralandı.
Gözleri babasının kanlı göğsünden benim sırtımdaki o kurşun yarasına kaydı.
Zihnindeki tüm o bastırılmış anılar, Bursa'daki o hastane günleri, kaçışı, benim yoğun bakımda yattığım anlar bir volkan gibi patladı.
İnci’nin bakışları değişti.
Bana baktı. Ama bu bakış, az önceki hafızasını kaybetmiş kızın bakışı değildi. Bu bakış, her şeyi ama HER ŞEYİ hatırlayan bir kadının bakışıydı.
"Turan..." dedi İnci. Sesi mermilerin gürültüsü arasında inanılmaz derecede soğuk, kırgın ve net çıktı. "Sen... Sen beni kandırdın."
Göğsüme bir mermi saplansaydı bu kadar canım yanmazdı.
"İnci..." diyebildim sadece.
"Ben seni bıraktım..." dedi İnci, gözyaşları kanlı yanaklarından aşağı süzülürken. "Ben Bursa’daydım... Sen benim yüzümden vuruldun. Bana yalan söyledin Turan! Hepiniz bana yalan söylediniz!"
Çatışma dışarıda tüm şiddetiyle sürerken, Albay Halil İbrahim kollarımızın arasında yaşam mücadelesi veriyor, Barlas ve Serdar kan kaybediyordu.
Ve benim kurduğum o devasa yalan masalı, bu kanlı cehennemin ortasında tamamen küle dönüyordu.
Arkadaşlaarr öncelikle şunu söylemek istiyorum içerisinde asker ve hemşire olan kurguları yazmak fazla zor birşey.
Bir daha böyle birşey yapmak istediğimi sanmıyorum çünkü sürekli bir araştırma; şu durum olursa ne yapılır, böyle bir sahnede hangi terimler kullanılır.
Bu nedir, şu nasıldır sürekli bir araştırma çabası ve aşırı zor, aşırı sıkıcı.
Yani bunları söylemek şööyle bir içimden geldi ne diyim🥲🪩🌟🫶🏻💐
Sevildiniiiiizzz
