4. bölüm · Albayın Kızı
4
"Cidden benim de gelmem gerekiyor mu?"
Oflayarak bu soruyu onuncuya soran Melek'e döndüm.
"Evet Melek, evet. Ben sana bütün gün ne anlattım? Binbaşıyla aynı çatı altında tek kalamam."
Melek şaşkınlıkla yüzüme baktı.
"Kızım ne tek kalması. Annesi, babası, ablası, kardeşi herkes geliyor."
"Melek!"
Melek gözlerini kaçırarak, "Tamam, tamam geliyorum."
Memnuniyetle gülümsedim.
Arabaya binip eve doğru sürmeye başladım.
Eve vardığımızda Melek'e dolaptan rahat kıyafetler verdim, üstümüzü değiştirip mutfağa geçtik.
Soslu tavuk hazırlamak için buzdolabından tavukları çıkarttım.
"Melek, tavukları doğrar mısın?"
Ete dokunamıyordum, bu yüzden Melek yapacaktı.
Melek tavukları doğrarken bende börek için malzemeleri çıkarttım.
Böreğin harcını hazırladıktan sonra kat kat dizip üzerine de sodalı sosumu döktüm.
Börek fırında pişerken tatlı için bir kap alıp trileçe yapmaya başladım.
Melek ise tavukları hazırlamıştı.
Salata ve mezeleri de hazırladığımda Melek çorba ve pilavı hazırlamıştı.
Birbirimize gururla bakıp, "Helal be bize."
Dediğimizde zil çaldı.
Melek kapıyı açmaya gittiğinde masayı hazırlamaya başladım.
"Oo güzelliklerim, döktürmüşsünüz."
Babama sarıldıktan sonra odaya geçip hazırlanmaya başladık.
"Melek ben duşa gireceğim, üstüm yemek kokuyor."
#turanimizgeliyoor
"Tamam birtanem, senden sonra ben de girerim."
Başımı sallayıp hızla duşumu aldım.
Havluyu alıp vücudumu kuruladıktan sonra havluyu alıp vücuduma sardım.
Banyodan çıktığımda Melek hızlıca duşunu almaya girmişti.
Dolabın başına geçip kıyafetlerimi elemeye başladım.
En sonunda toz pembe kısa ama çok zarif bir elbise buldum.
Ben bu elbiseyi ne zaman almıştım acaba?
#hadihadisendeseviyorsun
İç ses ne diyorsun Allah aşkına.
Elbiseyi giyip saçlarımı kuruttum ve ardından şekillendirdim.
Melek duştan çıkmış kendine kıyafet seçiyordu.
Cildimi nemlendirdikten sonra makyajımı yapmaya başladım.
Makyajım bittiğinde kapı çalmaya başladı.
Hızla parfümümü sıktıktan sonda odadan fırladım.
"Düzgün aç şu kapıyı, düşüp bayılma sakın!" diye fısıldadı Melek.
Melek de en az benim kadar şıktı ama gözlerindeki o heyecanlı "Acaba kimler geldi?" ifadesini gizleyemiyordu. Derin bir nefes alıp kapının kulpunu çevirdim.
Karşımızda ilk olarak Turan’ın babası ve annesi belirdi.
Annesi elindeki tatlı tabağıyla güler yüzlü bir şekilde içeri adım atarken, hemen arkalarında ablası ve kız kardeşi Defne vardı.
Ve en arkada... Bütün heybetiyle, sivil takım elbisesinin içinde adeta bir duvar gibi dikilen Turan Yavuz Karasu.
Çelik grisi gözleri kapı açılır açılmaz doğrudan beni buldu.
Üzerimdeki toz pembe elbiseye, açık bıraktığım dalgalı saçlarıma ve yüzümdeki hafif makyaja kayan bakışları bir anlığına karardı.
Çene kasının seğirdiğini, nefesini içe doğru çektiğini çok net gördüm.
#yakisikliminozgurruhumahayranoldugudogrudur
İç ses, şu an sırası değil, yemin ederim sesini kes.
"Hoş geldiniz efendim, buyurun içeri geçin," diyerek kenara çekildim.
"Hoş bulduk kızım, maşallah su gibisin yine," dedi Turan'ın annesi Aynur Teyze, yanaklarımı içtenlikle öperek.
Gülümseyerek elini öptüm. Sıra Turan’a geldiğinde aramızdaki mesafe bir anda sıfırlandı.
O devasa cüssesi önümde durduğunda, üstüme çöken o tanıdık, baskın erkek kokusu ciğerlerime doldu.
"Hoş geldiniz Binbaşım," dedim sesimi olabildiğince resmi ama bir o kadar da dik tutmaya çalışarak.
Eğilip kulağıma doğru, sadece benim duyabileceğim bir fısıltıyla konuştu: "Hoş bulduk hemşire Hanım... Bu elbisenin boyu, kışla sınırları içinde kural ihlaline giriyor, haberin olsun."
Gözlerimi devirip ona meydan okuyan bir bakış attım. "Burası kışla değil Sayın Binbaşı, benim evim. Ve bu evde kışla kuralları geçmiyor."
Turan’ın dudaklarının kenarı çok hafif yukarı kıvrıldı ama kendini hemen toplayıp salona, babamın yanına geçti.
Yemek masası tam anlamıyla bir şölene dönüşmüştü.
Babam ve Turan’ın babası eski askerlik anılarına dalarken, Aynur Teyze hazırladığımız yemekleri öve öve bitiremiyordu.
"Valla Halil İbrahim Bey, kızınız sadece güzel değil, eli de çok lezzetliymiş. Şu trileçenin, soslu tavuğun tadı damağımda kaldı," dedi Aynur Teyze bana bakarak.
"Sağ olun Aynur Teyze, Melek’le birlikte yaptık," dedim mütevazı bir gülümsemeyle.
Aynur Teyze Melek'e dönüp, "Eline sağlık güzel kızım."
Melek teşekkür ettiğinde yemek yemeğe devam ediyorduk.
Melek, Turan'ın kardeşi Defne ile bayağı anlaşmıştı.
Bu haline gülümsedim.
Daha sonra bakışlarım Turan'a döndü. Masanın tam karşımda oturan tarafındaydı. Yemeğini yerken bir yandan babamla ciddi konular konuşuyor, diğer yandan attığı o kaçamak ama yakıcı bakışlarla beni tamamen göz hapsine alıyordu.
Çay servisine geçtiğimizde tepsiyi alıp salona yürüdüm.
Turan’ın çayını uzatırken bilerek parmaklarım parmaklarına temas etti.
Teninin sıcaklığı elektrik çarpmış gibi içimi ürpertti. Turan gözlerini dikip tam çay bardağını alacakken fısıldadım:
"Ateşiniz düşmüş gibi Binbaşım... Dünkü gibi değil."
Dedim imalı bir sesle.
Turan bardağı alırken bileğimi çok hafif sıktı, gözlerindeki o buz tabakası bir anda kor bir ateşe dönüştü. "Seni bu kadar yakınımda tutarsam, ateşimin düşmesi pek mümkün görünmüyor Karaaslan."
Yemekten sonra büyükler salonda koyu bir sohbete devam ederken, üzerimdeki o yoğun baskıdan bir anlığına kurtulmak için balkona çıktım. Gecenin soğuk havası yüzüme çarptığında derin bir nefes aldım.
Çok geçmeden arkamdaki pimapen kapının açılma sesini duydum. Adım seslerini tanımak hiç de zor değildi.
Turan yanıma gelip balkonun demirliklerine yaslandı. Sivil ceketini çıkarıp omuzlarıma bıraktığında, ceketinin sıcaklığı ve kokusu bir anda beni sardı.
"Üşüyeceksin," dedi düz ve sert bir sesle.
Bir kerede nazik, endişeli çıksa şu sesin Binbaşı.
Cekete daha çok sarınıp ona döndüm. "Teşekkür ederim. Ama ben dondurucu soğuklara alışıktım sanıyordum, malum kışladaki o buz gibi bakışlarınız sayesinde..."
Turan başını yana eğip bana doğru bir adım attı. Araya hiçbir mesafe koymadan tam karşımda durdu. Gece karanlığında bile parıldayan çelik grisi gözleri yüzümün her bir detayında gezindi.
"Benim bakışlarım buz gibi olabilir Güneş..." dedi sesi kısılarak. "Ama sen o buzları tek bir gülüşünle yakıp kavuruyorsun. Ve bu benim hiç hoşuma gitmiyor."
Kalbim neredeyse ağzımda atıyordu, ne demişti o?
#odaseviyo
"Neden?" dedim cesurca çenemi kaldırarak. "Kontrolü kaybetmekten mi korkuyorsunuz Binbaşım?"
Turan elini yavaşça kaldırıp, rüzgârda yüzüme gelen bir tutam saçımı kulağımın arkasına itti. Parmak uçları yanağıma değdiğinde nefesim kesildi.
"Ben kontrolü kaybetmem Hemşire Hanım," dedi fısıltıyla, yüzü yüzüme o kadar yakındı ki nefesi dudaklarıma değiyordu. "Ama seninle ilgili her şey, beni kışladaki o disiplinli adam olmaktan çıkarıyor. Ve ben seni bu kadar çok düşünmek istemiyorum."
"O zaman düşünmeyin," dedim kalbimin göğsümü delercesine çarpmasına engel olamayarak. "Sadece hisset Karasu..."
O an ikimiz de sustuk. Şehrin ışıkları aşağıda parıldarken, balkondaki o dar alanda sadece ikimizin nefes sesleri yankılanıyordu. Turan’ın gözleri dudaklarıma kaydı, ardından tekrar gözlerime kilitlendi.
Derince yutkunduğunda gözlerim dudaklarını talan ediyordu.
Turan yaklaşmaya başlarken balkon kapısı bir anda açıldı.
"Zamanlamanızı sikeyim sizin."
Ağzının içinde birşeyler mırıldanmıştı.
Gelene baktığımda Melek ve Defne tam karşımızda sırıtarak bize bakıyorlardı.
Melek, "Biz kahveleri hazırlayalım en iyisi."
"Melek!" Sesim adeta tıslar gibi çıkmıştı.
Hızla balkondan çıkıp mutfağa girdim.
Melek ve Defne'nin imalı sözlerine aldırış etmeden kahveleri hazırlayıp içeriye götürdüm.
Babam ve Turan kahveden sonra balkona çıkmışlardı ve daha sonra Turan evden hızla ayrıldı.
Odadaki herkes merak etsede sorgulamamıştı.
Herkes yavaştan kalktığında babam işi olduğunu söyleyip evden çıkmıştı.
O esnada Melek baba dönüp, "Her olanı tek tek anlatıyorsun."
İnkar etsemde kaçış yoktu.
Turan
Karaaslan ailesi ile vedalaştırıp uğurlandıktan hemen sonra, üzerimdeki sivil kıyafetlerden kurtulup operasyon üniformamı geçirmem sadece üç dakikamı almıştı.
Aklımın bir yarısı hâlâ balkonda, rüzgârda saçları savrulan Güneş’in o kokusunda ve gözlerimin içine bakarak söylediklerinde takılı kalmıştı.
Ama diğer yarısı, kan kokuyordu. Silah arkadaşlarımı pusuya düşüren, Fırtına Timi’nin kanını masaya yatıran o iti bulma vaktiydi.
Gece yarısını çoktan geçmişti. Tugay Komutanlığı binası ölümcül bir sessizliğe bürünmüştü. Postallarımın koridorda çıkardığı tok sesler, karanlıkta yankılanıyordu.
Teğmen Koral Dilek’in odasının kapısına geldiğimde durdum. Derin bir nefes verip kapıyı çalmadan, sert bir tekmeyle içeri girdim.
Bu an için o kadar zaman beklemiştim ki, öfkem her saniye artıyordu. Koral masasının başından sakinlikle ayağa kalktı. Elindeki dosyaları kapatmaya çalışırken gözleri çelik grisi gözlerimle kilitlendi. Yüzü anında kireç gibi bembeyaz kesildi.
"Binbaşım?" dedi. "Bir sorun mu var? Bu saatte..."
Ağır adımlarla içeri girdim, kapıyı arkamdan yavaşça kapattım. Kilit sesinin tok yankısı odada büyüdü. Masasına doğru yürüdüm, üzerindeki dosyaya bakmadan elimi masaya sertçe vurdum. Ahşabın gıcırtısı geceyi böldü.
"Pusu günü," dedim, sesim fırtına öncesi sessizlik kadar kısıktı ama bir o kadar da tehlikeli. "Koordinatları merkeze bildiren tek kişi sendin Koral. Timin izleyeceği güzergâhı, sızma noktalarını sadece sen biliyordun."
Koral yutkunmaya çalıştı. "Komutanım, ben sadece bana verilen emri..."
Lafını bitirmesine izin vermedim. Yakasından kavradığım gibi onu tek elimle havaya kaldırıp arkasındaki duvara çarptım. Masadaki kalemlikler ve evraklar yere saçıldı.
"Bana yalan söyleme Koral!" diye gürledim. Gözlerim kararmış, çene kaslarım kasılmaktan acımaya başlamıştı. "Aylardır içeriden bilgi sızdıran şerefsiz senmişsin. Fırtına’nın kanını kaç paraya sattın, ulan?"
"K-komutanım... Yemin ederim..."
Diğer elimle cebinden çıkardığım şifreli kripto telsizini ve izinsiz hat kartını yüzüne doğru fırlattım. "Şifreli frekans kayıtları elimde. Dosyanı bizzat Albay’a götürdüm. Sen bu vatanın ekmeğini yiyip, arkasından bıçak saplayan bir hainmişsin."
Koral’ın gözlerindeki o sahte şaşkınlık bir anda yerini saf bir korkuya bıraktı. Dizlerinin bağı çözüldü ama yakasını bırakmadığım için duvara asılı kaldı.
"O pusuda Barlas kolundan vuruldu," dedim yüzüne iyice yaklaşarak. Nefesim yüzüne çarpıyordu. "Benim sağ tarafım parçalandı. Ama en çok ne acıttı biliyor musun? Yanımızda 'kardeşim' diye gezdirdiğimiz bir itin bizi satmış olması."
"Beni... Beni öldüreceklerdi komutanım, mecbur kaldım!" diye haykırdı Koral, gözlerinden korku yaşları süzülürken.
"Seni öldürmezlerdi, şehit ederlerdi," dedim soğuk, buz gibi bir sesle.
"Ama senin bu saatten sonra tek hakettiğin şey ölüm."
O sırada kapı hızla açıldı. Askeri İnzibatlar ve Albay Halil İbrahim Karadağ içeri girdi. Albay’ın yüzündeki o hayal kırıklığı ve öfke, odadaki havayı daha da ağırlaştırdı.
"Karasu! Bırak onu," dedi Albay sert bir sesle. "Adalete teslim edilecek. Hesabını mahkemede verecek."
Koral’ı duvardan söküp fırlatır gibi İnzibatların önüne attım. İnzibatlar hain teğmenin kollarını arkadan kelepçelerken, Koral sürüklenerek odadan çıkarıldı.
Odada yalnız kaldığımızda Albay yanıma yaklaştı. Elini omzuma koydu. "İyi iş çıkardın Binbaşı. Bir haini daha temizledik."
"Sağ olun komutanım," dedim nefes nefese. Hands-free kulaklığımı çıkarıp masaya bıraktım.
Aklımdan Koral’ın yüzü silinirken, zihnime yine o yeşil gözler doldurmuştu. Bu kışladan bir hain çıkmıştı ama benim içimdeki asıl fırtına, o hainden değil... Revirde beni bekleyen, ateşle oynayan o hemşire kızdan kopuyordu.
İşimiz yeni başlıyordu.
