Albayın Kızı kitap kapağı

21. bölüm / 30

21

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 30Şu an: 21

Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan tatlı düğün telaşıyla gözlerimi açmıştım.

Halam heyecanla hazırlanıyor, sürekli bir yerlere koşuşturuyordu.

Ben ise Alkan abimin arkadaşı Yağız ile babam ve Melek'i almaya gidiyordum.

"Yağız! Oradalar." Dedim 8 ay sonra ailemi görmüş olmanın verdiği heyecanla.

"Tamamdır güzellik, ben şuraya park edeyim sen babanları önden karşıla."

Arabadan hızla inip babam ve Melek'e doğru koşmaya başladım.

Melek beni uzaktan görüp babama döndü ve birşeyler söyledi, Melek'in konuşmasıyla birlikte babam da beni fark etti.

Babamların yanına gittiğimde ikisininde boynuna yapıştım.

Daha doğrusu sarıldım derdim de, ama hani yapıştım ne yapayım?

"Dur kızım boğuluyorum!"

Melek zorla nefes alarak konuşmuştu.

Yağız yanımıza gelip babam ve Melek'in eşyalarının olduğu çantaları aldı.

Arabadayken ortam çok sessizdi, sessizliği bozmak adına sakin bir şarkı açmıştım.

🔒

"Bence diğerini giy, o daha güzel." Melek'in yüzüne ciddi misin der gibi bakıyordum.

Gösterdiği elbise koyu yeşil, göğüs kısmında parlak taşlar ve derin bir dekolte olan, uzun ve yine fazlasıyla yırtmacı olan iddialı bir abiyeydi.

Belki Melek'e abartı gelmemişti ama bence biraz fazlaydı.

"Melek saçmalama." Diye atıldım.

"Ya tamamda sen şuan kendini Alkan abinin kız kardeşi gibi düşün. Gayet normal böyle giyinmem."

Aslında bir açıdan mantıklıydı da.

Melek'i başımla onaylayıp giydim, saçlarıma maşa yaptıktan sonra makyaja geçmiştim.

O sırada Melek çoktan hazırdı, siyah zarif bir elbise giymiş, saçlarını dalgalandırmıştı.

Makyajı ile adeta bir heykel misali o kadar güzeldi ki.

Hazırlandıktan sonra babam ile birlikte konvoy için yola çıkmıştık.

Müzik sesleri, kahkahalar ve alkol bardakları...

Salondaki herkes Alkan ve gelinimiz Zeynep’in mutluluğunu kutlarken, ben aynanın karşısında kendi yabancı aksime bakıyordum.

Üzerimdeki koyu yeşil, zarif elbise vücudumu sarmıştı; saçlarım açılmış, yüzüme özenle makyaj yapılmıştı. Dışarıdan bakıldığında her şey kusursuzdu.

Ama göğsümün sol tarafında, sekiz aydır dinmeyen o kanamayı hiçbir elbise örtmeye yetmiyordu.

Şarkılar çalıyor, danslad ediliyordu. Melek ile birlikte sahneden çok uzun süre hiç inmeden dans etmiştik.

Yorulduğumuzda ise masaya geri döndük.

Düğün ilerledikçe masamıza halamın davetlisi olan Egemen yanaştı. Şık takımı ve kendine güvenen duruşuyla masamıza gelip babamla tanıştı.

"Halil Bey, ben Egemen. İnci'nin çalıştığı bölümün sorumlu hekimiyim," diyerek elini uzattı.

Babam, Egemen’in elini sıkarken o tecrübeli asker gözleriyle adamı tepeden tırnağa süzdü.

Egemen’in bana olan bakışlarındaki ilgiyi, sandalyesini benimkine biraz daha yakın çekmesini babamın gözünden kaçmamıştı.

Babamın bakışları buz gibi oldu; Turan’a olan sevgisini, damadı gibi gördüğü adama yapılan bu dolaylı saygısızlığı hissettiği her halinden belliydi.

Egemen bana içecek bir şeyler teklif ettiğinde babam mesafeli bir sesle, "Kızım ne içeceğini bilir Doktor Bey, yormayın kendinizi," diyerek konuyu kapattı.

Saatler gece yarısına yaklaşırken içimdeki o devasa oyukla baş edemedim.

Masadaki kadehlerden birkaç yudum derken, kantarın dozunu biraz kaçırmıştım.

Alkan'ın mutlu gününü bozmak istemiyordum ama başım dönüyor, zihnimdeki Turan hayali gözümün önünden gitmiyordu.

Melek anında durumu fark edip yanıma geldi. Koluma girip beni pistin biraz arkasındaki sakin bahçe alanına çıkardı.

"Çok mu içtin sen?" dedi Melek endişeyle. "Güneş, yapma gözünü seveyim."

"Melek..." dedim, sesim alkolün ve acının etkisiyle kayarak. "Çok özledim. Sekiz ay oldu Melek... Çok özledim onu. Göğsüm patlayacak gibi oluyor."

"Biliyorum canım, biliyorum..." Melek beni kollarının arasına aldı, bahçedeki bir banka oturttu.

Yanımızdan geçen davetlilerin çaktırmadan bakmaması için önümde durup beni kapattı. "Geçecek, tamam mı? Dayan."

Tam o sırada, düğünün sonlarına doğru gelin ve damat pastayı kesip tebrikleri kabul ederken bahçeye babam çıktı.

Elinde telefon vardı, yüzü kireç gibi bembeyazdı.

Gelinimiz Zeynep ile kuzenim Alkan’ın neşesini bozmamak için fısıltıyla söylediği o cümle kulaklarımda çınladı:

"Sınır hattında sıcak temas çıkmış... Turan göğsünden vurulmuş. Durumu kritik, helikopterle sevk ediyorlar."

O an salondaki neşeli alkış sesleri ve müzik bir anda kesildi. Zihnimdeki her şey buharlaştı. Sekiz aylık kaçışım, gururum, korkularım... Hepsi tek bir saniyede yerle bir oldu.

"Baba..." dedim, alkolün ve dehşetin etkisiyle titreyen sesimle. "Gidelim. Ne olur gidelim... Tek bir kez uzaktan göreyim, uyanmadan döneceğim. Yüzünü göreyim yeter."

Babam gözlerindeki derin acıyla bana baktı. İtiraz etmedi.

Düğün hengamesi içinde Alkan ve Zeynep'in mutlu anını bozmadan, babam, Melek ve ben günübirlik olarak gizlice eski şehre, kışla hastanesine doğru yola çıktık.

Sabaha karşı askeri hastanenin arka koridorlarındaydık.

Yüreğim boğazımda atıyordu. Yeşillikler içindeki elbisemle o soğuk koridorda bir hayalet gibi ilerliyordum. Babam bizi koridorun başında bekletirken, yoğun bakım ünitesinin kapısı yavaşça açıldı. İçeriden çıkan Kaan Binbaşı beni gördüğünde adımları donakaldı.

Gözleri doğrudan bana kaydı. Sekiz ay sonra karşılarında duran bana... Bakışlarındaki sitem, hayal kırıklığı ve derin yorgunluk yüzüme bir tokat gibi çarptı.

"İnci..." dedi Kaan Binbaşı, sesi buz gibi ve pürüzlüydü. "Geldin demek."

"Kaan..." diyebildim, gözyaşlarım süzülürken. "Uyanmadan... Sadece bir kez görebilir miyim? Hemen gideceğim, söz veriyorum. Bilmeyecek geldiğimi."

Kaan Binbaşı derin, ağır bir nefes verdi. Yanımdan geçerken durdu, kulağıma eğilerek fısıldadı: "İçeri gir bak İnci. Bak da gör eserini. Sekiz aydır kendini mermilerin önüne nasıl attığını, o mektuptan sonra nasıl canlı canlı öldüğünü kendi gözlerinle gör."

Sözleri kalbime saplanan paslı bir bıçak gibiydi. Yoğun bakım odasının kapısını yavaşça itip içeri girdim.

Oda serum ve makine sesleriyle doluydu. Yatakta yatan adama baktığımda nefesim kesildi.

O heybetli, dağ gibi duran Turan Binbaşı... Göğsü sargılar içindeydi, yüzü bembeyazdı ve göz altları çökmüştü. Sekiz ayda ne kadar da yıpranmıştı.

Yatağın yanına yaklaştım. Titreyen elimle, uyanmasından korkarak yüzüne doğru uzandım.

Parmaklarımın ucu sakallarına hafifçe dokundu. Göğsümden sökülen hıçkırığı engellemek için diğer elimle ağzımı kapattım.

"Çok özledim..." diye fısıldadım, gözyaşlarım komodinin üzerine damlarken. "Çok özledim Turan... Affet beni. Seni korumak için kaçtım ama seni daha çok yakmışım."

Yüzündeki o sert, çatık ifade uykusunda bile geçmemişti.

Masanın üzerinde duran künyesine baktım, sonra tekrar onun huzursuzca yatan bedenine. Dudağımı ısırarak geri adım attım. Kaan Binbaşı’ya verdiğim sözü tutmak, onu uyanmadan ve yeniden bir yıkıma sürüklemeden bırakmak zorundaydım.

Sessizce odadan çıktım. Koridorda bekleyen Melek ve babamın yanına gittim.

"Ben gidiyorum baba," dedim, gözlerimdeki yaşları silerken. "Gördüm... İyileşecek. Şimdi gitmem lazım."

Hiç kimseye görünmeden, kışladaki kimsenin ruhu bile duymadan geldiğim gibi sessizce arabaya bindim. Şafak sökerken halamın bulunduğu şehre doğru geri yola çıktım.

Turan’dan

Zifiri bir karanlığın ortasındaydım. Göğsümün üzerinde tonlarca ağırlıkta bir kaya oturuyor, aldığım her nefeste akciğerlerime cam kırıkları doluyordu.

Ağrı kesicilerin ve anestezinin uyuşturduğu bilincim, beni o derin, dipsiz kuyuya doğru çekip duruyordu.

Ama sonra... Bir şey oldu.

Karanlığın en zifiri anında, tenime tanıdık bir dokunuş temas etti.

Bir fısıltı duydum zihnimin derinliklerinde; bir hıçkırık, ardından sakallarımın üzerinde gezinen o narin, titrek parmaklar...

"Çok özledim Turan... Affet beni."

Göz kapaklarımı açmak istedim ama tonlarca ağırlıktaki kilitler vurulmuş gibiydi.

Ruhum çırpındı, bedenim komadaydı. Ve tam o anda, sağ yanağımın üzerine, tam kemiğin üstüne sıcak bir damla düştü. O sıcaklık tenimi yaktı, oradan süzülüp dudaklarımın kenarına kadar indi.

Aşina bir koku doldu genzime. Çiçek ve vanilya karışımı, sekiz aydır rüyalarımda kovaladığım, kışlanın soğuk duvarlarında arayıp da bulamadığım o koku... İnci’nin kokusu.

Ciğerlerim o kokuyu içine çekebilmek için büyük bir açlıkla sarsıldı. Yatakta aniden derin bir nefes alarak gözlerimi hırsla açtım.

"İnci!.."

Sesim boğazımdan pürüzlü, kanlı bir hırıltı gibi çıktı. Kalp monitörünün ritmi anında hızlandı, odadaki makineler ritmik biplerle ötmeye başladı.

Gözlerim tavandaki soğuk beyaz ışığa takıldı önce.

Ardından başımı büyük bir acıyla sağa doğru çevirdim. Oda boştu. Komodinin üzerinde duran serum şişeleri, askeri üniformamın katlanmış hali ve yalnızlık...

"İnci..." diye mırıldandım tekrar.

Kapı aniden açıldı. İçeriye Kaan ve görevli hekim girdi. Kaan gözlerini dikip bana bakarken, doktor hemen yanıma yaklaşıp göz bebeklerimi kontrol etmeye başladı.

"Turan? Beni duyuyor musun?" dedi doktor. "Mucize gibi bir şey... Nabzı bir anda fırladı ve uyandı."

Doktoru duymuyordum bile. Sağ elimi güçsüzce kaldırıp sağ yanağıma dokundum. Tenim hâlâ ıslaktı. O bir damla yaşın sıcaklığı zihnimi yakıyordu. Başımı çevirip odayı kokladım. O koku... O koku buradaydı!

"O..." dedim, sesim kısılarak Kaan Binbaşı’ya baktım. Gri gözlerim adamın gözlerine kenetlendi. "Kaan... O buradaydı."

Kaan Binbaşı’nın yüzünde tek bir mimik bile kıpırdamadı ama gözlerindeki o anlık duraksamayı yakaladım.

"Anestezi yüzündendir Karasu," dedi Kaan Binbaşı, sesini olabildiğince düz tutmaya çalışarak. "Ağır bir ameliyattan çıktın. Göğsündeki mermi milimle kalbini sıyırdı. Halüsinasyon görüyorsun."

"Yalan söyleme bana!" diye gürlemeye çalıştım ama göğsümdeki yırtılma hissiyle inledim. "Yalan söyleme! Kokusu burada! Yanağımda gözyaşı var benim! O buradaydı, bu odaya girdi!"

Kaan Binbaşı derin bir nefes aldı. Yanıma yaklaşıp omzumu bastırdı. "Turan, kendine gel! Kız sekiz aydır yok! Başka bir şehirde, hayatına bakıyor. Sen burada ölümle pençeleşirken zihnin sana oyun oynuyor."

"Hayır..." dedim, gözlerimden bir damla öfke yaşı süzülürken. "Benim zihnim onun kokusunu unutmaz. O geldi... Geldi ve yine kaçtı!"

Yatakta doğrulmaya çalıştım ama göğsümdeki sargılar müsaade etmedi. Göğsümdeki o fiziksel acı, kalbimdeki o devasa yangının yanında hiç kalıyordu.

İnci buradaydı. Beni o halde görmüş, yüzüme dokunmuş, ağlamış ve yine gitmişti. Sekiz ay sonra bana bir kez daha aynı acıyı yaşatmış, kokusunu bu odada bırakıp beni o zifiri karanlığa terketmişti.

Çenemi kenetledim. Gözlerimi kapattığımda yanağımdaki o bir damla yaşın soğuduğunu hissettim.

"Kaç bakalım İnci..." diye fısıldadım içimden, göğsüm hırsla inip kalkarken. "Nereye kadar kaçacaksın? Bu sefer seni o kaçtığın yerde bulacağım. Ve bu sefer benden gitmene izin vermeyeceğim."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

256okunma 15beğeni 4yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…