66. bölüm · Yara
58
KAAN'IN ANLATIMIYLA
Asu'nun karşısındanki tekli koltuğa geçtim. Bana bakmıyordu, yatağın ortasında küçülmüştü. O bana istediğim güveni verirse inanırdım ama bana bu işlerle gelirse bende şüphelenirim. Bu evdeki herkes benim haksız olduğunu düşünüyor ama gün gelicek onlarda bana hak vericek.
"Aşığada olanlar için senden özür dilemeye gelmedim. Ama bayıldığında korkmadım demem" kafasını hafifçe kaldırdı. Yüzünde masumiyet varken neden ben ona güvenmek istemiyordum.
"Niye korktun sonuçta sen yaptın" Cevap vermedim. Bir süre sessiz kaldık. Sonra yavaşça konuştum.
“Ben seni sevmek zorunda değilim. Ama seni korumak zorundayım. Bu evdeysen, benim sorumluluğumsun.”
Kaşları hafif çatıldı. “Ben yük değilim.”
“Yük demedim” dedim. “Ama artık yalnız da değilsin.” gözleri mi dolmuştu yoksa ışıktan dolayı ben mi yanlış görüyordum.
"Bak biliyorum bana inanmak aklının ucundan geçmiyor" inanmak istiyordum ama olmuyor "Ama ben benim ailem zarar vermis birinin arkasında durmam"
Aile.
O kelime odanın içinde asılı kaldı. Benim için aile savaş demekti. Koruma demekti. Gerekirse yakıp yıkmak demekti.
“Onlar benim ailem değildi” diye ekledi daha sert bir sesle. “Aynı çatı altında olmak aile olmak demek değil.”
Bakışlarını kaçırmadı. Kaçırsa daha kolaydı. Gözlerini kaçırsa rahatlayacaktım. “Tamam, suçlu” deyip çıkacaktım bu odadan.
Ama öyle yapmadı.
“Elimde bir şey yok” dedim. “Sadece içime oturmayan bir his var. Ve ben o hisse hep güvendim.”
“Peki ya o his bu sefer yanlışsa?” dedi.
Yanlış olmak… Ben yanlış olamam demiyorum. Ama yanlış olursam bedelini herkes öder. O yüzden hata yapmamaya çalışırım. Ayağa kalktım. Odanın içinde birkaç adım attım. Ellerimi cebime soktum. Kontrol bende olmalıydı. Hep bende olurdu.
“Beni kandırmak isteseydin” dedim yavaşça “şu an ağlardın. Üstüme gelirdin. Kendini acındırırdın.”
“Ben kimseye acınmam” dedi. Bana benziyordu bunu en azından anlamıştım
Gözlerim istemsizce yumuşadı. Topladım hemen.
“Ormanda” dedim“kaçabilirdin.”
“Kaçmadım.”
“Neden?”
“Çünkü sizi seçtim.”
Bu kadar net. Aklımdaki şüpheler en azından azalmıştı. Yanına yaklaştım tam karşısında durdum.
"Sedef seni çok sevdi " gülümsedi "Eğer onu hayal kırıklığına uğratırsan, Erdal’dan önce ben bitiririm işini. Anlıyorsun değil mi?”tekrar gülümsedi
“Anlıyorum. Ama senin de anlamadığın bir şey var Kaan. Ben o evde sevgi görmedim. Sedef’in bana attığı tek bir bakış, Erdal’ın yıllarca verdiği o sahte paradan o sahte güçten daha değerli. İnsan sahip olmadığı bir şeyi satamaz. Ben de ailem dediğim bu insanları satmam.”
Yutkundum. Bu kız fazla dürüst konuşuyordu ve bu benim gibi her şeyin altında bir bit yeniği arayan adamlar için en büyük tehlikeydi. Gözlerinin içine baktım. Titremiyordu. Savunma yapmıyordu. Kendini ispatlamaya çalışmıyordu.
“Beni korkutan şey ne biliyor musun?” dedim.
“Ne?” diye sordu.
“Senin mantıklı olman.”
Kaşları hafif çatıldı.“Suçlu insanlar mantıksız hata yapar. Panikler. Sen paniklemiyorsun.”
“Çünkü saklayacak bir şeyim yok” dedi.
O kadar net söyledi ki… bir an içimdeki o sert duvar çatladı.
"Eğer bir gün hain olduğun ortaya çıkarsa seni vururum.. sedef bile buna engel olamaz" gözlerinde ki yaşlar sonunda akmıştı. Ama ağlarken bile başını eğmedi. İşte bu beni daha çok zorladı.
“Vur” dedi kısık bir sesle. “Ama o güne kadar bana düşman gibi davranma.”
Bu cevap meydan okumaydı ama isyan değildi. Kabullenmişlikti.
Çenemi sıktım. Çünkü o cümle içimde bir yere oturdu.
“Ben düşmanımı evime sokmam” dedim.
“Bunu bil” bunu biliyordu bu kız herşeyin bilincindeydi. Özelliklerimiz aslında benziyordu ben bana benzeyen kişiyi severdim ama bu kişi bu sefer Erdalın tarafından gelen kişiydi.
"Ben sizden yardım istedim. Beni o karanlıktan kurtarın diye eğer siz bana inanmayacaksanız zaten ben bu evde durmam" yataktan kalktı üstünde hâlâ ormanda ki kıyafetler vardı. "Ben seni gördüğümde bir abi gibi yaklaştım...bana son kez sarılırmısın?" Son kez.
O kelimeyi sevmedim.
Benim hayatımda “son” dediğin şey ya ölümle biter ya ihanetle. Ortası yok.
Gözlerine baktım. Gitmeye hazır biri gibi durmuyordu. Ama kalmak için de savaşmıyordu artık. Yorulmuştu.
“Son kez ne demek?” dedim soğukça.
"Eğer burada kalamayacaksam… en azından kötü ayrılmayalım.”
Kötü ayrılmak. Ben kimseyle iyi ayrılmadım.
Bir adım attı bana doğru. Mesafe azaldı. Hâlâ dokunmadım.
Çünkü sarılmak… kabul etmek demektir.
Kabul etmek… sorumluluk demektir.
“Abi gibi diyorsun” dedim kısık bir sesle. “Abi dediğin adam seni korur. Ama aynı adam gerekirse karşına da dikilir.”
"Dikil ama arkamdan vurma "
Bir an duraksadım. Odadaki sessizlikte sadece ikimizin nefesi duyuluyordu. Sonra, kendi kurallarıma, şüphelerime ve o hiç yanılmayan iç sesime rağmen kollarımı yavaşça açtım.
Asu, sanki bu anı yıllardır bekliyormuş gibi hemen atıldı. Kollarını belime dolayıp yüzünü göğsüme gömdüğünde, omuzlarının sarsıldığını hissettim. Hıçkırıkları içime işliyordu. Devasa cüssemin yanında bir kuş kadar zayıf ve savunmasızdı. Elim sırtının yakınındaydı ama sırtında değil. Önce tereddüt ettim ama ardından bende sardım kollarımı. Sedefin de dediği gibi bu kız değişikti insan inanmak istemiyordu ama masum gibi geliyordu. Yavaşça geri çektim kendimi. Çenesinin altına iki parmağımı koyup yüzünü kaldırdım. Gözleri kızarmıştı ama bakışları hâlâ netti. İnanıyordum galiba ona ama içimdeki ses hiçbir zaman susmayacak
"Sarıldım diye sana inandım sanma. Sadece bana sığındığın abi dediğin içindi" ona inandığımı söylemiyecektim çünkü eğer bunu yaparsam kaybederim belki bana inandırmak içindi bu kadar çabası.
"Peki... Uyumam lazim "
"İyi uykular" odadan hızla çıktım. Telefonumu cebimden çıkardım ve bana gelen fotoğrafa baktım
Fotoğrafta Asu erdala sarılıyordu çok içten ve samimi bir görüntüydü. Telefonu kapatıp cebime geri koydum merdivenlerden inip salona geçtim. Sedef ve pusat koltukta kıvrılıp uyumuşlardı. Salonda kimse yoktu sadece onların yorgunluktan birbirlerine yaslanmış halleri vardı. Sedef’in başı Pusat’ın omzuna düşmüştü. Saçları yüzünün yarısını kapatmış. Uykusunda bile kaşları hafif çatık. Sanki rüyasında bile bir şeyle savaşıyor. Bu evin en masumlarındandı bir o kadarda kırılgan olanı. Yanına yaklaştım Saçlarını yüzünden çektim. Küçüklüğünü hatırladım. O zamanlar da böyleydi. Birine güvendi mi tam güvenir birine kalbini açtı mı sonuna kadar açardı.
Asu’ya da öyle yaptı.
Pusat gözlerini yavaş yavaş açtı. Gözlerini ovuşturdu omzunda ağırlık hissedince sedefe baktı sonra başına küçük öpücük bıraktı. Bana baktı ama kaşları çatık şekilde
"Ne başımızda cellad gibi dikiliyorsun "
Sesini kısmıştı ama o alaycı ton aynıydı.
Kaşımı kaldırdım. “Rahat uyu diye nöbet tutuyorum. Şikayetin mi var?”
Pusat gözlerini devirdi. “Sen nöbet tutuyorsan kesin birinin başı yanacak demektir.”
Kollarımı göğsümde birleştirdim. “Sen uyurken zekân da uyuyor galiba.”
Hafif sırttı ama Sedef kıpırdanmasın diye kendini tuttu. Başını biraz daha sabitledi omzunda.
“Bak” dedi fısıltıyla “kızın üstüne fazla gidiyorsun.”
Gözlerim karardı bir an. “Hangi kız?”
“Sanki evde on tane var” harbi salaktı bu “Asu'dan bahsediyorum"
“Ben kimsenin üstüne gitmem” dedim soğukça. “Sadece gerçekleri severim.”
Pusat hafif güldü. “Yok canım. Sen duygusal romantik bir adamsın zaten”
Gözlerimi kıstım. “Biraz daha konuşursan romantik tarafımı gösteririm.”
“Göster de görelim” dedi sırıtarak. “Ama sessiz göster, omzumda dünya güzeli uyuyor.”
İkimiz de bir an Sedef’e baktık. Sedef’in nefesi düzenliydi. Dünyadan habersiz.
Pusat kafasını hafif yana eğdi. “Bak şu huzura… Sen beş dakika bakınca nazar değecek diye korkuyorum.” gözlerimi devirdim
" siktir git pusat " bana öpücük attı hasta bu adam
" Tamam yeter sedef uyanırsa seni yok ederim. Belki ilk defa bu kadar huzurlu uyuyor" buda kendini birşey sanıyordu sanki sedef onun yanına rahatlamış gibi asıl bizim o gecemizi bilse zaten bu kadar çok konuşmaz.
"Sedefi odaya götüreyim" dedim bir adım atarak
"Höst" pusat bu sefer sedefinde dediği gibi ayı gibi bağırmıştı. Sedef hafif kıpırdayınca ikimizde ona bakıyorduk uyandı mı diye neyseki uyanmamıştı.
"Hayvan kızı uyandıracaktın"
"Öküz sen hayırdır benim kardeşimi odalara falan atmak " elimle ağzımı kapattım
"İftiracı öyle bişey demedim " şuan onun yüzünden dışarıdan iki çocuğun tartışması gibi görünüyorduk. Eğer pusata kalırsa sabaha kadar düşünürdük bunu neyseki kısa kestik.
" Kaan"
" Pusat "
" Asu'ya çok yüklenme rahat bırak kızı "
" Birşey yapmadım sadece düşüncemi ortaya attım. Haklı çıktığımda onu siz bile affetmeyeceksiniz" sesimde ki alaycı ton gitmişti yerini her zaman ki gibi sert ve ciddiyet almıştı.
"Haklı çıkarsan" dedi Pusat fısıltıyla "bu evde sadece Asu değil, hepimiz öleceğiz demektir Kaan. Çünkü o kıza inanmak hepimizin ortak kararıydı. Eğer bizi satarsa sadece seni değil Sedef'in o hiç bitmeyen merhametini de satmış olacak. Ve inan bana Sedef'in kırılması senin merminle vurulmandan daha çok canını yakacak." Hiçbir şey söyleyemedim. Cebimdeki telefonun ağırlığı bin katına çıktı. Erdal'ın gönderdiği o fotoğraf zihnimde asılı kaldı. Asu'nun Erdal'a o samimi sarılışı mı gerçekti, yoksa az önce benim göğsümde ağlayışı mı?
"Hadi uyu artık yarın işimiz çok " pusat sırıttı
"Sen uyumazsin şimdi nereye" beni biliyorsa ne yapacağımı da bikiyordur cevap vermeden arkama döndüm "kahveyi ikiye çıkar geliyorum" gülümsedim. Mutfağa büyük adımlarla girdim Kahve makinesini çalıştırdım. Geceyi yaran tek ses oydu.
Arkamdan ayak sesi geldi.
“Şekersiz” dedi Pusat.
“Biliyorum.”
“Beni düşündüğünü bilmek güzel.”
“Yanlış anlama.”
Hafif güldü. Kahveler olduğunda bardaklara koyup terasa geçtik. Pusat koltuğa yaslandı.
“Bak” dedi “şu an kafanda savaş var.”
“Yok.”
“Var.”
Cevap vermedim. Çünkü vardı.
Tam o sırada kapı sesi geldi.Ağır adımlar.
Alp.
Yürüyüşünden tanırım. Dünyaya kafa tutuyormuş gibi basar yere.
“Uyumadınız mı siz?” dedi ters ters bakarak.
“Romantik gece yapıyoruz” dedi Pusat.
Alp kaş kaldırdı. “Siz ikiniz mi?”
“Hayal gücün genişmiş” dedim soğukça.
Alp gelip masanın kenarına oturdu. Yüzü ciddi.
“Gece kulübü mü burası?”
“Üyelik paralı” dedi Pusat. “Sen davetsiz geldin.”
Alp bana baktı. “Bunun suratı yine beton.”
“Alışkınsın” dedim.
Pusat kahvesinden yudum aldı. “Kaan’ın iki modu var. Sessiz tehdit ve daha sessiz tehdit.”
Alp güldü. “Üçüncüsü de var.”
“Ne?” dedim.
“Sedef bakınca yumuşayan mod.”
Gözlerimi kıstım. Öyleydi
Pusat kahkahayı zor tuttu. “Bak bak damar attı.” bir yandan kıskanıyordu ama belli ettirmemeye çalışıyordu
“İkinizi aşağı atarım” dedim sakin bir sesle.
“Romantik tehdit geldi” dedi Pusat. “Yaz bunu bir kenara.” Alp masada duran pusatın kahvesinden bir yudum aldığında yüzünü buruşturdu
"Şekersizmi bu"
"Evet"
"Bu evde şeker yokmu niye koymuyorsunuz"
"Var ama sana yok" dedim sonda sustu. Alp bardağı masaya bıraktı hâlâ yüzü buruşuk.
“Bu ne oğlum? Zehir gibi.”
“Alışık değilsen içme” dedim.
Pusat keyifle yaslandı. “Acı sevmeyen bu eve de alışamaz.”
Alp kaş kaldırdı. “Felsefe mi yapıyorsun sen?”
“Gece üçten sonra bilgeleşiyorum” dedi Pusat.
“Yok” dedim. “Gece üçten sonra saçmalıyorsun.”
Alp bana baktı. “Bak ama doğru. Sen şekersiz içiyorsan kafada bir şey var.”
“Ne varmış?”
“Ya sinirlisin ya da düşünüyorsun.”
“İkisi de” dedi Pusat araya girip.
Alp güldü. “Tamam itiraf et hangimiz daha akıllıyız?”
“Ben” dedi Pusat hiç düşünmeden.
“Yanlış” dedim.
Alp göğsünü kabarttı. “Ben?”
“Hiçbiri.”
Pusat dramatik bir şekilde kalbine dokundu. “Kırıldım.”
“Toparlan” dedim. Bunlar sadece benim yanımda böyle şımarıyorlar.
Alp sandalyeyi biraz yaklaştırdı. “Bak ciddi soru. Sabah erken kalkacaksın. Niye uyumuyorsun?”
“Uykum yok.”
Pusat hemen atladı. “Yalan. Kafası dolu.”
“Psikolog musun sen” dedim.
“Ücretsiz danışmanlık veriyorum” dedi sırıtarak.
Alp bana uzun uzun baktı. “Bir şey olduğunda ilk sen fark ediyorsun. Ama bir şey olduğunda en son sen konuşuyorsun.”
“Bu da mı suç?”
“Değil” dedi. “Ama yorucu.”
Rüzgar sert esti. Masadaki peçete yere düştü. Bir süre daha boş boş konuştular. Pusat yine saçmaladı Alp arada ciddi bir şey söyleyip havayı bozdu ben de ikisine ters ters bakıp susturdum. Ama kafam hâlâ aynı yerdeydi.
En sonunda bardağı masaya bıraktım.
“Yeter. Sabah erken kalkıyoruz.”
“Bak bak baba modu açıldı” dedi Pusat.
“Dağılın.”
Alp esnedi. “Zaten sen kovmadan da gidiyordum.”
Pusat ayağa kalkarken bana omuz attı. “Kafanı fazla yorma. Bazı şeyler ya görünür ya da patlar.”
“Git yat.”
“Emredersin komutan.”
İkisi de içeri geçti. Terasta yalnız kaldım. Soğuk hava yüzüme vurdu ama içimdeki ağırlık gitmedi. Adımlarım beni kendiliğinden Sedef’in odasına götürdü. Kapıyı sessizce açtım. Yatağın kenarına onun yanına yavaşça çöktüm. Bir süre sadece onu izledim. Uykusunda kaşları hafifçe çatılmıştı sanki rüyasında bile savaşıyordu. Vücudunun sıcaklığı buz kesmiş ellerime çarptığında, içimdeki o sert duvarın bir parçası daha koptu. Burnumu saçlarına gömdüm o an dünya durdu Erdal yok oldu, şüpheler sustu. Kolumu beline sıkıca doladım, sanki onu bıraksam ellerimin arasından kayıp gidecekmiş gibi.
Sedef uykusunda hafifçe kıpırdandı elini kolumun üzerine koydu. Dokunuşu bütün yaralarıma basılan bir merhem gibiydi. Dudaklarımı kulağına yaklaştırdım. Sesim kendi kulaklarıma bile yabancı gelecek kadar boğuk ve titrek çıktı
“Affet beni güzelim” diye fısıldadım. “Seni bu savaşın ortasına soktuğum için, sana bir yılanın masumiyetine inanacak kadar büyük bir kalp verdiğim için affet... Ama söz veriyorum sana kimsenin o kalbi kırmasına, seni benden koparmasına izin vermeyeceğim. Gerekirse dünyayı yakarım ama seni o karanlığa teslim etmem.” Gözlerini açmadı ama parmakları kolumun üzerinde hafifçe kasıldı, varlığımı uykusunda bile hissettiğini biliyordum. Eğilip şakağına neredeyse tüy kadar hafif bir öpücük bıraktım. Elimi çekinerek sırtına koydum onu kendime daha çok çektim. Artık tamamen ay gibi yüzü bana dönmüştü.Çenem başının üzerine yaslandı.
"Uyu güzelim" diye mırıldandım bu sefer sesim sadece onun duyabileceği bir fısıltıdaydı. "Ben buradayım. Kimse dokunamaz sana."
Gözlerim tavandaki karanlığa dikildi. Yarın sabah Pusat kapıyı çaldığında ya da Asu aşağıda bizi beklediğinde her şey bambaşka olacaktı. Ama o ana kadar sadece birkaç saatliğine dünyanın en acımasız adamı değil, sevdiği kadının yanında huzur arayan o yorgun adam olacaktım.
