33. bölüm / 38
SINIRIN KANUNUBÖLÜM 33 / "E.A. GÜNÖZ"
Bölümler 38Şu an: BÖLÜM 33 / "E.A. GÜNÖZ"
- 1 BÖLÜM 1/ "BİR AVUKAT VE YÜZBAŞI"1.319 kelime
- 2 BÖLÜM 2 / "RUHU TOPRAK ALTINDA KALANLAR"1.609 kelime
- 3 BÖLÜM 3 / "GARDINI İNDİR ARTIK"1.913 kelime
- 4 BÖLÜM 4/ "BOŞ KUTU"1.409 kelime
- 5 BÖLÜM 5/ "ANNE YARASI KAÇ DİRHEM?"1.311 kelime
- 6 BÖLÜM 6/ "MECBURİYET"3.189 kelime
- 7 BÖLÜM 7/ "ERİMEYE BAŞLAYAN BUZLAR"1.434 kelime
- 8 BÖLÜM 8/ "İÇ SESİNİ DİNLEMEK"1.582 kelime
- 9 BÖLÜM 9 /"CANDAN İLERİ"1.951 kelime
- 10 BÖLÜM 10/ "SEV"1.711 kelime
- 11 BÖLÜM 11 / "DENEMEK"1.343 kelime
- 12 BÖLÜM 12/ "SARILSANA BANA"3.044 kelime
- 13 BÖLÜM 13/ "YANALIM"2.292 kelime
- 14 BÖLÜM 14/ "ANKA KUŞU DÖVMESİ VE İFTİRALAR"3.526 kelime
- 15 BÖLÜM 15/ "TENİM TENİNE VURGUN"1.541 kelime
- 16 BÖLÜM 16/ "GERÇEKLEŞEN DİLEKLER"2.023 kelime
- 17 BÖLÜM 17/ "SEVİLMEDİĞİN KADAR ÇOK SEV"1.767 kelime
- 18 BÖLÜM 18/ "İLK AİLE FOTOĞRAFI"1.732 kelime
- 19 BÖLÜM 19/ "ANNE"2.609 kelime
- 20 BÖLÜM 20/ "KAYBOLAN RENKLER"1.722 kelime
- 21 BÖLÜM 21/ "DEĞİŞEN ÇERÇEVELER, DEĞİŞEN HAYATLAR"1.783 kelime
- 22 BÖLÜM 22/ "BABAYA AŞIK BİR ÇOCUK"1.873 kelime
- 23 BÖLÜM 23/ "EVLİLİĞİ SİMGELEYEN HALKA"2.889 kelime
- 24 BÖLÜM 24 / "AYICIK FİGÜRLÜ PEMBE LASTİK TOKA"1.867 kelime
- 25 BÖLÜM 25 / "AĞIR GELEN GERÇEKLER"3.395 kelime
- 26 BÖLÜM 26 / "EN GÜVENDİĞİNLE SINANMAK"3.320 kelime
- 27 BÖLÜM 27 / "PLAKA"2.628 kelime
- 28 BÖLÜM 28 / "EN UZUN AYRILIK"3.550 kelime
- 29 BÖLÜM 29 / "ÖZLEM GİDERMEK"3.448 kelime
- 30 BÖLÜM 30/ "ALT EDİLEMEYEN YARA"2.462 kelime
- 31 BÖLÜM 31 / "URFA"3.829 kelime
- 32 BÖLÜM 32 / "SENELER ÖNCEKİ BORDO ABİYELİ KADIN"2.719 kelime
- 33 BÖLÜM 33 / "E.A. GÜNÖZ"4.585 kelime · Okuduğun bölüm
- 34 BÖLÜM 34 / "ANNE, BEN ANNE OLDUM!"3.135 kelime
- 35 BÖLÜM 35 / "ZAFERİN FOTOĞRAFI!"3.815 kelime
- 36 BÖLÜM 36 / "BÜLBÜL NE ÖTERSİN YOKSA EVİN Mİ YOKTUR?"2.875 kelime
- 37 BÖLÜM 37 / "BAZI HÜNERLER GÖSTERİLMELİ, BAZI ALYANSLAR TAKILMALI"6.148 kelime
- 38 BÖLÜM 38 / "YANACAK CANIM KALMADI / GÖRSEL HAFIZAYI TAZELEMEK"4.162 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Herkese merhabalaaar!
Çok güzel ve çok çok uzun bir bölümle geldim! Umarım keyifle okursunuz!
Satır arası yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayınnnn!
İyi okumalar!
"İnsanın, cehennemden çıkıp cennete varması için önce bir kez yanması gerekiyormuş meğer."
-Sabahattin Ali-
Bu sefer beni uykumdan uyandıran hafif kıpırtılar ya da tekmeler değil, aksine belimden kasıklarıma vuran şiddetli sancı ve kramplardı.
Gözlerimi açtığımda hareket etmek istedim ama yapamadım. Bu halde hareket etmek, yer değiştirmek ya da dikleşmek çok zordu.
Öyle bir ağrı vardı ki belimde ve kasıklarımda çığlık atmamak için dişlerimi sıkmak zorunda kaldım.Üstelik çok sıcaklamış hissediyordum. Sanki vücudumda alevler geziniyordu.
"Sarp..." diye mırıldandım zorlukla ama sesim oldukça kısıktı. Bir şey oluyordu hissediyordum ama korkumdan dillendirmek istemiyordum. Belki de abartıyordum. Yalancı sancı olabilirdi.
"Yavrum?" diyen sesi duyduğumda zorlukla başımı ebeveyn banyosunun kapısının önünde beline havlu sarılmış bir şekilde adımları duraksamış Sarp'a çevirdim. Konaktaki odaların çoğunda ebeveyn banyosu vardı."Neyin var?"
Hafifçe kendimi kaldırmayı ve yatak başlığına yaslanmayı başardım. "Çok sıcak," diye mırıldandım zorlukla.Elimi sallayarak kendimi serinletmeye çalıştım ama pek etki etmedi.
Banyonun kapısını kapatıp benim yanıma gelmesi neredeyse bir saniye bile sürmedi. Avcunu alnıma yasladı. Avcundaki soğukluk kısa süreli de olsa iyi gelince gözlerimi kapattım.
"Geceden beri sık sık terliyorsun, iyi misin sen?" diye soran sesi telaşlıydı.
Bakışlarımı karnıma indirdiğimde bir şey fark ettim. Benim gece giydiğim gecelik siyahtı. Şimdi üzerimde olan gecelik ise toz pembeydi.
"Geceliğimi mi değiştirdin sen?" diye sordum. Kendim değiştirmiş olamazdım çünkü hatırlamıyordum.
"Çok terledin gece," dedi eğilip alnıma bir öpücük kondurduğunda."Sırılsıklamdı geceliğin, hasta olursun diye kalkıp değiştirdim ben de. Dolaba bunu yerleştirmişsin. İlk elime geleni giydirdim."
Birkaç konuşmayı anımsıyordum sanki ama silik silikti. Elimle yastığımı kontrol ettiğimde sırılsıklamdı. Gece yine terlemiş olmalıydım.
"Bir doktora mı gitsek, yavrum. Ağrın var mı?" valizdeki kıyafetlerimizi yerleştirdiğimiz dolaba yöneldi. İç çamaşırı, beyaz bir gömlek ile siyah kumaş pantolon aldı.
Sırt kaslarını ve geniş omuzlarını gördükçe alt dudağımı dişlerimin arasına kıstırmama engel olamadım.Şayet onu arzulamak, istemek günahsa zannımca her gün ve her an günaha giriyordum.
Belimdeki sızı azaldığı için söylemek istemedim. "Biraz vardı ama geçti." diye mırıldandım.
Kıyafetlerini giydiğinde ben de çoktan ayağa kalkmış ve duşa girmiştim. Zorlansam da duş almayı başarabilmiştim. Sancım azalsa da ara ara aniden giriyor ve nefesimi kesiyordu.
Korkuyordum.
Bu yüzden ayağa kalkar kalkmaz ilk kontrol ettiğim şey bacaklarım olmuştu. Korkacağım bir şey görmemenin rahatlığıyla tuttuğum nefesimi vermiştim.
Şimdi ise dolabın içinde düğüne uygun bir kıyafet arıyordum.
Evet, düğüne gidecektik.
Karahanlılar, bizim aile dostumuzdu. Boray abi ile Şahin abim çocukluk arkadaşıydı. Bende küçüklüğümden beri tanıyordum. Aşiret ağası olduğunu biliyordum. Asaf eniştem ile onun babası çok yakın arkadaşlardı. İlk evliliğinden bir kızı vardı. Karısının, kızını doğurduktan bir süre sonra onu terk ettiğini duymuştum. Şimdilerde Sinanoğlu aşiretinden biri ile evliydi.Şimdiki eşini tanımıyordum.
Düğünden daha önce haberim olsaydı ortama uygun bir elbisemi getirirdim ama halam dün gece sofrada laf arasında söylemişti.
"Of!" diye sızlandım. Gerçekten bir sürü elbise, bluz getirmiştim ama sanki hiçbiri uymuyordu. "Giyecek hiçbir şeyim yok!"
"Başladı bizim mesai!" diye bıkkınlıkla soluyan Sarp'a kaşlarımı çatarak baktım.
"Ben ne giyeceğim! Boray abi bugün evlenmek zorunda mıydın? Bari doğurmamı bekleseydin ya!"
"Biraz sola baksana yavrum, sanki orada bir kutu var gibi. Ne o?" diye sordu. Dolabın içinde askıya astığım kıyafetlerimi kenara çektiğimde alttaki küçük rafta büyük kırmızı bir kutu ve küçük siyah bir kadife kutu vardı.
"Bu ne ya?" diye mırıldandım kutuları alırken.
Kutuları alıp kenardaki koltuklardan birine oturdum. İlk olarak küçük kutuyu değil de büyük olan kutuyu açtım. Açmamla dudaklarıma küçük bir gülümsemenin yerleşmesi bir oldu.
Gülümsemem kutunun içini daha detaylı inceledikçe büyüdü. Siyah düz kolsuz simli bir elbise ve üzerinde de çiçek işlemeli bir bolero vardı.İkisi birleşik parçalardan oluşuyordu.
Bu kadarını düşünemez artık derken her seferinde daha fazlasını düşünüyordu.
Kutunun içindeki elbiseyi ellerimin arasına alıp kaldırdım. Abiye tarzı bir elbiseydi ama aşırı bir uzunluğu yoktu. Normal, bilekte biten bir elbiseydi ve tam da benim tarzımdı.
"Bu çok güzel," diye mırıldandım hayranlıkla. Gözlerimin parladığına emindim. Elbisedeki bakışlarımı kaldırdığımda o, kapının kenarındaki duvara yaslanmış bacaklarını birleştirmiş, kollarını göğsünde bağlamış, dudaklarında minik bir tebessümle beni izliyordu. Benim ona baktığımı fark ettiğinde kollarını göğsünden indirdi ve yanıma doğru yürüdü.
Gözleri ile kenardaki siyah kadife kutuyu işaret ederek,"Diğer kutuyu açmayacak mısın?" diye sorduğunda heyecanla büyük kutuyu elbiseyi de güzelce içine koyarak ortadaki sehpanın üzerine bıraktım. Diğer küçük siyah kadife kutuyu elime aldığımda ellerim titriyordu. Kapağı açtığımda gülüşüm sanki daha fazla genişleyebilecekmiş gibi genişlemeye çalıştı. Biraz daha gülümsersem dudağım yırtılabilirdi ama umurumda bile değildi.
Bir kolye vardı kutunun içinde.
Bir de not.
Notun yazılı olduğu kart, kutunun kapağına sabitlendiği için önce uzanıp kolyeye baktım.
Kolyenin ucunda bir şey vardı.
Anka Kuşu.
Dövmemdeki Anka Kuşu'nun tıpatıp aynısıydı.
Duruşu bile aynıydı. Muhtemelen özel yaptırım bir kolyeydi. Dikkatli olacak şekilde parmaklarımın ucuyla kolyenin ucundaki Anka Kuşu'nu sevdim.
Ancak her daim küllerinden doğmak zorunda kalanlar, Anka Kuşu'nun hikayesini anlayabilirlerdi.
Efsaneye göre Simurg ya da bilinen adıyla Zümrüdü Anka kuşu, bilgi ağacının dallarında yaşar ve akıllara gelebilecek her şeyi bilir. Öyle ki, bütün kuşlar ona inanır, başları sıkıştıkça Simurg'un kendilerine yardım edeceğini, onları hep zor durumlardan kurtaracağını düşünürler. Zümrüdü Anka kuşu öleceğini hissettiği zaman kendisine ağacın kuru dallarından bir yuva yapar ve hiçbir zaman ne olduğu anlaşılmayan bir yapışkanla yuvayı sıvar, yuvanın içinde ölümü bekler. Ta ki güneş bütün görkemiyle ortaya çıkıp, kuru dalları yakıncaya kadar... Simurg oluşturduğu yuvada yanarak ölür ve küllerinden yeniden doğar.
Dövmeyi yaptırırken bu kadar detaylı araştırma yapmamıştım ama Sarp, dövmemi fark ettiği zaman oturup araştırdığımda bu yazıyı okumuştum ve bir kez daha bu dövmenin bana uygunluğundan emin olmuştum.
Mesleğim olmazsa yaşamam için benim için o zamanlar bir neden yoktu. İlk zamanlar Sarp ile evlenmemin sebebi mesleğimi kurtarmaktı. Tıpkı Zümrüdü Anka Kuşunun öleceğini hissettiği anda ağacın kuru dallarıyla bir yuva yapması gerektiği gibi.
Sonra mesleğimi kurtardım. Ona aşık oldum. Yuvama.. tıpkı ölümü beklerken Zümrüdü Anka'nın yuvasında güneş ortaya çıkıp kuru dalları yakıncaya kadar..
Sarp, o kuru dalları yaktı. Beni ölümün eşiğinden kurtardı. Daha öncesinde sadece mesleğim için yaşıyorken bana yaşamam ve yaşamımı sürdürmem için birçok sebep verdi. Çok güzel bir sevdayı avuçlarımın arasına bıraktı. O sevdayı benim kalbime o kadar ince ince kırmadan, incitmeden işledi ki...
Hırçın, sert, gardını kuşanmış Didem gitti, onun ela harelerine içi gidermiş gibi bakan onu hayatının tam merkezine koyan ve avuçlarının arasındaki sevdaya sahip çıkan Eflal geldi. Sarp, Didem'i kurtardığı yetmezmiş, ona yaşama sebebi verdiği yetmezmiş gibi bir yaşama sebebi daha verdi.
Kızımızı.
Sonra Didem durup düşündü.
Yaşamak için bu kadar sebebi varken hala ölmek isteyip istemediğini düşündü.
Ölmek istemiyordu artık. Yaşamak istiyordu.
Onu yaşatan adamla yaşamak, yaşlanmak, bir ömür aynı yerde yan yana, kalp kalbe olmak istiyordu.
Küllerinden doğmayı biz istemesek de hayat neyi isteyip neyi istemediğimize pek de bakmıyordu ve bize bunu mecbur bırakıyordu.
Benim en güzel mecburiyetim karşımda bana aşkla bakan adamdı.
Uzanıp kutunun iç kapağına kolyenin hemen üzerindeki boşluğa sabitlenmiş not kartını parmaklarımın arasına aldım.
"Kolyeye bakarken gözlerinin dolmaya başlayacağını daha şimdiden hayal edebiliyorum. Dilerim gözlerin bundan sonraki tüm yaşlarında hep mutluluktan dolsun. Bir ömür yan yana olmak tek temennim. İyi ki doğdun benim Anka Kuşu'm, sevdası da kendi gibi güzel olanım, ne kadar yara alırsa alsın her seferinde inatla küllerinden doğmayı başaranım... Seni tüm evrenlerde yine ve her koşulda sever ve yine ne olursa olsun seninle evlenirdim. Tek pişmanlığım ömrümün neredeyse yarısında bana gelmen. Seninle tüm yaşlarımda birlikte olmak isterdim. Çok önceden rastlaşmak isterdim... Ve inatla tekrarlamaktan asla vazgeçmeyeceğim; İyi ki doğmuşsun da benim güzeller güzeli karım olmuşsun. Nice nice güzel yaşlarını beraber kutlamak ve seninle beraber yaşlanmak dileğiyle...
Sana Aşık Kocan: Sarp"
Not kartının üzerindeki isim yazmak için ayrılan kısımdaki yazıyı okuduğumda ağlamama rağmen kıkırdadım. Her yerde bana aşık olduğunu belirtmesi beni güldürmeye yetiyordu.
"Teşekkür ederim." dedim bakışlarımı not kartından kaldırıp onun ela harelerine kenetlerken.
"Benim kocam olduğun için, beni bu kadar güzel ve koşulsuzca sevdiğin için teşekkür ederim."
"Teşekkür edilecek bir şey değil. Seni sevmemek hayatımda yaptığım en aptalca şey olurdu." dediğinde öyle mi dercesine dudak büktüm.
Ayağa kalkıp kollarının arasına girdiğimde uzanıp dudaklarımı dudaklarıyla buluşturdum. Hiç durmadan anında karşılık verdi. Dili dilime dolandı. Acele etmemiz gerekmiyormuş gibi öpüştük.
Soluksuzca, nefessiz kalana dek...
Öpüşmemizi bölen şey kızımız oldu.Art arda savurduğu tekmeler bizi birbirimizden ayırdı."Sinirleniyorum artık ya!" diye yükseldim sitemle.
Sarp'ın sırıtışını gördüğümde göğsüne bir tokat savurdum.Tam o sırada da Yıldız ablanın sesini duyduk. "Didem, hadi kahvaltı yapıp çıkacağız. Halide anne sizi bekliyor." dediğinde Sarp'ın kollarından tamamen sıyrıldım.
"Emir büyük yerden, binbaşım. Ben artık giyineyim." dedim elbiseye doğru ilerlerken. Elbiseyi üzerime giydiğimde arkadaki fermuarı kapatamadığım için onun yanına paytak paytak yürüyerek gittim.
Fermuarı kapatmadan önce elbisenin içinden bir kısmı görünen dövmemin üzerine dudaklarını bastırdı. "Ben erkenden kutlamak istedim. Normal de seni yemeğe çıkarmak istiyordum ama fırsat olmadı. Yarın çıkarız. İyi ki doğdun, yavrum."Fermuarı kapattığında kollarımı boynuna doladım ve sımsıkı sarıldım.
Bir süre öylece kaldık.
Kollarından ayrıldıktan sonra saçlarımı dağınık ama şık bir topuz yaptım. Makyajımı yaptıktan sonra koluma ince kordonlu bir gold saat taktım. Boynum çok gözükmese de kolyeyi bu andan sonraki her anlarımda takacağım için ilk ona taktırdım.
Neyse ki valize siyah, sivri uçlu bir topuklu ayakkabı koymuştum. Onları da Sarp'ın yardımıyla giydikten sonra hazırdım. Yüzük parmağımda her zaman ki gibi Sarp'ın bana aldığı yüzük vardı.
Odadan çıkıp aşağı indiğimizde herkes masada oturuyordu.
"Çifte kumrular, zahmet oldu." diyen kişi Yıldız ablaydı.
Bu sefer Dicle ablamda gelmişti."Dicle abla!" dedim koşmaya çalışırken. Yanına giderken o da ayaklanıp beni kollarının arasına aldı. "Benim taze annem!" dedi sırtımı sıvazlarken.
Ayrıldığımızda tamamen bırakmadı. "Nasılsın?" diye sormayı ihmal etmediğinde gülümsedim. "İyi, gördüğün gibi." dedim gözlerimle aramıza giren kocaman karnımı işaret ederek.
"Hadi sofrayı daha fazla bekletmeyin! Geçin yerlerinize!" diye bağıran halamı dinleyip yerlerimize geçip oturduk.
"Haya!" dedi Avşin. "Çok güzey oymuşsun," ofladı.
Kaşlarımı çatarak, "Güzel olmam kötü bir şey mi halacığım?" diye sordum.
"Ama babam sabah dedi ki 'Sen buyadaki annenden sonya heykesten çok çok daha güzey oymuşsun.' Ama sen benden daha güzey oymuşsun haya. Ben gitmicem!" dedi tatlı bir hırçınlıkla. Şahin abimin cümlesini öyle tatlı söylemişti ki oturduğum yerden kalkıp yanına gidip suratını ısırmamak, yanaklarını mıncırmamak için kendimi zor tuttum.
"Aaa! O nasıl söz?" dedim kınar gibi."Asıl sen benden hatta herkesten daha güzel olmuşsun bebeğim. Peri kızı gibi olmuşsun!" dedim olağanüstü bir hayranlıkla. Üzerinde benim geçenlerde ona aldığım elbise vardı. Annesi de saçlarına iki yandan küçük topuzlar yapmıştı.
"Geyçekten mi?" diye sordu.
"Gerçekten tabi ya! Ben ne zaman sana yalan söyledim Avşin?" dedim sahte bir sitemle.
"Ay tamam tamam haya! Geyçekten güzey oymuşum. Anyadım!"Masadaki herkes aynı anda kahkahalara boğuldu.
Biraz, Dicle ablamın oğlu Eymen'i sevdim. Elif'i kucağıma aldığımda Avşin'in kıskanç bakışlarına maruz kalsam da bir şekilde kahvaltımızı yapıp evden çıkmayı başardık.
Yıldız ablanın üzerinde düz taşlı lacivert balon kol bir elbise vardı. Dicle abla ise gold, desenli bir etek ve saten bir bluz giymiş, üzerindekilere uygun bir renkte olacak şekilde bej bir başörtü takmıştı.Erkeklerin hepsinde klasik takım elbise ya da beyaz gömlek- siyah pantolon ikilisi vardı. Halam da hanımağalığına yakışır bir takım giymişti.
Karahan konağı, halamların konağından biraz daha genişti. Ama iç dizaynı aynıydı. Bahçede bir sürü masa, sandalye, süslemeler vardı. Kenarda nikah masası ve kazanlar vardı.
Arabadan indiğimizde önden halam bahçeye adım atarken hemen yanında Şahin abim, eli Yıldız ablanın elindeyken, diğer kolunda Elif varken konaktan içeriye girdiler.Avşin ise Yıldız ablanın diğer kolundaydı.
Onların hemen arkasında da biz vardık. Sevil, sınavına çalışacağını söylediği ve ısrar ettiği için gelmemişti.
İnşallah sınavına çalışıyorsundur, Sevil.
Biz adımımızı atar atmaz Boray abinin yanımıza gelmesi bir oldu.Yanında oldukça zarif bir gelinliğin içinde kahkülleri olan bir kadın vardı.
Gelirken halamdan duyduğum kadarıyla kadın Hazal'ın -Boray abinin kızı- bale öğretmeniymiş.
Hanzade Hanım, evlenmelerini istemese de Boray abi yüzünden karşı çıkamamış. Hanzade Hanım, Boray abinin annesiydi.Babasını 8 sene önce kaybetmiş ve aşiretin başına geçmek zorunda kalmıştı.
"Kardeşim!" diyerek tokalaşan kişi Şahin abimdi. Boray abi Sarp'la da tanışıyor olmalı ki onunla da tokalaşıp hal hatır sordu. Beni de gördüğünde gülümsedim. "Hayırlı olsun." dediğinde nazikçe teşekkür ettim. Bizi yerimize doğru ilerletirken önde Sarp ve Şahin abimle konuşmaya devam ediyordu.
Yerimize oturduğumuzda Hanzade Hanım yanımıza geldi. Halamla sohbet ederlerken ben de Dicle abla ve Yıldız abla ile konuşuyordum.
"Gelinin suratı niye böyle düşük?" diye soran Dicle ablaydı. Benim bir bilgim olmadığı için sessiz kalırken Yıldız abla cevap verdi.
"Kimse bu kadar kısa sürede evlendiklerine anlam veremiyor. Boray'da öyle ha denince evlenecek bir adam değil. Şahin'e sormaya fırsatım olmadı." Eğer aklıma gelen durumsa ben bu hikayenin sonunu çoktan biliyordum. Bizzat tecrübe etmiştim.
Nikah memuru geldiğinde halay çeken herkes yerlerine oturdu. Nikahları kıyıldıktan sonra tekrar halay çekilmeye başlandığında ne kadar istesem de kalkamadım. Ağrım başlamıştı. Ayrıca bu halimle pek de verim alabileceğimi düşünmüyordum.
Bizim yanımızda oturan Sarp ve Şahin abim birbirlerine ellerini dudaklarına götürüp parmaklarıyla sigara işareti yaptıklarında kıkırdadım. "Liseli misiniz siz ya?"
"Bizi çok sorgulama be yavrum."Sarp'in ayaklanmadan önce yanaklarıma bir öpücük kondurup okşamasıyla gülümsedim. Onlar sigara içmek için yanımızdan ayrıldıklarında Hazal ve Avşin koşturarak yanımıza geldi. Sanırım kavga ediyorlardı.
"Hayır!" diye bağırdı Avşin.
"Ya ben daha güzey oydum!" diye kendini yırtarak bağıran Hazal'dı.Üzerinde beyaz, uzun tütülü bir elbise vardı.
Arkalarında da Eymen bıkkınlıkla soluyarak geliyordu. Eymen, en büyükleriydi. 6 yaşındaydı. Dicle abla, Şahin abimden daha erken bir yaşta evlenmişti.
"Eymen ne oluyor annem?" diye sordu.
"Kavga ediyorlar. Kim daha güzel oldu tartışması." dedi sakince.Umursamadığını ancak bu kadar belli edebilirdi.
Yanımıza koyu yeşil abiyesiyle gelen Şilan, tuttuğu nefesini bıkkınlıkla verdi. "Oh! Çok şükür Allah'ım!"
"Ne oldu kız?" diye soran, Yıldız ablaydı.
"Ne olacak hanımefendi kaçıyor sürekli. Yakalamaca oynuyoruz koca konakta!" diye yükseldi sitemle.Şilan, Boray abinin kardeşiydi. "Siz nasılsınız? Ne yapıyorsunuz? Yanınıza gelemedim kusura bakmayın." Yanımıza oturduğunda gülümsedik.
Benim oyun arkadaşım gibiydi Şilan.Küçükken halamlara geldiğimde Şilan'ı da yanımıza çağırır oyun oynardık.
"İyi, sen nasılsın?" diye soran bendim.
"Eh işte," dedi elini beni boş ver der gibi sallarken. "Seni iyi gördüm. Baya iyi gördüm hem de." dediğinde ima ettiği şeyi anlayınca gülümsedim.
"İyiyiz ya!" dedim elimi karnımın üzerine koyduğumda.
"Belli belli! Şuna bak oyun arkadaşımızın evlendiğini, çocuğunun olacağını yeni öğreniyoruz!" dedi kızar gibi.
Dicle abla bizim konuşmamızı önemsemeyip merak ettiklerimizi sordu. "Kız, Şilan bu kadın kim? Boray, bu kadını nereden buldu? Bale öğretmeni dediler ama?"
"Evet, bale öğretmeni. Hazal, bale diye tutturunca abim gidip yazdırmıştı. Öyle tanışmışlar."dedi ama sanki bu kadarıyla biten bir tanışma hikayesi değil gibiydi. Devamını anlatmayı pek tercih etmedi. Zaten fırsatı da olmamış, gelinin yanına gitmesi gerekmişti.
"Kız gelinin adını söyleseydin ya bari!" dedi Dicle abla.
"Abla, nikah memuru dedi ya İdil Zelda diye. Soyadı da Katre'ymiş." dedim.
Biz öylece otururken Şahin abimin birine bir işaret yaptığını gördüm ama anlamlandıramadım. Tam o sırada da bir el başımı arasına almış uzanıp alnımdan ve saçlarımdan öpünce gülümsedim.
Kısa süre içerisinde bahçede Akif Çekirge'nin Delalım türküsünün sesi duyuldu.
Bazı insanlara garip gelecek ama -ki bana hala garip geliyor- bu türkü onların türküsüydü. Bu türküyle kaç kez Mardin düğünlerinde -kendi düğünleri de dahil- en ortada oynamışlardı sayamamıştım.
Tüm Mardin, bu türkünün onlara ait olduğunu bilirdi. Delalım dendiğinde akıllara ilk gelen çift Şahin ve Yıldız çifti olurdu.
Şahin abim de Sarp'ın hemen arkasından gelmiş olacak ki o yanıma oturduğunda o da Yıldız ablanın yanına gitmişti. Şahin abim hadi der gibi işaret verdiğinde Yıldız abla, ben ve Dicle ablaya doğru eğilmiş, "Ben gideyim kocam bekler!" diyerek heyecanla gitmişti.
Elif, halamın kucağında uyuyordu.
Herkes yerlerine oturmuş onları izlerken onların bakışları sadece birbirlerindeydi. Ellerinde ne ara aldıklarını bilmediğimiz halay mendilleri vardı ama halay çekmek yerine sallayarak ve birbirlerinin gözlerinin içine oynuyorlardı.
"Bu sevdalar boşuna le bu sevdalar boşuna,
Delalım delalım delalım delalım delalım," dendiğinde Şahin abim adeta bir şahin gibi kollarını iki yana açmış Yıldız ablanın etrafında ona doğru giderek şarkıyı söylüyor ve oynuyordu.
Halama baktığımda gülümseyerek onları izlediğini gördüm. Bense başımı Sarp'ın omzuna yaslamış yüzümde gerçek bir tebessümle onları izliyordum.
"Son aylarda olmasaydık çıkar bir reyhani oynardık." diye mırıldandı Sarp.
"Kendi düğünümüze kalmış gibi duruyor." diye cevap verdim.
"Galiba. Doya doya oynarız yavrum." dediğinde gülümsedim.
"O yarın kaşı gözü le ciğerimi parçalar,
Delalım delalım delalım delalım delalım," dendiğinde Avşin, babasını kıskanmış olacak ki arkadaşlarıyla oyun oynamayı bırakıp aralarına katılmıştı. Ortada öylece oynarken Şahin abim eğilip kucağına almıştı.
Şarkı bittiğinde ikisi de yüzlerinde sahici ve gerçek bir tebessümle masaya gelip yerlerine oturdular.
Birkaç türkü daha söylendi. Neredeyse hiç ara verilmeden halay çekildi. Düğünün bitimine yakın bir şarkı daha açıldı. Muhtemelen son şarkılardı ki rastgele öylesine açılıyordu.
Bu şarkıyı biliyordum.
Dinlerken, Sarp'ın bir anda kulağıma eğilip, "El bilir dünya bilir
Le le le canım
Benim gönlüm sendedir,
Esmersen güzelsin." demesini beklemiyordum ama hoşuma gitti ve kıkırdamama engel olamadım.
Şarkının son kısımları geldiğinde bende hafifçe küsermiş gibi yaparak başımı koyduğum omzundan kaldırıp diğer tarafa çevirdim ama ona doğru salınmayı da ihmal etmedim. "Gelme biye küstüm siye
Bir öpücük vermedin
Vallah huylandım siye!" dedim şarkıcının söyleyiş tarzını taklit ederek.
"Demek öyle," diye mırıldandığında öyle dercesine başımı eğdim. "Bunun hesabını alırım ama." dediğinde, "Merakla ve sabırla bekliyorum o zaman, binbaşım." diye mırıldandım dudaklarına doğru.
Düğün bittikten sonra herkesle vedalaşıldığında tam konaktan çıkmak üzereyken kasıklarıma giren sancıyla iki büklüm oldum. Öyle bir sancıydı ki kasıklarımdan belime doğru yayılıyor ve nefesimi kesiyordu. "Ah!" diye ağzımdan çıkan inlemeyi durduramadım.
"Yavrum?" Sarp'ın kollarına sıkı sıkı tutundum. Kendimi hafifçe dikleştirmeye çalışsam da yapamadım. Sancı daha da arttı.
"Çok oturdum ya ondan....Yorgunluktan.." diye mırıldandım. Aklı sıra kendimi inandırmaya çalışıyordum.
"Konağa.." dedim nefes nefese."Konağa gidelim, dinlenirsem geçer." Sancı biraz hafifleyince kendimi dikleştirmeyi başardım."İyiyim, bir şey yok." dedim koluna girip yürümeye çalışırken.
Bir yandan da kendimi sakin tutmaya çalışıyordum ama ellerimin titremesine engel olamıyordum.
Şilan ve Boray abi de duymuş olacak ki kapıdaki korumalarla birlikte yanımıza geldiler. Eşi de hemen yanı başındaydı.
"Didem! Ne oluyor?" diye sordu Şilan.
"Sarp, isterseniz yukarıya çıkaralım. Dinlensin, kendine gelsin öyle gidersiniz." dedi Boray abi.
"Yok," dedim titreyen sesimle. "Yok, konağa geçelim biz." diye mırıldandım.
Bu sefer sancı değil kasılmam olduğunda paniğim daha da arttı.
Erkendi.
Daha neredeyse bir ay vardı.
"Hala..." dedim korku dolu bir sesle.
"Buradayım halam, buradayım." dedi diğer koluma sarılırken. Sarp'a döndü. "Konağa gidelim oğlum."
"Hastaneye gidelim, Eflal. İyi değilsin!"
"Hayır! Hayır konağa gidelim!"
"Konak, hastaneden daha yakın oğlum. Hem emin değiliz doğumun başladığından. Eğer başlarsa ona göre gidersiniz." Halam katı bir sesle konuşunca reddedemedi. Herkes arabalara dağıldı.
Kasılma duruyor, bir süre sonra tekrar ve daha şiddetli bir şekilde başlıyordu. Bedenimi sanki biri ikiye ayırıyormuş gibi hissediyordum. Ter içinde kalmıştım. Sarp, bir yandan avuçlarıyla alnımdaki terleri siliyor bir yandan da rahatlatmak ister gibi belimi okşuyordu.
Allah'ım şimdi olmaz. Daha erken, ne olursun şimdi değil.
Konağa geldiğimizde sancılarım ve kasılmalarım durmuştu.Yürüyebilecek halde olduğum için Sarp'ın beni kucağına almasını istemedim. Salona geçtiğimizde beni yatırdılar ama yatınca daha çok canım yanıyordu. Sarp'a tutunup oturur hale geldim.
Yıldız abla, alelacele Avşin'i uyutmuş, Elif'i de Hatice ablanın kucağına vermişti. Herkes salondaydı. Bu seferki sancı hepsinden daha şiddetliydi ki çığlığım konakta yankılandı."Dayanamayacağım.." diye mırıldandım.
"Kızım senin daha bir ayın yok muydu?" diye soran kişi telaştan ne konuşacağını bilemeyen Murat'tı.
"Ben nereden bileyim! Bebek ben değilim!Ben sadece taşıyorum!" diye yükseldim sinirle. Elimle karnımı kontrol ettiğimde daha kötü bir panik sardı vücudumu.
Karnımda hiç hareket yoktu.
"Hayır!" diye bağırdım ağlarken.Başımı iki yana salladım."Hayır hayır hayır!"
"Ne oldu?" diye soran benimle beraber telaşla ayaklanan Sarp'tı.
"Hareket etmiyor! Sarp, kızımız hareket etmiyor!" dedim dehşete düşmüş bir sesle. "Hala, kızım hareket etmiyor!"
Sarp'ın nefes alamadığını fark ettim. İlk defa ellerini titrerken gördüm.
Oysaki silah tutarken dahi onun elleri titremezdi.
"Bir şey yap! Sarp bir şey yap!" diye bağırdım korkuyla.
"Hastaneye gidiyoruz! Çabuk!"
"Yetişmez!" diye bağıran Yıldız ablaydı. Hastanenin buraya uzak olduğunu biliyordu. Ben bile onu hastaneye neredeyse son saniyelerde yetiştirmiştim. Bunu akıl etmemiz gerekiyordu.
Biz bunu nasıl akıl edememiştik!
"Bu sefer olmaz! Bu sefer olmaz Allah'ım! Bu sefer olmasın, lütfen!"Bacaklarımın arasından süzülen sıvıyı hissettiğimde nefesim kesildi. Bakmamak için dirensem de dayanamadım.Zorlansam da hafifçe eğildiğimde halıdaki ve elbisemin eteklerindeki ıslaklığı fark ettim.
Suyum gelmişti.
Doğuruyordum.
Doğuruyordum ve bebeğim hareket etmiyordu.
"Siktir!" Sarp'ın panik dolu sesini duyduğumda hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. "Eflal, doğuruyor musun?"
"Doğuruyorum! Salak mısın? Suyum geldi! Hastaneye yetişemeyiz!"Biliyordum. Yetişemezdik. Hastaneye kadar dayanabileceğimden bile emin değildim. İçimdeki korku, sancı ve kasılmalarla birleştiğinde daha çok canımı yakıyordu.
"Odaya!" dedi halam. Alt katta olduğumuz için yukarıyı söylememişti muhtemelen. Sarp kollarını bacaklarıma ve belime sarıp beni kucağına aldı. "Sarp," dedim halsizce. "Şuan olmaz! Daha vardı.. Şuan doğuramam!" Acıdan yine çığlık attığım sırada Sarp bir odanın kapısını açmıştı.
Anne ve babanın kaldığı odaydı.
Tam yatağa yatıracağı sırada, "Burası olmaz!" diye bağırdım can havliyle.
"Derdin oda seçmek mi?" diye söylenen halamdı.
"Ölürüm de doğurmam burada! Yemin ederim doğurmam! Hayır!"İstemiyordum. Onların yatağında doğurmak istemiyordum.
"Ya rabbim sen bana sabır ver!" diye yükselen Sarp'tı.
"Ya doğuran benim! Başlatma sabrın- Ahhhhh!" diye bağırdım giren sancıyla geriye doğru gerinirken.
Odadan çıkıp başka bir odaya girdik.Halamın odasına girmek istemedim. Söylemedim orayı.Eniştem ile olan anılarını bozmak istemedim.
Yukarı çıktığımızda bizim kaldığımız odanın kapısını bir hışımla açtı.Üzerindekileri çekip beni yatırdığında halam, Yıldız ablaya bağırdı. "Yıldız! Hatice,Elif'i Şahin'e versin! Çabuk sıcak su, makas,leğen, ne kadar kumaş, çarşaf varsa her şeyi yukarı getirin!Hadi!"
"Sarp," dedim kısık sesle başımı ona doğru kaldırarak. "Eğer, olur da onu kucağıma almak nasip olmazsa kızımız sana emanet. Valizin içinde fermuarlı gözde bir defter var. O, onun." Sol gözünden bir damla yaş yanaklarına doğru süzüldüğünde başını sola doğru eğdi. "Hiçbirinize bir şey olmayacak! Korktuğun için böyle konuşuyorsun. Sağ salim alacağız kucağımıza yavrum. Sadece biraz daha dayan. Az kaldı, yemin ederim az kaldı."
"Ama hareket etmiyor, Sarp. Hissetmiyorum." diye fısıldadım çaresizce.
"Sancıdan hissetmiyorsundur halacığım."
Sancıların yanına baskı da eklendi sanki. Kapı birkaç kez açılıp kapandı ama hiçbiri umurumda olmadı. Tek derdim kızımdı. Beni daha rahat olabilecek bir konuma getirdiler.
Halam ve Yıldız abla bacaklarımı kaldırıp iki yana araladı. Halam, Sarp'a çıkması için söylendi ama Sarp aldırmadı. Katı bir sesle asla çıkmayacağını dile getirdi. Baskı arttıkça daha çok canım yanıyordu.
Onu kucağıma alamamaktan korkuyordum.
Halam, Yıldız ablanın elindeki havlu ve çarşafları bedenimin altına doğru kat kat serdi. Sıcak suyu beze batırarak rahatlatmak için kasıklarımda yavaş yavaş gezdirdiğinde gözlerimi kapattım.Sarp'ın elini sıktım.
"Sarp, daha erken." diye mırıldandım kısık sesle. Önüme gelen saçlarımı elleriyle geriye doğru taradı.
"Aceleci çıkmış kızımız, bebeğim. Bizi merak etmiş. Erken geleyim demiş." Beni gülümsetmeye, biraz da olsun rahatlatmaya çalışsa da pek başarılı olamadı.
Belim sanki sancılardan ve kasılmalardan ikiye ayrılacak gibiydi. Çığlık atmamak için dişlerimi dudaklarıma geçirdim.Ağzımda kan tadını hissetsem de durmadım. Gözlerimi kapattım. Sarp'ın dudaklarını alnımda hissettim. "Sık dişini yavrum..keşke alabilsem acını ama elimde değil. Biraz daha dayan, lütfen." dedi yalvarırcasına.
Halamın ıkınmamı söylemesine rağmen ıkınsamda inatla ilerleyemiyorduk. "Gelmiyor! Hala ya sıkıştıysa?" dedim korkuyla.
"Gelecek!" dedi kesin bir dille."Kendini kasma halam, az gevşet, gelecek!"
Yıldız abla da diğer tarafıma geçmiş elimi ellerinin arasına almıştı. "Az daha sabret ablacığım, biliyorum şuan ne desek senin sinirlerin daha da geriliyor ama sadece birkaç dakika sonra Allah'ın izniyle kızını kucağına alacaksın."
Tekrar sancı geldiğinde dişlerimi sıkıp, belimi yay gibi gerip ıkınsam da sanki bir şeyler ters gidiyordu.
Gözlerimin kapanmamak için direndiğini biliyordum ama daha fazla dayanacak gibi değillerdi.
"Az daha diren, kızım. İnadı tuttu! Kızın da aynı sana çekmiş, inat olacak belli!" dedi halam homurdanır gibi.
Karnımı çok hafifçe aşağı itmeye çalıştığını fark ettim. Canımın yanmasıyla daha çok çığlık attım.Sarp'ın ve Yıldız ablanın eline tırnaklarımı geçirdim.
Anne, beni doğururken de bu kadar acı çektiğin için mi benden bu kadar nefret ettin?
Ben senin gibi olmayacağım. Ben kızımı kucağıma almak uğruna canımı vermem gerekirse hiç düşünmeden vereceğim.
"Anne," diye mırıldandım. Sanki siması gözümün önüne gelir gibi oldu. Sanki onu görür gibi oldum.
Gözlerimin kapanmaya başladığını fark etmiş olacaklar ki Sarp'ın bağırışlarını ve beni hafifçe sarsmasını hissettim. "Eflal, sakın! Hayır!" dedi canhıraş çıkan sesiyle."Canımı veririm uğruna ama sana bir şey olmasına izin vermem! Yavrum, bana bak!" Tekrar sarsıldığımı hissettim.
Ama annemin yansımasından başka bir şey görmüyordum."Ahu gözlüm! Aç gözlerini! Eflal! Didem!" diye bağırdı.
Belki de uzun zaman sonra ilk kez Didem diye seslendi bana.
Bedenimin gerildiğini hissettim.Sanki gerçekten bedenim ikiye ayrılıyordu. Sonra bir şey oldu.Bir ses duydum.
Bir bebek sesi.
O kadar nahif o kadar kısıktı ki sesi.Bu sesi gerçekten mi yoksa hayal olarak mı duyuyordum ayırt edemedim. Zorlukla gözlerimi açtığımda kasıklarımın biraz daha rahatladığını ve nefes nefese kaldığımı fark ettim.
"D-doğdu mu kızım?" sesim zor çıkıyordu. O kadar çok bağırmıştım ki boğazım acıyordu.Başımı biraz kaldırmaya çalıştım ama direnemedim tekrar yastığa düştü.
Kızımızı, Sarp'ın kucağına verdiklerinde bu sefer ağlama sesini resmen tüm konak duydu.
Öyle bir ağlıyordu ki sanki canı acıyordu.
"Babam," diyen sesini duydum Sarp'ın. Bakışlarımı ona doğru kaldırdığımda elleri titriyordu. Aklı çıkacak gibiydi. O kadar sıkı tutmaya çalışıyordu ki bebeğimizi, sanki bir şey olacak da düşmesini engellemek ister gibiydi.
Oysa en güvenli yer onun kollarıydı, bilmiyordu.
"Hoş geldin," dedi titrek bir sesle."Hoş geldin bal kızım." Eğilip yanağına dudağını bastırdı."Hoş geldin canımın canı."
"Bende bakabilir miyim?" diye sordum sanki kendim doğurmamış gibi.
Yavaşça kucağıma bıraktığında benim bile ellerim kuş gibi titriyordu. 8 Ay aynı bedende yaşamıştık ama ilk defa kanlı canlı görmek farklı bir duyguydu.
Sarp, doğum saatini sorduğunda Yıldız abla not almış olmalı ki söyledi. Kızımız gece tam 12'de doğmuştu.
28 Mayıs Gecesi.
Benim doğum günümde.
"Kızım," dedim parmak ucumla tenini severken. Kan ter içinde kalmıştım, neredeyse boğazım yırtılmıştı ama hiçbirinin önemi yoktu. Sanki az önce ölümden dönmemiş gibi hissediyordum. Onu kucağıma aldıktan sonra her şey geride kalmış gibiydi. "İyi ki doğduk. Beni anne yaptığın için sana teşekkür ederim. İyi ki geldin. Hoş geldin."
...
"Bal kız?"
Sarp'ın sesini duyuyordum.
Onu ilk kez kucağıma aldıktan sonra yorgun olduğum için biraz uyumam, dinlenip toparlanmam gerekiyordu.
Gözlerimi yavaşça araladığımda bir hastane odasında olduğumuzu fark ettim.
Muhtemelen erken doğum olduğu için hastaneye gelmiştik. Fakat bebeğimiz gayet sağlıklıydı ki Sarp'ın kucağındaydı.
Üzerinde hastane çıkışı takımı vardı.Bu timin aldığı takımdı. Evin bir köşesinde yıkayıp kenara kaldırmıştım. Nereden gelmişti? Kim getirmişti?
"Ne bu güzellik? Annene benze dedim de en çok başarı, hırs olarak benze demiştim. Sen en çok kısmını yanlış anlamış olabilir misin?" diye sordu hayranlıkla sanki cevap alabilecekmiş gibi.
Sanki cevabını almış gibi başını salladı ve devam etti. "Aynı fikirdeyim, bal kız. Bende öyle söyledim zaten annene. Benim kızımın etrafında kimse gezemez, izin vermem dedim." dediğinde gözlerimi devirdim.
Daha kızımız doğalı birkaç saat olmuştu. Tek derdi kızımızı erkeklerden korumak mıydı?
"Babam," dedi dolu dolu kundağa sarılmış kızımızı hafifçe yukarı doğru, yüzüne doğru kaldırdı. "Nice silahlar tuttum, en kötü haberleri verdim, çatışmaya girdim de ellerim titremedi. Sen küçücük bir şeysin ellerimi bu kadar titretmeyi, beni bu kadar korkutmayı nasıl başardın?" diye sorduğunda gözlerim dolu dolu gülümsedim.
Kızımız, sanki cevap verir gibi tatlı tatlı mızırdandı. "Sen de nasıl yaptığını anlamadın değil mi?" diye sordu kıkırdayarak. Sonra bir süre duraksadı. Gözlerinin nereye daldığına bakmaya çalıştım.
Gözlerine dalmıştı, gözlerini izliyordu.
Bir filmi izler gibi, bir suyu kana kana içer gibi, canını vermek ister gibi izliyordu kızımızın gözlerini.
"Eflal," diye mırıldandığında yavaşça, zor da olsa dikleştim. Biraz ağrım vardı ve çok yorgun hissediyordum.
"Efendim."
"Biz isim belirlemedik," dedi hatırlatır gibi. Gerçekten de isim belirlemeye fırsatımız olmamıştı.
"Ben aslında-" dedik ikimiz de aynı anda. Sonra duraksadık ama yine aynı anda konuştuk. Ben ilk kez kucağıma aldığımda gördüğüm güzelliğiyle anında, "Efsun!" derken o uzun uzun izlediği gözlere bakarak, "Ahu!" dedi.
İki isim de birbirinden güzeldi.
Kızımı daha kucağıma aldığım anda güzelliğiyle büyülenmiş gibiydim ve bu yüzden adının Efsun olmasını istiyordum.
"İki isim koyalım. İki ismi olsun kızımızın." diye mırıldandım.Onaylar anlamda başını salladığında gülümsedim.
Efsun Ahu.
Bizim kızımız.
Benim kızım.
Canımdan bir parça.
Yaşamayı düşünmeyen, ben kimseyi yaşatamam diyen bana ait, benim içimde büyüttüğüm, can verdiğim bir parça.
Birkaç ay önce hamileliğimi kabullendiğimde Efsun Ahu için bir günlük tutmaya başlamıştım.Neredeyse her günümü yazmaya çalışıyordum. Günlüğün ilk 3 ayı neredeyse boştu. Bir kısımdan sonrası doluydu.
Kabullenmem 3 ayımı almıştı.
Bu güzelliği nasıl kabullenmemiştim ben?
Günlüğü ilk 3 ay hariç bu zamana kadar eksiksiz bir şekilde her gün doldurabildiğim kadar doldurmaya çalışmıştım. Konağa gidince valizin içindeki fermuarlı kısımdan elime alıp şöyle dolduracaktım günlüğü;
"Bugün 28 Mayıs, İyi ki doğduk Efsun Ahu. Annenin canına can kattığın için ömrüm boyunca sana teşekkür edeceğim. İyi ki benim kızımsın. Bugün annenin ilk anneliği tattığı gün, seni kucağına aldığı, kokunu soluduğu ilk gün.
Son olmaması dileğiyle..."
Efsun Ahu'muz doğduuuu!
Sanırım yazdığım en uzun bölüm bu bölüm oldu. Haftaya bölüm gelemeyebilir, çünkü birkaç kez dışarı çıkmam gerekiyor.Yazabilirsem yazmaya çalışacağım.
Bölüm hakkındaki düşüncelerinizi uzun uzun okumak isterim. Bu yüzden bol bol yorum yapmanızı rica ediyorum. Oy vermeyi de unutmayın!
Ayrıca miniğin adını artık öğrendiğiniz için Sınırın Kanunu'nun panosunu artık sizinle paylaşabilirim. Bölümü yayınlandıktan sonra linki sizlerle paylaşmış olacağım.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzereeee!
Bölüm etkileşimi
