30. bölüm · SINIRIN KANUNU
BÖLÜM 30/ "ALT EDİLEMEYEN YARA"
Herkese merhabalaaaaaar!
Çok güzel bir bölümle geldimmm!
Umarım beğenirsiniz. Satır arasında yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın.
İyi okumalar!
"Yürümeyeceksin, koşacaksın...
Işıktan bir parça kopararak köşe başında,
Karanlığa karşı tek başınasın."
-Nâzım Hikmet-
“Ne demek doğuma almışlar? Daha 1 haftası vardı Sarp!”
Sarp gelmeden birkaç gün önce Bengi’nin yanına uğramıştım. O, en az 1 hafta en çok 2 haftam var demişti ve korkuyordu. Bunun nedeni normal bir korku değildi elbette. Bana bir şeyler anlatmıştı.
Tedavi ile 2 kez hamile kaldığını bir kez düşük yaptığını ve bir bebeğini de doğumda daha kucağına alamadan kaybettiğini söyleyince kendime gelmem çok zor olmuştu. Bu sefer de aynılarını yaşamaktan çok korkuyordu. Ben bile ilk hamileliğimde bu kadar çok endişe ve korku hissediyorsam Bengi’yi düşünemiyordum.
Şimdi karşımızda, doğumhanenin kapısının önünde bir ileri bir geri korkuyla dolanan Aydın’a baktıkça gözlerimin dolmasını engelleyemiyordum. Oradan oraya dört dönüyor her kapı açıldığında bir şey söyleyecekler mi acaba diye merakla bekliyordu.
Evden hazırlanıp çıkmış direkt hastaneye gelmiştik. Üzerime beyaz, düğmelerinde ve bazı kısımlarında siyah şeritler olan elbisemi giymiştim. Parmağıma yüzüğümü, kulağıma yuvarlak altın sarısı küpelerimi ve koluma gold saatimi takmış, ayağıma da kısa topuklu babetlerimi giymiş, Saçlarımı hızlı hızlı taramıştım. Cübbemi ve birkaç dosyalarımı yanıma almıştım.
Böyle giyinip buraya bu şekilde gelmem saçma dursa da mecbur kalmıştım çünkü birkaç saat sonra duruşmaya girmem gerekiyordu.Bengi ve bebeği görüp adliyeye geçecektim.
“Ya bir şey mi oldu acaba kaç dakika oldu!” Sarp, Aydın’ı zorla doğumhanenin kapısından sürükleyip bekleme alanındaki koltuklara oturttu. Kendisi de yanına oturdu.
“Lan oğlum, bir dur bir sakin ol Allah aşkına!” diye yükseldi.
Timdeki herkes buradaydı. Merthan bile gelmişti. Sarp, ayakta çok uzun süre kalmamı istemediği için beni yavaşça sandalyeye oturtmuştu. Merthan’da o kalkar kalkmaz hemen yanıma oturmuştu.
“Abla,” dediğinde bakışlarımı ona doğru çevirdim. Sanki aramızda bir mesafe vardı ve bu mesafeyi ne yaparsak yapalım aşılmayacak bir şeymiş gibi hissetmekten alıkoyamıyordum kendimi.
“Efendim.” Diye mırıldandım sessizce.
“İyisin değil mi?” diye sorduğunda başımı salladım. Muhtemelen durgun gözüktüğüm için merak edip endişelenmişti.
“Aydın,” dedi Nazenin abla.“Annenleri aradın mı oğlum? Merak etmişlerdir.”
“Aradım abla, yola çıkacaklardı.”Aydın’ın ailesi memleketlerinde yaşadığı için yarına anca buraya gelmiş olurdu.Bengi’nin ailesi ise buradaydı.
Sen doğum yaparken kapının önünde kalbinde dualarla yüreği ağzında seni bekleyecek bir ailen var mı Didem?
Yoktu.
Ben doğum yaparken beni böyle bekleyecek bir ailem yoktu. Bana anneliği öğretecek bir annem, yüreği ağzında kapının önünde bekleyecek bir babam yoktu.
Durgun olmamın sebebi birazda buydu.
Meltem Teyze ve Halil Amca kapının önünde yürekleri ağızlarında bekliyorlardı. Alacakları tek bir iyi haber için kurban kesecek durumdaydılar.
Gözlerimin dolmasını engellemek için başımı yukarı kaldırıp zorlukla yutkunmaya, boğazımdaki düğümü yok etmeye çalıştım ve gözlerimi kapattım.
Anne, neredeyse yaşım 35 oldu. Yaş 35 yolun yarısı ediyormuş. Sen yolumun hangi yarısında yanımda olacaktın?
Baba, neredeyse yaşım 35 oldu. Yaş 35 yolun yarısı ediyormuş. Sen yolumun hangi yarısında bana karşı dürüst olacaktın?
“Komutanım,” dedi Aydın, yanında oturmuş ona bakan Sarp’a doğru döndürdü bedenini. “Bir kaybı daha kaldıramayız biz. Ne Bengi ne de ben.”
Gözümden bir damla yaşın süzülmesine engel olamadım. Zaten endişeliler daha da endişelenmesinler diye Merthan’dan destek alıp ayağa kalktım.
“Abla, nereye bu halde?”
“Bahçeye çıkacağım, hava alsam iyi olacak.” Diye mırıldandım zorlukla. Sarp, ayağa kalkıp arkamdan gelmek için hamle yapınca elimi kaldırıp durdurdum. “Aydın’ı yalnız bırakma. İyiyim, hava alacağım sadece.”
“Dikkat et.” Dediğinde başımı sallayarak onayladım. Gelmek için kıvrandığını görüyordum ama yalnız kalmak istiyordum.
Merdivenlere doğru yürüdüm.Merdivenin sağında asansör vardı. Asansörle giriş kata indikten sonra hastanenin bahçesine doğru yürüdüm ve boş banklardan birine oturdum.
Zorlukla tutmaya çalıştığım gözyaşlarım benden bağımsız akmaya başladığında engelleyemedim ve akmalarına izin verdim.
Hayatımın çoğu anında hep kendi ayaklarımın üzerinde durmaya çalıştım. Önüme ne engel çıktıysa hepsini alt etmeyi canım yansa da, zor da olsa başardım. Fakat bir bu yaramı alt edemiyordum.
Hamileyken bir anneye normalden daha çok ihtiyaç duyuyordunuz.Çoğu şeyi bilmiyordunuz ve her ne kadar öğrenme imkanınız olsa da bazı şeyleri sadece annelerin bildiğini ve yalnızca onların öğretebileceğini düşünüyordum. Çok kırgın ve kızgındım ama engelleyemiyordum içimdeki özlemi. Özlemek nasıl engellenirdi? İnsan bu hayatta hiç tatmadığı, hiç hissetmediği bir duyguya nasıl bu kadar çok özlem duyabilirdi?
Eskiden yalnızca annen yoktu, Didem. Artık baban da yok.
Küçükken hep Umut’un yaşadığı, annem ve babamın beni çok sevdiği bir evde hep birlikte gülüp eğlendiğimiz anları hayal ederek kendimi sakinleştirmeye çalışırdım. Fakat artık ne küçüktüm ne de çocuk. Bu yöntem avukat Didem'de ve Didem'de işe yaramıyordu.
O zamanlardaki küçük Didem kardeşinin yaşadığını bilmiyordu. Kendisine senelerce psikolojik şiddet uygulandığını, yalanlarla büyümek ve kendi ayaklarının üzerinde durmak zorunda kalacağını henüz tam anlamıyla bilmiyordu.
Kafasına vura vura öğretilecekti.
Kalbini avuçlarının arasında sıkıp, ellerinden kan aksa da dik durmayı, gardını bir zırh gibi kuşanmayı öğrenecekti.
Sonra o zamanlarda tüm duygusuzluğunu, dik duruşunu alt üst edecek bir adam çıkacaktı karşısına, sevmeyi de o adamı severek, o adam tarafından sevilerek öğrenecekti, bilmiyordu. Belki de öğrenmeyi en çok sevdiği bu zaman olmuştu.
Hıçkırıklarım sesli bir hal alınca derin nefesler alıp sakinleşmeye çalıştım.Kasıklarımdan belime doğru yayılan bir sancı vurunca olduğum yerde zorda olsa dikleştim. Kollarımı karnıma sardım.
“Özür dilerim anneciğim,” dedim iç çekerken. “Korkuyorum, ona benzemekten, onun gibi olmaktan, sana yetememekten, seni sevgisiz bırakmaktan çok korkuyorum. Affet beni.”
Sancı nefes aldırmamaya başlayınca ellerim titremeye başladı.Omuzlarıma örtülen bir ceket hissedince tüm titremelerim, iç çekişlerim, sancım durdu. Ceketten gelen kokuyu solumamla kasılan bedenim gevşedi. Zorlukla gülümsemeye çalıştım.
“Yavrum?” Sarp, omzuma ceketini koyduktan sonra saçlarıma dudaklarını bastırdı ve geçip yanıma oturdu. Aramızda çok küçük bir mesafe vardı. Bu mesafeyi bilerek bıraktığını bilecek kadar tanımıştım onu. Şuan tam olarak ne istediğimi veya neyi istemediğimi anlamaya çalışıyordu.
“Bengi, çıktı mı?” diye sordum bakışlarımı onun yüzüne çevirip.
Başını iki yana salladı.“Daha çıkmadı. Aydın’ı zor zapt ediyoruz. Barlas’ı tembihledim başında dursun diye.”
Aklıma gelenle hemen konuşmaya başladım. “Sahi Sarp, Ilgın ve Barlas'ın sözü, nişanı ne zaman olacak?”
“Ilgın, ailesiyle konuşacakmış. Annesinin ameliyat olması gerektiği için şimdilik sözlü duracak.Ameliyattan birkaç hafta sonra da diğer şeyleri yaparlar muhtemelen.” Sıkıntılı bir nefes verdi. “Sen iyi misin, güzelliğim?”
“Bilmiyorum,” diye mırıldandım. Aramızdaki mesafeyi kapatıp kollarımı karnımın izin verdiği kadarıyla bedenine sardım. Başımı omzuna yasladım ve bir süre gözlerimi kapatıp öylece kaldım. O ise hiç durmadan saçlarımı okşadı ve koklayarak öptü.
“Üşüdün bebeğim, hadi içeri geçelim.” Dedi bedenlerimizi ayırdığında.
Doğumhane katına çıkmamızla herkesin ayaklanması ve ameliyathanenin kapısının açılması bir oldu. Herkes kapıya doğru yöneldi. Aydın, nefes almadan soluk soluğa koştuğunda herkes onun en öne geçmesi için yolu açtı. “Durumu nasıl? Eşiyim ben,” Dedi nefes nefese.
“Oldukça zor bir doğumdu. Eşinizin suyu geldiği halde açılması çok yavaş ilerlediği için çok zorlandık. Ancak oğlunuzda eşinizde gayet sağlıklı.”
Hepimiz nefesimizi tutmuş olacağız ki aynı anda nefes verdik. “Allah’ım çok şükür! Baba oldum lan ben!” Aydın’ın kahkahasıyla hepimiz güldük. Herkes birbirine sarıldı.Şükür duaları, kahkahalar havada uçuştu.
Katı boşaltmamız söylendiğinde normal odaların olduğu kata çıktık. Bengi’yi odaya aldıklarında muayene edip çok yormamamız kaydıyla içeri girilmemize izin verildi.
İçeri girdiğimizde Bengi, kendini dikleştirmeye çalışsa da engel olduk.
“Ya, yenge ben altın almayı unuttum, azıcık daha tutsaydın ya içinde!”İlhan’ın söyledikleriyle ensesine tokat yemesi bir oldu.
“O pek mümkün olmuyor yalnız,”Diye fısıldadı Bengi yorgun bir sesle. Bedeni yorgun ve halsiz olsa da göz bebeklerinin parıldadığını uzaktan bile görebiliyordunuz.
“Hayırlı olsun, sağlıkla büyüsün inşallah.” Bengi, bana bakıp gülümsediğinde bende gülümsedim.
“Darısı senin başına.” Diye mırıldandı.
“Yenge, dur daha doğurma sende daha ilk yeğenimin altın parasını anca biriktirdim.” İlhan’ın çaresiz sesini duyunca kahkahamı tutamadım.
Ne kadar geçtiğini bilmediğim bir süre sonra odanın kapısı açıldı ve hemşire hastane beşiğinin içindeki mavi battaniyeye sarılmış bir bebekle içeri girdi. Oldukça tombul bir oğlu olmuştu Bengi’nin. Ne kadar tombul olursa olsun minicikti.
Sarp’a baktığımda onun bakışlarının bebekten ayrılmadığını gördüğümde gülümsemem büyüdü. Muhtemelen şuan beşikte Bengi ve Aydın’ın oğlunu değil, bizim kızımızın olduğunu hayal ediyordu.
“Çok güzel değil mi?”
“Çok…çok..” diye mırıldandı. Bir beşiğe bir karnıma baktı.
Hemşirenin bebeği beşikten alıp Bengi’ye vermesiyle gözlerini kapatıp açıp kendine geldi.
Bir süre daha yanlarında durduktan sonra takımızı taktık ve vedalaşıp hastaneden çıktık.
“Sarp, askeriyeye gelecek misin kardeşim?” diye sordu Barlas, arabaya binmeden önce.
“Eflal’i adliyeye bırakıp geleceğim.”Onaylayarak başını salladıktan sonra arabaya bindik. Hastaneden uzaklaştığımızda ilk Sarp konuştu. Ben de elimdeki dosyaya göz gezdirmekle meşguldüm. “Duruşma uzun sürer mi, yavrum?”
“Zannetmiyorum, benim için çok basit kaçacak bir dava ama belli olmaz. Her ihtimale karşı hazırlıklı olmam gerek.”
“Koskoca Didem Eflal Günöz’den kimse kaçamaz diyorsun yani?” dedi serseri bir sırıtışla.
“Öyle diyorum, binbaşım. Bu zamana kadar kaybettiğim davam bir elin parmağını geçmez. Onları da ilk duruşmada kaybedip ikinci duruşma da kazanmıştım.” Karnımda bir hareketlenme hissedince gülümsedim. “Kızımızda onaylıyor.” O da gülümsedi.
Adliyenin önüne geldiğimizde arabadan inmeden önce dudaklarına uzanıp bir öpücük kondurdum.Dudaklarının üzerindeki ruj izini elimle sildikten sonra rujumu tazeledim ve cübbemi, dosyalarımı alarak arabadan indim.El salladıktan sonra kapıdan içeri girdim.
Duruşmanın yapılacağı salonun olduğu kata çıkmadan önce hızlıca cübbemi giydim ve evraklarımı elime aldım. Merdiven çıkarken zorlanmak istemediğim için asansöre bindim. Bir yandan da sağ koluma taktığım gold saatimden kaç dakika kaldığını kontrol ediyordum.
Salonun önünde müvekkilimi gördüğümde tebessüm ettim. Son konuşmaları yapıp duruşma için çağırıldığımızda içeri girdik.
Normalde duruşma için daha en az yarım saatimiz vardı ama hakime hanımın hamile avukatların duruşma önceliği hakkını kullandığını öğrenmiştim. Bu yüzden erken girebilmiştik.
Karşı taraf haksız olduğu halde sakinlikle savunmasını dinledim. Haksız olduğu belliydi çünkü müvekkilimi tehdit etmiş, onu takip ettirmiş ve psikolojik şiddet uygulamıştı. Hepsinin kanıtları da bizzat gerçek belgelerle elimizde bulunuyordu.
Müvekkilime söz hakkı verildi. Ben savunmasını yaptım ara verildikten sonra karar açıklandı ve biz kazandık. Karşı taraf ceza aldı.
Sandığımdan daha uzun süren bir duruşmaydı. Saate baktığımda neredeyse akşam olmuştu.Müvekkilimle vedalaşıp asansöre binmek için ayrıldım.
Avukat dinlenme odasına girdiğimde fotokopi makinesinden birkaç belge çıkartıp UYAP’ı kontrol ettim. Eve gitmeden ofise bırakacağım belgeleri dosyama koydum.
Ani vuran kasılma dalgasıyla kenardaki koltuklara cübbemi üzerimden dikkatlice çıkartarak oturdum. Koltuğun başına gelişigüzel serdim. Odanın kapısı açıldığında başımı kaldırmamla donup kalmam bir oldu. Emin olmak için gözlerimi kapatıp açtım ama doğruydu.Buradaydı.
Berna buradaydı.
Üstelik üzerinde cübbesi vardı. Göz göze geldiğimizde bir süre o da şokla olduğu yerde kalakaldı ancak sonradan hızlıca koşup sarılması benim için beklenmedikti.
En son gördüğüm halinden daha da güzelleşmişti. Siyah saçları omuz hizasında kesilmişti. Yeşil gözleri mutlulukla parlıyordu. Üzerinde buz mavisi çizgili gömleği, koyu kahve yeleği,kumaş pantolonu ve topuklu ayakkabıları vardı.
“Berna!” dedim beni sarışına karşılık vererek.
“Didem abla!” dedi o da.
Ayrıldığımızda gülümsedim. Hemen yanıma oturdu.
O da beni incelediğinde karnımı fark etmiş olacak ki sorgu dolu gözlerle bana baktı. Başımı salladım.“Hamileyim. Kızım olacak.”
Gülüşü büyüdü. “Tebrik ederim.”
“Teşekkür ederiz.” Ellerini tuttum.“Nasılsın? Ne yapıyorsun? Nasıl gidiyor?”
“İyi, kendimce yaşayıp gidiyorum işte. Her zamanki Berna yani. Her zaman tek başına.”
Bazen Berna’da 20’li yaşlarımı görüyordum.
“Aldın mı davayı bakayım?” diye sordum sırıtarak.
“Tekte aldım hem de.” Dedi omuzlarını silkerek.
“Aferin benim kızıma!” Dedim neşeyle.
“Sen olmasan yapamazdım. Hiçbir şey yapamazdım.”
“Ben sadece yönlendirdim, gerekeni yaptım Berna. Geri kalan her şeyi sen kendi ayaklarının üzerinde durarak başardın.”
“Senin gibi bir annesi olduğu için çok şanslı.” Tekrar karnıma baktı.
Sarp’tan sürekli duyuyordum ama başka birinden böyle bir cümle duymak birazda olsa içime su serpmişti.
Kolundaki saatine bakıp dudak büktü. “Bir duruşmam daha var, ona yetişmem gerekiyor,” Dedi mahcup bir sesle.
“Git,git geç kalma. Mutlaka tekrar görüşelim, Berna.” Yaklaşıp tekrar sarıldıktan sonra cübbesini ve saçlarını düzeltti. Dosyasını aldı. Kapıdan çıkmadan önce bana dönüp, “Elbette görüşeceğiz, yeğenime fırfırlı elbiseler alacağım!” dedikten sonra kapıyı kapatıp çıktı.
Güldüm.
Bende toparlanıp odadan çıktım. Telefonum çalınca arayanın Sarp olduğunu görünce gülümsedim.“Efendim,”
“Yavrum, işin bitti mi?”
“Bitti, çıkıyorum şimdi sevgilim.” Dedim koridorda yürürken.
“Kapıdayım.”
Telefonu kapattıktan sonra hızlıca adliyeden çıktım. Sarp, arabadan inmiş, arabanın kapısına yaslanmış, kollarını göğsünde bağlamış beni bekliyordu.Adımlarımı hızlandırıp kollarımı beline dolayıp başımı göğsüne yasladığımda kısık sesli gülüşünü duydum.“Aldın mı davayı?”
“E herhalde binbaşım!” dedim gülerek.
“Benim güzel karım,” diye boğuk bir sesle mırıldandı burnunu saçlarıma gömerken.
Arabaya bindiğimizde telefonum çalmaya başladı.
Halam arıyordu.
“Başladık,” diye mırıldandım.Telefonu açıp kulağıma yasladım.
“Halam, gelmedi mi damat daha? Gel artık. Bak Şahin abin de burada gelemiyorsa ben alayım ya da seni bırakayım anne, diyor.”
Sıkıntılı bir nefes verip Sarp’a baktığımda ne oldu? der gibi göz kırptı.
“Dün geldi halacığım. Daha konuşmadım. Eğer müsaitse ve izin alabilirse gelmeye çalışacağız. Doktorumla da daha konuşmadık,”
“Hee tamam halam, e doğru birbirinizi özlemişsinizdir siz şimdi. Hasret giderin biraz, dikkat edin ama,” dediğinde, “Hala!” diye cırladım.
“Ne hala, hala yalan mı be! Neyse işim var kapat. Torunlarımla ilgilenmem lazım.”
“İyi kapattım.” Dedim ve telefonu kapattım.
“Ne oldu yavrum?” diye soran Sarp ile bakışlarımı elimdeki telefondan onun ela gözlerine doğru çevirdim.
“Halam, sen göreve gittiğinden beri arıyor. Yanına gelmemi, gelemiyorsam kendisinin benim yanıma geleceğini söylüyor. Sen olmadan gitmem. Buraya gelirse de oradaki işleri aksar. Seninle konuşacaktım ama fırsat olmadı.”
“Seyahat iznin var mı?” diye sorduğunda gözlerimi kocaman açtım.
“Son kontrolde sorduğumda var, demişti Lale Hanım. Tekrar sorarım ama.”
“Kontrole gideriz. Bende Mustafa Albay ile konuşurum. İzin alabilirsem gideriz beraber.”dediğinde resmen sevinçten çığlık atacak raddeye gelmiştim.
“Gerçekten mi!” dediğimde gülerek başını salladı ve araba kullanmaya devam etti.
Sonraki 4 gün boyunca 2 kez nöbeti vardı. Ayrıca Mustafa Albay ile konuşmaya çalışıyordu. Dün sabah kontrole gittiğimizde doktorumuz her saat başı mola vermek ve kısa süreli yürüyüşler yapmak kaydıyla Urfa’ya gitmemize izin vermişti.Hatay’dan Urfa’ya en fazla 4 saat sürüyordu. Yani en az 4 kez mola vererek gidecektik.
Banyodan çıkmış, bordo saten geceliklerimi giymiş,yatakta oturmuş bir şekilde Sarp’ın işten gelmesini bekliyordum. Anahtar sesini duyduğumda gülümseyerek ayağa kalktım.
Kapının önüne geldiğimde postallarını çıkarmakla meşguldü. Beni fark edip süzdüğünde alt dudağımı dişlerimin arasına kıstırdım.
Bilerek bu geceliği giymemiştim aslında, ofisten yorgun geldiğim için hemen duşa girmiş dolaptan elime geçen ilk şeyi giymiştim.
Gerçi ben ne giysem Sarp’ı kışkırtmayı başarıyordum.
Siz her şekilde birbirinizi kışkırtıyorsunuz ve işin sonunun nerede bittiğini biliyoruz,Didem.
Kapıyı kapatıp anahtarı kenardaki kutuya koyduğunda kollarını belime doladı ve sırtımı duvara yasladı.Sırtım soğuk duvara değince sesli bir soluk almak zorunda kaldım.
🤏
Dudaklarımı dudaklarına sürttüğümde belimdeki kolları sıklaştı.
Beni hafifçe kaldırıp kucağına alınca bacaklarımı beline doladım. Karnım, sırtıma baskı yapmasın diye sırtımı dikleştirdi. Alt dudağımı çekiştirip bıraktığında inleyerek sol omzuna tırnaklarımı bastırdım.
“Delireceğim, delireceğim! Kapının önüne bu halde geliyor bir de!” diye sitemle yükseldi. Geceliğimin sol askısını hafifçe omuzlarımdan kaydırdığında sol göğsümün açılması an meselesiydi. Dudaklarını göğsümün üzerine bastırınca titredim. Diğer eliyle geceliğin eteklerini belimden yukarıya doğru sıyırdığında soğuk eli belimle temas etti. Belimi sıkıp bırakıyor, ara ara da sırtımı okşuyordu.
Ara vermesini istemediğim için dudaklarımızı hızla birleştirdim. Bir yandan öpüşüyor bir yandan da yürüyorduk. Yani Sarp yürüyordu. Ben onun kucağındaydım.Koltuğa oturduğunda kalçalarımdan tutup sertçe kendine doğru çekti.
Dudaklarımız birbirinden ayrıldığında nefes nefeseydik. “Albay ile..” dedim nefesimi düzene sokmaya çalışarak. “Albay ile konuştun mu?”
“Hıhım, konuştum. Ani bir görev çıkmazsa 2 hafta iznim var.”Kucağında bedenimi dikleştirdiğimde karnım daha da belirginleşti ve bu Sarp’ın kıkırdamasına neden oldu. O da bedenini dikleştirdiğinde bir yandan da saçlarımın uçlarını okşuyordu.
“Gidiyor muyuz? Ay Sarp gidiyor muyuz gerçekten?” dedim heyecanla ama onun parmak uçları göğsümün ucuna doğru kayınca derin bir soluk almam gerekti. Ne diyeceğimi, ne söyleyeceğimi unuttuğum için sinirle eline vurdum. “Ya bir dur be adam! Ne diyeceğimi unuttum. Urfa’ya mı gidiyoruz biz şimdi?” diye sordum inanmak ve emin olmak istercesine.
“Evet bebeğim, Urfa’ya gidiyoruz.”
Berna'yı hatırladınız mı?
Bölüm için yorumlarınızı,sorularınızı, düşüncelerinizi ve oylarınızı merakla bekliyorum.
Bir sonraki bölümde Şanlıurfa'dayız.
Sarp ve Didem'in libidosu hakkında söylenecek pek söz yok görüyorsunuz :)))
Bir sonraki bölümde görüşmek üzereeee!
