2. bölüm / 38
SINIRIN KANUNUBÖLÜM 2 / "RUHU TOPRAK ALTINDA KALANLAR"
Bölümler 38Şu an: BÖLÜM 2 / "RUHU TOPRAK ALTINDA KALANLAR"
- 1 BÖLÜM 1/ "BİR AVUKAT VE YÜZBAŞI"1.319 kelime
- 2 BÖLÜM 2 / "RUHU TOPRAK ALTINDA KALANLAR"1.609 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 BÖLÜM 3 / "GARDINI İNDİR ARTIK"1.913 kelime
- 4 BÖLÜM 4/ "BOŞ KUTU"1.409 kelime
- 5 BÖLÜM 5/ "ANNE YARASI KAÇ DİRHEM?"1.311 kelime
- 6 BÖLÜM 6/ "MECBURİYET"3.189 kelime
- 7 BÖLÜM 7/ "ERİMEYE BAŞLAYAN BUZLAR"1.434 kelime
- 8 BÖLÜM 8/ "İÇ SESİNİ DİNLEMEK"1.582 kelime
- 9 BÖLÜM 9 /"CANDAN İLERİ"1.951 kelime
- 10 BÖLÜM 10/ "SEV"1.711 kelime
- 11 BÖLÜM 11 / "DENEMEK"1.343 kelime
- 12 BÖLÜM 12/ "SARILSANA BANA"3.044 kelime
- 13 BÖLÜM 13/ "YANALIM"2.292 kelime
- 14 BÖLÜM 14/ "ANKA KUŞU DÖVMESİ VE İFTİRALAR"3.526 kelime
- 15 BÖLÜM 15/ "TENİM TENİNE VURGUN"1.541 kelime
- 16 BÖLÜM 16/ "GERÇEKLEŞEN DİLEKLER"2.023 kelime
- 17 BÖLÜM 17/ "SEVİLMEDİĞİN KADAR ÇOK SEV"1.767 kelime
- 18 BÖLÜM 18/ "İLK AİLE FOTOĞRAFI"1.732 kelime
- 19 BÖLÜM 19/ "ANNE"2.609 kelime
- 20 BÖLÜM 20/ "KAYBOLAN RENKLER"1.722 kelime
- 21 BÖLÜM 21/ "DEĞİŞEN ÇERÇEVELER, DEĞİŞEN HAYATLAR"1.783 kelime
- 22 BÖLÜM 22/ "BABAYA AŞIK BİR ÇOCUK"1.873 kelime
- 23 BÖLÜM 23/ "EVLİLİĞİ SİMGELEYEN HALKA"2.889 kelime
- 24 BÖLÜM 24 / "AYICIK FİGÜRLÜ PEMBE LASTİK TOKA"1.867 kelime
- 25 BÖLÜM 25 / "AĞIR GELEN GERÇEKLER"3.395 kelime
- 26 BÖLÜM 26 / "EN GÜVENDİĞİNLE SINANMAK"3.320 kelime
- 27 BÖLÜM 27 / "PLAKA"2.628 kelime
- 28 BÖLÜM 28 / "EN UZUN AYRILIK"3.550 kelime
- 29 BÖLÜM 29 / "ÖZLEM GİDERMEK"3.448 kelime
- 30 BÖLÜM 30/ "ALT EDİLEMEYEN YARA"2.462 kelime
- 31 BÖLÜM 31 / "URFA"3.829 kelime
- 32 BÖLÜM 32 / "SENELER ÖNCEKİ BORDO ABİYELİ KADIN"2.719 kelime
- 33 BÖLÜM 33 / "E.A. GÜNÖZ"4.585 kelime
- 34 BÖLÜM 34 / "ANNE, BEN ANNE OLDUM!"3.135 kelime
- 35 BÖLÜM 35 / "ZAFERİN FOTOĞRAFI!"3.815 kelime
- 36 BÖLÜM 36 / "BÜLBÜL NE ÖTERSİN YOKSA EVİN Mİ YOKTUR?"2.875 kelime
- 37 BÖLÜM 37 / "BAZI HÜNERLER GÖSTERİLMELİ, BAZI ALYANSLAR TAKILMALI"6.148 kelime
- 38 BÖLÜM 38 / "YANACAK CANIM KALMADI / GÖRSEL HAFIZAYI TAZELEMEK"4.162 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Merhabalarrr! Çok güzel, birazda ağlamalı bir bölümle geldimmm!
Umarım beğenirsinizz!
İyi okumalarrr!
"İnsanların beni sevmemesi önemli değil, bir atın beni anlaması yeterli. Çünkü insanlar sadece nerede kanadığını bilmek için bakarlar."
-Jean Genet-
Dediklerimden sonra herkes arabalarına binmişti. Önde yüzbaşının jeep’i vardı ve herkes onu takip ediyordu. Ali abi dedikleri adamın mekanı olduğunu düşündüğüm yerde durduk.
Büyük bir yer gibi duruyordu. Fakat boştu. Herkes arabalarını park edip indikten sonra mekana doğru yürümeye başladık. Arkada Kurt Timi’nin üyelerinin konuştuklarını duyabiliyordum. Her biri kendilerini tanıtmışlardı.
“Komutanım, biz emin miyiz sağ selamet kebapları yiyebileceğimize daha çok zehir olacak gibi duruyor.” Dedi biri. Muhtemelen timin çapkını Uraz’dı. Ona böyle sesleniyorlardı çünkü. Bana da kendini ‘Uraz ama timde Çapkın diye seslenirler.’ Diye tanıtmıştı.
“Yok be oğlum onlar didişirken biz de gömeriz kebamızı, takma kafana.” Dedi Barlas.
“Komutanım, onun kafasına taktığı şey yemek değil hemşire kızla buluşacaktı, buluşamadı ya ondandır. Şerefsiz iki hemşireye de söz vermiş!” Dedi Aydın.
“Hangi hemşireler ya?” Diye sordu Nehir.
“Ya yeni gelenler yok mu? Hani geçen seni kurşun sıyırdı da pansuman yapmışlardı, onlar işte.” Dedi Ilgın.
“Oha! Nazlı ve Cemre mi? E yuh ya!” Dedi sitemle Nehir.
“Bencede.” Dedi timin en küçüğü Alaz.
“Sus lan sen çömez!” Diye kafasına şaplak attı Uraz. Alaz’dan ufak bir inleme çıktı. Ama konuşmaya devam etti.
“Komutanım, bunlar hep geçen gün sana da birini ayarlayalım mı dediğinizde hayır dediğim için başıma geldi dimi?” Diye sordu bıkkınlıkla.
“Evet.” Diye gayet rahat bir cevap verdi Uraz. Muhabbetle dudaklarım iki yana kıvrıldı. Bizde o sırada içeri geçmiş hazırlanan upuzun masaya oturmuştuk. Sarp araya girdi. “Bir susun oğlum! Bir motorunuz soğsun be!” diye çıkışınca herkes sustu.
Ali abi denilen adam masaya geldi. Sarp ayağa kalktı. Tokalaştılar. Herkesin siparişini söyledikten sonra bana döndü.
“Sen ne istersin, avukat?” Diye sordu. Buraya ilk defa geldiğim için nesi güzel bilmiyordum. Ilgın sorularımı hissetmiş gibi araya girdi. “Biz her geldiğimizde kıyma kebabı yiyoruz. Buranın kıyma kebabı çok güzel avukat hanım. İsterseniz bir deneyin.” Dedi. Başımı sallayarak onayladım ve kıyma kebabını söyledim.
Çantamdan dosyayı çıkardım. Masanın üzerine koydum. Sarp dosyaya elini bile sürmedi. Bakışlarını yüzüme çıkardı.
“Konuya dönelim yüzbaşı,” dedim. Sesimi tüm masanın duyacağı şekilde yükselterek.
“Nesrin, yani ortağım, bu Mihran Lojistik denilen lojistik firmasının gizli hissedarı. Sizin imzanızın olduğu o 45 dakikalık boşluk, tırın rotasından çıktığı ve mühimmatın boşaltıldığı an.GPS verileriyle oynanmış ama imzanızdaki mürekkep analizi, o evrakın aslında tır hareket etmeden en az üç saat önce imzalandığını kanıtlıyor yani..” diye devam edecektim ki sözümü kesti.
“Yani ben boş kağıda imza atmış oluyorum. Ki imzam öyle kopyalanabilsin. Öyle mi?”
“Ya da birileri imzanızı milimetrik bir kusursuzlukla taklit etti. Ki bunun çok zor olduğunu bilirsiniz. Hiçbir insanın attığı imza aynı olmaz. Noktası farklı olur, harfin boyutu farklı olur.”
“Bilirim.” Diye cevap verdi. Bakışları durgunlaştı, kaşları çatıldı.
“Aha şimdi sıçtık arkadaşlar, vaziyet alın komutanım yakacak herkesi.” Dedi İlhan.
“Aynı fikirdeyim kardeşim.” Diyerek destek çıktı Barlas da.
Ortam sessiz kalındıkça daha da gerildi. Sarp, önündeki bardaktan su içip geri koyduktan sonra konuşmaya başladı.
“Ben boş kağıda imza atmam, avukat,” dedi sesi bir fısıltı kadar alçak ama oldukça tehlikeli çıkıyordu. “Ve kimse benim imzamı taklit etmeye cesaret edemez. Eğer o mürekkep analizi doğru yapılmışsa, bu imza o kağıda henüz ben kışladayken, tır yola çıkmadan önce atılmış demektir. Bu da demek oluyor ki..”
“Bu da demek oluyor ki,” diyerek sözünü tamamladım, öne doğru eğilerek konuştum. “İhanet, sandığınızdan çok daha yakınınızda yüzbaşı. Ya nizamiyenin içinde ya da sizin her adımınızı bilen birinin gölgesinde.” Sözüm biter bitmez masadaki çatal bıçak sesleri ve fısıldaşmalar kesildi. Derin bir sessizlik çöktü ortama. Barlas ve Sarp çok kısa bakıştılar.
İhanet herkes için çok ağır bir kelimeydi.Ama onlar için çok daha ağır olmalıydı. Eğer yakınlarındaysa daha da ağırlaşırdı. Sırt sırta vatanı kurtarmaya çalıştıkları birinin onlara ve vatana ihanet ettiğini öğrenmek eminim ki çok ağır bir yüktü.
Çantamdan bir kağıt daha çıkardım. Bu, dün uykusuzluktan gözlerim kan çanağına dönmüşken bulduğum bir detaydı.
“Mihran Lojistik sadece bir paravan. Asıl sevkiyat, mühimmatın aktarıldığı o 45 dakikada GÖKBEY Nakliyat adına kayıtlı araçlarla yapılmış. Ve o şirketin sahi-“ araya girdi.
“Vedat Gökbey,” dedi ismini adeta tükürür gibi söyleyerek.
“Tanıyorsunuz yani?” Diye sordum hayretle. Barlas araya girdi.
“Maalesef tanıyoruz. TSK’nin lekesi. Vatanın yüz karası. Ordudan karanlık sebeplerle emekli edilmiş ve pek çok şaibeli işe karışmış eski bir albaydı.Eğer Nesrin dediğiniz kadın onunla iş yapıyorsa bu iş bir mühimmat hırsızlığından daha fazlası. Bir darbe hazırlığı yapılıyor olabilir.” Dedi ciddiyetle.
“Ne yapacağız?” Diye sordum.
“Çok küçük bir hamle bekleyeceğiz, bekleyeceğiz ki elimizdeki kanıt güçlensin rahat hamle yapalım.” Diye konuyu bitirdi Sarp.
Tam o sırada masanın üzerindeki telefonum titredi.
Nalan Karaçay arıyor..
Zorlukla yutkunmaya sesimi düzeltmeye çalıştım. Masadaki herkesin bakışları titreyen telefonumun ekranına, oradan da bembeyaz kesilen yüzüme kaydı.
Telefonu açıp kulağıma götürdüm. Haftada bir kere arar, kelimeleriyle zehirler geri kapatırdı. Ellerimi sıktım.
“Alo?” Dedim kısık bir sesle.
“Daha ne kadar utandıracaksın bizi?” Diye sordu. Aynı nefretle. Nefreti, suçlamaları, hakaretleri günden güne bitmek yerine daha da artıyordu.
“Şu an sırası değil, meşgulüm,” Diyebildim sadece.
“Meşgulmüş,” dedi küçümseyen bir tavırla. “Pek kıymetli büronun önünden geçtim az önce.Polis her yeri mühürlemiş. Can dostun Nesrin senin ne kadar yetersiz ve zavallı olduğunu herkese ilan etmiş.”
Dişlerimi sıktım. “Kapat şu telefonu,” diye fısıldadım. Ama o durmadı. “Sana ne zaman baksam yitip giden oğlumu görüyorum,” Dedi buz gibi bir sesle. “Şimdi o ‘Kaya’ mıdır nedir, o yüzbaşının peşine takılmışsın.Hala kendi başının çaresine bakamayacak kadar acizsin. Keşke o gece kardeşinin yerine sen ölseydin. En azından adımız lekelenmezdi. Hiç olmazsa bir anımız kalırdı, vesikamız değil.” Telefon yüzüme kapandı.
Öylece durdum yerimde. Gözlerim doluyordu ama sıktım kendimi. Ağlamayacaktım.
Bir insan evladının, canının ölmesini diler miydi?
Dilerse o insana “Anne” denilir miydi?
Babam böyle bir kadını nasıl sevebilmişti?
Masadaki herkesin bakışlarını üzerimde hissediyordum. Zırhımı kuşandım. Dişlerimi sıkarak konuştum. “Polisler, büroyu mühürlemiş.” Dedim sesimin çıkmasına bile hayret etmiştim. Sarp’la göz göze geldim. Hemen kaçırdım gözlerimi.
Anlayacak gibi bakıyordu. Barlas böldü bakışmalarımızı.
“Didem Hanım, annenizin dediği gibi polis ofisteyse, Nesrin her şeyi sizin üzerinize yıkmış demektir. Bu bir kasıtlı operasyon.” Sarp aniden ayağa kalktı. “Kurt Timi, kalkın! Kışlaya dönüyoruz. Avukat,bir şeye ihtiyacınız olursa bu numarayı arayabilirsiniz. Telefonuna yazdım ve kaydettim.Kendiminkini de aynı şekil yaptım.” Sarp timini ve kendisini kaldırdı ama ben yerime çivilenmiştim.
Başımı sallayabildim zorlukla. “Dışarı çıkın, dağılın!” Diye bağırdı. Herkes arabasına binmek için ayrılırken Barlas, Sarp ve benim yanıma geldi. “Bir şeye ihtiyacın varsa buradayım kardeşim.” Dedikten sonra Sarp’ın omzunu sıktı. Anlaşılan Barlas ve Sarp daha yakınlardı birbirlerine. “Eyvallah,” dedi sadece. Daha sonra Barlas dışarı çıktı.
Oturduğum sandalyenin önüne diz çöktü ve gözlerini gözlerime kenetledi. “Didem,” dedi ilk defa. “Rengin kireç gibi oldu, titriyorsun. İyi misin, kendinde misin?”
Cevap vermedim. Böyle olay anlarında kilitlenirdim. Vücudum kasardı kendini. Çok kez yaşamıştım bunları, ilk defa biri bana ‘iyi misin?’ diye sormuştu.
Kendimi toparlamaya çalıştım. Çantamı masadan alırken ellerim titriyordu ama kendimi kasarak titrememi durdurmaya çalıştım.
Sarp, hala endişeli bir şekilde yüzüme bakıyordu. “İyiyim,” dedim, pürüzlü çıkmıştı sesim. “Sadece büronun mühürlenmesi kötü oldu. Nesrin hızlı davranmış.”
“Siktir et şimdi büroyu, sen iyi misin? Hastaneye gidelim mi?” diye sordu.
“Gerçekten iyiyim yüzbaşı, teşekkürler eve gitsem iyi olacak.”
Tüm zırhımı kuşanarak ayağa kalkmayı başardım. Derin bir nefes aldım ve kendimi dik tutarak yürümeye başladım.
Sarp, benden sonra çıktı ve arabasına doğru ilerledi. Bende arabamın kapısını açmadan önce son kez o tarafa baktım. O da bana bakıyordu. Elini kaldırınca bende başımı salladım.
Araba sürerken çalan telefonuma baktım.
Babamm arıyor..
Açtım hemen.
“Alo, Didem’im?” Dedi hemen.
Sesimi düzeltmeye çalışarak cevap verdim. “Alo, babacığım. Nasılsın?”
Babam da eski ama en iyi avukatlardandı. Onunda kocaman bir şirketi vardı. Zamanında benimde oranın başına geçmemi istemişti ama reddetmiştim. Öyle ahım şahım zengin kızlarından da değildim. Babam okuyup çok çalışarak var etmişti bu şirketi.
“İyiyim balım. Bir şeyler duydum babam ben? Büro mu mühürlendi?”
“Evet baba, endişelenme iyiyim. Yardıma ihtiyacım yok.”
“Didem.. yapma kızım.”
“Babacığım, seni çok seviyorum, ama gerçekten tek başıma hallediyorum ben her şeyi. Öptüm ben.”
Yalandı. Halledemiyordum. Ama bilmesine gerek yoktu.
“Tamam tamam bir şey demedim. Mira, seni özlemiş dün çiftliğe gitmiştim. Özlemiş seni bana pas vermedi.” Dediğinde zorlukla güldüm.
“Uğrarım yanına, sağol baba araba kullanıyorum kapatmam lazım.” Dedim.
Küçükken gittiğimiz, at bindiğim bir çiftlik vardı. Orada at biniyordum babamla. Simsiyah bir atım vardı.
Mira.
Tek gerçek ve sonsuz dostum. Oyun arkadaşım.
Beraber büyümüştük. Uzun zamandır vaktim olmuyor diye yanına uğrayamıyordum. Aslında yarın duruşmam öğleden sonraydı. Sabah gidebilirdim.
Hayır.
Şimdi gitmeye karar verdim. Direksiyonu kırdım.
Çiftliğin kapısının önüne geldiğimde kapıda duran güvenlikçi Mehmet abiye baş selamı verdim. Kapıyı açar açmaz ahıra doğru ilerledim.
Mira’nın kaldığı yerin kapısını açtım.
“Mira,” Dedim sesim titriyordu. Yalnızca burada güçsüz olabilirdim. Mira bana ihanet edemezdi, etmezdi.
“Ben geldim kızım, nasılsın?” Diye sorduğumda kişnedi. Alnımı alnına yasladım. Gözyaşlarım çok az akmaya başladılar. Sıktım kendimi ama yapamadım. Usul usul akmaya başladı.
“Mira, beni kimse sevmiyor,” dedim zayıf çıkan sesimle. “Bir insan evladının ölmesini ister mi Mira?” Dediğimde durgunlaştı.
Atlar da aynı biz insanlar gibiydi. Anlıyorlardı her şeyi.
Mira’nın burnunu omuzlarımda hissettiğimde, içimdeki boşluk daha da derinleşti. Titreyen ellerimle onun gece gibi simsiyah yelelerini okşadım. “Bana ‘keşke o gece sen ölseydin’ dedi Mira,” diye fısıldadım hıçkırıklarımın arasından.
“Sanki o yangında ölen sadece kardeşimmiş gibi konuşuyor. Kardeşim bedenen öldü, ama ben sadece bedenen burdayım. Ben o geceden sağ çıkamadım ki Mira. Benim ruhum da o toprağın altına girdi onunla beraber. Sadece nefes alan bir ölüyüm.”
Mira’nın yanındaki samanların üzerine çöktüm. Başımı bacaklarına yasladım. “Ben aciz değilim Mira, değil mi?” diye sordum. Sesim fısıltıdan bile daha kısıktı. “Bak kendi başıma buraya geldim. Kimseden yardım istemedim, babamdan bile. Neden canım bu kadar yanıyor?”
Tam o sırada bir ses duydum.
“Mehmet abi, bizim küçüğün atı nasıl? Kontrol etmeye geldim. Alin Ernalar gelir birkaç aya. Bizim minik, atları seviyor biliyorsun.”
Bu ses.
Sarp.
Onun burada ne işi vardı?
Nasıl buldunuz bölümüüü?
Bu arada Alin Erna bu zamanlar 2 buçuk yaşında.
Yorumlarınızı ve oylarınızı bekliyorummm.
Kitaplarımın playlistlerine ulaşmak için profilimdeki linke tıklayabilirsiniz.
Tiktok; Kaderinorduguaskwattpad
Yeni bölümde görüşmek üzereee!
Bölüm etkileşimi
