28. bölüm · SINIRIN KANUNU

BÖLÜM 28 / "EN UZUN AYRILIK"

Serra Nur Ü.

Herkese merhabalaaaaaar!

Çok güzel bir bölümle geldim! Umarım keyifle okursunuz.

Yorum ve oylarınızı merakla bekliyorummm! Özellikle bu bölüm için yorumlarınızı merak ediyorum.

İyi okumalar!

"Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar,
Ne de şeytan günahı,
Seni beklediğim kadar."
-Necip Fazıl Kısakürek-

“Seni eve mi götürseydim ben?”

Elimdeki su şişesini masasının üzerine bırakıp dosyalara bakan Sarp’a çevirdim bakışlarımı.

Beni eve götürmek, biraz dinlendirmek istemişti ama ben kabul etmemiş yanında beklemek istemiştim. Hem dava hakkında bir gelişme varsa bilmem işime yarardı.

Yaklaşık yarım saattir masasındaki dosyalarla ilgileniyordu. Bende su içiyordum. Biraz Derviş Kıratlı ile ilgili olan dosyalara bakmıştım.

“10. Kez aynı soruyu sormaktan tahminen ne zaman vazgeçersin?”diye sordum bıkkınlıkla. Heyheylerim tepeme gelmeye başlamıştı. “Sinirlenmeye başlıyorum artık!”

“Heh, bende tam ne zaman hormonlar kendini hatırlatacak diyordum. Geç kalmışlardı.” Diye homurdandı.

“He yani hormonlar kendini hatırlattığında sen beni sevmiyor musun? Ben sinirli bir insan mı oluyorum? Çok huysuz mu oluyorum? Bıkıyor musun benden? Çekilecek biri değil mi-" Bir anda ayağa kalkıp önümde diz çöktü.

Askeriyeyi sesiyle titreten adamın önümde diz çöktüğünü görseler neler düşünürlerdi acaba?

Ona bakmamaya gözlerimi kaçırmaya çalıştım ama pek başarılı olduğum söylenemezdi. Parmak ucuyla çenemden tutup başımı kendine çevirdi. Göz göze geldik.

“Yavrum, sakin. O ne demekmiş öyle? Yok bıkmışım ben senden de çekemiyormuşum da. O nasıl sözler öyle?”

Dudaklarımı büzmemek için zor durdurdum kendimi. 34 Yaşındaydım ama bazen böyle çocuk gibi kalıyordum.

“Ne bileyim,” diye mırıldandım.“Herkes bıkıyor, bırakıp gidiyor ya bende öyle düşündüm.”

“Ben senden bıkmam.” Dedi sert bir sesle. “Ölsem de bıkmam. Ne olursa olsun bıkmam. Aşık olmayı bu yaşımdan sonra senden öğrendim. Senden bıkılır mı? Allah çarpar vallahi beni. İnsan karısından bıkar mı?”

Gözlerim doldu, engelleyemedim. Çocuk gibi sızlanacaktım neredeyse. Sağ gözümden bir yaş düştü. Yaş daha yanağımdan süzülmeden öperek sildi.

Okuduğum bir yazıda gözyaşının hangi gözden ilk damlanın düştüğünün anlamları yazıyordu.

Sağ gözden ilk damla düşerse bu sevinç, mutluluk ile ilgiliymiş. Eğer ilk damla soldan düşerse acı ve keder ile ilgiliymiş.

Bu zamana kadar pek dikkat etmemiştim ama birkaç aydır dikkat etmeye başlamıştım ve benim gözyaşlarım Sarp’ın yanındayken, ya da Sarp ile ilgili bir şey olduğunda hep sağ gözümden akmaya başlıyordu.

“Ölürüm sana, kurban olurum.” Dedi kollarını bana dolayıp. Başımı boynuna gömdüğümde derin bir nefes çektim kokusundan içime.

Tam o sırada da kapı tıklatılınca ayrıldık. O boğazını temizleyip Yüzbaşı Sarp’a büründü. Bende Avukat Didem’e. Ya da sadece Didem’e.

Çünkü ben bir tek onun yanında Eflal’dim.

“Gir,” dedi soğuk bir ses tonuyla.
İçeri Barlas girdi. “Komutanım,” dedi mırıldanarak. Bana bakarak konuşmaya çalışıyordu ama bakışlarını Sarp'a çevirdi.

“Ne oldu Barlas?” diye sordu Sarp. Önündeki dosyayı çekmeceye koyarken.

“Mustafa Albay’ın yanından geliyorum,” Dediğinde olduğum yerde dikleştim. “Göreve gitmemiz gerekiyor. Derviş ile ilgili bir raporda destek verdiği örgütlerden birini tespit ettik. Birkaç örgüt ve bunların ele başları da varmış. Baya kalabalıklarmış. O bölgeyi temizlememiz gerekiyor.”

Bunun bir vatani görev olduğunu biliyordum. Bilmek zorundasın,Didem. Her an görev çıkabileceğini de biliyordum. Ama hamileyken çıkmaması için dua etmiştim. Bencilceydi belki ama korktuğumdan dolayı Sarp’ın hamilelik boyunca yanımda olmasını istemiştim.

İkisinin gözlerinin de bende olduğunu biliyordum ancak ben ne Barlas’a ne de Sarp’a bakabiliyordum. Kısa bir süre sessizce karnıma baktım.

Bir şey söylememi beklediklerini biliyordum. Lakin ne söyleyecektim ki? Gitme mi diyecektim? Başka biri mi gitsin diyecektim? O gitmese başka biri gitse o askerinde belki hamile karısı vardı. O temizlemese, başka biri temizlemese kim temizleyecekti vatanı?

Temizlemezlerse ben ya da bir başkası nasıl büyütecekler çocuklarını? Nasıl koruyacaklar?

“Bakmayın öyle reddetmemi mi bekliyorsunuz? Sanki reddetsem kale alacaksınız beni. Saçma sapan bakmayın. Sadece doğumdan sonra gelir belki görev diye beklemiştim.”

“Komutanım, ben çantalara bakacaktım eksik bir şey var mı diye onları kontrol edeyim en iyisi.”

“Bence de Barlas, kontrol et sen en iyisi.” Barlas, Sarp'ın onun dediklerini onaylamasından sonra odadan çıktığında elimi avuçlarının arasına aldı.“Yavrum,”

“Çok mu uzun sürer?” diye sordum konuşmasına izin vermeyip.

“Bilmiyorum. En az 1 ay. Ama net olarak bilmiyorum.”

“Doğuma,” diye fısıldadım iç çekerek. En azından doğuma kadar gelebilseydi. “Doğuma yetişir misin?”

Zorlukla yutkunmaya çalıştı.Gözlerini kaçırdı çaresizce.“Bilmiyorum yavrum. Keşke bilsem. Elimden geleni yapacağım.” Ayağa kalkıp yanıma geldiğinde bende ayağa kalktım.

Yüzümü ellerinin arasına alıp alnımdan öptü. “Yarın kontrole gidelim demiştik ya. Gitmemezlik yapma tamam mı? Sakın! Bol bol yemek ye. Odayı boşaltmaya kalkma, ağır bir şey kaldırma. Çok ağlama. Ben geldiğimde beraber kuracağız kızımızın odasını tamam mı?”
Birkaç şey hariç diğerleri için söz veremezdim. Gözlerimi kaçırdım o yüzden.“Eflal?” diye sordu tamam dememi bekliyordu muhtemelen.

“Söz veremem.” Dedim sertçe.“Sende kendine dikkat et. Öyle kurşunların önüne atlama. Az canının kıymetini bil. Herkese de dikkat et.” Kollarımı bedenine sardım.

“Hani benim sana bazen böyle şarkı söylediğim videolar var ya telefonunda,” dediğinde başımı kaldırdım yüzüne bakmak için.Kaşlarımı çattım devam et der gibi. “Görev uzun sürecek. Ben bu zamana kadar neredeyse her gün kızımızla konuştum. Sesimi duydu. Unutmasın sesimi. O yüzden o videoları dinletir misin? Ya da onunla konuşurken beni videoya aldığın kayıtları, Unutmasın babasının sesini.”

“Sen nereden biliyorsun benim seni konuşurken videoya aldığımı?” diye sordum. Takılacak tek şey buymuş gibi. Kafamı dağıtmaya onun yanında ağlamamak için çaba sarf etmeye çalışıyordum.

“Saklayamıyorsun, yavrum. Fark ediyorum.” Gülümsedi. Bedenimi kollarından ayırıp hafif diz çöktü. Başını karnıma yaslayıp bir süre içeriyi dinler gibi bekledi. Sonra dudaklarını karnıma bastırdı.“Babam, bal kızım, canım, canımın canı. Annen de sen de önce Allah’a sonra birbirinize emanetsiniz. Üzme onu tamam mı babam? Dikkat et annene.” Tekrar öpüp ayağa kalktı ve kapıyı açtı.

Bahçeye çıktığımızda timin hepsi bekliyordu. Merthan’da vardı aralarında. Demek ki gerçekten de acil bir durumdu. Helikopter pistinin olduğu kısma doğru yürüdük.

“Abla,” dedi Merthan ben yanlarına geldiğimde.Tim kardeş olduğumuzu öğrenmelerine rağmen hala şaşırıyorlardı bu duruma. Onlarda tesadüfen öğrenmişlerdi zaten.

“Dikkat et. Sağ salim gelin.” Dayanamayıp sarıldım. “Boyun çok uzun, uzanamıyorum.” Diye sızlandım.

Gerçekten uzundu. Benim boyum çok kısa olmamasına rağmen ben bile zorlanıyordum. Sarp’ın boyuna bile yeni yeni alışmıştım.

Sende çok kısa değilsin,Didem.

Boyum 1.70’ti. Ama timin arasında kendimi 1.50 gibi hissediyordum.

Herkesle vedalaştıktan sonra, “Dikkat edin.” Dedim hepsine. Sarp kulağıma eğilip fısıldadı. “Evde tek kalmaman için Nazenin abla, Yelda veya Verda gelecek. Bengi’de gelebilir.”

Bunu ne ara düşündüğünü sormak istedim ama vaktimizin olmadığı dile getirilince soramadım. Sarılıp el sallayarak helikoptere binmelerini bekledim.

O an belki de haftalarca bekleyeceğimi bilmeden dua ettim tüm kalbimle.

“Allah’ım, hepsi sağ salim ve en kısa sürede gelsinler. Sarp, lütfen doğuma yetişsin.”

20 Gün Sonra

“Didem abla! Kahvaltı hazır!”

Verda’nın sesini duymamla öylesine kapattığım gözlerimi açtım.

Bugün Sarplar göreve gideli tam 20 gün olmuştu. 20 Gündür öylesine yaşıyordum sanki.

Nazenin abla, Verda, Yelda ve Bengi sık sık yanıma geliyorlardı. Dün gece de Verda burada kalmıştı. Ne kadar onları yormak istemediğimi ve gerek olmadığını dile getirsem de Nazenin abla Sarp’a söz verdiğini ve beni yalnız bırakmak istemediğini dile getirerek beni susturuyordu. En azından her gün değil de haftada 3 gün gelmelerine zar zor ikna etmeyi başarabilmiştim.

Tam olarak başaramamıştım aslında. Verda ya da Yelda her gün uğruyordu. Dün de Verda kalmıştı yanımda. Yelda’da Bengi’ye gideceğini söylemişti.

Evlendiğimiz günden beri Sarp çok göreve gitmişti biliyordum alışmam gerekiyordu ama alışamıyordum. Bu gidişi daha ağır gelmişti sanki bana.

Onun istediği gibi her gece videoyu açıp telefonumu karnımın üzerine yaslıyordum ve sesini dinletiyordum.
Kızımız da ne zaman Sarp’ın sesini duysa kıpır kıpır oluyordu.

Doktor kontrolüne gitmiştim. Ama eşiyle gelen kadınları görünce ağlayarak gelmiştim eve.

Günlerdir uyumuyordum. Normalde uyuyamadığım zamanlarda uyku ilacımı atıyordum ama şuan yasak olduğu için kullanamıyordum.

Üzerime giydiğim geceliğin eteklerini düzeltip sabahlığımı üzerime geçirdim ve kuşağını bağladım. Odadan çıkmadan aynaya baktığımda gözlerimin biraz şiştiğini fark ettim.

Her gece o videoları izlerken Sarp’ı özledim diye ağladığın için olabilir mi?

Mutfağa girdiğimde masada her şey vardı. Verda doğradığı domatesleri tabağa koyup masaya koydu. Beni fark ettiğinde gülümsedi.

“Günaydın!”

“Günaydın, Verda. Onca işinin arasında birde kahvaltı hazırlamakla mı uğraştın? Zahmet veriyorum size de.” Çekinerek her zamanki yerime oturdum.

“Didem abla, bu durumu konuştuk. Ne zahmeti? Hem sıkılıyorum bende. Ayrıca her şeyi sen yapıyorsun zaten ben bir kahvaltı hazırlamışım çok mu?”

Sessizce kahvaltımızı yaptık. Çok iştahım yoktu. Vitaminlerim midemi bulandırmasın diye yemeye zorluyordum kendimi. Kahvaltıdan sonra Bengi, Nazenin abla ve Yelda’da geldi.

Kızlara çay koyup çerezleri doldurup salondaki masaya koymuştum.Aklım yine Sarp’taydı. Gittiği günden beri hiç aramamıştı. Normalde 2 dakikalık bile olsa arar sesini duyardım. 20 gündür o da yoktu.

“Didem,” dedi Nazenin abla. “Ne oldu? Daldın gittin yine kızım.”

“Sarp’ın aramaması normal mi?” diye sordum endişeyle. Hem ona hem de karşımda kocaman karnıyla oturan Bengi’ye baktım.

“Normal tabi. Arayabileceği bir yer bulamamıştır. Sen içini ferah tut kızım.”

“Ya bir şey olduysa? Ya ondan dolayı arayamıyorsa?” Sesim titriyordu.
Bengi ayağa kalkıp yanıma oturdu. Eliyle sırtımı sıvazladı, içini ferah tut der gibi.

Yelda, masanın üzerindeki kumandayı alıp kanalları gezmeye başladı. Verda'ya bir şey söylemek için bir kanalda durdu. Açtığı kanal bir haber kanalıydı.

Yelda, kız kardeşi ile konuşurken ben bakışlarımı televizyon ekranından alamadım. Alt yazıyı okumamla elimdeki çayı bırakmam ve çayın üzerime dökülmesi bir oldu.

“Didem!” dedi panikle Bengi. “Ay yandı kız!”

Beni kaldırmaya çalıştıklarında, “Çok sıcak değildi, iyiyim.” Dedim zorlukla.

Tam o sırada spikerin sesi duyuldu.

“Sayın seyirciler, sınır ötesinde operasyonda olan kahraman askerlerimizden acı bir haber geldi. Rütbesi Yüzbaşı olan S.G. isimli kahraman askerimiz düzenlenen hain saldırıda şehit düştü. Ülkemizin başı sağ olsun.”

“Hayır,” diye fısıldadım. S.G. Sarp Günöz. Rütbesi Yüzbaşı. Hayır, hayır ben saçmalıyordum. Hormonların oyunuydu yine. Uykusuzdum ya rahat bırakmıyorlar. Uzun süre uykusuz kaldığım için halüsinasyon görüyordum. Gelecek benim kocam. Sağ salim gelecek. Dedim ben ona dikkat edecek. Dikkatli ol dedim çünkü. Beni bırakmaz o. Yok, yok bırakmaz.

“Didem, yavrum. Kızım bir otur, sakin ol.”

Eflal’im, yavrum,güzelim,güzelliğim.

Sarp’ın sesi kulaklarıma geldi sanki.
Ne yaptığımı bilemeyerek ayaklanmıştım. Ama dizlerim titriyordu. Kulaklarım uğulduyordu. Sadece Sarp’ın sesi geliyordu sanki kulaklarıma.

“Hayır! Yalan söylüyorlar! Gitmez o! Beni bırakmaz!” Nazenin ablaya baktım çaresizce. “NAZENİN ABLA BİR ŞEY SÖYLESENE!” Televizyon ünitesinin üstüne kaydı bakışlarım. Sarp ile benim çekildiğimiz bir fotoğraf duruyordu çerçevenin içinde. Yıkılmamak için elimden geleni yapmıştım ta ki o fotoğrafı görene kadar. Öyle bir bağırdım ki. Dizlerim daha fazla tutmadı bende gayret etmedim. Yere düştüm. Oysa o olsaydı daha düşmeden kaldırırdı beni. “YALAN! NE OLUR YALAN OLSUN! ALLAH’IM DAYANAMAM! BENİMDE CANIMI AL!”

“Verda! Babanı ara! Çabuk!”

Art arda sancı girmeye başladı ama bunu bile umursayacak durumda değildim şuan. İki büklüm ağlıyordum. “ALLAH’IM O DA GİTTİYSE BENİ BURADA TEK BIRAKMA AL CANIMI! YALVARIRIM AL CANIMI!” Nefesim kesilir gibi olduğunda gülümsedim.

Yanına gidiyordum.

Sözü vardı.

"Ölsem bile bırakmam seni sevmeyi."

Bacaklarımda bir sıcaklık ve ıslaklık hissettim. Sonra dehşet bir sancı girdi. Ben ne olduğunu anlayamadan Bengi'nin sesini duydum.“Nazenin abla, kan! Kanaması var Nazenin abla!”

Gözlerim kapanmaya başlıyordu.“Ne olur Allah’ım!” Diye bağırabildim zorlukla.

Gözlerimi açtığımda beyaz bir tavan ile karşılaştım. Hastanedeydim. Son yaşadıklarım bir bir hatırlattı kendini. Çok ağrım vardı. En son kanamam olduğunu duymuştum. Kızım da mı gitmişti?

“Nazenin abla?” diye seslendim. Sarp aklıma gelince “Sarp! Sarp!” diye bağırdım. Kendimi hafifçe kaldırmaya çalıştım ama acıyla inleyerek yatağa geri düştüm.
“Doğru değil! Ölmedi benim kocam! Saçma sapan haberler yapıyorlar!”

“Didem, sakinleş güzel kızım.”

“Yalan..” diye mırıldandım hıçkırıklarımın arasından.

“Yalan tabi. Aradım ben Mustafa’yı.Gayet iyilermiş Sarplar. Diyarbakır’dan çıkan bir tim varmış.Oradaki bir asker şehit olmuş.”

“Doğru mu söylüyorsunuz?” diye sordum inanmayarak.

“Vallahi doğru kızım. Haberde de alt kısımda yazıyormuş. Diyarbakır diye belirtmişler. Özellikle her yeri aradı Mustafa.”

“Konuşamaz mıyım? Bir kere sesini duysam? Lütfen Nazenin abla. Yalvarırım 2 dakika sesini duysam yeter. Nefes alamıyorum. Sesini duymam lazım.”

Nazenin abla, telefonunu alıp odadan çıktı. Muhtemelen Mustafa albay ile konuşacaktı. Bizim ulaşmamız pek mümkün değildi ama Mustafa Albay ulaşabilirdi.

Bengi’ye döndüm. Yanımdaki refakatçi koltuğunda oturuyordu.“Bengi, kızım?”

“Kanaman fazlaydı. Hepimizin ödünü kopardın. Aklımız çıktı ama iyi çok şükür.”

Nazenin abla kapıyı açtığında nefesimi tuttum. “Al kızım, bağlandı Mustafa.”

Ellerim titriyordu ama aldım telefonu. Kulağıma koyduğumda sesini duydum. “Eflal?”

Allah’ım sana binlerce kez şükürler olsun.

Tuttuğum nefesimi verdiğimde boğazımdan engelleyemediğim bir hıçkırık koptu. “Sarp..” dedim hıçkırıklarımın arasından.

“Yavrum,güzelim.”

“İyisin değil mi? Yaralanmadın değil mi?” Nefes nefese konuşuyordum.

“İyiyim, gayet iyiyim güzelliğim. Haberi bende gördüm. Bizden değil, bizimle aynı zaman diliminde Diyarbakır’da bir tim operasyona çıkmış. Pusuya düşürülmüşler. Oradaki asker şehit olmuş. Adından emin olmadıkları için ilk başta isim ve soy isminin baş harflerini vermişler. Adı Serdal Güler. Rabbim mekanını cennet eylesin. Baş harflerimiz aynı olunca korkmuşsun sen. Ben seni bırakır mıyım?”

“Ben dedim! Ben bırakmaz dedim!” heyecanla.

“Kızımız nasıl? Sen iyi misin?”

Ne diyecektim ben şimdi? Kanamam olduğunu söylersem dert edecekti içine. Panik yapacak aklı burada kalacaktı.

“İ-iyiyiz. Çok iyiyiz. Sesini duyduk ya daha iyi olduk.” Dedim gülümsemeye çalışarak.

Odadaki herkesin gözü bendeydi. Kendi içlerinde neden söylemediğimi sorguluyorlardı, biliyordum.

“Seni çok seviyorum, en kısa sürede geleceğim. Dikkat edin.”

“Bende seni çok seviyorum, Allah’a emanet olun.”

Ben telefonumu kapatmadan Aydın’ı da telefona vermesini istemiştim. Bengi belli etmese de o da korkmuştu. O da Aydın ile konuştu.

Telefonum çaldığında arayanın Nermin anne olduğunu fark ettim. Onunla konuştuktan sonra Lale hanım odaya girmiş ve beni muayene etmişti. Nermin anne gelebileceğini söylese de ben istememiştim.

Lale hanımın yaptığı ilacın etkisiyle gözlerim kapanmadan hemen önce son kez mırıldandım.

“Sarp’a söylemeyin, üzülür. Kimse hiçbir şey anlatmasın, aklı burada kalır.”

40 Gün Sonra

“Halacığım, iyiyim ben gerçekten iyiyim. Gelmene gerek yok.”

Telefon ekranındaki halama umutsuz gözlerle bakıyordum. Kendisi yanıma gelmek, beni tek bırakmamak istiyordu ama ben gelmesine gerek olmadığını zaten beni kimsenin yalnız bırakmadığını anlatmaya çalışıyordum.

Bugün Sarp göreve gideli tam 60 gün yani 2 ay oluyordu. Bu 2 ayda 1 kez daha konuşabilmiştim. Her hafta askeriyeye uğruyordum. Mustafa Albay’a durumları soruyordum. Davanın gidişatı hakkında da bilgi alıyordum.

Halam da her fırsatta arıyordu. Önceden de arardı ama bu kadar sık aramazdı. İlk aradığında sen biliyor muydun Umut’un yaşadığını? Diye sormuştum. Ne Umut’u halam? Ne yaşaması, ne diyorsun sen? Demişti dehşetle.

Durumları anlattığımda şok olmuş gibi tutulup kalmıştı. Onlara söylediklerimi söylediğimde dediklerime karşı ters bir tepki vermemişti.

“Onlar olmayabilir halam, ama ben varım yanında ben de senin annen sayılırım. Kendi çocuklarım ne ise sende o'sun benim gözümde.” Demişti.

O gün çok ağlamıştım. En çok da beni bu kadar kimsesiz bırakmalarına ağlamıştım.

Günlerdir her aradığında gelmek istediğini Şahin abime söyleyeceğini söylemişti.

Şahin abi halamın ilk çocuğuydu.Aramızda 3 yaş vardı. Halam, Kutay Karaçay’ın ablasıydı. 4 çocuğu vardı. Şahin abi, Dicle abla, Murat ve Sevil. 2 de torunu vardı. Şahin abinin kızları.

“Aşerdiğin, canının çektiği bir şey var mı halam? Çekinme bak. Hemen getireyim.”

“Halacığım, canım. Sarp gelsin söz geleceğim ben oraya. Boş boşuna onca yolu çekme gözünü seveyim. Hem yorma Şahin abimi de. Lütfen hala.” Dedim mırıldanarak.

“Geleceksin ama bak! Vallahi gelmezsen yolarım o saçlarını!”

“Kıyamazsın ki sen saçlarıma! Sana benziyor benim saçlarım!” Diye bağırdım çirkefleşerek.

Küçükken ne zaman gelse saçlarımı tarar kimsenin ilgilenmediği saçlarımla o ilgilenir çeşitli çeşitli modeller yapardı. Her seferinde de saç yapımın kendisininkine benzediğini söylerdi.

Biraz daha konuşup telefonu kapattığımda derin bir nefes aldım. Aldığım nefes kasılma olarak geri döndü.

7. Aya girmiştim neredeyse.Kasılmalarım başlamıştı. Kızım da yerinde durmuyor sürekli vuruyordu. Günlerdir tek duam Sarp’ın doğuma kadar yetişebilmesiydi. O gittiğinde 5. Aya girmiş sayılıyorduk.

Her gün rutinimiz değişmiyordu. Sarp’ın sesiyle yatıyor, yine Sarp’ın sesiyle uyanıyordum. Videoları birleştirip saatler sürecek hale getirmiştim. Bittiği an tekrar başlatıyor ve öyle uyumaya çalışıyordum.

Elimden geldiğince babası hakkında bir şeyler anlatıyordum kızıma.
Bir de onun hakkında günlük tutmaya başlamıştım. Her ayını hatırladığım kadarıyla yazmıştım.

Kasılmalarım çok oluyordu ve bu bile korkmama yetiyordu. Her an doğurmaktan korkuyordum. Karnım kocaman olmuştu. Mayıs ayının ortalarına gelmiştik. Kahvaltımı yaptıktan sonra haki takımımı giydim. Bu etekli ve bol bir takım olduğu için çok canımı yakmıyordu ve rahat ediyordum.

Arabamın anahtarını alıp evden çıktım. Merdivenlerden inerken tekrar kasılma vurunca trabzana tutundum ve birkaç saniye katılmanın geçmesini bekledim. Kasılma geçtiğinde yavaş ama dikkatlice merdivenlerden indim.

Ben daha 7. ayda bu haldeysem 9. ayda ne yapacaktım?

Aklıma Bengi gelince gülümsedim. Onun son aylarıydı. Hatta ay bile değil, son haftalarıydı. Elimden geldiğince onun yanına gidiyordum. Nazenin abla da sağ olsun onu da beni de yalnız bırakmıyordu.

Bugün yine hem Sarp’ın durumunu hem de dava hakkında bir gelişme olup olmadığını sormak için askeriyeye gidecektim. Arabaya zorlukla oturabildiğimde sıkıntılı bir nefes verdim.

“Anneciğim, anlıyorum. Gerçekten anlıyorum sıkışıyorsun ve kendine yer açmaya çalışıyorsun fakat villa mı yapıyorsun içeride? Bence yeterince büyük bir alanımız var. Daha 2 ay var güzelim.” Anlıyorum anne der gibi tekme atınca gülümsedim.

İlk tekmesini hissettiğim an geldi aklıma. Normalde sadece kıpırtısını ve hareketlerini hissediyordum ama o gece en net ve ilk tekmesini hissetmiştim.

Nazenin abla ısrarla bahçede oturmaya çağırınca kıramayıp gitmiştim.

Gece tek gitmeyelim diye Yelda, arabasıyla lojmana bırakmıştı. Üzerimi değiştirip yatağa uzandım ve telefonumu elime alıp birleştirdiğim videoları ararken fark etmediğim, daha önce hiç denk gelmediğim bir video çıktı karşıma. Birkaç dakika nasıl fark etmediğimi düşündüm. Ama videoyu açmayı ihmal etmedim.

Sarp’ın geç saatte çektiği bir videoydu bu. Ben uyuyordum arkada. O da benim makyaj masamın üzerine telefonunu koymuş kendisi de hemen önündeki pufa oturmuştu.

“Babam,” diyen mutlu sesi doldurdu kulaklarımı. “Babasının güzel kızı.”O kadar neşeliydi ki gözlerinin içi parıldıyordu resmen.

“Bugün cinsiyetini öğrendik. Bana kalırsa ben en başından beri hissediyordum senin güzeller güzeli bir kız olacağını. Hoş erkek olsan dahi benim için fark etmezdi. Evladın kızı erkeği olmaz derdi deden küçükken bana. Bende öyle bildim.” Duraksadı. Derin bir nefes aldı ve gülümseyerek devam etti. “Seni çok seviyorum bal kızım. Bunu hep bil olur mu?”

Arkasını dönüp yorganı üzerinden oflayarak kenara atmış bana baktı ve kısık sesle güldü. Yeniden kameraya döndü. “Arkada uzanan ve yorganı oflayarak üzerinden atan kişi annen. Sana can veren kadın. Benim canım, kalbim. Bu videoyu ne zaman izlersin bilemem güzel kızım. Belki de annen dinletir sana. Her an her yerde olamayabilirim. Senin özgürce yaşaman ve büyümen için bu vatanı korumak, temizlemek boynumun borcu. Belki görev çıkar, ilk tekmene yetişemem, ilk kıpırtını hissedemem, doğumunda yanında olamam. Hayat neyi gösterir bilinmez. Ama Allah biliyor ya en büyük duam bunların hepsine ve senin her anına şahit olabilmek tek temennim.”

Gözlerimdeki yaşlardan önümü göremediğimi fark edince videoyu durdurup toparlanmaya çalıştım.
Biraz daha iyi olduğumda videoyu devam ettirdim.

“Bu videoyu her göreve gittiğimde annenin telefonuna gönderecek, her görevden geldiğimde annenin telefonundan sileceğim güzel kızım. Çok uzatmak istemiyorum. Bir şey daha söyleyip asıl isteğime geçeceğim. Eflal’im, benim güzel karım, yavrum, güzelliğim, canım. Seni çok seviyorum. Her zaman bil bunu olur mu?”

Hıçkırıklardan nefesim kesilince,“Gel artık.” Diye sızlandım ağlarken.“Lütfen gel.”

“Gelelim asıl isteğime. Eğer senin bunu dinlediğin zaman ben şuan görevdeysem ve ilk tekmeni daha atmadıysan, zamanı gelmişse dilerim ilk tekmeni bu videoyu dinlerken atarsın, bal kızım. Ömrün uzun olsun. Rabbim sağlıkla kucağımıza almayı nasip etsin.”

Video sonlandığında rahat rahat bağıra çağıra ağlayacaktım ki bir şey oldu.

Tak! Tak!

İki kez üst üste vuruş oldu.

Tekmeledi.

Kızım ilk tekmesini babasının istediği gibi onun sesini dinlerken attı.

Videoyu bilgisayara aktarıp tekrar açtığımda telefondan da karnımı videoya çekmeye başladım.

Tekrar art arda tekmeledi.

Sarp, yanımızda olamasa da kızımız babasının dileğini yerine getirdi.

Bana da geriye bu videoyu göstermek için ne zaman geleceğini beklemek kaldı...

O anları hatırladığımda ister istemez gözlerimin dolmasına engel olamadım. Bir yandan da gülümsüyordum. Ben bunları düşünürken yol bitmiş, çoktan askeriyeye varmıştım.

Her geldiğimde girmeden önce etmiş olduğum aynı duayı ettim.

Allah’ım, hepsi çok iyi olsun. Hepsi sağ salim ve tez vakitte gelsinler. Özlemimi dindir.

Askeriyenin içine girdiğimde karşıdan gelen kişiyle göz devirmeden edemedim. Sarp buradayken bu adamı pek görmemiştim. Ama biliyordum, hakkında pek iyi şeyler duymuyordum. Sarp gittiğinden beri de bu duyduklarımı deneyimliyordum. İster istemez de şüpheleniyordum.

Karşıdan gelen kişi Binbaşı Celal Gedikli’ydi.

Yanından sessizce geçip gitmeye yeltenmiştim lakin onun söyledikleri adımlarımı durdurdu.

Alaycı ve küçümseyici bakışlarla süzdü. “Hayırdır, Avukat Hanım?” dedi alayla. “Yüzbaşı burada yok diye askeriyeyi mesken tuttunuz galiba. Malum her gün buradasınız neredeyse. Erkeklerin işine akıl sır erdirmeye çalışmak yerine evinizde otursanız üstelik çocuk bekleyen bir kadınken çok daha akıllıca olur.”

Şu hayatta en nefret ettiğim şey bir kadının aşağılanmasıydı.

“Sizin eşiniz öyle yapıyor sanırım binbaşı. Kime akıl vereceğinizi kimin nerede oturacağını düşünerek yormayın kafanızı. Malum pek kısıtlı. Eşinizden isteyin ya da. Siz pek kullanamadığınız için size yardımcı olur belki. Bir kadının yerini öğretmek size kalmadı.”

“Haddini aşıyorsun, avukat!” diye gürledi.

“Sıkışınca hep zaten konu had aşmaya gelir. Karşınızda emir verdiğiniz bir askeriniz yok. Karşınızda bir kadın var. Kadın ile nasıl konuşmayı öğrenemediyseniz bu yaştan sonra ben öğretmeyeyim isterseniz. Asker yareni olmak her yiğidin harcı değilmiş. Her kadının da harcı değil. Sizin o basit gördüğünüz, yemek yap, ev temizle, evinde otur dediğiniz ben dahil eşlerini göreve yollamış tüm kadınlar var ya işte onları bir araya toplasak sizin zihniyetiniz onların tırnağı etmez. Biz her telefonu Acaba bir şey mi oldu? diyerek yüreğimiz ağzımızda bekliyoruz.Eşiniz bekleyecek kadar önemsemiyor sanırım sizi. Hemcinsimi tebrik ettiğimi iletin lütfen. Bekleyecek kadar önemsemesine gerek de yok.Boşanmak isterse avukat tanıdığımı yönlendirebilirim. Ayrıyeten, Allah eşinize sabır versin.”

“Eflal!”

“Yenge!”

Uraz ve Sarp’ın sesini duymamla durdum.

Bir dakika.

Doğru mu duydum?

“Eflal! Ne oluyor burada?” Sarp, yanıma geldiğinde hemen ona doğru döndüm.

Gelmişti!

Sarp, gelmişti!

Tam ağzımı açıp bir şey söyleyecektim ki zihniyetsiz konuştu.“Karınızı eğitin yüzbaşı, kocasının üstüyle nasıl konuşacağını öğrensin. Bu seferlik affediyorum, hamileliğine veriyorum ama bir daha olmaz.”

Allah’ım, sen bana tam şuan bol bol sabır verebilir misin? Bende kalmadı çünkü.

Yapmamam gerektiğini biliyordum ama şuan kendimi durduramıyordum. Yapmasam içimde kalırdı. Üzerine doğru yürüdüm. Benim yürümeme kalmadan Sarp, yürümeye başladı.

“Karını eğit ne demek binbaşım?” Celal’in korkuyla yutkunduğunu gördüğümde keyiflendim. “Siz eşinizi köpek yerine mi koyuyorsunuz da başka birinin eşi için adama karını eğit diyorsunuz? Benim karım, kendini çok güzel yetiştirmiş bir kadın. Şuan size karşı saygısızlık yaptıysa bunun nedensiz yere olmadığını bilecek kadar çok iyi tanıyorum ben karımı.” Üzerine gitmeye devam ettikçe Celal de dayanamayıp bir adım geri gitti.

Sarp, ne olursa olsun üstüne karşı saygısızlık yapmazdı. Biliyordum bunu. Bir şey olmuştu ki bu kadar rahat üzerine yürüyebiliyor, diğerleri de onu engellemiyordu.

“Ne oluyor burada!” diye bağıran Mustafa Albay ile herkes sustu.

“İçimizdeki vatansever görünümlü hain piç ile konuşuyordum albayım!” diye gürledi Sarp.

İçimizdeki hain derken?

Hain Binbaşı Celal Gedikli miydi?

Yorumlarınızı merakla beklediğimi belirtmek isterim!

Didem ve Sarp hakkında ne düşünüyorsunuz?

Video hakkında duygularınız?

Umarım keyifle okumuşsunuzdur. Oylarınızı bekliyorum.

Bir sonraki bölümde görüşmek üzereeee!