27. bölüm · SINIRIN KANUNU
BÖLÜM 27 / "PLAKA"
Herkese merhabalaaaaaar!
Çok güzel bir bölümle geldimm! Umarım keyifle okursunuz.
Yorum ve oylarınızı merakla bekliyorummm!
İyi okumalar!
"Düşmek, bir yenilgi değildir; esas yenilgi, düştüğün yerden kalkmayı reddetmektir. Ama bazen, birinin elini tutup orada beklemek, kalkmaktan daha cesurcadır."
-Albert Camus-
Kimsesizlik.
Gerçekte kimsenin olmaması.
Peki ailen varken kimsesiz bırakılmanın sözlük anlamı neydi?
İçimde öyle bir boşluk vardı ki ne yaparsam yapayım kapanmayacak bir delikti sanki. Daha ne yaşayabilirim diye sorarken en kötüsünü yaşarken buluyordum kendimi.
Artık gücüm kalmamıştı, dayanamıyordum. Şuan dayanabiliyorsam bunun en büyük sebebi kızım ve sevdiğim adamdı.
“Abla,” diyen sesi duyunca Merthan’a döndüm. Kişilik karmaşası vardı sanki içimde. Bazen Umut bazen ise Merthan diyordum.
“Efendim,” dedim safça ve düz bir sesle.
Zihnim boşalmış gibi hissediyordum. En net hissettiğim kasıklarımdaki ağrı ve sızlamaydı. Sarp’ta fark etmiş olacak ki koltuğun üzerindeki kırlenti alıp arkama koydu. Şimdi biraz daha azalmıştı.
“İyi misin?”
Şu durumda sorulabilecek belki de en saçma soruyu duymuştum.“Bilmem.” Diye mırıldandım. “Merthan, neden? Neden böyle bir şey yapmış o?”
Baba ya da babam değil. O. Koca bir hiçlik.
“Onun baktığı bir dosya tehlikeli birine aitmiş. Bizi hedef almışlar. Çalışan ablalardan birine yüklü miktarda para vermişler. Bizi orada, o yangında ölmemiz için bırakıp gitmelerini sağlamak için.”
İyide yangın kibritle çıkmıştı?
“Yangın kibritle çıktı Umut. Arbede oldu. Sen küçüktün belki hatırlamazsın ama ben hatırlıyorum.”
Hatırlıyorsun tabi, Didem. İnsan kabusunu unutur mu? Zehrini unutur mu?
“Abla, evet biz atışırken çıkarttık ama küçücük bir ateşti. Devamını yani evin diğer kısımlarını onlar yakmışlar. Nasıl olsa fark edilmez diye. Onun da seni koruması için beni yok etmesi gerekiyormuş sözde. Bana öyle anlatıldı. Kimliğimi, her şeyimi gömmüşler. Tek hatırladığım onun kucağında yurda gelirken seni sorduğumdu. Çok küçüktüm. Sonra istihbarat benimle görüşmek istediğini belirtti. Zaten senelerdir izliyorlarmış beni. O da eskiden istihbarattaydı diye zaten bu davadan dolayı beni eğitmek istiyorlarmış. Kaybedecek bir şeyim yok diye bende kabul ettim.İstihbarat askeri oldum. Sonra senin yaşadığını öğrendim. Daha çok yeni abla. O yüzden zaten time yardım etmek için görevli asker seçeceklerinde ben gönüllü oldum. Sonra seni gördüm işte.”
Bu dava ne davasıydı acaba? Onun pek çok davasını hatırlıyordum. Bazen anne de endişelenir panik yapardı. Son zamanlarda onların sık sık tartıştıklarını hatırlıyordum.Demek ki bu yüzdendi.
“Peki o toka? O tokayı sorduğumda neden yalan söyledin?”
“Kimliklerimizi her yerde belli etmeyeceğimizi biliyorsun abla. Hele ki benim kimliğim. Dava zamanı bazılarını içeri almışlar, bulmuşlar ama ara ara yeni birileri çıkmış ortaya. Hemen açıkça söyleyemezdim kimliğimi. Bende ipucu attım. En net hatırladığım ve bende olan tek şey o tokaydı.Yangından sonra avuçlarımda kalan tek şey senin tokandı.”
Bizi senelerce ayıran herkese küfür ettim. Öyle beddualar ettim ki ben bile şaşırdım kendime. Canımın acısı her şeyi yapmaya itiyordu beni.
“Ne diyeceğimi ne hissedeceğimi bilmiyorum, boşlukta gibiyim. Senelerce bana senin katilin olduğumu söylediler. Zehir saçtı anne. Odamdan çıkmazdım. Sırf bu yüzden sürekli ders çalışırdım. Mesleğimi elime alıp bir an önce gitmek istiyordum. Avukatlık yapmaya başlar başlamaz ayrı eve çıktım. Çokta umursadıkları söylenemez.” Sesimin titrememesi için dikkat etmeye çalıştım ama zordu.Dinlenmek saatlerce uyumak ve her şeyden uzaklaşmak istiyordum. Şu durumda dinlensem daha iyi olacaktı. “Ben biraz dinlensem iyi olacak.” Dedim koltuktan destek alıp ayağa kalktım ve odaya girdim. O kadar halim kalmamıştı ki yorganı açmak için kolumu bile kaldıramadım. Öylece uzandım yatağa.
SARP’tan..
Eflal odadan çıktığında Merthan’a döndüm. Yanına şu anlık gitmemem gerektiğini biliyordum. Yalnız kalıp düşünmesi için zamana ihtiyacı vardı.
“Onu da anla. Ağır geliyor, kaldıramıyor daha fazlasını.” Bazı şeyleri Merthan üzülür diye anlatmadığını biliyordum. O haldeyken bile kardeşini düşünüyordu. Gerçi onun yerinde ben de olsam bende Leyla’yı düşünürdüm.
“Biliyorum,” ayağa kalktığında arkasından bende ayağa kalktım.“Ben artık gitsem iyi olacak. Biraz kafasını toparlasın en azından. Bir şey olursa bana haber verin lütfen.”Başımı salladım.
O gittikten sonra bende odamıza girdim. Öylece uzanıyordu yatağın üzerinde. Yorganı bile açmamıştı. Üşürdü öyle. Omuzlarının inip kalkışından, hıçkırıklarından uyumadığını aksine ağladığını anlayabiliyordum. Gücü tükenmişti artık. O kadar düşmüştü ki her seferinde yeniden ayağa kalkmayı başarabilmişti ama bir kez dahasını kaldıramıyordu.
Hiçbir şey söylemeden arkasına uzandım. Kollarımı beline sarıp kendime doğru çektim. Şu birkaç günde daha da zayıflamıştı sanki. Kilo alması gerekirken zayıflıyordu. Stres yapmaması, üzülmemesi gerekirken hayatının gerçekleriyle yüzleşiyordu.
Hıçkırıkları daha da arttı. En azından ağlayabiliyordu artık. İlk tanıştığımız zamanlar ağlamamak için elinden geleni yapar ya kendini sıkar ya da tırnaklarıyla kendine zarar verir canının acımasını sağlayıp ağlamasını engellemeye çalışırdı. Kollarında tırnak izleri olurdu. Ya kızarırdı ya kanardı.
Bazen koltuğun üzerinde uyuya kaldığı zamanlar gece gizlice o yaralara krem sürerdim. O bilmezdi bunu. Bende hiç anlatmamıştım.
Yarayı anlatsa herkes bilirdi zaten.Önemli olan bilmeden, anlatılmadan yardımcı olmak, anlamaktı.
Uzanıp saçlarına, şakağına dudaklarımı bastırdım.“Yapamıyorum artık, nasıl ayağa kalkacağımı bilmiyorum. Her seferinde kalkmayı başardım ama bu sefer yapamayacağım. İçimde kara delik gibi bir boşluk var her şeyi içine çekiyor ama dolmuyor. O boşluğun dolması için daha kaç ihanet, kaç yalanı öğreneceğim ben?” İç çekip devam etti. “Eskisi gibi gardımı kuşanıp ayağa kalkamıyorum. Düştüğüm yerde kaldım.”Dedi çaresizce.
“Biraz da düştüğün yerde kalsan yavrum, yorulmadın mı sürekli güçlü olmaktan? Ben toplarım seni. Bedenin bile sinyal veriyor Eflal. Biraz dursan. Bırak biraz düştüğün yerde bekle hatta beraber düşelim. Elbet bir gün kalkmayacak mıyız? İllaki kalkacağız.”
“Kızıma güçsüz bir anne mi olacağım?” Diye sordu ağlamaktan pürüzlü çıkan sesiyle.
“Annelik zaten başlı başına güç demek değil mi?”
Burukça gülümsedi. “Anneye değilmiş demek ki.” Diye mırıldandı.“Kimsesiz kaldım. Artık ailem yok.”
“Çünkü kendi aileni kurdun. Ben senin kimsen olurum, ailen olurum yetmez mi?”
“Oldun ya zaten, oldun ya sevgilim. Ben aile ne demek, gerçek sevgi ne demek, sevilmek ne demek sende tattım ya. Tattırdın ya sevgilim.”Başını hafifçe kaldırıp avucunu yanağıma yasladı. Hafifçe okşayıp, sevdi. Başımı hafifçe elinin olduğu tarafa doğru eğerek avuç içlerinden öptüm.
“Davayı biraz araştırdım ben. Merthan’ın dediği gibi çoğu suçlu yakalanmış. Kapanmış dava. Yine bakacağım tabi.”
“Dava kapandı. Benim çocukluğum, gençliğim, hayallerim o 28 senenin içinde kaldı.”
Bir çocuğun gülmesi, dışarı çıkıp eğlenmesi gerektiği zamanlarda benim karım uyku ilaçlarıyla uyuyormuş. Bir çocuğun annesine sığınması gerektiği zamanlarda benim karım odasına saklanıyor, yastığına sarılıyormuş. Bir çocuğun en güvende olacağı yer evi ise benim karım neden gece gündüz ders çalışıp bir an önce evinden ayrılmak istiyordu?
Sırf bunları yaşattıkları için bile içimde büyüyen öfkenin haddi hesabı yoktu. O öfkenin açığa çıktığı zamanlarda gözümün kimseyi görmeyeceğini, kulağımın kimseyi duymayacağını biliyordum.
Hayal dediğinde aklıma gelen şeyi sormak için gözlerine kenetledim gözlerimi. Şu gözleri için bile uğruna ölebilirim. Benim güzel karım.“Sana bir şey soracağım. Gerçekten o sınava girip hakim ya da savcı mı olmak istiyordun?”
Gülümsedi. Bu sefer ki burukça değildi. İçtendi. “İstiyordum. Sonra zaten sınava 1 ay kala vazgeçtim. Belki avukatlığa devam edersem o benimle gurur duyar diye.”
“Senden de ne hakim olur ha. Artık bizi kovardın odadan, seni kızdırana müebbet verirdin. Savcı olsaydın bana bile dava açardın.” Konuyu dağıtmaya biraz olsun onu gülümsetmeye çalışıyordum. Başardım da. Ama bu dediklerim tamamen gerçek kişisel görüşümdü. Karımın tuttuğunu koparan, kelimeleriyle yerle bir eden ve adaletli biri olduğunu biliyordum.
“E herhalde beni kızdırdığın zamanlar açardım.” Dedi gülerek.
“Mesleği kötüye kullanıyorsunuz ama sayın hakim.”
“Aaaa, hayır! Bu istisna!” Dedi itiraz ederek.
“Ne istisnasıymış bu?”
“Eşlik ve babalık istisnası.”
İşte bu istisna bana her şeyi yaptırabilirdi.
“Kızımızı da mı kendi safına çektin? Yandık ki ne yandık ya! Hemen ikinci çocuğu yapmamız lazım o zaman desene.” Dedim serseri bir sırıtışla.
Sevdiğin, canım dediğin kadından bir parçanın olması…
Sanırım biz erkeklere verilen en güzel lütuf buydu. En azından benim için.
“Bismillah!” dedi sitemle.Kollarımdan ayrılıp başını kaldırdı. Gözleriyle karnını işaret etti. “Daha birincisi doğmadı beyefendi. Kusura bakmayın bu isteğinize yanıt veremiyoruz şuan.”
“He doğsa yanıt vereceksin yani.”Dedim ona doğru sırnaşıp. Boynundan öptüğümde gülümsedi.
Bu hayattaki tek isteğim onun şu gülüşünü her daim görebilmek.
Karımın gülüşü benim en güzel manzarammış bu yaşımda anladığım en güzel şey buydu.
“Bilmem, bakarız.” Bir süre durdu.“Sarp, deneyeceğim.” Dedi.
Anladım.
Bir kez olsun düşmeyi deneyecekti. Benden yardım istiyordu. Ona güç olmamı istiyordu ve ben her daim ona güç olmaya, ona güç vermeye hazırdım.
Güçsüz olmayacaktı elbette. Sadece tek başına olmak istemiyordu. Bir kez daha sırtına kambur gibi yük yüklemek istemiyordu.
“Benim güzel karım,” dedim saçlarını okşarken. Benim güzellik anlayışım karımdı. Karımın güzelliğinden daha üstün bir güzelliğe sahip olan birini görmemiştim.
Elimi karnına koyduğumda birileri kıskanmış olacak ki kıpırdandı.“Kıskandın mı sen anneciğim?” diye sordu gülerek.
Aylar öncesi geldi aklıma. İlk öğrendiğinde karnına dokunmaya bile korkuyordu. Fark etmediğimi zannediyordu ama fark ediyordum.
İstemiyordu.
Bağlanmaktan, ona annelik yapamamaktan korktuğu için pek konuşmuyordu. Gündüz konuşsa dahi geceleri ağlayarak özür dilediğini duyuyordum. Uyumuyordum çünkü.
Kıyamadı ama. O kadar güzel bir kalbi var ki kıyamadı bile. Konuştu. Korkusunu anlattı. Daha çok küçükken bile o duyuyormuş gibi anlattı hem de.Kabullenmesi çabuk olsa da hala ara ara özür dilediğini biliyordum.
“Bence kıskandı annesi. Trip yiyorum galiba şuan.” Onaylar gibi tekrar kıpırdandı.
Öyle bekliyordum ki doğmasını, kucağıma alıp kokusunu içime çekmeyi, ona bir şeyler öğretmeyi, onun bana bir şeyler öğretmesini.Fakat aceleci davranmak istemiyordum.Zamanında ve sağlıkla gelmesini bekliyordum.
“Tripte atabiliyorsak olmuşuz artık!” Güldük.
“Sana çektiyse demek ki.” Dedim onu kızdırmak adına. Sinirlenince ona daha çok yükseldiğimi bilmiyordu.
Karın hamile oğlum, hatırla lan! Unutma ve kendine gel!
“Allah korusun, kaderi bana benzemesin.” Dedi burukça.
Eflal güldüğünde onun çok çabuk öğrendiklerini unuttuğunu ve normal hayatına devam ettiğini düşünebilirdiniz. Dışarıdan bakan,gören herkes bunu düşünebilirdi. Zihinsel sağlığını korumak için normal hayatına devam etmeye çalışıyordu. Geride bırakmış gibi yapıyordu aslında.
“Sarp,” dedi fısıltıyla. “Bir gün ne kadar yük olursam olayım beni bırakma olur mu? Biraz bencilce bir istek ama senden başka kimsem yok.”
Biri ile acısını paylaşınca ona yük olduğu düşüncesinden bir türlü vazgeçiremiyordum onu. Bana yük değildi, hiçbir zaman olmazdı.
“Yük ne demek Eflal? Sen bana neden yük olacakmışsın? Dert paylaşmak ne zamandan beri yük olmak oldu? Ağzından bir daha böyle bir şey duymayacağım. Yapma güzelim, yapma yavrum. Böyle yaparak kendini de beni de daha çok üzüyorsun. Ayrıca ben seni bırakmam. Kafandan at bu düşünceyi hanımefendi.” Uzanıp dudaklarından öptüm.
Gönül isterdi ki daha ileriye gideyim, daha fenasını yapayım. Ama şu durumda olmazdı. Hem duygusal boşluktaydı ne yaptığının farkında bile değildi çoğu an.
Ne kadar evli olsakta bu onunla her an her saniye ben istedim diye birlikte olacağımız anlamına gelmezdi. Zaten o istediği an ben her zaman isterdim. Ve benim karım bu konuda ki isteklerini açıkça ifade etmekte beni daha da kıvrandırmakta ustaydı.
Ayrıca karın hamile oğlum! İleri gidemezsiniz!
“Sen askeriyeye gitmeyecek misin?” diye sordu.
“Gideceğim, atış eğitimi var. Mecbur gitmek durumundayım ama seni böyle bırakmak istemiyorum.”
“Geleyim ben de.”
“Gelmek istersen gel tabi. Ben belki yalnız kalmak istersin diye sormadım.”
“Yalnız kaldıkça düşüncelerle delirecek gibi oluyorum. Gelmem benim için daha iyi.”
O hazırlanmak için ayağa kalktığında bende onu izleyecektim ama beni kovdu. Sırıtarak çıktım odadan bende.
DİDEM’den…
Daha fazla düşüncelerde boğulmamak için Sarp ile askeriyeye gitmeye karar vermiştim.
Üzerimdekileri bir süre görmek isteyeceğimi düşünmüyordum. Hemen çıkarıp siyah kumaş pantolonumu ve koyu yeşil balon kol gömleğimi giydim.
Askeriyeye geldiğimizde tim kenarda oturup bir şeyler konuşuyorlardı. Sarp, Barlas’ı yanına çağırıp bir şeyler konuştu ama ne konuştuklarını anlamadım.
“Ne oldu?” diye sordum yanıma geldiğinde.
“Arabanın plakasında bir sorun vardı. Onun da o taraflarda işi varmış eğitim bittikten sonra arabayı alacak.”Başımı salladım.“Bir şey yemek ister misin? Acıktın mı?”
“Yok, aç değilim.”
“Kurt!” diye bağırdı gür sesiyle.“Toplan! Atış alanına!”
Atış alanına girmemin yasak olduğunu bildiğim için direkt onun odasına gitmek için yöneldim. Tam o esnada Yelda’yı gördüm.
“Yelda!”
Adımları durdu ve beni fark edince benim olduğum tarafa doğru yürümeye başladı. “Didem abla! Nasılsın?”
“İyi diyelim, inşallah iyi oluruz. Sen nasılsın?”
“İyi bende. Dersim azdı bugün. Babama yemek getirmek için uğramıştım. Annem elime tutuşturdu hemen.” Nazenin ablanın herkesi doyurmak, kimseyi aç bırakmamak gibi bir hobisi vardı. Tepsilerce yemek yapabilirdi.
“İyi yapmışsın, oturalım mı beraber işin var mı?”
“Yok, eve geçecektim zaten. Daha iyi olur.”
Bahçedeki banka geçtiğimizde Sarp ve timin sesini duyuyorduk.
“Herkes 5 saniye içinde 3 farklı hedefi vuracak. Mühimmat değişimi de dahil toplam 10 saniyeniz olacak!”
“Ya rabbi! Sen bize acı çünkü komutanım acımayacak!” Alaz’ın dediklerini duyduğumda kıkırdadım.
“Barlas abim benden yardım istedi.”Yelda’nın sesini duyunca ona döndüm.
“Niçin?”
“Ilgın ablaya evlilik teklifi edecekmiş. Sana söyleyecekmiş ilk başta ama derdin başından aşkın diye vazgeçmiş. Benimle konuştu bugün.”
“Ne dedi?”
“Ateşle benimle evlenir misin teğmenim yazsa nasıl olurmuş, bunu sordu.”
Hayali gözümün önüne geldiğinde kahkahamı tutamadım. O da kahkaha attı.
“Ciddi ciddi sordu mu bunu?”
“Vallahi sordu ya. Bende yemeğe çıkın ya da beraber bir yere gidin dedim.”
“Yani olabilir. Beğendi mi?”
“Beğenmedi. Çok basite kaçmaz mı? diye sordu.”
“Allah’ım ya! Eğer ateşle yaparsa öyle bir şeyi Ilgın onu ateşin üzerine atar ateşi söndürmek için.” Ilgın'ın o esnada Barlas'ı yangın söndürme tüpü niyetine kullanacağına emindim.
“Aynı fikirdeyim.”
Tam o sırada sanki hissetmişiz gibi Barlas’ın sesi duyuldu. “Ilgın teğmenim!” diye bağırdı. İlk önce kimse durdurmadı atışları ama sonra tekrar bağırdı. Bizde ayağa kalkıp görebilmek için o tarafa doğru yürüdük.
Ilgın ve Barlas’ı görebiliyordum. Daha fazla ilerlemek riskliydi. Aslında yapmıştım bunu daha önce ama o zamanlar hamile değildim.
Barlas, silahını sabitleyip diz çöktü Ilgın’ın karşısında ve üniformasının cebinden bir yüzük kutusu çıkardı.“Barlas! Üsteğmenim! Atış yapıyoruz saçma sapan işler yapma! Vurula-” daha fazla devam edemedi çünkü herkesin atışı anında kesmesine sebep olan o cümleyi bağırarak söyledi.
“BENİMLE EVLENİR MİSİN ILGIN TEĞMENİM?”
“Oha!” diye bağıran ses yanımda ki Yelda’ya aitti.
“Barlas, üsteğmenim,” diye mırıldandı Ilgın ama şoka girmişti.
Bir süre şoktan dolayı susunca,“Biraz daha cevap vermezsen burada doğururum!” diye bağırdım bende.
Halbuki daha doğuma aylar vardı ama o an bunu sorgulamadı ve hemen cevabını verdi.
Başını salladı. “Evet,” dedi kısık sesle. Sonra sesini yükseltti. “Evet, seninle evlenirim!” Barlas, onu kucağına alıp döndürdüğünde Sarp’ın da güldüğünü gördüm.
“Bugünlük bu kadar,” dedi. “Malum sözümüz var!”
“Darısı benim başıma komutanım, malum bir sap ben kaldım.” Alaz’ın sesini duyduğumda arkamda Yelda’nın ağzındaki suyu püskürttüğünü işittim.
“Yelda, ne oldu?”
“Hiç, su boğazımda kaldı.” Su değil de başka bir şeye şok olduğunu hissettim.
“Ben gideyim, geç olmadan annem beni bekliyordur şimdi.Görüşürüz Didem abla.” Dedi ve hızlıca yanımdan ayrıldı.
Sarp, yanıma gelip beni kollarının arasına aldığında gülümsedim. “Sen biliyor muydun?”
“Bu sefer bende bilmiyordum. Hatta bence kimse bilmiyordu.”
“Yelda’dan fikir almış ama beğenmemiş.” Dediğimde gülümsedik.
Barlas ve Ilgın yanımıza geldi.“Komutanım, dediğiniz şeyi hallettim ben, gelir birazdan.” Dediğinde Sarp başını salladı.
“Hayırlı olsun, çok mutlu olun.” Dediğimde ikisi de teşekkür etti.
Araba sesi duyduğumda kapıya doğru baktım. Bir er Sarp’ın arabasını getirmişti. “En kısa zamanda sözü yapalım. Beraber bir yer ayarlarız.”
“Teşekkürler komutanım.” Dedi Ilgın.
Diğerleri de tebrik etmek için yanlarına geldiğinde Sarp beni kapıya doğru yürüttü.
“Ne olmuş şu plakaya?”
“Gel bakalım nesini düzeltmişler. Kontrol edelim.”
Askerler kapıyı açtığında bizde çıktık ve arabanın önüne geldik. Dikkatlice arabaya baktım ama ilk başta pek bir şey fark etmedim.
“Yavrum, plakaya bakacaksın tekerleğe değil.” Sarp'ın sesini duyduğumda bakışlarımı ön tekerlekten kaldırıp onun gözlerine kenetledim.
“Ay, dur! Bir saniye heyecanlandım!” Plakayı incelediğimde fark ettiğim şeyden emin olmak için Sarp’a baktım. Sonra tekrar plakaya, sonra tekrar Sarp'a. “Doğru görmüyorsam beni şuan ne yap ne et gerçeğe döndür çünkü ben şuan şoka giriyorum.”
Kahkahasını duydum. “Hayır, yavrum doğru görüyorsun.”
Plakanın üzerinde yazan harf ve sayıları tekrar inceledim.
31 DEG 2805
“Baştaki Hatay’ın plakası. Zaten biliyorsun. Harfler de çok sevdiğim bir kadının isimlerinin baş harfleri. Didem Eflal Günöz.O sayılar da senin doğum tarihin. Anlamışsındır zaten. Plakayı yenilemem gerekiyordu bende her daim yanımda olmasını istediğim güzel karımın ismini ve doğduğu tarihi yazdırdım.”
Biri tarafından sevilmekte güzel bir histi evet ama Sarp tarafından sevilmek bambaşka bir histi. Öyle güzel bir histi ki bu hissi tanımlayabilecek bir kelime kullanılmamıştı dünyada. Zannımca bu hissi tanımlayacak bir kelime de henüz üretilmemişti, söylenmemişti. Tarifsiz bir histi.
“Beni bu kadar çok sevdiğin için teşekkür ederim, sevgilim.” Dedim kollarımı boynuna sardığımda. Gözlerim dolduğu için sesim titremişti biraz.
Aslında şuan bunu yapmamam gerekirdi çünkü askeriyedeydik ve Sarp’ın komutanları ona kızabilirdi ama durduramadım kendimi ve dudaklarımı dudaklarına bastırdım.
"Bunun rövanşını evde alırım. Burası uygun değil." Diye fısıldadı kulağıma doğru eğilip. Titredim. “Asıl ben, benim hayatıma girdiğin ve benim güzel karım olduğun için teşekkür ederim, yavrum. Ömrüm yettiğince, her daim, her an seni çok sevip bırakmayacağım güzelliğim.”
Bölüm biraz gecikti farkındayım. Kusura bakmayın. Sol kolumda çözümleyemediğim, anlayamadığım bir ağrı var. Biraz daha iyi hissedince hemen yazayım dedim.
Plaka meselesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Sizce bir sonraki bölüm ne olacak?
Bölüm hakkındaki yorumlarınızı, duygularınızı merakla bekliyorum.
Yorum ve oylarınızı eksik etmediğiniz için şimdiden teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzereeee!
