25. bölüm / 38
SINIRIN KANUNUBÖLÜM 25 / "AĞIR GELEN GERÇEKLER"
Bölümler 38Şu an: BÖLÜM 25 / "AĞIR GELEN GERÇEKLER"
- 1 BÖLÜM 1/ "BİR AVUKAT VE YÜZBAŞI"1.319 kelime
- 2 BÖLÜM 2 / "RUHU TOPRAK ALTINDA KALANLAR"1.609 kelime
- 3 BÖLÜM 3 / "GARDINI İNDİR ARTIK"1.913 kelime
- 4 BÖLÜM 4/ "BOŞ KUTU"1.409 kelime
- 5 BÖLÜM 5/ "ANNE YARASI KAÇ DİRHEM?"1.311 kelime
- 6 BÖLÜM 6/ "MECBURİYET"3.189 kelime
- 7 BÖLÜM 7/ "ERİMEYE BAŞLAYAN BUZLAR"1.434 kelime
- 8 BÖLÜM 8/ "İÇ SESİNİ DİNLEMEK"1.582 kelime
- 9 BÖLÜM 9 /"CANDAN İLERİ"1.951 kelime
- 10 BÖLÜM 10/ "SEV"1.711 kelime
- 11 BÖLÜM 11 / "DENEMEK"1.343 kelime
- 12 BÖLÜM 12/ "SARILSANA BANA"3.044 kelime
- 13 BÖLÜM 13/ "YANALIM"2.292 kelime
- 14 BÖLÜM 14/ "ANKA KUŞU DÖVMESİ VE İFTİRALAR"3.526 kelime
- 15 BÖLÜM 15/ "TENİM TENİNE VURGUN"1.541 kelime
- 16 BÖLÜM 16/ "GERÇEKLEŞEN DİLEKLER"2.023 kelime
- 17 BÖLÜM 17/ "SEVİLMEDİĞİN KADAR ÇOK SEV"1.767 kelime
- 18 BÖLÜM 18/ "İLK AİLE FOTOĞRAFI"1.732 kelime
- 19 BÖLÜM 19/ "ANNE"2.609 kelime
- 20 BÖLÜM 20/ "KAYBOLAN RENKLER"1.722 kelime
- 21 BÖLÜM 21/ "DEĞİŞEN ÇERÇEVELER, DEĞİŞEN HAYATLAR"1.783 kelime
- 22 BÖLÜM 22/ "BABAYA AŞIK BİR ÇOCUK"1.873 kelime
- 23 BÖLÜM 23/ "EVLİLİĞİ SİMGELEYEN HALKA"2.889 kelime
- 24 BÖLÜM 24 / "AYICIK FİGÜRLÜ PEMBE LASTİK TOKA"1.867 kelime
- 25 BÖLÜM 25 / "AĞIR GELEN GERÇEKLER"3.395 kelime · Okuduğun bölüm
- 26 BÖLÜM 26 / "EN GÜVENDİĞİNLE SINANMAK"3.320 kelime
- 27 BÖLÜM 27 / "PLAKA"2.628 kelime
- 28 BÖLÜM 28 / "EN UZUN AYRILIK"3.550 kelime
- 29 BÖLÜM 29 / "ÖZLEM GİDERMEK"3.448 kelime
- 30 BÖLÜM 30/ "ALT EDİLEMEYEN YARA"2.462 kelime
- 31 BÖLÜM 31 / "URFA"3.829 kelime
- 32 BÖLÜM 32 / "SENELER ÖNCEKİ BORDO ABİYELİ KADIN"2.719 kelime
- 33 BÖLÜM 33 / "E.A. GÜNÖZ"4.585 kelime
- 34 BÖLÜM 34 / "ANNE, BEN ANNE OLDUM!"3.135 kelime
- 35 BÖLÜM 35 / "ZAFERİN FOTOĞRAFI!"3.815 kelime
- 36 BÖLÜM 36 / "BÜLBÜL NE ÖTERSİN YOKSA EVİN Mİ YOKTUR?"2.875 kelime
- 37 BÖLÜM 37 / "BAZI HÜNERLER GÖSTERİLMELİ, BAZI ALYANSLAR TAKILMALI"6.148 kelime
- 38 BÖLÜM 38 / "YANACAK CANIM KALMADI / GÖRSEL HAFIZAYI TAZELEMEK"4.162 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Herkese merhabalaaaaaar!
Çok güzel ve oldukça uzun bir bölümle geldim! Bu uzunluk bana göre tabi, keşke vaktim olsa da daha uzun yazsam. Çok motive oluyorum siz uzun bölüm istediğinizdeee!
Bol bol yorum ve oylarınızı bekliyorummm!
İyi okumalar!
"En büyük hayal kırıklığı, arkana yaslandığında sırtını dayadığın duvarın aslında seni hapsetmek için örülen ilk duvar olduğunu fark etmektir."
-Albert Camus-
Şu hayatta en çok yaptığımız iki dönüşümlü şey vardı: Sonunda pişmanlık duyacağımız şeyleri bile isteye yapmak ve pişmanlık duyduğumuzda da hata yaptığımızdan dolayı af dilemek ya da af dilenmek.
Dönüşümlü olarak böyleydi bu.
İnsanoğlu çiğ süt emmiş derdi dedem. Nankörlük de yapar, kötülük de. Halbuki hepsinin mayasında iyilik vardır. İyi olan her şey mayalarında bulunur fakat onlar seçimlerini kötülükten yana yapar sonra da pişman olurlar.
Karşımda duran adamın gözleri masanın üzerine bıraktığım iki tokadaydı. Dakikalar geçtiğini düşünüyordum bu süreçte. Ama hayır. Kol saatime baktığımda daha 5 dakika olduğunu gördüm.
Merthan, kısa sürede time kendini sevdirmişti. Şimdi eğer bir şey saklıyorsa ve bunu saklamaya devam ederse bir gün ortaya çıktığında timin ona karşı düşman olmasını istemiyordum. Ya da tam tersi sakladığı bir şey yoksa dahi tam şuan olduğu gibi timin içine yersiz kuşku düşürmek ve ona karşı mesafeli olmalarını istemiyordum.
Çünkü Kurt Timi yuva, aile, ev, vatan ve sığınak demekti.
“Bir açıklama yapmanı bekliyorum Merthan.” Dedim sesimi sakin tutmaya çalışarak. Halbuki hiç sakin değildim. Dizlerim titriyor, stresten başımın döndüğünü ve kulaklarımın uğuldamaya başladığını hissediyordum.
“Açıklama yapılacak bir şey yok. Parkta bir kız çocuğu görmüştüm. Marketten çıktığımda çarpıştık. O zaman poşete düşürmüş olabilir. İlk defa görüyorum bu tokayı.” Dedi buz gibi bir sesle.
“Ben bu tokayı poşetin içinde değil halının üzerinde buldum Merthan.”
“Poşetten çıkartırken düşmüştür yenge. Bilmiyorum.” Duraksayıp devam etti. “Ayrıca ne olursa olsun ben bu time bir amaç için geldim. Görev için. Özel hayat, ya da herhangi kişisel konular benim alanıma girmiyor. Dava çözüldükten sonra gideceğim.”
Diyecek bir şey bulamadan öylece masanın üzerindeki tokalara baktım. İkisinin de sağ kulağı aşınmıştı. Bu da mı tesadüftü?
Saçımı yapamadığım için sinirlenip yere atmıştım tokaları. Halam bir gün geldiğinde güzelce nasıl bağlayabileceğimi göstermiş,öğretmişti. Hatta tokam aşındı diye üzülmüştüm.
Kapı çalındı. “Gel,” dediğimde kapı açılmış eşikte Barlas ve Sarp duruyordu. Onlar içeri girdiklerinde Merthan ayağa kalkıp kapıya doğru yöneldi. Sarp, Merthan çıkmadan önce durdurmuş başkanının geldiğini söylemişti. Sanırım toplantı yapacaklardı.
Başkan buraya kadar geldiyse ciddi bir şey olması muhtemeldi. Sarp, dudaklarını oynatıp iki dakikaya geleceğini söyleyince başımı salladım ve Barlas’ı çağırdım.
“Yenge,” dedi ama halimi fark etmiş olacak ki “Didem,” dedi endişeyle.
“Barlas, senden bir şey isteyebilir miyim?”
“Benden mi?” diye sordu kendini göstererek emin olmak ister gibi.
Başımı salladım. Bu esnada yumruklarımı sıkıyor, tırnaklarım avuçlarıma batıyordu. “Evet,”
“Tabi, buyur dinliyorum.” Dedi merakla.
“Merthan’ı araştırır mısın?”
“Ne!” dedi sesini yükselterek ama farkına varmış gibi boğazını temizleyerek konuştu. “Neden?”
“Eğer istediğim şey çıkarsa nedenini söyleyeceğim. Zannettiğin gibi dosya ile ilgili değil. Tamamen özel hayat. Bana doğumundan şu ana kadar ki her şeyini araştırmaya çalışabilir misin?”
“Didem, o istihbarata mensup bir asker. Üstler izin vermediği sürece çok zor ulaşmam. Ulaşsam bile her şeye ulaşamam.”
“En azından bir denesen?” dedim çaresizce. İlk defa birinden böyle yardım istiyordum. Çünkü elimden hiçbir şey gelmiyordu.
Baş ve işaret parmaklarını burnunun direğine koyup gözlerini kapattı ve sıkıntılı bir nefes verdi.
“Barlas,” dedim sesimi toparlamaya çalışarak. “Doğrudan MİT’in ana serverlarına ya da teşkilatın gizli personel kişisel dosyalarına ulaş demiyorum sana. Bu hem suç hem imkansız denecek kadar zor bir şey biliyorum.TSK bünyesindeki PERNET sistemine giriş yapıldığında, operasyonel geçmişi maskelenmiş olsa bile sicil numarasının ilk oluşturulduğu döneme ait asıl yani ham veriler silinemez. Bunu sen benden daha iyi biliyorsundur.” Bu kadar şeyi nereden öğrendiğimi ya da bildiğimi sorguluyordu şu an.Gözleri kocaman açılmıştı.
Oysaki ben bu dosyayı ilk aldığımda yani Sarp ile ilk tanıştığım zamanlarda her şeyi ezberlemiş, araştırmış ve öğrenmiştim.
“Barlas. Senin vatanına ihanet edecek, suç işleyecek bir asker olmadığını biliyorum. Suç işle veya ihanet et de demiyorum zaten. Benim yüzümden görevine veya makamına leke gelmesini de istemem. Ama Merthan zaten bu time resmi görevlendirilmeyle gelmedi mi? Tamamen yasal yollardan savcılık ya da adli makamlar üzerinden talep edilecak bilgilere bakamaz mıyız? Eğer bir isim değişikliği varsa bu zaten nüfus müdürlüklerinin arşivinde resmi olarak kayıtlıdır.”
“Nasıl bir yasal yoldan bahsediyorsun?” diye sordu kaşlarını çatarak.
“Biz şu an askeriyedeki haini aramıyor muyuz?” dedim ve duraksayıp nefes aldıktan sonra devam ettim. “Birkaç saat önce gece Sarp ile de bu konuyu konuştuk telefonda. Adamların sızdırdığı evrakları, yaptıkları usülsüzlükleri inceleyeceğiz. Merthan’da bu davaya dahil olan istihbarattan gelen bir personel. Resmi soruşturma kapsamında, timdeki herkesin ve dışarıdan gelen personelin geçmiş güvenlik soruşturması evraklarının güncellenmesi talep edilebilir. Bu tamamen hukuki ve usule uygun bir prosedürdür. Askeri savcılığın haini bulmak için açacağı soruşturma dosyasında, onun yasal izinli geçmişine, nüfus kayıt örneğine bakma yetkiniz var diye biliyorum. Ekstra bir şey yapmana gerek yok sadece önünüze gelecek olan o resmi dosyadaki nüfus bilgilerine g-”Lafım aniden kapının açılmasıyla yarım kaldı.
Başımı kapıya doğru çevirdiğimde Sarp’ı gördüm. Adımları eşikte durmuş öylece bekliyordu. Önce bana ardından Barlas’a çatık kaşlarıyla baktı.
Her şeyi duymuştu. Benim Barlas’tan Merthan’ı araştırmasını istediğimi, hain soruşturmasını kılıf olarak kullanmak istediğimi.. her şeyi duymuştu.
“Sarp.” Diye mırıldandım kısık sesle.Kapıyı kapatıp bize doğru birkaç adım attı ve tam masasının önünde durdu.
“Barlas, çık dışarı.” Dedi dişlerini sıkarak.
“Komutanım sadece-” diye mırıldandı ama Sarp’ın sesi daha da yükseldi.
“Barlas, çık dışarı!” diye yükseldi.Ateş püskürüyordu sanki.
Barlas, selam verip odadan çıktığında baş başa kalmıştık.
“Koltuğa otur.” Dedi soğuk bir sesle.
Kendini bana karşı sakin tutmaya çalıştığını fark etmiştim.
Sandalyeyi geriye doğru çekip oturdum. O da karşımdaki koltuğa oturdu.
“Sen benden gizli, benim askerimi yasal prosedürleri öne sürerek iş mi yaptırmaya çalışıyorsun Eflal? Neler oluyor?” diye sordu sinirle.
Derin bir nefes aldım ve gözlerimi çok kısa bir süreliğine kapattım.Açtığımda o tokalara bakıyordu.
“Bu tokaları gördüğünde ne kadar ağladığını biliyorum Eflal. Ama bu bir askeri tehlikeye atmak demek değil. Bu çok zor çok tehlikeli. Üstelik araştıracağınız kişi normal bir asker de değil. Bir istihbarat mensubu. Çok zor.” Gözlerini gözlerime kenetledi. “Eğer şüphelendiğin gibi bir şeyler varsa ve sen yasal dahi olsa bu dosyaları kurcalarsan, ucu nereye dokunur biliyor musun?”
“Biliyorum!” diye bağırdım aniden.
Mesleğimden dahi olabileceğimi kastediyordu. Hatta Barlas’ın dahi mesleğinden olabileceğini.
Sol gözümden bir yaş düştü. Fark etmiş olacak ki gözlerini kaçırdı ve derince yutkunmaya çalıştı.
“Hukuku da biliyorum! Başıma gelecekleri de biliyorum! Sarp, ben 28 yıldır kardeşimin katili olduğumu düşünüyorum. Ben o poşette gördüm yüzünü. Benzemiyor olsa dahi gördüm. Ya da o an şoktan inanmak istemediğim için beynime öyle kazıdım bilmiyorum.” İki tokayı da avuçlarımın içine alıp yüzüne doğru kaldırdım. “İkisinin de aynı yönünde aşınma var. Seneler önce bu toka ile herkes iki kuyruk yapıyor diye tek başıma toplamaya çalışmıştım. Saatlerce uğraşmış yapamamıştım. Yaptıracak kimse de bulamamıştım. Sinirlenmiş hızlıca yere atmıştım. O zaman bir yere çarpmış aşınmıştı. Halam geldiğinde güzelce iki kuyruk yapmış bu tokaları takmıştı. Umut da çok yakıştığını söylemişti. Sarp, bu da mı tesadüf? Bu da mı? Bu iz de mi?” Diye sordum çaresizce.
Ayağa kalkıp yanıma geldi ve kollarını bana doladı. Omzuna yaslandım. Gözyaşlarım omzuna aktı. “Yavrum,” dedi başımı kaldırıp alnımı alnına yasladığında. “Endişeni, üzüntünü biliyorum. Umudunu da. Ama Merthan bir istihbaratçı. Devletin gizli eli bir nevi. Bunu bu şekilde riske atarak araştırmak yerine gelip benimle konuşsaydın ya.”
“Bir de bununla meşgul olmanı istemedim. İşlerin başından aşkın. Bir de bunu takma kafana istedim.”
“Kurban olurum sana. Ölürüm sana. Benim sana her zaman zamanım var. Bana güven halledeceğim tamam mı?” Elleri yanaklarımı sardı ve alnımdan öptü.
“Söz mü?”
“Söz.” Yavaşça elimden tutarak ayağa kaldırdı. “Şimdi Barlas seni eve bıraksın, güzelce dinlen. Toplantıdan sonra geleceğim.”
“Barlas’a kızma.” Diye mırıldandım.Onun bir suçu yoktu.
Sarp ile Barlas’ın arasında farklı bir bağ vardı ve aralarının bozulmasını istemiyordum.
“Kızmayacağım.Hadi,” Kapıya doğru yürüdükten sonra koridorda bekleyen Barlas’ı gördüm. “Barlas, Eflal’i eve bırak sonra da toplantıya gel.”
“Emredersiniz komutanım.” Dedi sertçe.
O çıkışa doğru yürümeye başladığında Sarp da beni kollarının arasına aldı. Kollarımı beline sarıp göğsüne yaslandım.
“Halledeceğim. Elimden gelenin fazlasını yapacağım.” Dedi benimle yürürken.
“Biliyorum, buna şüphem yok.” Dedim kendimden emin bir ses tonuyla.
Çıkışa kadar hatta arabanın yanına kadar yanıma geldi ve arabaya binmemi bekledi. “Bir şeyler karıştırmadan gidin gelin.” Dedi alayla.
“Sarp!” dedim sinirle.Güldüğünü işitince ben de güldüm ister istemez.
Eve doğru sürmeye başladı Barlas.“Barlas, özür dilerim. Kusuruma bakma. Ben bilmeden seni tehlikeye atmaya kalkıştım.”Dedim mahcupça.
“Saçmalama. Sarp’ı bu işe karıştırmak istememeni anlıyorum. O sadece bir şey olmasını, birimize zeval gelmesini istemiyor.”
“Biliyorum.”
“Bize bakma sen biz kavga da ederiz, küfür de ederiz, birbirimize sinirleniriz ama yine bir araya geliriz.”
Bunu da biliyordum. Sarp, gerçekten Barlas ile çok iyi bir arkadaşlığa sahipti. O yüzdendi belki de ona çok kızgın kalamaması.
Lojmanların olduğu sokağa girdiğimizde hemen bizim apartmanın önünde arabayı durdurdu. Kapıyı açıp inecektim ki “Yenge,” dedi. Ona doğru döndüm.“Bir şeye ihtiyacın olursa her daim buradayım. Bir kardeş gibi görebilirsin beni.”
“Teşekkür ederim.” Dedim gülümseyerek. Başını salladı ve elini kaldırdı. Bende apartmana girmeden önce elimi kaldırıp el salladım.
Eve girdiğimde üzerimdekilerden kurtulup geceliklerimi giydim.Üzerime sabahlığımı alıp salona geçtim. Koltuğa uzandığımda gözüm kapanır gibi oldu.
Kalkıp bir şeyler yemem ve mutfaktaki bulaşıkları makineye yerleştirmem gerekiyordu. Tokayı bulduktan sonra hiçbir şey yapmamış alel acele çıkmıştık zaten evden. Her şey öylece kalmıştı.
Öyle bir uyku bastırdı ki engel olamayacağımı anlayınca başımın altındaki kırlenti düzeltip gözlerimi kapattım.
Zihnimin bir köşesinde bir sıcaklık hissettim uzun bir süre sonra. Biri alnımdan öpüyordu. Üzerime de bir şeyin örtüldüğünü hissettim ama gözlerimi açacak gücü kendimde bulamadım. Sesini duyabiliyordum ama.
“Keşke her kötülükten koruyabilsem seni. Canını yakmalarına izin vermesem, kalkanın olsam. Keşke daha önceden evlenseydim seninle. Her şeyden korurdum belki.”
Suçu olmadığı halde bile kendini suçlayacak bir şey buluyordu.Kendini yok yere üzmesine daha çok üzülüyordum.
Göz kapaklarım yavaşça aralandı. Başımı hafifçe kaldırdığımda onu gördüm.
Parkasını çıkarmış, üniformasının tişörtü ve pantolonuyla dirseklerini dizlerine yaslamış, başını ellerinin arasına almış oturuyordu.“Yavrum,” diye mırıldandı benim uyandığımı fark ettiğinde.
“Kendini bir daha suçlamayacaksın. Duymayacağım.” Dedim sadece.
Yerimde dikleştim ve üzerime örttüğü battaniyeyi göğsüme kadar çektim. Ayağa kalkıp koltuğun boşta kalan kısmına oturdu ve beni göğsüne doğru çekince bende kollarımı bedenine sardım ve tam kalbinin üzerine yaslandım.
“Emredersiniz sultanım.” Dedi çarpık bir gülüşle.
Bende güldüm. “Sultanın mıyım?”
“Öylesin tabi. Gönlümün sultanısın.”
Dudaklarını dudaklarıma yaklaştırdığında hiç beklemeden hafifçe yükselip birleştirdim dudaklarımızı.
Nefes almak için ayrıldığımızda ona yaslanıp dinlendim.
“Açsın sen. Bir şeyler hazırlayayım da yiyelim.” Diye mırıldandım aklıma geldiğinde. Ayağa kalkmak için hamle yaptığımda beni durdurdu.
“Bana diyorsun da kendin de açsın yavrum. Ayrıca iyi değilsin sen betin benzin gitmiş gibiydi odamda.”
“Ama sende yorgunsun.” Dudaklarımı büzdüm.
“Değilim. Şimdi hazırlarım ben sen otur burada.” Ayağa kalktı. “Hem ben toplarım mutfağı. Elime mi yapışacak?” Salondan çıkmadan önce bana döndü. “Canı ne çekiyormuş benim güzel karımın ve kızımın?”
“Bilmem ki. Dolapta vardı birkaç bir şey, onları da ısıtabilirsin uğraşma.”
Salondan çıkıp mutfağa doğru gitti. Yaklaşık yarım saat sonra odaya elinde dolu dolu bir tepsiyle girdi. Tepsiyi ortadaki sehpanın üzerine bıraktı ve üzerindeki her şeyi sehpanın üzerine yerleştirdi.
Tavuk sulu çok güzel bir çorba yanına da köfte kızartmış ve bulgur pilavı yapmıştı. Bir de salata yapmıştı.
“Hepsi bitecek.” Dedi çorba kasesini önüme doğru koyduğunda.
“Ama bunlar çok fazla.”
“Değil. Bol bol yemen lazım. Hem sadece sen de değil kızımız da yesin.”
“Obur olacak kızımız Sarp!”
“Olsun, obur olsun ne olacak? Öyle de çok severim ben kızımı.”
“Sen her böyle konuştuğunda benim ağlayasım geliyor.” Dedim çorbamdan içerken. O çoktan çorbasını bitirmiş pilavını yemeye geçmişti bile.
“Tahmin edeyim. Hormonların seni ağlatıyor değil mi?” diye sordu alayla.
“Sarp! Sen anlamazsın!” dedim sinirle.
“Yani yavrum. Teknik açıdan anlamam pek mümkün değil.” Aynı anda güldük.
Çorbamı bitirip köftelere geçtiğimde benim tabağıma bol bol köfte koyup kendine 2 tane köfte koyduğunu fark ettim. Bu davranışı bile gözlerimi doldurmaya yetti. Tabağımdaki köftelerin yarısını onun tabağına ekledim.
“Eflal,” Köfteleri benim tabağıma geri koymaya çalışacaktı ki engelledim.
“Bunlar çok fazla olur bana. Hem sende kaç saattir açsın. Ye işte.”
Sessizce yemeğimizi yedik. Kahve içmek için balkona çıktık. O da yemekten sonra üzerine siyah bir tişört ve eşofman giyip yanıma gelmişti.
“Toplantıdan sonra başkan ile konuştum,” dediğinde gözlerine baktım hızlıca.
“Ne dedi?”
“Doğrudan Merthan’ı sordum. Ama tamamen sormadım. Yani senden bahsetmedim.Açık açık sormak şüphe çekerdi. Tim komutanı olarak personel hakkında bilgi tazelemek ve güncellemek istediğimi söyledim.Resmi olarak önüme koyulan dosyada her şey yasalara ve usule uygun gözüküyor.” Duraksadı bana baktı ve devam etti. “Ankara’da doğmuş. Yetiştirme yurdunda büyümüş ve askeri okulu başarıyla bitirmiş bir üsteğmen.”
“Peki ya isim değişikliği?” diye sordum merakla karışık bir umutla. “Nüfus kaydında geçmişe dönük bir mahkeme kararı, bir vukuat yok mu?”
Masanın üzerindeki elimin üzerine elini koydu ve hafifçe sıktı. “Resmi dosyada böyle bir ibare yok yavrum. Ama başkanın odadan çıkarken bana söylediği bir şey kafamı karıştırdı.” Derin bir nefes aldı ve devam etti. “Kaya dedi. İstihbarat bazen bazı çocukları sahaya sürmeden önce, onların geçmiş bağlarını tamamen korumak ya da tamamen koparmak için yasal kılıflar hazırlar. Resmi evraklarda gördüğün her şey devletin görmeni istediğin kadar yer verdikleridir.”
Duyduklarımla kalbimin ağzımda attığını hissettim. Bir umut tohumu filizlendi sanki içimde.
“Yani,” dedim yutkunmaya ve ses tonumu ayarlamaya çalışarak. “Hala bir ihtimal var mı?”
“Merthan’ın geçmişi sıradan bir soruşturmayla açılacak kutu değil.Yarın, istihbarattaki eski devrelerimden tamamen usule uygun ve sınırlar içerisinde bir arşiv taraması isteyeceğim. Bir isim, bir eski adres, yurt kaydı. Elbet bir şey bulacağız.”
“Ya gerçekten o ise?” diye mırıldandım dalgınca. “Bu çok ağır Sarp. Bu kadarını taşıyamam.”
“Ben taşırım. Ben alırım üzerindeki yükü.” Ona böyle yükler yüklemek istemiyordum. Benim gibi karanlığa gömülmesini istemiyordum. Bu canilikti. “Beraber aşarız yavrum.”
“Sarp, az bir zaman değil. 28 sene. Dile kolay ama bana ağır bir süre bu. Her Allah’ın gününü zehrettim kendime. Katilsin dedim, canisin, suçlusun, hatalısın dedim. Dedim de dedim sürekli.” Konuşurken dahi kelimeler canımı yaktı.
“Hiçbiri değilsin. Sen benim canımsın Eflal, kalbimsin, karımsın. Kızımızın annesisin. Bak can aldığını düşünürken dahi can veriyorsun ona. Sen can verememiş olsaydın kızımız nasıl tutunurdu sana?”
Kızımız sanki babasının sesini duymuş gibi kıpırdar gibi oldu. Çok hafif bir kıpırtı hissettim içimde.İlkti.
“Sarp!” dedim heyecanla.“Kıpırdadı! Çok hafifti ama kıpırdadı!”
Ne ara yanıma geldiğini anlamadığım gibi ne ara ellerini karnımın üzerine koyup dolaştırdığını da anlamadım.
“Senin hissetmen çok zor olabilir. Bu aylarda yalnızca anne hisseder demişti Lale Hanım.”
“Benim kızım dinler babasını. Hadi babam bir kez daha hareket et.” Dedi bir umutla.
Çok hafif bir dokunuş geldi eline doğru. 4. Ayın sonlarındaydık neredeyse. Bu aydan sonra yavaş yavaş daha net hissedecekmişiz hareketlerini.
“Aferin benim bal kızıma, güzelime. Aferin babacığım.”
“Özellikle senin sesini duyunca yapıyor. Sen 2 gündür doğru düzgün yoktun diye huysuzdu.”
“Kıyamam ona ben. Sana da ona da canımı veririm.”
“Şöyle konuşma. Yaşa bizim için. Benim için. Kendin ve kızımız için. Yaşatma bana ölümü.”
Biz böyle konuşurken onun telefonu çaldı. “İstihbarattan arıyorlar sanırım. Başkan, bir askerine araştırması için talimat vereceğini söylemişti. Bakıp geliyorum.” Diyerek balkondan çıktı ve içeriye gitti.
SARP’tan..
Telefonu açmadan önce balkona geri döndüm ve Eflal’in alnından öptüm.“Benim işim uzun sürerse içeri geç güzelim. Hava esiyor, üşürsün.” Başını salladı.
Telefonu odaya girdiğimde açtım.“Yüzbaşı Sarp Günöz.”
“İyi akşamlar komutanım,” Dedi karşımdaki ses. “Beni Ali Başkan görevlendirdi. Bir arşiv taraması istemişsiniz. İlk ham verilere ulaştım.”
“Dinliyorum.”
“Merthan Üsteğmen’in şahsi dosyasından çok daha geriye, teşkilatın eski adli müşavirlik kayıtlarına kadar uzanıyor durum.Bilgisayarınızın başına geçebilirseniz verileri şifreli kanaldan aktarıyorum.”
“Geçiyorum hemen.” Telefonu kapatır kapatmaz eskiden Eflal’in odasının olan odaya geçtim ve bilgisayarımı açtım. Kriptolu ağa bağlandım ve ekranıma peş peşe eski dijitalleştirilmiş dosya taramaları düşmeye başladı.Karşıma çıkan eski arşiv kayıtları bambaşka bir isim çıkardı önüme.
Öyle beklenmedikti ki bir süre ekranla bakışmam gerekti.
Kutay KARAÇAY.
Eflal’in babası.
Kutay Karaçay, 25-30 yıl önce istihbaratın en köklü ve kıdemli avukatlarından biriymiş.
Dosyaların içine girince ve araştırınca eski operasyonların hukuki kılıflarını hazırlayan kişinin o olduğunu da öğrenmiş oldum.
Asıl felaket ise şimdi önüme düşen belgeydi.
Merthan’ın yetiştirme yurduna teslim edilme dönemindeki yasal prosedürlerin, isim ve kimlik maskeleme kararlarının altındaki o eski mühürlerin adli onayında yine onun adı vardı.
Yetiştirme yurduna teslim edilmesinde imzalanan yasal prosedürün yani belgenin üzerinde Merthan’ın yurda getiriliş tarihi ve saati yazıyordu.
12.12.2007
02:15
Umut’un öldüğü tarihi biliyordum.Mezar taşının üzerinde görmüştüm. Gördüğüm şeyi çok kolay unutmazdım.
11.12.2007
Sanırım Umut yaşıyordu. Çünkü Eflal torbadaki çocuğun Umut’a hiç benzemediğini söylemişti. Bu olayın arkasından çok büyük bir olayın çıkacağını düşünüyordum. Bu kadar basit olamazdı. 28 Sene olmuştu. Bu çok basit bir şey değildi. Ben karıma bunu nasıl anlatacaktım? Benim karım hamileydi. Kaldıramazdı bu kadarını.
Belki de Umut’u alıp yerine başka bir ölen çocuğu koymuşlardı ve o hengamede kimse bunu fark etmemişti. Ya da dahası sırf bunun için bir çocuğun canını almışlardı.
İnşallah 2. Seçenek değildir.
İyide neden? Niye yapılmıştı böyle bir şey yapıldıysa?
Yangın akşam çıkmıştı. Eflal öyle anlatmıştı. Yurda gece teslim edilmişti.
Her şey çok karışıktı ve burada benim için önemli olan sadece karım ve kızımdı. Gerisi umrumda değildi.
Ekrana öylesine dalmışken kapı açıldı. Bir hışımla laptopu kapatmaya çalıştım ama fark etti.
“Yatacağımı söylemek için girmiştim,” yanıma yaklaştı. “Senin niye betin benzin solmuş?”
“Hiç.” Dedim ses tonumu düzgün tutmaya çalışarak.
“Hiç?” dedi sorar gibi. “Ne saklıyorsun sen benden?” Elim kapatmaya çalıştığım ama tam başaramadığım laptopumda asılı kaldı. Dudaklarımı birbirine bastırdım ve derin nefes aldım.
Böyle bir şeyi başkasından öğrenmesindense benden öğrenmeliydi. Ondan bir şey saklayamazdım. Hele ki böyle bir şeyi.
Asla.
Yerimden kalkıp onun yanına gittim ve kollarından tutarak yavaşça sandalyeye doğru ilerlettim. “Eflal,” dedim sandalyenin önüne geldiğinde. “Yavrum, otur önce.”
“Sarp, korkuyorum. Ne oluyor?” dedi korku dolu bir sesle.
Yavaşça sandalyeye oturmasını sağladığımda karşısına geçip diz çöktüm ve ellerimin arasına ellerini aldım. Parmakları buz gibiydi.
Canı yanmış gibi sağ elini çekti ve karnının alt kısmına götürdü. Yüzünü buruşturdu. “Söyle artık Sarp, germe beni.”
“Anlatacağım güzelim, anlatacağım yavrum, anlatacağım bitanem. Bana söz ver sakin kalacaksın. Kendin için değilse bile kızımız için sakin kal tamam mı?”
Başını salladı ama gözleri dolmaya başlamıştı bile. “İstihbarattan Ali Başkan’ın görevlendirdiği kişi aradı. Ben yarın eski tanıdıklarıma söyleyecektim ama Ali Başkan çoktan yaptırmış. Eski arşivleri açtırmış.Merthan’ın resmi dosyasının arkasındaki ham verilere, teşkilatın eski adli müşavirlik kayıtlarına kadar girmiş.Merthan’ı yetiştirme yurduna teslim edildiği o ilk günkü resmi belgelere ulaşmış.”
Gözlerini kırpmadan nefesini tutmuş pürdikkat beni dinliyordu. Ellerimi sıkıyordu. Duyacağı şeylerden korkuyordu.
“Belgelerde Merthan’ın yurda getiriliş tarihi yazıyor.” Yutkunmaya çalıştım ama boğazımdaki yumru izin vermedi. “12 Aralık 2007. Saat gece ikiyi çeyrek geçe.”
Gözleri büyüdü. Dudakları aralandı ama hiç ses çıkmadı. “Umut..” diye mırıldandı çaresizce. “S-Sarp, Umut 11 Aralık’ta..yangın..o..” cümlesini tamamlayamıyordu.
Onu yormamak için ben tamamladım sözünü. “Evet.Yangından hemen birkaç saat sonra. Gece yarısı o çocuk o yurda teslim edilmiş. Ama asıl olay bu da değil. Bu işin arkasındaki isim.”
Nefesi tamamen kesilir gibi olunca elini kalbine doğru götürdü. Sıktı nefes almak için. “Kim?” diye sordu kısık sesle. “Belgeleri imzalayan kim Sarp?”
Gözlerimi kaçırmak, onu buradan kaçırmak istedim. Bu kargaşadan alıp götürmek, kalbime kapatmak ve onu her kötülükten korumayı ilk defa bu kadar, canımı verecek kadar çok istedim. Nice haberler vermiştim. Nice zorluklar görmüştüm dağda taşta. Bu kadar zorlanmamıştım. Sanki karımın kalbi benim avuçlarımdaydı.
Bakamadım gözlerine. Anlamıştı ailesinden biri olacağını. Bir umut değildir diye bekliyordu.
“Kutay Karaçay.” Dedim zorlukla.
Kaskatı kesildi. Buz kesti tüm bedeni.“B-babam?” dedi emin olmak ister gibi. “Karışıklık olmuştur. Yanlış bakmışlardır.” Dedi benden de bunu onaylamamı bekledi ama onaylayamadım. “Benim babam avukat ya Sarp. Hukuk bürosu var ya. Unuttun mu?”
“Baban bundan 25-30 yıl önce teşkilatın en kıdemli, en eski ve köklü müşavirlerinden ve avukatlarındanmış Eflal. Gizli operasyonların, sahaya sürülecek kişilerin, hukuki kılıflarını,kimliklerini bizzat o hazırlar, o onaylarmış. Merthan’ın yurda teslim edilme belgesinde ve isim değişikliği kararında da babanın imzası var.”
Aniden ellerini ellerimin arasından çekti. Başını iki yana salladı. “Hayır,” dedi kendini inandırmak istiyormuş gibi. “Hayır! Hayır! Yalan bu! Benim babam yapmaz!” diye bağırdı.
Boğazından hırıltılı bir nefes çıktı. Eli tekrar karnına gitti ve bu sefer inleyerek iki büklüm oldu.
Aklım çıkacak. Onlara bir şey olacak diye aklım çıkacak ve benim elimden bir şey gelmiyor.
Delireceğim! Delireceğim!
“Nefes al, yavrum.” Dedim ayağa kalkıp duruşunu dikleştirmeye çalışarak. Paniğin ve korkunun tüm bedenimi ele geçirdiğini hissediyordum.
Vücudu kaskatıydı. Kendini sıkıyor ve kasıyordu. “Yalvarırım nefes al Eflal, korkutma beni güzelim. Hadi nefes alalım birlikte.” Bende nefes almaya çalıştım ama pek başardığım söylenemezdi.
“Her yer dönüyor,” diye mırıldandı yüzünü buruşturarak.
“Tamam güzelim, tamam bebeğim. Bana bak, yalvarırım bana bak.” Başını ellerimin arasına alıp dik tutmaya çalıştım ama alnından soğuk terlerin sızdığını fark ettim.“Bir oyunun içindeyiz. O torbadaki çocuğun Umut’a benzemediğini söylerken haklıydın. Senin beynin seni yanıltmadı. Kardeşini oradan sağ çıkardılar. Yerine başka ölen bir çocuğu koydular ya da sırf bu yüzden bir çocuğun canına kıydılar, bilmiyoruz. O hengamede de kimse fark etmedi. Baban kardeşini korumak için mi yaptı başka bir nedenle mi yaptı bilmiyoruz.Ama öğreneceğim.”
“Umut yaşıyor mu?” diye mırıldandı kısık sesle. Gözlerinin kaymasını önlemek için ayık tutmaya çalışıyordu kendini. Farkındaydım.
“Yaşıyor olabilir. Ama Umut Merthan mı yoksa başka biri mi öğreneceğiz.”
Başı kucağıma düşmeden önce konuştu. “Merthan’a,” dedi.“Merthan’a DNA testi yap..” sesi git gide kısıldı. “Yaptıralım.” Ve gözleri kapandı.
Bölüm nasıldı?
Yorum ve oylarınızı merakla bekliyorummm!
Sizce Kutay Karaçay neden yaptı böyle bir şeyi?
Bir sonraki bölümde görüşmek üzereeee!
Bölüm etkileşimi
