6. bölüm · SINIRIN KANUNU
BÖLÜM 6/ "MECBURİYET"
Merhabalaaaar! Nasılsınızzz?? Çok güzel bol ağlamalı bölümle geldimmm!
İyi okumalarrr!
Yorum ve oylarınızı merakla bekliyorummm!
"Gözyaşı akmayan bir acı, kalbi parçalar."
— William Shakespeare-
Mecburiyet.
TDK’ye göre “Zorunluluk, kaçınılmazlık ve mecbur olma durumu.”
Bana göre ise mesleğimi kurtarmak için yapmam gereken her şey.
Tıpkı evlenmek gibi.
Hayatımda hiçbir zaman gerçek aşkı bulacağıma, biri tarafından sevileceğime inanan biri olmamış, hep gerçekçi olmuştum. Koşulsuz sevgiyi biraz babamdan görmüştüm o kadar. Sevgi benim için karşı tarafın istediği bir şeyi yapınca saçlarını okşaması, "Kızım” demesiydi. Hayatımda hiç evlenmeyi düşünmemiştim bu yüzden.
Karşımdaki adama baktım.
Evleneceğim adama.
Çok tuhaftı, Sarp’ı tanıyalı 2-3 hafta olmuştu onunla evlenecektim -her ne kadar çıkar evliliği olsa da-, 1 yıl aynı evde yaşayacaktım, ama bu beni korkutmuyordu.
Oysa insanın 2-3 haftalık tanıdığı bir insandan korkması gerekmez miydi?
Cümlemi bitirir bitirmez bakışları bir hışımla bana döndü.
“Sen ciddi misin Didem?” Diye sordu inanamazmış gibi.
“Gayet ciddiyim yüzbaşım, soruma cevap alamadım?”
“Bir sevdiğim, nişanlım yok. Dağda,taşta gezerken vatanımdan başka sevdiğimin olmasına vaktim yoktu.” Bunu öyle net öyle sert söylemişti ki yerimde dikleşmek ve derince yutkunmak zorunda kalmıştım.
“Anladım,yüzbaşım.”
“Anlamanıza sevindim avukat hanım. Asıl konuşmaya gelirsek kabul ediyorum evlenelim, mesleklerimiz için.” Dedi son kelimeleri bastırarak.
"Ben Mustafa Albay ile konuşayım, sonra ne yapacağımızı konuşuruz. Biraz bekler misin?”
“Beklerim.”
Eline birkaç dosyayı alıp odadan çıktı. O gittikten sonra odasını inceledim.
Klasik sade bir odaydı. Beyaz duvarlar, duvarların üzerinde timiyle çekilmiş birkaç fotoğraf ve kocaman bir Atatürk portresi vardı. Kapıya yakın kısımda bir askılık vardı, masasının yanında dosya dolabı olduğunu tahmin ettiğim büyük gri bir dolap vardı. Masasının önünde iki koltuk, bir de tam orta kısımda kare bir masa vardı. Bende o koltuklardan birinde oturuyordum.
Masasına bakarken masanın üzerinde ki birkaç çerçeveyi farkettim. Tereddütte kaldım ama elime aldım dikkatlice. Çerçevelerin ilkinde küçük hafif sarıya çalan açık kumral, uzun saçlı ama yeşilliği 10 metre öteden bile belli olan beyaz tenli bir kız çocuğu ve ona sarılmış ona oldukça zıt fiziksel özelliklere sahip ela gözlü, hafif esmer, koyu kahve saçlı bir erkek çocuğu vardı.
Muhtemelen sarıldığı kız çocuğu kız kardeşiydi. Diğer çerçeveye geçtim. Bu resim yakın tarihte çekilmiş olmalıydı.
Sarp’ın kucağında oldukça tatlı, yanaklı 4-5 aylık bir kız çocuğu vardı. Gözleri o kız çocuğuna bakarken gülmekten kısılmıştı. Bu da Sarp’ın bahsettiği yeğeni olmalıydı.
Diğer çerçevede ise oldukça kalabalık bir aile fotoğrafı vardı. Tam o çerçeveye bakıyordum ki kapı açıldı ve Sarp içeri girdi.
“Konuştun mu Mustafa Albay ile?” Diye sordum gözlerimi kaçırarak.
“Konuştum. Yarın sabah nikahımız kıyılacak. Ertesi gün de görüşme var zaten. Eşyalarını yarın aldırırız lojmana.”
“Tamam.” Dedim sadece. Konuyu değiştirdim. “Ne kadar kalabalık bir ailen var.” Dedim.
“Aslında çoğu annemin kardeşleri, onların eşleri,kuzenlerim vesaire. Neredeyse beraber büyüdüğümüz için oldukça kalabalık fotoğraflar var.”
Kalabalık aile.
Aile.
Bir kalabalığa özenir miydi insan?
Özeniyordum. Boğazım düğümlendi. Bir an nefes alamadım. Kimsesizliğim tokat gibi çarptı suratıma. Öyle bir tokattı ki bu içim yandı. Aile olarak bir babam vardı benim.
Ne anlattığını farketmiş gibi duraksadı.
“Didem, kusura bakma.” Dedi sanki suçluymuş gibi. Oysa suçlu o değildi. Suçlu bendim her zaman bendim.
“Önemli değil yüzbaşım,” dedim sesimin titrememesine özen göstererek. “Askerlerin masalarında fotoğraf olmaz diye biliyordum güvenlik açısından?” Dedim merak ettiğim bir konuyu sorarak.
“Çok tercih edilmez evet ama onları öyle özlüyorum ki başka çarem kalmıyor.”
Haklıydı. Askerlik oldukça zor bir meslekti. Canınızı ortaya koyuyordunuz, yarınınız belli değildi, birkaç dakika sonranız bile belli değildi, aylarca hatta senelerce ailenizi ve sevdiklerinizden uzak kalıyor yalnızca sağ kalabilirseniz birkaç günlüğüne görebiliyordunuz.
“Ben gideyim,yarın görüşürüz.”
“Görüşürüz.” Tam kapıdan çıkıyordum ki Sarp’ın seslenmesiyle durdum.
“Didem!” Der demez arkamı döndüm. “Dikkatli ol.” Dedi sadece. Gülümseyerek cevap verdim.
“Sizde yüzbaşım.”
…
Sanki uyuyabiliyormuş gibi alarm kurmuştum. Hiç uyumadığım, yalnızca kapalı olan gözlerimi açtım. Alarmı kapattım ve tuvalete girdim. Duş alıp hazırlanmaya başladım.
Saçlarımı dalgalandırıp birazını sağ tarafıma aldım. Dolaptan beyaz ceket takımımı çıkardım,
altın sarısı takılarımı,ayakkabılarımı ve çantamı çıkardım. Giyindikten sonra son kez aynaya baktım ve nikah dairesine gitmek için evden çıkıp arabama binip yol aldım.
Gece babamla konuşmuştum ama bu durumdan bahsedememiştim. Tereddütte kalmıştım. Kafamdaki düşüncelerle boğuşurken nikah dairesinin önüne geldiğimi fark edip arabayı uygun yere park ettim.
Sarp’ı gördüm.
Klasik ceket takımı, özenle taranmış saçlarıyla itiraf etmek gerekirse oldukça yakışıklıydı. Sağında Barlas, solunda da Mustafa Albay vardı. Tebessüm ederek yanlarına ilerledim. Sarp’ın gözleri bir süre gözlerimde takılı kaldı. Herkesle selamlaştıktan sonra ona da selam verdim. Barlas’ın kolunu dürtüklemesiyle o da gülümseyerek selam verdi ve içeri geçtik.
Nikah masasına oturduk. Nikah memuru elinde koca bir defterle geldi. Benim şahidim Mustafa Albay, Sarp’ın şahidi ise Barlas’dı.
Ne acıydı, zor günümde çağıracağım bir dostum, tanıdığım bile yoktu. Zorlukla yutkundum. Yaşlarımı her zaman olduğu gibi içime içime akıttım.
“Sayın Didem Eflal Karaçay, hiçbir baskı altında kalmadan, kendi hür ve özgür iradenizle Sarp Günöz’ü kocalığa kabul ediyor musunuz?”
Nikah memurunun sorusuyla herkesin gözleri bana döndü. Evleniyordum, gerçekten evleniyordum. Daha fazla bekletmemek için cevapladım.
“Evet.” Soru sırası Sarp’a geçti.
“Sayın Sarp Günöz, hiçbir baskı altında kalmadan, kendi hür ve özgür iradenizle Didem Eflal Karaçay’ı karılığa kabul ediyor musunuz?”
Sesi net, tereddütsüz ve sertti. “Evet.”
Şahitlere döndü. “Siz de şahitlik ediyor musunuz?”
Barlas ve Mustafa Albay’da onayladılar ve imzalar atıldı.
“Bende sizi belediyenin bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak karı-koca ilan ediyorum. Mutluluklar dilerim.” Dedi ve nikah cüzdanını uzattı. Elinden aldım ve teşekkür ettik.
Nikah memuru çıktıktan sonra da beni izleyen adamlara döndüm ve onlara da teşekkür ettim. Arabaya binmeden önce konuştuk.
“Bir saat içinde eşyalarını lojmana taşırlar. Ben lojmana geçiyorum.” Dedi Sarp. Başımı sallayarak onayladım.
Her şeyi kolilemiştim zaten. Bu evimi de çok seviyordum ama boşaltmıştım. Eşyalar kalmıştı yalnızca. Sarp’ın dediği gibi yaklaşık 1 saat sonra eşyalar alınmış lojmana götürülmüştü. Çok eşyam yoktu, sadece biraz fazla kıyafetim ve kitaplarım vardı o kadar. Kolilerin hepsi eve çıkarıldığında teşekkür ettim herkese ve eve girdim.
Sarp’ta arkamdan girip kapıyı kapattı. “Hoş geldin.” Dedi sadece. “Hoş buldum.” Diye cevap verdim. Önce salona girdik. Genellikle kahverengi dizayn edilmişti. İkili uzun koltuklar, abajur, televizyon ve masa vardı. Sarp, bekletmeden diğer yerleri de gezdirdi. Evin geneli açık kahverengi olacak şekilde dizayn edilmişti. Bir balkonu vardı küçükte olsa. Sıra son bir odaya geldi. Odanın kapısını açıp konuşmaya başladı.
“Burası senin odan, istediğin gibi dizayn edebilirsin. Sen gelmeden önce temizledim, nevresimler falan temiz yani. Rahat rahat yerleş de yarın ki görüşmeyi konuşalım.”
“Tamam,teşekkür ederim. Geliyorum.” Dedim ve odaya girdim.
Çalışma masası, kütüphanesi, yatağı ve komidini olan sıcak,samimi bir odaydı. Evime öyle alışmıştım ki burası bana çok soğuk geliyordu. Kolileri açtım. Kitaplarımı hızlıca yerleştirip, kıyafetlerimi de yerleştirdim ve üzerime rahat bir şeyler geçirdim.
Hava çok sıcak olduğu için kalın askılı lacivert bir body ve beyaz rahat kumaştan yapılmış bir pantolon giydim.
Buraya alışmak zorundaydım. Başka çarem yoktu. Deneyecektim.
Odadan çıkıp salona girdiğimde Sarp kısa kollu bir tişört ve eşofman giymişti. Geldiğimi fark etmiş gibi bana döndü. “Yerleşebildin mi? Bir şeye ihtiyacın var mı?”
“Yerleştim, sağol.” Dedim tebessüm ederek. Yanına oturdum biraz mesafe bırakarak. “Sarp, ne yapacağız?” dedim sıkıntılı bir nefes vererek.
“Yapılacak bir şey yok Didem, alnının akıyla gireceksin görüşme odasına. Ne doğru, ne yanlış tek tek anlatacaksın. Ben yanındayım, ne olursa olsun sen şu andan itibaren benim karımsın.”
“Evliliğimizi saklayacak mıyız?” Diye sordum bir anda merak etmiştim.
“Biz ne kadar saklamak istesek de yarın duyulacak zaten. Burada duyulur, asıl sıkıntı bizimkilere gitmesi.”
“Niye, annenin hayal ettiği gelin değilim diye mi?”
Ne?
Ben niye böyle bir soru sormuştum ki?
“Tabiki de hayır. Benim gelinime, sevdiğime kimse karışamaz o ayrı. Didem, açık konuşacağım. Leyla, yani kız kardeşim benim kendi kızım gibi. Babam polis olduğu için göreve gideceği zaman annemi ve Leyla’yı bana emanet ederdi. Bende onu abiden çok baba gibi sever, kollardım. Çok düşkündür bana aynı şekilde bende ona. Bir şey sakladığımı anlar hemencecik.”
Sarp, gerçekten ailesine bağlı, güzel bir adamdı.
“Anlarsa üzüleceğini biliyorum ve özellikle hamileyken onu üzmek en son isteyeceğim şey. Annem de zannettiğin gibi biri değil. Sadece ondan habersiz evlenmeme kızar,küser biraz da trip atar.” Dediğinde kıkırdadık.
Arkadaş gibi konuşuyorduk. Buna mecburduk birbirimizi tanımamız gerekiyordu. Dışarıda rol yapmak zorunda kalacaktık çoğu zaman. Devam etmesi için gözlerimle onayladım onu.
“Sen diyeceksin ki şimdi bunları neden bana anlatıyorsun üstelik daha yeni tanıdığın birine. Ben yıllardır askerim, insanları az çok tanıyabiliyorum. Ama sana güvenmek istiyorum ki güveniyorum da. 1 Yıl aynı evi, sofrayı, hayatı paylaşacağız. Bunları sana anlatıyorum ki bil diye. İstemiyorsan söyleyebilirsin tabi sıkıldıysan.”
Haklıydı. Böyle düşünmesini istemezdim, sıkılmadım da. Aksine onu dinledikçe mutlu oluyordum. Yıllar sonra ilk defa birini dinliyordum merakla.
“Hayır, hayır sıkılmadım. Haklısın tabi. Devam et lütfen.”
“Öyle işte. Annem emekli öğretmen, babam emekli emniyet amiri, kız kardeşim de eski bir başkomiser. Sen sormadan ben söyleyeyim Alin’e hamileyken riskli olduğu için mesleğini bırakmak zorunda kaldı. Aslında ara vermişti ama devam edemedi yaşadıklarından sonra Alin’le doyasıya ilgilenmek istedi. Şimdi de resim atölyesi açtı. Resim yapıyor.”
“Başkomiserlikten ressamlığa.. çok değişik.”
Güldü.
“Öyle. Küçükken de iyi resim çizerdi. Alin’e hamileyken boşa vakit geçirmek istemediğinden yeniden yapmaya başladı. Demir, yani eşi de ona evde bir atölye kurdu. Orada yaptı resimlerini, ödül falan da aldı. Sonra kendi emekleriyle atölye açtı kocaman. Aynı zamanda Demir’in şirketindeki çıkardıkları uygulamaların tasarımını da o yaptı.”
Gözlerinde gerçekten bir babanın kızına duyduğu sonsuz güven ve gurur vardı. Işıl ışıldı gözleri.
“Ne güzel bir kız kardeşin varmış, gurur duyuyorsundur onunla.” Sesim samimiydi.
Sarp ile konuşurken sanki eski, çok yakın arkadaşımla konuşuyormuşum gibi hissediyordum. Bu yüzdendi belki de bu kadar rahat hissetmem.
“Çok.. çok gurur duyuyorum onunla. E sen anlat ben çok konuştum.”
“Benim anlatacak öyle uzun uzadıya bir hikayem yok maalesef. Hatay’ın köklü ailelerinden birinin yaşayan tek çocuğuyum. Babam avukat. Duymuşsundur zaten ünlü bir avukat. Mustafa Albay’da tanır. Kardeşimi yangında kaybettim.” Sesim titremişti. Gözlerimi kapatıp yutkundum.
“Başın sağ olsun.”
“Sağol. Anne de İstanbullu bir kadın. Öyle işte.”
Sarp’ın bakışları puslandı. Aklıma takılan bir soruyu sordum hemen.
“Özel değilse bir şey sorabilir miyim?”
“Özel diye bir şey yok Didem elbette sorabilirsin.”
“Özellikle hamileyken onu üzmek en son isteyeceğim şey. Dedin Leyla için bir nedeni var mı merak ettim.”
Sert bakışları gitti, gözleri doldu. Tanıdığımdan beri onu ilk defa öyle gördüm.
“Alin’in bir ikizi vardı. Tek bebek diye biliyorlardı. Öğrendikleri günün akşamı Demir kaza yapınca bahçede onu gördü kanlar içinde bende ziyarete gelmiştim, iznim vardı. Hastanede olduğunu öğrendiğimde yanına gitmiştim. Bahçede gördüm, bilmiyordum hamile olduğunu. Kanaması oldu, çok, çok fazla kanaması vardı. Bebeklerinden birini yani Alin Erna’nın ikizini kaybetti. Alin’de mucizeydi.” Sesi öyle zorlukla çıkıyordu ki sanki boğuyorlardı.
“Çok, çok üzgünüm. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Seni de tekrar üzdüm. Özür dilerim.” Dedim mahcupça.
Gerçekten böyle bir şey olacağını tahmin etseydim sormazdım. Daha öğrendiği gün bebeğini kaybetmek kimsenin kaldırabileceği bir şey değildi.
“Neyse, yatalım artık. Yarın büyük gün. İyi geceler.” Dedikten sonra ayağa kalktı.
“İyi geceler.” Dedim bende ve balkona çıktım. Sandalyeden birine oturdum ve diğer lojman binalarına baktım.
…
Bugün büyük gündü. Yataktan kalkıp hızlıca dolabımdan en resmi takımımı seçtim ve giydim. Saçlarımı ense topuzu yaptım daha ciddi görünmek için. Topuklularımı giyip sade bir makyaj yaptım ve odadan çıktım. Benim çıktığım sırada Sarp’ın odasının kapısı da açılmıştı.
“Günaydın.” Dedik birbirimize aynı anda. Geç kalmamak için hemen evden çıkmamız gerekiyordu. Ben ona geçmesi için yer verecekken elini öne doğru uzatıp konuştu. “Önden buyurun avukat hanım, lütfen.”
Evden çıktık ve Sarp’ın arabasına bindik. Kendi arabama binmek istememiştim çünkü heyecandan tüm vücudum titriyordu. Ve böyle araba sürersem kaza yapabilirdim.
Baronun önüne geldiğimizde titremem devam ediyordu. Sarp’ın koluma hafif temas etmesiyle kendime geldim. “Heyecan yapma, alnının akıyla çıkacaksın.”
“İnşallah.” Diye mırıldandım. Derin bir nefes aldım ve içeri girdik.
Evet, Sarp’ta gelmişti. Beni tek bırakmak istemediğini söylemiş, yanımda olmak istemişti. Açıkçası beklemiyordum. Ama o yanımdayken biraz rahat hissetmiştim. Görüşme yapılacak odaya geldiğimde anneyi gördüm.
Sinsice gülümsüyordu. Yanında da Nesrin vardı.
Bağırmak, haykırmak istedim. Bu kadar mı nefret ettin benden demek istedim.
Baro görevlisi kapıyı açarak dışarı çıktı. “Avukat Didem Eflal Karaçay içeri buyursun,” dedi görevli. Sarp’ta yanıma gelmeye kalkışınca onu durdurdu. “Yüzbaşı Sarp Günöz,sizin dışarıda beklemeniz gerekiyor.Bu mesleki bir disiplin görüşmesidir ve sadece şikayet edilen avukat içeri alınabilir.”
Sarp’a döndüm. “Git istersen,işin vardır.” Dedim ama iç sesim gitme diye bağırıyordu. Kalbimde gitmemesini istiyordu.
“Kapıdayım, buradan ayrılmıyorum. Sakin ol.” Dedi ve gülümsedi. Bende tebessüm ederek başımı salladım ve içeri girdim.
Uzun oval masanın karşısında baro başkanı ve yönetim kurulu üyeleri oturuyordu. En sağda da anne oturuyordu. Onun yanında da Nesrin vardı.
“Oturun Didem Hanım,” Dedi baro başkanı. Boş bir yere oturdum ve sırtımı dikleştirdim. Ellerimi dizlerimin üzerine koydum ki titredikleri farkedilmesin.
“Hakkınızdaki şikayet dilekçesi oldukça ağır,” diye başladı Başkan. “Müvekkiliniz olan firmanın gizli bilgilerini, davanın karşı tarafı olan bir Türk Silahlı Kuvvetleri personeliyle paylaştığınız, onunla etik dışı bir yakınlık kurduğunuz ve mesleki sır saklama yükümlülüğünü ihlal ettiğiniz iddia ediliyor. Şikayetçi, bizzat anneniz ve ortağınız.”
Anne araya girdi. Sesi o kadar mesafeliydi ki, beni o doğurmamış da sokakta bulmuş gibiydi. “Biz sadece adaletin yerini bulmasını istiyoruz,” dedi. “Kızımın bir askerin cazibesine kapılıp ailesine ve mesleğine ihanet etmesi bizi derinden yaraladı. Onun bu mesleği yapacak ruhsal olgunlukta olmadığını düşünüyoruz.”
“Ruhsal olgunluk mu?” dedim, sesim beklediğimden daha buz gibi çıktı. “Siz benim olgunluğumu değil, kontrolünüzden çıkışımı cezalandırmak istiyorsunuz anne.”
Nesrin, önüne bir dosya itti. “Bu belgeler, Didem’in Yüzbaşı Sarp Günöz ile askeri kışladaki görüşme saatleri. Bir avukatın, davanın kilit ismiyle bu kadar vakit geçirmesi tesadüf olamaz.”
Gülümsedim. Bu gülüş, acıdan damıtılmış bir silahtı.
“O belgeler eksik Nesrin,” dedim çantamdan evlilik cüzdanımızı çıkarıp masanın ortasına, annemin tam önüne sertçe bırakarak. “Çünkü o ‘etik dışı yakınlık’ dediğiniz şey, artık bir evlilik. Ben eşimle vakit geçiriyorum. Bu bir suç mu?”
Salonda bir uğultu yükseldi. İşte tam duymak istediğim şok oluş uğultusuydu. Haz duydum.
“Bu bir oyun!” diye bağırdı Nesrin. “Sırf paçayı kurtarmak için yapılmış bir anlaşmalı evlilik bu!”
“Kanıtla,” dedim ona doğru eğilerek. “Kanıtlayamazsan, bir avukata ve bir Türk subayına iftira atmaktan hakkında suç duyurusunda bulunacağım. Ayrıca Başkanım,” dedim Baro Başkanı’na dönerek. “Müvekkilim olan lojistik firmasının mühimmat hırsızlığıyla olan bağını ve Nesrin’in bu işteki sahte imza operasyonunu içeren dosyayı size sunuyorum. Ben mesleki sırrı ihlal etmedim, ben bir suçu ortaya çıkardım.”
Kurul üyeleri fısıldaşmaya başladı. Anne ayağa kalktı, yüzündeki o maske nihayet çatlamıştı. “Sen... Sen kendini yaktın Didem,” dedi hırıltıyla. “O adamla evlenerek hayatını kararttın.”
“Hayır anne,” dedim gözlerimin içine dolan yaşları geri iterek. “Sen beni doğduğum gün yakmıştın. Ben sadece o küllerden yeni bir hayat kurdum.”
Başkan boğazını temizledi. “Kurul olarak kısa bir ara veriyoruz. Karar birazdan açıklanacak.”
Dışarı çıktığımda Sarp’ı bıraktığım yerde, kapının tam önünde buldum. Duvara yaslanmış, kollarını göğsünde kavuşturmuş bekliyordu. Beni görünce anında dikleşti. Yüzümdeki ifadeyi okumaya çalıştı.
“Ne oldu?”
“Evlilik cüzdanını masaya vurdum,” dedim soluk soluğa. “Ara verilme kararı alındı bilmiyorum.” Dedim endişeyle. “Buradayım, yanında.” Dedi.
“Biliyorum.” Dedim gülümseyerek.
Ne çok gülümsemiştim şu 2 günde.
On beş dakika sonra bizi içeri çağırdılar. Sarp bu sefer kapıyı sertçe itip benimle beraber içeri girdi. Kimse onu durdurmaya cesaret edemedi. Baro Başkanı ayağa kalktı.
“Yapılan incelemeler ve sunulan belgeler ışığında; Avukat Didem Eflal Karaçay’ın mesleki bir ihlalde bulunmadığına, iddia edilen yakınlığın evlilik kurumu dahilinde olduğuna ve asıl suç unsurlarının şikayetçi Nesrin Hanım’ın dosyalarında toplandığına karar verilmiştir. Disiplin soruşturmasına gerek görülmemiştir. Mesleki hayatınıza devam edebilirsiniz.”
O an bacaklarımın bağı çözüldü. Sarp kolumdan tuttu. Güldüm ona karşı. “Başardım, başardım!” Dedim neşeyle.
Tek umudumu,mesleğimi onlara bırakmamıştım.
“Sarp?”
“Efendim?”
“Teşekkür ederim. Sadece... orada olduğun için.”
Sarp, bana bakıp gülümsedi sadece.
Baronun dışına çıktığımızda anneyi gördüm. Tüm nefretiyle yanıma geliyordu. Bekledim. Bekledim.
Güneş gözlüklerini yavaşça çıkardı. Yüzünde ne bir yenilgi emaresi vardı ne de bir pişmanlık. Sadece o saf, katıksız nefret... Bakışları önce Sarp’ın eline, sonra benim gözlerimin içine sabitlendi.
“Bitti mi sandın Didem?” dedi, sesi ince ve keskindi.
Sarp bir adım öne çıkacak oldu ama elimle onu durdurdum. Bu kadının karşısında bir askerin kalkanına ihtiyacım yoktu.
“Bitti anne,” dedim, sesimi titretmemek için ciğerlerimi zorlayarak. “Baro kararını verdi. Mesleğim ellerimde. Senin oyunun bozuldu.”
Anne hafifçe güldü; bu gülüş içimi ürpertti. Adımlarını bana doğru sıklaştırdı. Sarp kaskatı kesildi ama müdahale etmedi, sadece bir gölge gibi arkamda bitti.
“Mesleğin mi?” diye sordu yüzünü yüzüme yaklaştırarak. “Senin mesleğin, yalanlar üzerine kurulu bir tiyatro sahnesinden başka ne ki? Bugün bir askerin üniformasına sığındın. Yarın neyin arkasına saklanacaksın? Sen zavallısın Didem. O imza seni avukat yapmaz, seni sadece bir kaçağın eşi yapar.”
Gözlerindeki o karanlık kuyuya baktım. “Neden?” diye fısıldadım. “Neden benden bu kadar nefret ediyorsun? Ben senin kızınım.”
“Sen benim yaramın kabuğusun!” diye bağırdı aniden. Sesi sokaktaki insanların durup bize bakmasına sebep oldu. “Sana her baktığımda, o yangının kokusunu alıyorum. Kardeşinin yüzü aklıma geliyor onun ölüp de senin sapasağlam olduğunu gördüm ya..İşte o gün benim kızım da o yangında öldü.”
Yutkunamadım. Boğazıma cam kırıkları doldu sanki. Öyle kestiler ki boğazımı sanki kanımda boğuluyordum.
“Keşke sen ölseydin,” dedi, kelimeleri tek tek üzerime kusarak. “Keşke o gün o evden çıkan sen olmasaydın. Bak şimdi, elin adamının peşine takılmış, namusunu ve mesleğini kurtardığını sanıyorsun. Ama sen hala o yangından kaçan o korkak küçük kızsın. Üzerindeki bu pahalı kıyafetler, bu sahte evlilik cüzdanı... Hiçbiri senin o yetersizliğini örtmeyecek. Sen, Didem Eflal Karaçay... Sen sadece bir hatasın. Benim hayatımdaki en büyük, en kanlı hata.”
Dünya başıma yıkılmadı. Hayır. Dünya zaten yıllar önce başıma yıkılmıştı, bugün sadece enkazın altında kalan ruhumun son kez ezildiğini hissettim. Gözlerimden bir damla yaş süzüldü; tutamadım.
“Bitti mi?” dedim buz gibi bir sesle.
“Bitmedi,” dedi çantasını omzuna asarak. “O ‘Kaya’ dediğin adamın da sonu senin elinden olacak. Sen kime dokunsan kurutursun Didem. Kardeşini kuruttun, şimdi de bu askeri yakacaksın. Senin sevgin bile zehirdir.”
Arkasını dönüp lüks arabasına doğru yürürken, ben olduğum yere çivilenmiştim. Dişlerimi sıktım, kendimi kastım. Kendimi bırakmayacaktım.
“Bakma arkasından,” dedi Sarp, sesi kulağımda bir fırtına gibi gürledi. “O kadın senin annen değil Didem. O sadece senin geçmişinden kalan bir enkaz. Sen o enkazın altında kalmayacaksın.”
“Duydun mu?” diye inledim, başımı omzuma doğru yatırarak.“Sevdiğim herkesi kuruttuğumu söyledi. Seni de yakacağımı söyledi Sarp.”
Sarp beni yavaşça kendine çevirdi. Baş parmağıyla çenemden tutup kafamı kaldırdı. Gözleri o kadar kararlı, o kadar derin bakıyordu ki, bir an için tüm dünyayı dışarıda bıraktık.
“Beni kimse yakamaz Didem,” dedi tane tane. “Ben zaten barutla beslenmiş bir adamım. Eğer yanacaksak da, beraber yanarız. Ama o kadının senin ruhunu daha fazla kanatmasına izin vermeyeceğim. Duydun mu beni?”
Başımı salladım ama dudaklarımın titremesine engel olamadım. Sarp beni kucağına alacakmış gibi sıkıca tuttu ve arabaya doğru yönlendirdi.
“Şimdi,” dedi kapımı açarken. “Eve gidiyoruz. Ve o kadının tek bir kelimesini bile bu arabaya sokmuyoruz. Anlaşıldı mı Avukat Hanım?”
Arabaya bindiğimde, Sıcağa rağmen üşüdüğümü fark ettim. Sarp, arabayı sürmeye başladığında aklıma hala söyledikleri geliyordu.
“Ağlamayacağım,” dedim kendime içimden milyon kez. Dişlerimi sıktım, kendimi kastım. Sol elimi, ceketimin sağ kolundan içeri soktum ve tırnaklarımı koluma batırdım.
Acı.
Acı, odak noktamı değiştirirdi. Unuturdum belki.
Öyle geçiriyordum ki tırnaklarımı derime yırtıyordum sanki. Sarp farketmiş olacak ki bana döndü. “Didem,” dedi endişeyle.
Konuşmadım, tek kelime söylersem dudaklarım titrerdi ve içim çıkana kadar ağlardım. “Didem, bak bana.” Dedi yine cevap vermedim. “Didem, korkutma beni bak hadi bana.” Sesi oldukça endişeli çıkıyordu. Çok dolmuştum haykırmadan rahatlamayacaktım.
Dağlık bir kısımdan geçtiğimizi farkedince zorda olsa konuştum. “Arabayı durdurur musun?” Cümlem biter bitmez arabayı sağa çekti. Hemen indim arabadan ve yürüdüm biraz. O arkamda kaldı yanıma gelmedi, belki beni rahat bırakmak için belki başka bir şey bilmiyorum, durdu öylece.
Haykırırsam belki rahatlardım. Öyle bir haykırdım ki kuşlar uçmayı kesti, öyle bir haykırdım ki rüzgar esmeyi bıraktı, öyle bir haykırdım ki boğazım kanadı.
İçim çıkana kadar haykırdım.
Dizlerim beni tutmayınca yere düştüm. Ağlamadım ama.
Anne, tebrik edebilirsin. Kızın kimsenin yanında ağlamadı.
Haykırışlarım bittiğinde tüm gücümün çekildiğini hissettim, elim ayağım boşaldı sanki. Vücudum sağa doğru devrilecekken bir çift el tuttu beni ve kucağına aldı. Gözlerim kapanmadan önce hatırladığım tek şey burnuma dolan yoğun barut kokusuydu.
Nasıl buldunuz bölümüüü?
Peki siz Nalan Karaçay hakkında ne düşünüyorsunuz?
Yeni bölümde görüşmek üzereee!
Yorum ve oylarınızı merakla bekliyorummm!!
