24. bölüm · SINIRIN KANUNU

BÖLÜM 24 / "AYICIK FİGÜRLÜ PEMBE LASTİK TOKA"

Serra Nur Ü.

Herkese merhabalaaaaaar!

Çok güzel bir bölümle geldimmm! Umarım keyifle okursunuz.

Yorum ve oylarınızı merakla bekliyorummm!

İyi okumalar!

"Gelecek, geçmişin üzerine kuruludur ama geçmişin gölgesi bazen bugünün güneşini kapatır."
-Virginia Woolf-

Aşkın yönü belli olmazdı.

Hayatımıza girecek insanları biz belirlemez, çoğu zaman o insanla bırakın yakın olmayı denk gelmeyi dahi tahmin etmezdik. Hatta belki de çoğu zaman Nehir gibi uzak dururduk.

Sarp’la evlenmeye mecbur kalmasaydım belki de bende ön yargılarımla yaşamaya devam edecek, gardımı ömrüm boyunca kimsenin karşısında düşüremeyecektim.

Belki de ömrüm boyunca kimseyle aile olmayı hayal etmeyecektim.

Benim planlarımda aile olmak, aşık olmak, anne olmak, mutlu olmak, yaşadığım için sevinmek yoktu. Hiç böyle düşüncelerim de olmamıştı.

Benim için sadece mesleğim vardı.Yaşıyorsam mesleğim için yaşardım.

Nehir ve Uraz birbirlerinden ayrıldıklarında kalanının artık onların özeline gireceğinin farkına vardığımız için eve gitmeye karar vermiştik.

Öpüşmelerini izlediniz ya Didem, özel mi kaldı kızım?

Yaptığımızın yanlış olduğunu biliyordum. Ama sesleri yükselince endişelendiğimiz için o tarafa gitmiş ve ayrılamamıştık.

2 gündür ikisi de salak gibi geziniyorlardı etrafta. Uraz, espiri yapmıyor, boş konuşmuyordu. Ciddiydi. İlk defa onu bu şekilde gördüğüm için şok olmuştum.

Nehir, bir ilişkiye başlamak için korkuyordu. Yetimhanede büyüdüğünü öğrenmiştim. O yüzden bu kadar asi ve dik başlıydı belki de.Ya da ben öyle düşünüyordum.

Herkese kafa tutabilen bir kadındı.

Sarp hariç.

Sarp’ı abisi olarak görüyordu. Sarp’ta Ilgın’a yaptığı gibi Leyla’dan ayırmıyordu onu.

Onun aslında öz kardeşiyle beraber 2 kız kardeşi daha vardı.

Leyla, Nehir ve Ilgın.

Timin yalnızca komutanı değil, aynı zamanda kardeşi, abisi ve babasıydı.

Düşüncelere dalmışken çalan telefonla kendime geldim.

Arayan Sarp’tı.

Biz sıra gecesine gideli 3 gün olmuştu. Sarp, neredeyse 2 gündür eve gelmiyordu doğru düzgün.
Aklının bende kaldığına emindim çünkü sürekli her saat başı beni aramaya çalışıyor, arayamasa bile mesaj atıyordu.

Yerimde dikleşerek telefonu açtım.“Ne yapıyormuş benim güzeller güzeli karım?” Dediğinde dudaklarım mutlulukla kıvrıldı.

“İyiymiş, eşini özlemiş. Ha birde mide bulantılarıyla başı dertteymiş.”
Mide bulantılarım uzun süredir durmuştu ancak geceden beri kusuyordum. Normalde bu aylarda bitmesi gerekiyordu.

“Hastaneye gidelim mi?” diye sordu endişeyle.

“Abartmayalım sevgilim. Gayet normal bu. Benim çok şikayetim yok. O iyi olsun yeter.” Bu konuyu boş verip asıl konuyu sordum. “Siz ne yaptınız? Bir şey bulabildiniz mi?”Sıkıntıyla nefes verdiğini duydum.

“Şerefsiz, çok kurnaz Eflal. Her şeyi düşünüyor sanki. Tam yakaladık diyoruz, baskın yapıyoruz. Bir şekilde sıyrılıyor işin içinden.”

“Sarp,” dedim ciddiyetle. “Karşımızdaki adam oldukça üst rütbeli. Önüne çıkan her engel için rahatlıkla bir bahane uydurabilir.Devlet sırrı, operasyonel gizlilik, özel, kişisel, MİT der ve bir şekilde sıyrılır işin içinden. Askeriyede hain olabilir demiştim sana ilk tanıştığımız zamanlarda, hatırlıyor musun?”

Bahsettiğim şeyi anlayacağına emindim. Eğer düşündüğüm gibi bir hain varsa muhtemelen baskın yapılmadan önce karşı tarafa haber veriyor, yakalanmamalarını sağlıyordu.

“Hatırlıyorum. Hatırlamasam bile biliyorum. Sırf askeriyedeki bir haini yakaladım diye rütbe yükseltmeme cezası yedim ben Eflal. Sırf haini buldum, üstüme yani Vedat itine karşı geldim diye oldu bu. Hoş rütbem yükselse de amacım değişmeyecek, ben yine vatanım için görev yapacaktım.”

“Derdimiz şuanlık silahla, tüfekle değil. Bizim evraklarla konuşmamız lazım. Silahla çözülmez. Siz baskın yaptığınızda bile emin olun o sizi izliyor, haberlerinizi alıyor, odasında kahvesini yudumluyordur. Mali suçlar raporlarına odaklanmamız gerek. Bir evrakta dahi ufacık şüpheli bir şey görürsek ayağını kaydırabiliriz.”

“Seni bu işin içine çok karıştırmak istemiyorum.” Sesi korku doluydu.“Canımın canının yanmasını istemiyorum, size bir şey olmasını istemiyorum Eflal.”

Canı.

Biz.

Ben ve kızımız.

“Sarp, ben bir avukatım. O cübbeyi koşulsuz, şartsız, emeğimle, alın terimle giydiysem, o yemini ettiysem mesleğimi layığıyla yapmak benim boynumun borcu. Bir işe kalkıştıysam onu layığıyla ve adaletle yürütmek ve bitirmek isterim.” Dedim net, sarsılmaz bir ses tonuyla.

“Ah bu inadın ah!” diye sitem ettiğinde gülümsedim.

“Biraz daha gelmezsen göstereceğim sana inadı!” Çok özlemiştim.

Ona sarılmayı,kollarında uyumayı çok özlemiştim. Her an görev çıkacak da ondan ayrı kalacağım diye çok korkuyordum.

“Tehdit mi ediliyorum?”

“Nasıl anlarsanız yüzbaşım.”

“Yavrum,” dedi içli içli. “Kapatmam lazım. Sabaha gelmiş olurum. Seni seviyorum.”

“Sana aşığım.” Diyerek kapattım telefonu. Bunu söylerken içim hala kıpır kıpırdı. Bir cümlesiyle kalbimin atışlarını hızlandırabiliyordu.

Telefonu komidinin üzerine bırakıp ayağa kalktım. Aniden kalkmış olmalıyım ki başımın dönmesiyle sendeledim ama duvara tutunup birkaç dakika durdum ve gözlerimi kapatıp geçmesini bekledim.

“Kızım,” diye mırıldandım elimi karnımın üzerine koyduğumda.“Huysuz muyuz bu aralar?”

Sabahlığımı üzerime alıp mutfağa ilerlediğimde hala onunla konuşmaya devam ediyordum.

“Baban yok diye huysuzsun bence. Seni taşıyan benim!” diye sitem ettim.

Benim karnımda büyüyordu.Ağrıları, sancıları, bulantıları, duygusallıkları ben çekiyordum ama o babasına hayrandı.

Bence adaletsizlikti bu.

Belki de bende babasına aşığım diye hissedip babasına hayran olmuştu.

Olabilir miydi?

Olabilirdi.

“Babana yemek mi göndersek miniğim?” Mutfağa doğru yürüyüp dolabın buzluk kısmını açıp Sarp sevdiği için boş zamanlarımda kolaylık olsun diye yapıp koyduğum içli köfteleri ve dolmaları çıkardım.

Dolmaları tencereye alıp üzerine zeytinyağı gezdirdim ve suyunu ekledim. Dolma taşını da üzerine koyup ocağın altını açtım ve pişmesi için üzerine koydum. Diğer tencereye de bol yağ koyup kızmasını bekledim. Bu esnada da kuru zahteri dolaptan çıkartıp salatasını yapmaya koyuldum. Yağ kızdığında içli köfteleri kızgın yağın içine attım.

Her şey hazır olduğunda hepsini ayrı ayrı saklama kabına koydum ve kendime de minik bir tabak hazırladım.

Mükemmel bir tabaktı.

Canın çekti diye hem ıslak kek hem normal kek ve ekstradan kurabiye yaptın ya Didem.

İştahımın nasıl açıldığını anlamamış, aklıma ne geliyorsa yapmıştım.Saatler geçmiş gece olmuştu neredeyse.

“Aferin Didem, böyle devam et kızım. Hamileliğinin sonunda duba gibi olup yataktan kalkamayınca ben seni göreceğim.” Diye kızdım kendime.

Zilin çalmasıyla şaşırıp kapıyı açmak için mutfaktan çıktım. Sarp, sabah geleceğini söylemişti. İşi erken mi bitmişti?

“Yenge, benim Merthan.”Kapıyı açtığımda elindeki poşetlerle nefes nefese kalmıştı Merthan.

“Merthan, bu ne?” dedim gözlerimi kocaman açarak. Açıklama yapacak hali kalmamıştı. Hafif geri çekilip içeri girmesi için elimle içeriyi gösterdim. “Ne bunlar? Kim aldı bu kadar kuruyemişi?”

Kilo kilo kuruyemiş alınmıştı.Ayrıyeten bir sürü de meyve vardı. Birde kenarda 4 kilo çekirdek vardı.

Yeni kavrulmuş.

Geçen canımın çektiği yeni kavrulmuş çekirdekler.

Unutmamıştı, ben bile unutmuştum canımın çektiğini.

Kenardaki koltuğa oturdu. “Yenge, Sarp abi canın çekti diye bir de faydalı diye kilo kilo aldırdı her şeyden.”

Bu adam bazen gerçekten abartıyordu. Salonun ortası adeta kuruyemişçiye ve manava dönmüştü. Poşetin üzerindeki not gözüme ilişince eğilip aldım.

“Geçenlerde canın çekmişti, uykun geldi diye yemekle uğraşmak istememiştin. Unuttun sonra. Bugün araştırdım biraz bu aylarda bol bol ceviz,fındık ve meyve yemen lazımmış. Bol bol aldırdım Merthan’a, o müsait diye ondan rica ettim. Çekirdek tam istediğin gibi yavrum. Hepsinden yiyorsun, gelince soracağım.Seni seviyorum.

Sana aşık kocan Sarp.”

Babanızı seçmek sizin elinizde değil, ama çocuğunuzun babasını seçmek sizin elinizde.

Bu söz o kadar doğruydu ki. Babamı ben seçememiştim. Seçemezdim de zaten bu mümkün değildi. Fakat benim babam da çok güzel bir babaydı.

Ama sevdiğim adam.. hele ki bu kişi Sarp ise.. Kalbimin yaptığı en güzel seçimdi bu. Ben kızıma çok güzel bir baba seçmiştim. Buna emindim.

Mutfağa gidip bir bardağa su doldurup Merthan’a getirdim.“Sende gerçekten ona uydun mu Merthan?” Diye sordum.

“Yenge, bilmiyorum yüzbaşım ne dediyse ben onları aldım.” Uzattığım suyu içti.

“Aferin size gerçekten aferin! Ne yapacağım ben bu kadar şeyi?” diye homurdandım. Aklıma gelen şeyle parlayan gözlerle ona döndüm fakat onun telefonu çaldı.

“Geliyorum başkanım. Gelirken getiririm.” Telefonu açar açmaz çoktan ayağa kalkmış evden çıkmak için kapıya yönelmişti bile.

“Nereye? Bir şey mi oldu?” diye sordum kapıyı açtığında.

“Acil bir şey değil. Başkanım aradı. Gitmem gerekiyor.”

“Merthan! Dur,dur!” dedim aklıma yaptığım yemekler gelince aceleyle mutfağa gidip kapları poşete koydum. Merthan, çoktan ayakkabılarını giymiş kapının önünde bekliyordu. “Bunları askeriyeye götür. Yiyin bol bol yaptım. Günlerdir doğru düzgün bir şey yemiyorsunuzdur.”Poşeti elimden alır almaz içine baktı ve ıslık çaldı. Güldüm.

“Yenge, bunlar ne? Döktürmüşsün vallahi!” dedi gülümseyerek.

“Afiyet olsun. Hadi geç kalma. Görüşürüz.”

“Görüşürüz.”

Kapıyı kapatıp içeri geçtim. Poşetleri almak için eğildiğimde gözüme bir şey takıldı.

Pembe, üzerinde ayıcık figürü olan bir lastik toka.

“Bu ne şimdi?” diye mırıldandım ağzımın içinde.

Lastik tokayı elime aldığımda bir süre elim ayağım buz kesti.Benim küçükken taktığım tokaya çok benziyordu. Bir hışımla ayağa kalktığımda odamıza girip bana ait olan çekmeceyi açtım.

Orada küçük bir kutum vardı. Çocukken çok sevdiğim şeyleri bu hatıra kutusuna koyarak saklardım.
Kutuyu yere döküp karıştırdım. Bulmuştum. Bu tokanın aynısıydı neredeyse.

Hayır Didem, saçmalama.

Gözümden bir damla yaş aktı.Akmaması için dirensem de olmadı. Birkaç dakika öylece baktım elimdeki tokalara.

Umut’un en sevdiği tokaydı bu. O gün bu tokaları takıp pembe elbisemi giymiştim. Evde kendi kendime süslenir dolaşırdım. Pek umursayan da olmazdı beni.Karışılmazdı. Görülmezdim zaten ben çoğunlukla.

Birkaç kez telefonumun sesini duydum. Biri 5-6 kez aradı. Çaldı çaldı çaldı. Ses odanın her tarafına yayıldı ama açamadım. Kitlenmiştim sanki. Elimdeki tokalara bakıyordum öylece.

“Eflal!” diye bağırdı biri. Sarp’tı.“Eflal!” Ses yakından gelmeye başladı. “Aklım çıktı! Aklım çıktı!” Öyle bağırıyordu ki yeri göğü inletiyordu sanki. “O siktiğimin telefonunu neden açmıyorsun?” Diye kükredi. Kolları bedenimi sardığında ona yaslandım ama iç çekişlerimi duymuş olmalı ki beni göğsünden kaldırdı.

“Niye ağladın sen? Ne oldu?” dedi endişeyle.

Elimde tuttuğum tokaları onun yüzüne doğru kaldırdım.“Biri Merthan’ın cebinden düştü.” Dedim çaresizce. “Bir tanesi de benim o gün taktığım tekini düşürdüğüm tokaydı.”

Sessiz kaldı kısa bir süre. Avucumda tuttuğum tokalara baktı. Tekrar göğsüne çekti. Daha sıkı sardı kollarını etrafıma.“Sen karıştırmış olabilir misin güzelim,hı?”

“O, askeriye de mi?” diye sordum iç çekerken.

“Başkanlığa uğrayacağını söylemişti. Geçmiştir ama askeriyeye.”

“Sarp,” dedim fısıltıyla.

“Söyle yavrum.”

“Ben yanlış anlamışımdır bence. Gördüm ben kardeşimi. Açtılar o siyah poşeti. Ben tanımaz mıydım o olsa? İnsan kardeşini tanımaz mı?”

Çaresizdi sesim. Biliyordum ama ben, o değildi. 28 sene oldu neredeyse. Sadece bir anda görünce kötü olmuştum. Konu Umut olunca çaresiz kalıyordum. Yine o anlardan biriydi.

“Askeriyeye gidelim, soralım. İçin rahatlar.” Dedi beni kaldırdığında.

“Sen nasıl geldin?”

“Seni aradım teşekkür etmek için. Resmen tüm askeriye doyduk, Eflal. Kendini niye yoruyorsun? Diye sitem etmek için aramıştım. 5-6 kez aradım. Açmayınca aklım çıktı. Nasıl geldiğimi, arabayı nasıl sürdüğümü hatırlamıyorum Eflal.”

Onu da paniğe sürüklemiştim. Onca işinin arasında bir de benim için endişelenmişti.

“Bir yere çarpmadın değil mi? Düşmedin, vurmadın bir yerini değil mi?” diye sordu.

“Hayır, yani hatırlamıyorum.” Diye mırıldandım elimi saçlarımın arasından geçirirken.

Yere nasıl çöktüğümü de hatırlamıyordum aslında. Sadece o kutuyu yere döktüğüm anı hatırlıyordum. Sonrada kitlenmiş gibi kalmıştım zaten. Sabah olmuştu neredeyse.

“Kolun morarmış yavrum.” Sabahlığımın kolunu sıyırmış, kolumu inceliyordu.

“Çarpmışımdır.” Moraran kısımların üzerini öptü. Daha sonra saçlarıma uzanıp öptü.

Dolabı açıp kahverengi kemerli gömleğimi, beyaz kumaş pantolonumu giymek için aldım.Hafif bir makyaj yapıp kolyemi ve küpemi taktım. Yüzüğüm zaten parmağımdaydı.

“Ben hazırım.” Dedim salona geçtiğimde.

Sarp, koltukta oturmuş halının desenlerini inceler gibi halıya bakıyordu.

“Hadi çıkalım.” Ayağa kalkıp önden kapıyı açtı.

Evden çıkıp arabaya bindiğimizde ikimizden de çıt çıkmıyordu.Yol boyu da sessizdik.

Askeriyeye geldiğimizde arabayı park edip indik. Başım dönmeye başlıyordu. Midemin kasıldığını hissettim. Zorlukla da olsa yutkundum ve Sarp’ın elini tutarak içeri girdim.

Barlas’ın odasına gelmiştik. Herkes buradaydı.

Merthan’da.

Ciddi ifademizi fark etmiş olacak ki, “Mevzu baya ciddi galiba.” Diye mırıldandı Alaz.

“Merthan,” dedim omuzlarımı dikleştirerek. Kafasını kaldırıp bana döndü. “Müsaitsen konuşabilir miyiz?”

“Geleyim mi?” diye fısıldadı Sarp kulağıma doğru.

“Tek konuşsam daha iyi olacak.”

Odadan çıktığımda Merthan’da arkamdan geliyordu. Sarp’ın odasının kapısını açtım ve içeri girdim. Merthan’da hemen arkamdan girip kapıyı kapattım.

“Bir şey mi var?” diye sordu.

Avuçlarımda saatlerdir tutup sıktığım tokaları çıkardım ve masanın üzerine koydum. Önüne doğru ittirdim.

Dizlerim titriyordu stresten. Düşmemek için Sarp’ın sandalyesini çektim ama oturamadım.

“Bunlar ne?” diye sordu merakla.Kaşları çatıldı.

“Bu tokalardan birini sen düşürmüşsün. Sen gittikten sonra salona girdiğimde yerde buldum. Diğeri de benim tokam. Yani tokamdı. Merthan, bu tokanın bir eşi var mı?"

Her şey vereceği cevaba bağlıydı. Belki de benim abartmamdı. Sonuçta o tokadan bu dünyada tek bende olacak değildi ya.

Sizce?

Bir sonraki bölümde görüşmek üzereeee!

Bol bol yorum ve oylarınızı merakla bekliyorummm!