29. bölüm · SINIRIN KANUNU
BÖLÜM 29 / "ÖZLEM GİDERMEK"
Herkese merhabalaaaaaar!
Çok güzel bir bölümle geldimmm! Umarım keyifle okursunuz!
Yorum ve oylarınızı merakla bekliyorummm! Satır arasında da yorum yapmayı unutmayınn! Duygularınızı merak ediyorum çünküü!
İyi okumalar!
"Gözlerim gözlerinde aşkı buldu, ellerim ellerinde hayatı. Sensiz geçen her saniye ömrümden çalınan bir karanlıktı."
-Sabahattin Ali-
Gördüklerimle olduğum yerde öylece kalırken, “Ha siktir!” diye bir ses duyduğumda arkamı dönmemle bu tarafa doğru yürüyen Nehir’i gördüm.
“Ya ben size dedim amına koyayım, şu adamı tutun diye!” Barlas’ta Nehir ile beraber gelmiş olmalıydı ki onun hemen arkasındaydı.
"Komutanım, koskoca Kaya'yı bu zamana kadar kim tutabildi de biz tutalım?"
Herkes bir tepki verebiliyordu bu duruma fakat ben tutulup kalmıştım ayakta durabilmek için duvara tutunuyordum.
Tepki vermeleri de oldukça makul bir durumdu. Çünkü Sarp şuan Celal’i duvara yapıştırmış, boğazlıyordu. “Senin belanı sikerim orospu çocuğu!”
“Komutanım, gözünüzü seveyim bir şey yapın! Öldürecek vallahi öldürecek!” Uraz, benim söylemek istediklerimi hissetmiş gibi Barlas’a bağırıyordu.
“Kaç kişinin canına sebep oldun lan! Ben senin gibi bir sikik yüzünden aylarca kaç aileye şehit haberi vermek zorunda kaldım lan haberin var mı? Pezevenk!”
Bu sefer ben bile elinden alamazdım. Gözünün en döndüğü andı. Ateş püskürüyordu adeta. Alnındaki damar bir nabız gibi atıyordu. Sinirden titrer miydi bir insan? Sarp titriyordu.
Öyle ki Mustafa Albay bile bir şey yapamıyordu. Çünkü onun uyarılarını ve diğerlerinin bağırışlarını duymuyordu Sarp. Celal ise Sarp’ın boğazını tutan ellerini cırmalayarak, tırnaklarını bastırarak kurtulmaya çalışıyordu. Nefes alamadığı, almakta zorlandığı için kıpkırmızı kesilmişti.
“Benim karıma bağırmak ne demek lan! İt! Aylarca lan aylarca! Bizim öldürmek istediğimiz adamlara, yakalamak istediğimiz adamlara sen yerimizi mi ötüyordun yavşak! Utanmadın mı? O askerlerin cenaze törenlerinde yer almaya utanmadın mı orospu çocuğu!” Celal'in yakasından tutarak yere atıp yumruk atmaya başlayınca bu sefer öldüreceğine emin oldum. Gitmesi için Barlas'a baktım yalvaran gözlerle.
Ben gidemezdim. Bana zarar vermeyeceğini vermek istemediğini ve yapmayacağını biliyordum fakat şuan her şey olabilirdi.
Barlas, başını sallayarak ortaya atılınca Mustafa Albay'da onun yanına geçti. Sarp, bir yumruk daha atarken Barlas ve Mustafa Albay kolundan kaldırarak çekmeye geriletmeye başladılar.
Mustafa Albay’ın önceden yüksek ihtimalle bu durumdan haberi vardı. Aksi halde bir askeri ile diğer askerinin koridorun ortasında bu kadar şiddetli kavga etmesine asla müsaade etmezdi.
“Ah!” diye inledim kasıklarıma giren sancıyla. Öne doğru eğilip iki büklüm olmamak için kendimi kastım ama kastıkça daha da artıyordu sanki.
“Didem?” Ilgın, koridorun diğer tarafından gelirken ilk beni fark etmiş olacak ki direkt yanıma koştu. “İyi misin?”
Zorlukla başımı iki yana salladım. “Sancı..” diye mırıldandım.
“Tamam, tamam. Gel, gel oturalım biraz.” Nereden bulduğunu anlamadığım bir sandalyeyi yanıma doğru getirdi ve yavaşça oturmamı sağladı.
Mustafa Albay, “Sorgu odasına götürün bunu,” dedi yerde acıyla inleyen Celal’e bakarak. Daha sonra Sarp, Barlas ve Uraz’a baktı. “Bana bakın lan!" Dedi bir anda yükselerek."Kendinize çeki düzen verip sakinleşin! Sakinleşene kadar gözüme gözükmeyin!” Diye kükredi. "Yoksa Allah yarattı, eşek kadar herifler demem döverim hepinizi!" Mustafa Albay ile timin arasında normal bir ast-üst ilişkisi yoktu. Sanki kendi çocukları gibi hepsini ayrı ayrı sevdiği için böyle bir şey demesine ve azarlamasına şaşırmadım.
Sarp’ın öfkeli nefeslerini duyabiliyordum. “Sende öfkene sahip çık!" Diye bağırdı yönünü tamamen ona çevirerek. "Karın burada oğlum, ödü kopuyor iki büklüm oldu sana bir şey olur korkusundan. Sorguya sen değil başka biri girecek." Eğer o sorguya Sarp girerse Celal'in bu sefer gerçekten sağ çıkamayacağını biliyor olmalıydı. "Şu üzerini düzeltip karının yanına git!O kızı üzersen kafanı koparırım senin!” Son cümlesiyle ister istemez gülümsedim. Ilgın’ın kıkırtısını duydum.
Sancı biraz hafifler gibi olduğunda zorda olsa rahat nefes almayı başarmıştım.
“Daha iyi misin?”
Başımı salladım. “Biraz daha iyiyim, teşekkür ederim.” Celal’i nasıl öğrendiklerini sormak için başımı kaldırıp Ilgın’a baktım. “Nasıl buldunuz haini?”
“Biz normalde daha erken dönebilirdik. Uzun bir süre Derviş’in mühimmat gönderdiği grubu inceledik. Baskın yapmaya hazırlanıyorduk ki elimizden kaçırdık. Tekrar beklemeye başladık bu sefer. Bu esnada da diğer yerleri temizledik.” Sıkıntılı bir nefes verdi. “Bir kere daha elimizden kaçırınca Sarp Komutanım delirdi. Bu salaklardan birisi de ekmek almak için çıktı kaldıkları yerden. Arkaya dolanıp birinden ekmek ve bir şey daha alacaklardı yüksek ihtimalle. Tam o esnada baskın yaptık. İtlerden birini zar zor konuşturmayı başardığımızda bu şerefsizin bizim yerlerimizi öğrenip onları aradığını ve kaçmalarını sağladığını öğrendik.”
Sessiz kalmış onu dinliyordum. Her duyduklarımla biraz daha şok oluyordum. “Kanıtlı belge bulabildiniz mi ya da delil sayılabilecek herhangi bir şey?” Eğer bulmuşlarsa Derviş’i ifşa etmemiz için çok küçük bir adım kalıyordu geriye.
“Telefon kayıtları, bir de imzalı ve not bırakılmak için yazılmış birkaç kağıt. Yeterli mi?”
“Gayet yeterli olur. Bana ulaştırırsan ya da şimdi bakarsak ona göre bir yön izleriz. Derviş’i enseleme ihtimalimiz oldukça yüksek.”
Şu adamı enseleyip bizzat kendi ellerimle içeri tıkmak, müebbet verdirmek istiyordum ve bunun için elimden gelenin fazlasını yapmaya çalışacağıma dair hiç şüphem yoktu.
“Yavrum?” Bir insan neredeyse binlerce kez aynı sesten aynı kelimeyi defalarca duyup her seferinde nasıl ilk günkü kadar heyecanlanabilirdi?
Bunu anlatacak bir kelimem yoktu ama gösterebilirdim. Bence göstermiştim de çünkü kocaman olmuş karnımı unutup bir anda ayağa kalkıp paytak paytak koşmaya çalışıp Sarp’a kollarımı dolamış ve başımı boynuna gömmüştüm.
Allah’ım, sana şükürler olsun.
Bir daha bu kokuyu, bu ellerin hissiyatını, onun sevgisini, göremeyeceğim, hissedemeyeceğim diye aklım çıkmıştı. Günlerce kendimi yiyip bitirmiştim.
Daha da gömdüm başımı boynuna. Kolları daha sıkı sarıldı bedenime. Tam sarılabilmiş sayılıyor muyduk bilmiyordum. Çünkü aramıza giren bir minik vardı.
Tekmeleriyle coşan bir minik.
Babasının birkaç saniye duraksamasına sebep olan bir minik.
“Eflal,” dedi boğuk bir sesle burnu saçlarıma gömülüyken.
“Efendim sevgilim.”
“Benim hissettiğimi sende hissediyor musun?” dedi hayran hayran.
Kıkırdadım. “Hamile olan ben olduğuma göre?”
“Doğru,” birkaç saniye duraksayıp kollarını sardığı bedenimi kollarından ayırdı ama çok gerilememe izin vermedi. “Tekme.. tekme atmaya başladı mı?”
Gülümseyerek başımı salladım.“Futbol maçı bile oynuyor olabilir içeride.”
Bakışları gözlerimden karnıma doğru indi. Bir süre hayran bakışlarla karnımı izledi. Kızımız da anlamış olacak ki bol bol hareket edip babasına görsel bir şölen sundu.
“Çok büyümüş,” diye mırıldandı yutkunarak.
“Büyüdü. 7 Aylık olduk babası.” Dedim karnımı okşayarak.
“Ağrın var mı? Doktora gittin değil mi?” Nefessiz kalarak konuştuğu için yalnızca bu soruları algılayabilmiştim.
“Biraz kasılmalarım var. Ama doğuma 2 ay kaldığı için normalmiş. Doktora gittim,” Her muayenede neden yanımda yoksun diye ağlayarak da eve döndüm. Fakat şimdilik bunu bilmesen de olur sevgilim. Belim ağrımaya başlamıştı. Uzun süre ayakta kalınca belim ağrıyordu. “Sarp, evimize gidelim mi?” Şuan onu burada doya doya öpemezdim. Bir saati daha ondan ayrı geçirmek istemiyordum.
“Geçelim yavrum,” Ilgın, Sarp gelince Mustafa Albay’ın yanına bulduklarını vermek ve duyduklarını aktarmak için gitmişti. Şimdi odasının kapısı açıldığında Sarp’ta ona doğru döndü. “Ilgın, ben çıkıyorum. Gereken şeyleri izah et. Bir gelişme olursa ararsınız. Dinlenin sizde işiniz bitince.”
“Emredersiniz komutanım.”
Arabaya bindiğimizde bir süre konuşmadık. Sarp, kemerimi karnımı sıkmaması için özellikle birkaç kez kontrol etmişti. “Rahat mısınız yavrum?”
“Rahatız sevgilim.”
Sağ eliyle direksiyonu hafifçe çevirirken yüzünü buruşturdu. Sol kolu, sağ kolunu sıktı.“Sarp, bir şey mi oldu?”
“Hayır, güzelim. Neden sordun?” Dedi yola bakarken.
“Yüzünü buruşturdun da o yüzden.”
Bir yerine bir şey olmuştu ama geçiştiriyordu. Gözlerime bakmadan konuşmaya çalışıyordu çünkü. İçime düşen sıkıntıyla elimi göğsümün üzerine koydum. Bir el kalbimi sıkıp bıraktı sanki.
Ciddi bir yarası olsa ben fark ederdim. Ben etmesem bile ayakta duramazdı, Barlaslar söylerdi. Üzerinde parkası vardı ve önünü sıkı sıkı kapatmıştı. Normalde üzerinde ceket varsa arabaya biner binmez çıkartır arka koltuğa koyardı. Niye çıkartıyorsun, diye sorduğumda araba sürerken rahat edemediğini söylerdi.
Yol boyunca pek konuşmadık. Lojmanın önüne geldiğimizde de arabayı otoparka park edip apartmanın önüne doğru yürümeye başladık.
“Yavrum, hala topuklu ayakkabı mı giyiyorsun?” Dedi sitemle.
Muhtemelen ayağımdaki topuklu ayakkabıları yeni fark etmişti. Çok yüksek değildi topukları ama çok kısa da değildi. Hamileliğin bu aylarında giymem pek uygun değildi ama dikkat ediyordum. En rahat olanları giyiyordum.
Daha fazla azar yememek için hızlı olmaya çalışarak apartmana girdim ve dairemizin olduğu kata çıkmak için merdivenleri çıkmaya başladım. Eğer yakalarsa bir saat boyunca azarlanma ihtimalim çok yüksekti çünkü gitmeden önce uyarmıştı. Her topuklu ayakkabı giydiğimde diken üstünde oluyordu. Aklı çıkıyordu düşeceğim diye.
Hayatı boyunca kimse tarafından bu kadar düşünülmediği, ilgilenilmediği Didem için ağır geliyordu onun bir topuklu ayakkabı için bu kadar endişelenmesi.
Eflal ise bu duruma alışmıştı.
“Yavaş, yavaş! Düşeceksiniz şimdi!” diye bağırdı panikle.
Onu dinlemeyip çantamdan anahtarımı çıkarttım ve hızlıca kapıyı açıp eve girdim.
“Bak hiç dinliyor mu?”
Ayakkabılarımı ayakkabılığa koyarken yakaladığı gibi kollarını belime dolayıp ellerini karnımın üzerinde birleştirdi. Dudaklarını boynuma bastırdığında içli bir nefes verdim.“Sarp..”
💥
“Yavrum,canım..” Dudakları boynumdan kulağımın arkasına doğru yol alınca gözlerimi kapadım ve bu hissin tadını çıkarmaya başladım. “Geberdim özlemimden!”Beni kendine doğru çevirip sırtımın duvara yaslanmasını sağladı. Alnını alnıma yasladı. Burnu burnumu okşadı.
Ellerim ona dokunma ihtiyacıyla yandı tutuştu adeta. Kollarımı boynuna dolayıp ensesindeki saçlarını okşadım. Parmaklarımı uzamış saçlarının arasından geçirdim. Sakalları da uzamıştı. Gelir gelmez mutlaka tıraş olurdu. Fakat şuan onun tıraş olmasını bekleyebileceğimi düşünmüyordum.
Ellerini saçlarımın arasına daldırıp sertçe başımı kendine doğru çekti. Dayanamayıp dudaklarımı dudaklarına bastırdım. Üst dudağımı çekiştirip bırakınca inledim. Ellerim omuzlarına indiğinde daha sert öpmeye başladı. Dudaklarımın şiştiğine ve sızladığına emindim. Dili dudaklarımdan içeri sızdığında aynı anda inledik.
Bu sefer onun üst dudağını emen ben oldum.Birbirimizi birbirimize daha sert bastırarak öpüşüyorduk. Omuzlarına tırnaklarımı geçirdiğimde yüzü kasıldı. Nefes almak için ara verdiğimizde elleri takımımın ceketine doğru yol aldı. Ceketi hızlıca çıkartıp yere attığında üzerimde siyah uzun kollu düz bluzum ve haki eteğimle kalmıştım.
“İznimiz,” dedi nefes nefese.“İznimiz var mı?”
Bunu bir ara sormuştum Lale Hanım’a. O da rahat edebildiğin sürece bu aylarda çok aşırı bir risk teşkil etmiyor, sadece dikkatli olmaya özen gösterin, demişti.
“Var, tam bu noktada bırakırsan, beni bu halde yarım bırakırsan yemin ederim bir daha dokunamazsın!” diye bağırdım hırsla. Bu halde bırakamazdı. Tenini, dokunuşlarını çok özlemiştim.
Bluzumu da çıkardığında siyah dantelli sütyenimle kalmıştım. Bu aralar özellikle bu tarzdaki iç çamaşır takımlarımı giyiyordum çünkü göğüslerim oldukça hassastı. Baskı yapmadığı ve desteksiz olduğu için daha rahat ediyordum. Birkaç rengi vardı zaten ama farklı renkler de almıştım geçenlerde. Bluzumun rengi siyah diye siyah iç çamaşır takımımı giymiştim. Göğüslerimi yalnızca ince bir dantel örttüğü için her şey alenen ortada gibiydi.
Bir süre bakışları göğüslerimde gezindi. Derince yutkundu. Soluk alıp verişleri değişince gülümsedim.
Tahrik oluyordu.
“Öldüreceksin bu gidişle beni, hık diye öldüreceksin az kaldı.” Diye mırıldandı.
💥
Uzanıp onun parkasını çıkarmaya yeltendim. “Yavrum, ben çıkarsam,” diye mırıldanınca daha çok merak sardı içimi ve parkayı çıkardığımda gördüğüm görüntüyle ellerim titredi, nefesim kesildi.
Sarp’ın sağ omzu kan içindeydi.
“Sarp!” dedim dehşete düşmüş bir şekilde. “Sen yaralandın mı?” Yarayı görmek için titreyen ellerime aldırmadan üniformasını üzerinden çıkarmaya, onu soymaya başladım.
“Yavrum,” dedi ellerini ellerime kapatarak. “Yavrum, sakin ol. İyiyim, telaş yapılacak bir şey yok.”
“Nasıl yok!” diye bağırdım ellerimi ellerinden çekip üniformasının tişörtünü çıkardığımda gördüklerimle. Sağ omzunda bir bandaj vardı. Üzeri boydan boya kan olmuştu. “Sarp, çok kan var.. bandajın her yeri kan olmuş. Nasıl bir şey yok diyebiliyorsun?”Gözlerim dolmaya başladığında burnumu çektim. “Hastaneye gidelim,” diye mırıldandım. “Lütfen hadi hastaneye gidelim.”
Avuçlarını yanaklarıma yasladı.Başımı kendine doğru çevirdi ve göz göze gelmemizi sağladı. Baş parmaklarıyla akmaya başlayan göz yaşlarımı silmeye başladı.“Güzelliğim, iyiyim. Yemin ederim iyiyim. Kurşun sıyırdı sadece bir şey yok. Pansuman yaptı çocuklar zaten. O iti döverken kanamış olmalı. Ağrım yok bebeğim, iyiyim ben.”
“Arabada yüzünü buruşturmandan anlamalıydım!” diye bağırdım.“Bekle burada!” dedim işaret parmağımla salonu göstererek.
Küçük bir çocuk gibi sakince salona geçip oturdu.
Ecza dolabından birkaç tane bandaj, tentürdiyot, ağrı kesici ilaç ve birkaç gerekli malzemeyi daha alıp salona geçtim.
Hemen karşısına oturduğumda usluca benim yapacaklarımı bekliyordu. “Kızınca ve şu sütyenlerle daha çekici olduğunu ve irademi sınadığını sana daha önce söylemiş miydim sevgili karım?”
“Hiç yumuşatmaya çalışma şuan çok sinirliyim çünkü!”
Ellerimin titremesini durdurmaya çalışarak omzundaki bandajı yavaşça çıkarmaya başladım.
Eli ellerimin üzerine kapandı.“Yavrum, ben yapayım mı? Bakma sen.”
“O kadar mı kötü?” dedim kısık sesle. Kendimi toparlayıp zorda olsa konuştum. “Canın acıdığında söyle.” Diye mırıldandım ama onun kısık sesli gülüşünü duydum.
“Söylerim.” Bakışlarımız denk düştüğünde ikimizin de aklına aynı an gelmiş olacak ki bir süre durduk.
İlk evlendiğimiz haftalardan biriydi. Sarp, sorgu odasında teröristin birini benim hakkımda söyledikleri yüzünden dövünce elinin üzeri aşınmış, kıpkırmızı kalmıştı. Zorla ikna edip pansuman yapmaya başladığımda aramızda böyle bir konuşma geçmişti. O benim aksime canı yanarsa söyleyeceğini söylemişti.
Pamuğu elime alıp yarayı temizlerken, “Canın acırsa söyle.” Diye mırıldandım.
O ise bana pansuman yaparken benim cevabımın aksine dürüstçe cevap verdi. “Söylerim.”
“Nereden nereye,” diye mırıldandı Sarp ben pansumanını yaparken. Pamuğa tentürdiyot döktükten sonra yavaş ve dikkatlice yaranın üzerine sürdüm. Yüzü buruşsa da sesi çıkmadı. “O zamanlar bırak çocuk yapmayı evliliğimizin gerçeğe dönüşeceğine bile inancım neredeyse yok denecek kadar azdı.”
“Hayat bu yüzbaşım, zamanın ne getireceği bilinmiyor.”
“Binbaşı,” dedi bir anda.
Bandaja uzanan elim durdu. “Ne?”
“Artık Binbaşı.”
Gözlerim şaşkınlıkla açıldı. “Sarp! Sen ciddi misin?”
“Hiç olmadığı kadar,” dedi.
“Nasıl? Ne ara?” diye sordum heyecanlanarak.
Yüzündeki gülümseme genişledi.“Biz senden önce gelmiştik. Mustafa Albay’a rapor vermek için gelir gelmez girdiğimde haini bulduğumuzu ve operasyonun detaylarını anlattım. Uzun süredir düşündüğünü ve artık vaktin geldiğini söyledi. Tebliğ etti.” Hızlı ama dikkatlice bandajı kapatır kapatmaz kollarımı boynuna dolayıp sımsıkı sarıldım.
“Çok hak ettin sevgilim, tebrik ederim. Uğur, başarı getirsin inşallah.”
“Amin yavrum, amin. Uğurunuzla geldiniz bana.” Boynundaki kollarımı gevşetip en sonunda tamamen ayırdım ve geriye çekilip malzemeleri toparladım. Ayağa kalkmama izin vermeyip daha çok kendine çekti. “Ödülümü isterim,” dedi omuz silkip. Yaralısın, der gibi omuzlarını işaret etsem de aldırmadı. “Mızıkçılık yapma, ödüllendirmen gerek tam şuan kocanı.”
“Çok fırsatçısın!”
💥💥💥
“Karımı istiyorum.” Dedi dediklerime aldırmayıp. Eteğimin fermuarını açıp yere düşmesini sağladığımda bu kez içli bir nefes veren o oldu. Yavaşça kucağına oturdum. Saçlarımı sağ omzuma doğru alıp hafifçe eğilerek dudaklarına nahif bir öpücük kondurdum. Bu onun ateşine benzin döküp harlamak için yeterdi.
Yetti de.
Ellerini boynumun arkasına doğru atıp sertçe kendine çekti ve dudaklarıma yapıştı. Benim ellerim onun yanaklarına yaslıyken onun elleri boynumdan aşağı indi ve kızımızı hissetmek ister gibi karnımda gezindi. Daha sonra avuçlarını sırtıma kaydırıp boydan boya okşamaya başladı. “Hamilelik seni daha da güzelleştiriyor,” Diye mırıldandı dudaklarımın hemen üzerine.
Bedenimin havalandığını hissettiğimde duraksadım. Ayağa kalkmıştı. “Sarp, omzun!” diye cırladım ama umursamadı bile. Bacaklarımı beline doladım. Avuçları sırtımdan kalçalarıma indi ve okşadı.Ağırdık şuan. Tek kişi değil iki kişiyi kucağında taşıyordu. “Çok ağırız,” diye mırıldandım.
Dudaklarını yanağıma sürttü. “Kuş taşıyorum şu anda. Kilo alman gerekirken vermeyi nasıl becerdin?”
“Aldım, 3 kilo almışım.” Geçen gün tartılmıştım. Bana göre kilom gayet iyiydi fakat Sarp hiçbir şey yemediğimi ve zayıfladığımı söylüyordu. “55 kiloydum 58 kilo olmuşum.”
“Kızımızı da taşıyorsun ya yavrum.”
“O hariç. O da 1 kilo 200 gram olmuş.” Dediğimde duraksayıp karnıma baktı. Dudakları kıvrıldı. Burnunu göğüs oluğuma sürtünce titredim.
“Kızım,” diye mırıldandı. “İzninle anneni uzun uzun seveceğim.”
Odadan içeri girdik.Bedenim soğuk yatağa değince titrek bir nefes aldım. Beni yavaşça kaldırıp sütyenimin kopçasını açtı. Hemen çıkarmayıp yüzünü göğüslerimin üzerine yaslayınca aldığım nefes soluk borumda takılı kaldı sanki. “Sarp..” diye inledim.
“Delireceğim!” Sütyenimi tamamen çıkardığında dudaklarını kalbimin üzerine bastırdı. Göğüslerimi okşadığında belimin kavislenmesine engel olamadım. Sakinleştirmek ister gibi belimi okşadı.
“Şuan oynuyorsun resmen benimle!” Dedim sinirle. Hızlı hızlı hareket edemiyordum pek. Yoksa şuan hamle yapıp onun kucağına çıkma ihtimalim vardı.
“Hımm, öyle miymiş?” diye sordu serseri bir sırıtışla.
“Dayanamıyorum,” diye sızlandım. Çok özlemiştim onu. Hafifçe geri geri sürünerek yatağın ortasına doğru gittim. Sarp, ayağa kalkıp üzerindekileri çıkarıp yatağa tekrar oturunca bende kucağına çıkıp tam sertliğinin üzerine oturup sürtündüm. Başını geriye atıp gözlerini kapattı.
Açtığında avuçlarını yanaklarıma yasladı ve baş parmaklarıyla hafifçe okşamaya başladı. Bana bakarken, beni izlerken göz bebeklerinde gördüğüm parlaklığı ölene kadar hep böyle görmeyi diledim. Her daim her an.
Kalçalarımdan kavrayıp daha da kendine çekti. Adem elmasının hareketlendiğini ve zorlandığını fark ettim. “Daha fazla sabredemeyeceğim,” diye mırıldanıp bir anda ters çevirip bedenimi altına aldı. Ani hareketiyle dayanamayıp çığlık atacakken çığlığımı dudaklarını dudaklarıma bastırarak dudaklarımızın arasına hapsetti.
Dudakları boynuma doğru kaymaya başladığında gözlerimi kapattım. Yavaşça göğüslerimin üzerine geldi. Elleri bacaklarımın arasına doğru giderken parmaklarının baskısıyla inledim. Alt iç çamaşırımı da hızlıca çıkarıp attıktan sonra kendini yükseltip bacaklarımı daha da ayırarak bedenlerimizi birleştirdi.
Birleşmemizi hissettiğimde içimdeki doluluk ve baskıyla çığlık attım.Kendimi kaldırmaya çalıştım ama bu hamlem pek işe yaramadı. Başımı geriye atıp inledim.Gözlerimi sımsıkı kapatmışken Sarp’ın üzerime doğru eğildiğini hissettim ama yine de gözlerimi açmadım.
“Aç gözlerini güzeller güzelim, aç da göreyim günlerdir hasret kaldığım, tutkudan delirmiş ahularını.”
Gözlerimi açtığımda gözlerim -onun deyimiyle ahularım- onun elalarıyla buluştu. Yüzünde bir gülümseme hakim olduğunda benimde dudaklarım kıvrıldı. Ela harelerinin içinde gördüğüm ateş bile tenimi yakmaya yeterdi.Hızlı hareketleriyle ve kendini bana bastırmasıyla başımı geriye atıp tırnaklarımı sırtına bastırdım.
Zaman kavramı yok oldu. Gün doğdu mu battı mı anlamadık. Anlamak da istemedik. Tenim teninde can buldu, gözlerim gözlerinde takılı kaldı, nefesim nefesine yaslandı. Kalbim asıl sahibinin geldiğini fark etmiş gibi hızlandı.
Her zaman olduğu gibi suya battım, boğulacağımı ve hiç kimsenin çıkarmayacağını hissettiğim anda onun elini uzattığını gördüm ve uzanıp elini tutarak çıktım. Kendimi onun kollarına defalarca kez onun adını sayıklayarak bıraktım.
Ne kadar olduğunu bilmediğim bir anda nefeslerimizi düzene sokmayı başarabilmiştik. Sarp’ın hızlı hızlı soluk alıp verdiğini duyabiliyordum. Başını boynuma yaslandı ama karnımı fark edince ağırlığını üzerime vermeden boynuma bir öpücük kondurup kendini üzerimden kaldırdı.
💥💥💥
Sırıtarak, “Ödülümü aldım.” dedi.
“Evet 1/C sınıfından Sarp arkadaşımızı tebrik ediyoruz. Şekerde verelim mi?” dedim kıkırdarken.
“Yok, ben tatlı ihtiyacımı karımın teninde karşıladım.”
“Afiyet olsun mu diyelim ne diyelim binbaşım?” Sanırım bir süre Sarp’a binbaşı demeye alışamayacaktım.
“Tam doyduğum söylenemez avukat hanım.”
Gözlerimi kocaman açarak yanımdaki yastığa uzanıp göğsüne fırlattım.“Yuh ya!”
Sıfır tepkiyle göğsüne fırlattığım yastığı alıp yatağın kenarına koydu.
Ne bekliyordun Didem, adam kaç kiloluk çantalarla dağa çıkıp, silah taşıyor. Senin göğsüne fırlattığın yastık nasıl etki etsin?
Gözlerimi odada gezdirirken her yerin her yerde olduğunu fark ettim.
Yatağımızı söylemiyordum bile!
Göz kapaklarıma çöken ağırlıkla göz kapaklarım yavaş yavaş kapandı, tam uykuya geçecektim ki bedenim bir anda havalandı. “Sarp, ne yapıyorsun? Vallahi olmaz, uykum var. Yoruldum.” Diye sızlandım.
“Duş aldırayım sana öyle uyu. Rahat uyursun.” Başımı göğsüne yaslayıp sallamakla yetindim.
Sarp, gerçekten de dediği gibi yapıp duş almama yardım etti. Çıkarken saçlarını niye kurutmuyorsun, Adlı şiirini de okumayı ihmal etmedi.
Geceliklerimi giyip uzandığımda bir süre sonra yatakta hareketlilik hissettim. Normalde duş almaması gerekiyordu. Ama ecza dolabından su geçirmeyen bant bulduğunu söylemişti.
Başımı yastığa koyduğumda uzun zaman sonra keyifli bir uykuya daldım. Konuşmak istediğim çok şey vardı fakat gözlerimi açık tutmayı başaramadığım için konuşmak için gayret etmedim.
Sabaha karşı yanımda bir hareketlilik hissedince duraksadım. İstemsizce gözlerim aralandığında elimi yatağın diğer tarafına koydum. İleri geri sürttüğümde boş olduğunu fark ettim.
“Sarp?” diye mırıldandım. Hayal görmüş olamazdım değil mi? Tekrar bu sefer daha yüksek sesle adını seslendiğimde sesini duydum.
“Tıraş oluyorum, yavrum.”
Yavaşça kendimi kaldırdım ve sabahlığımı giyerek odadan çıktım. Banyonun kapısının önüne doğru yürüdüm. Kapı açıktı.
“Sabahın köründe tıraş olma fikri nereden geldi?” diye sordum uykulu bir ses tonuyla.
“Geç bile kalmıştım.” Aynanın karşısında altında eşofman varken üzerinde hiçbir şey yoktu. Sadece boynunda askeri künyesi, omuzlarında ise beyaz bir havlu vardı. Usturayı sakallarında gezdirmeye başladığında bende banyoya girdim.
“Ben yapayım mı?” diye sordum.
Küçükken Kutay Karaçay'ı tıraş köpüğüyle gördüğümde gülüyorum diye bana nasıl yapılacağını öğretmişti. Aklıma geldiğinde boğazımda bir düğüm oluştu. Zorlukla yutkunarak gidermeye çalıştım.
Sarp, usturayı elime uzattığında hemen aldım. Beni de kucağına alıp kenara bir yere oturttu. Usturayı yavaşça sakallarında gezdirmeye başladım.
İşimiz bittiğinde o da birkaç yeri düzeltip yüzünü yıkadı. Dudaklarıma sert bir öpücük kondurup geri çekildi.
“Sarp,” dedim odamıza geçtiğimizde. Bana döndü. “Videoyu buldum.”Başta hangi video olduğunu anlamamış olacak ki duraksadı. Sonra aklına gelenlerle dudakları kıvrıldı.
“İzlediniz mi?” Başımı salladım.
“Bende sana bir şey izleteceğim.”Yatağa uzandığımda o da yanıma uzanıp kolunu omzuma atıp beni kendine çekti. Başımı göğsüne yasladığımda videoyu başlattım.
“Sanırım sana göstermemiz gereken bir şey var,” diyordum videoda. İyice yaslanıp bilgisayardaki videoyu da başlattım ve beklemeye başladım. Ekranda sadece karnım gözüküyordu.
Tam Sarp’ın “Dilerim ilk tekmeni bu videoyu dinlerken atarsın, bal kızım,” dediği anda karnımda bir hareketlilik oldu. Aslında onun için ilk hareketti bu ama benim için ikinci.
Bakışlarımı ekrandan uzaklaştırıp onun yüzüne doğru kaldırdığımda gözleri parlıyordu. Bir yandan da gülümsüyordu. Elini karnımın üzerinde gezdirdiğinde eline doğru gelen tekmeyle güldü. “Aferin benim bal kızıma,” Uzanıp karnımın her tarafına dudaklarını bastırdı. Minik kızımız uyandığını belli edercesine hızlı hızlı kıpırdanmaya başlamıştı bile.
“Kesin bilgi, tamamen uyandı.” Diye mırıldandım.“Günaydın, anneciğim.”
“Günaydın babasının bal kızı.”
“Kıskanmaya başladım.” Dedim sırıtarak.
“Kıskanmak yok güzelliğim, sen canımsın o da canımın içi.”Dudaklarını şakaklarıma bastırdı.
Bir anda odanın içini dolduran zil sesiyle olduğumuz yerden doğrulduk. Telefonumu kontrol ettiğimde çalanın benimki olmadığını fark ettim. Sarp, uzanıp komidinin üzerinden telefonunu aldı.
“Siktir,” diye mırıldanınca korkuyla dikleştim.
“Ne oldu?” diye sordum elim kalbimin üzerine gittiğinde.
“Biz geldiğimizde telefonlarımızı sessize mi almıştık?” diye sorduğunda kaşlarımı çattım. Aklıma gelenlerle alt dudağıma dişlerimi geçirdim.
Gece sürekli arayan olmasın diye özellikle sessize almıştık telefonlarımızı. Sarp, sonradan sessizden çıkarmayı unutmuş olmalıydı.
“Kötü bir şey mi var?”
“Aydın 5 kez, Nazenin abla 2 kez aramış.” Dedi. Ayağa kalkıp telefonu kulağına koyup odanın içinde dolaşmaya başladı. Aradığı kişiye ulaşabilmiş olacak ki, konuşmaya başladı. “Aydın, beni 5 kez arayacak kadar önemli ne vardı? Atom patlamadığına göre?” diye sitem etti ama içindeki endişeyi ben anlayabiliyordum. Yumruklarını sıkıyordu.
“Ne!” diye yükselmesiyle bende yataktan kalktım ve yanına koştum.“Ne olmuş?” diye sordum merak ve korku karışımı bir sesle.
“Tamam, tamam geliyoruz. Diğerleri orada mı?” diye sordu. Aldığı cevapla sanki karşı taraf görüyormuş gibi başını salladı. “Lan oğlum, az sakin ol!” Telefonu kapattığında bana döndü.
“Bengi’nin bir saat önce sancıları başlamış. Şimdi doğuma almışlar.”
Umarım keyifle okumuşsunuzdur. Yorum ve oylarınız için şimdiden teşekkür ederim!
Duygularınızı, düşüncelerinizi, fikirlerinizi yorumlarda belirtirseniz çok mutlu olurum!
Didem ve Sarp hakkındaki fikirlerinizi merak ediyorum.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzereeee!
