13. bölüm / 35
KARA GÜLSİYAH GÜLLERİN GÖLGESİNDEKİ VİCDAN
Bölümler 35Şu an: SİYAH GÜLLERİN GÖLGESİNDEKİ VİCDAN
- 1 GECEYE DÜŞEN KAN839 kelime
- 2 SIYAH SINIRLAR1.276 kelime
- 3 KİLİTLİ KAPILAR AÇIK YARALAR950 kelime
- 4 KÜLLERİN ALTINDAKİ SIR2.652 kelime
- 5 KURŞUN YÜKÜ VE SOĞUK SAVAŞ1.443 kelime
- 6 TÜNELLERİN FISILTISI1.008 kelime
- 7 BİZİM YALANLARIMIZ BİZİM GERCEKLERİMİZ1.355 kelime
- 8 FIRTINANIN KALBİNDE1.278 kelime
- 9 GECE VE GERÇEK979 kelime
- 10 KANLI SOFRA VE SESSİZ MÜHÜR1.713 kelime
- 11 KANIN SESSİZLİĞİ VE BEYAZ SAYFA1.046 kelime
- 12 AŞKIN VE GÜCÜN MÜHÜRÜ1.074 kelime
- 13 SİYAH GÜLLERİN GÖLGESİNDEKİ VİCDAN1.237 kelime · Okuduğun bölüm
- 14 SESSİZ VEDA VE YEMİN767 kelime
- 15 YABANCI SOKAKLAR VE BEKLEYEN GÖLGE1.269 kelime
- 16 ZİNCİRİN KOPAN HALKASI VE KANLI BİLMECE866 kelime
- 17 ZEHİRLİ ANLAŞMA1.082 kelime
- 18 MASKELER VE DİKENLİ TAHT1.156 kelime
- 19 YIKIMIN VE SESSİZLİĞİN ÖFKESİ738 kelime
- 20 ZEHİR VE KANLI YEMİN632 kelime
- 21 MERHAMET VE KANLI KABULLENİŞ1.461 kelime
- 22 KANLI MİRASA VEDA VE KULLARIN ZAFERİ718 kelime
- 23 SİYAH YALAN979 kelime
- 24 YALANLARIN GÖLGESİNDE İKİ ÖLÜ RUH789 kelime
- 25 GECEYİ YIKAN FISILTI1.255 kelime
- 26 HASRET VE SON SIĞINAK930 kelime
- 27 KANLI ZİRVE1.060 kelime
- 28 KANDAKİ ZEHİR VE SÖZÜ VERİLEN HAYAT1.203 kelime
- 29 29.BÖLÜM1.278 kelime
- 30 IŞIKLARIN ARTIŞI VE GÖLGEDEKİ VELİAHT769 kelime
- 31 MASKELERİN ARKASINDAKİ GÖLGE1.310 kelime
- 32 YILANIN ZEHİRİ VE İÇERİDEN GELEN DARBE1.066 kelime
- 33 ZİNDANA DÖNEN SARAY VE ZİNCİRLENEN DEV901 kelime
- 34 ZİNDANDA BİR AİLE VE ŞAFAK ÖNCESİ SESSİZLİK740 kelime
- 35 BİR MELEĞİN DÜŞÜŞÜ1.881 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
13. BÖLÜM
SİYAH GÜLLERİN GÖLGESİNDEKİ VİCDAN
Aradan geçen bir yıl, Veyr Malikânesi’nin taş duvarlarına yenilenmiş bir sessizlik ve mutlak bir güç kazandırmıştı.
Kalenkov’un çöküşü, yeraltı konseyinin tamamen yok edilmesi ve şehrin tüm karanlık damarlarının tek bir elde toplanmasıyla Damian Veyr, adını yeraltı tarihine kazımıştı.
Ve bu imparatorluğun zirvesinde, Damian’ın yanında tek bir kişi vardı: Lena Veyr.
Altı ay önce gerçekleşen görkemli ama bir o kadar basına kapalı bir düğünle duyurulan bu evlilik, dışarıdan bakıldığında şehrin en nüfuzlu, en dokunulmaz çiftinin doğuşuydu.
Lena artık o fırtınalı gecelerde kaçan, korkuyla titreşen öğretmen değildi. Malikânenin hanımefendisi, Damian’ın dünyasında kendi otoritesini kurmuş, soğukkanlılığıyla herkesin çekindiği bir kadındı.
Ancak o bir yılın sonunda, malikânenin görkemli koridorlarında belirmeye başlayan görünmez bir çatlak vardı.
Lena değişiyordu.
Son birkaç aydır ruhundaki o canlı, dik duruş yerini ağır, sinsi bir keder ve donuk bir uzaklaşmaya bırakmıştı. Geceleri aniden uykusundan sıçrayarak uyanıyor, yanındaki adama tek bir kelime etmeden pencerenin önüne geçip saatlerce karanlığı izliyordu.
Damian’ın dokunuşlarından, yakınlığından yavaş yavaş kaçmaya başlamıştı. Birlikte yedikleri akşam yemeklerinde çatalını bile oynatmadan dakikalarca tabağına bakıyor, gün geçtikçe gözlerinin altındaki morluklar derinleşip bedeni bir mum gibi eriyordu.
Damian, yeraltı dünyasındaki en karmaşık suikast planlarını, en sinsi ihanetleri saniyeler içinde çözen o keskin zekasıyla; kendi karısının gözlerinin önünde eriyip gittiğini fark etmekte geç kalmıştı. Dışarıdaki düşmanlarla savaşmaktan, krallığını korumaktan körleşmişti. Lena’nın içindeki o sessiz çöküşü, zihnini kemiren o amansız vicdan azabını görememişti.
Lena günün neredeyse her saatini malikânenin arka bahçesindeki o nemli, soğuk gölgelikte geçiriyordu.
Orada, devasa yüksek taş duvarların dibinde Damian’ın özel olarak yetiştirttiği nadir siyah güller vardı. Lena, üzerindeki ağır, koyu renk kazağa sarınmış halde saatlerce o taş bankta oturuyor; rüzgârın siyah gül yapraklarını sarsışını, üzerlerinde biriken su damlalarının toprağa düşüşünü izliyordu.
Bazen akşamüstleri, Damian çalışma odasının penceresinden baktığında onu orada buluyordu. Bazen de gecenin bir yarısı, Lena yatakta olmayınca aşağı iniyor, onu yine o siyah güllerin yanında, sanki bu dünyadan tamamen kopmuş bir ruh gibi otururken görüyordu.
Ve daha da garip olanı... Lena zaman zaman Damian’ın kütüphanedeki devasa masasının karşısındaki koltuğa oturuyor, uzun uzun adamın yüzüne bakıp boğuk, ruhsuz bir sesle sadece tek bir cümle kuruyordu:
“Hepsi senin yüzünden...”
Damian bu cümle karşısında hiçbir şey demiyordu. Yüzündeki o donuk, aşılmaz surları korumaya çalışıyor, kadehinden bir yudum alıp susuyordu. Fakat o buzul mavisi gözlerin arkasında devasa, yırtıcı bir endişe ve çözümsüzlük büyüyordu.
Karısına ne oluyordu? Harrison ölmüştü, Valerik yok edilmişti, babasının hesabı kapanmıştı... Neden şimdi, her şey kontrol altındayken bu kadın ellerinin arasından bir kum tanesi gibi kayıp gidiyordu?
Yine öyle bir kasvetli sonbahar günüydü.
Gökyüzü kurşun rengi bulutlarla kaplanmış, ormandan esen dondurucu bir rüzgâr malikânenin etrafında uğuldamaya başlamıştı.
Damian, üst kattaki çalışma odasından aşağı indi. Ağır adımlarla arka bahçeye açılan devasa cam kapıları geçti. Islak çakıl taşlarının üzerinde yürürken postalının çıkardığı tok sesler, bahçedeki sessizliği böldü.
Lena yine oradaydı.
Taş bankın üzerinde büzülmüş, dizlerini göğsüne doğru çekmiş halde duruyordu. Üzerindeki siyah kaban ıslanmıştı ama o farkında bile değildi. İnce parmaklarıyla siyah bir gülün dikenli dalını tutmuş, boş bakışlarla toprağa bakıyordu. Yüzü o kadar solgun, o kadar çökmüştü ki, sanki hafif bir rüzgâr esse savrulup gidecek gibiydi.
Damian kızın tepesinde durdu. Gölgesi Lena’nın üzerine düştü.
Buzul mavisi gözlerinde aylardır biriken o kontrol edemediği öfke, çaresizlik ve derin endişe tek bir noktada düğümlendi.
“Lena,” dedi Damian. Sesi alçak ama gecenin soğuğunu bile donduracak kadar sertti. “Neler oluyor? Neden böyle davranıyorsun?”
Lena hiç istifini bozmadı. Başını yavaşça kaldırdı. Kehribar gözlerindeki o eski, diri kıvılcımdan eser kalmamıştı. Gözleri boş, feri sönmüş birer kuyu gibiydi.
Yavaşça ayağa kalktı. Bacakları bir an titredi ama düşmedi. Damian’ın tam karşısında durdu. Yağmur damlaları solgun yüzünden aşağı süzülüyordu.
“Bazen düşünüyorum da...” dedi Lena, sesi rüzgârın uğultusunda kırılan, fısıltı gibi bir tonla çıkarak. “Sen olmasaydın... Ve o pislik herifler hiç olmasaydı... Çok daha güzel bir hayatım olabilirdi.”
Damian’ın zihninde bir şimşek çaktı.
Aylardır içindeki o bastırılmış, volkan gibi kaynayan sabır bir saniyede patladı. Yüzündeki donukluk yerini kontrol edilmesi imkânsız, yırtıcı ve tarif edilemez bir öfkeye bıraktı. Çene kasları öyle bir kasıldı ki kemiklerinin sesi duyulacak gibi oldu.
“Lena, ne saçmalıyorsun sen?!” diye gürledi Damian, adımıyla aralarındaki mesafeyi sıfırlayarak. “Ben sana gitmen için bir şans tanıdım! Yeni bir kimlik verdim, yeni bir hayat verdim! Ama sen kendin kalmayı seçtin!”
Damian elini hırsla uzattı. Sert, uzun parmaklarıyla Lena’nın narin çenesini sertçe kavradı. Tutuşu demir gibiydi ama canını yakmaktan çok, kızı o koptuğu dünyadan geri çekmek ister gibiydi. Yüzünü Lena’nın yüzüne öylesine yaklaştırdı ki, nefesleri birbirine çarptı.
Mavi gözlerinde fırtınalar kopuyordu.
“Benimle evlendin!” dedi Damian, kelimeleri kızın yüzüne birer tokat gibi çarparak.
“Benimle kalmayı seçtin Lena! O pasaportu kendi ellerinle yırttın! Ve şimdi karşıma geçmiş ‘her şey daha farklı olabilirdi’ diyorsun! Neyin peşindesin Lena?! Ne yapmaya çalışıyorsun sen?!”
Lena, çenesini kavrayan o devasa basınca rağmen gözlerini kaçırmadı. Ne irkildi ne de korkuyla geriledi. Karşısındaki adamın o ölümcül öfkesi, onun içindeki o derin, kuyu gibi boşluğa çarpıp etkisiz kalıyordu.
“Evet...” dedi Lena, çenesindeki elin baskısına rağmen pürüzsüz ama ruhsuz bir sesle. “Pasaportu yırttım. Çünkü babamın katilini vurmanın, seni seçmenin beni özgür kılacağını sandım. Ama yanılmışım Damian.”
Damian’ın parmakları kızın çenesinde hafifçe gevşedi ama yüzünü geri çekmedi.
“Neyden bahsediyorsun sen?”
Lena’nın gözlerinden tek bir damla yaş süzüldü ve Damian’ın başparmağının üzerine damladı. O sıcak damla, adamın tenini bir kor gibi yaktı.
“Vicdandan bahsediyorum,” dedi Lena fısıltıyla. “Ben bir adam vurdum Damian. Harrison Veyr’i kendi ellerimle öldürdüm.
"Ve o günden beri her gece gözlerimi kapattığımda o kan kokusunu alıyorum. "
"Her sabah uyandığımda ellerime bakıyorum ve ellerimdeki o hayali kanı yıkayamıyorum."
Damian durakladı. Yüzündeki o katı öfke yerini derin bir şaşkınlığa bıraktı.
“O adam bir canavardı Lena,” dedi Damian, sesini kontrol etmeye çalışarak. “O senin babanın katiliydi. Hak ettiği cezayı buldu.”
“Evet, canavardı!” diye bağırdı Lena aniden, ilk kez sesini yükselterek.
Ama ben canavar değildim Damian! Ben basit, antika dükkânında kitap okuyan bir öğretmendim! Sen beni bu dünyaya çektin!
"Beni kurtardın sandım ama sen beni kendin gibi bir katile dönüştürdün!”
Lena, Damian’ın çenesindeki elini hırsla itti. Bir adım geri çekildi. Yağmur altında tir tir titriyordu.
“Sana baktığımda ne görüyorum biliyor musun?” dedi Lena, parmağıyla Damian’ın göğsünü göstererek. “Sana baktığımda sadece seni görmüyorum artık. Sana baktığımda kaybettiğim masumiyetimi görüyorum. Dökülen kanları görüyorum. Babamın yalanlarını, Harrison’ın cesedini, o tünellerdeki kâbusları görüyorum. Seninle evlendim çünkü sana sığındım.
"Ama insan, kendi cehennemine sığınarak huzur bulamazmış.”
Damian olduğu yerde çakılı kaldı.
Hayatı boyunca silahların, kurşunların, suikastların ve en kanlı ihanetlerin karşısında dimdik duran o devasa adam; ilk kez tek bir kadının cümleleri karşısında yıkıldığını hissetti.
Lena’yı korumuştu. Onu güçlendirmişti. Onu kendi dünyasının kraliçesi yapmıştı. Ama anlayamadığı şey şuydu: "Lena o dünyaya ait olmak istememişti. Lena sadece hayatta kalmak istemişti. Ve hayatta kalmak için ödediği bedel, kendi ruhunu öldürmek olmuştu."
“Sen...” dedi Damian, sesi ilk kez bu kadar pürüzlü ve kırılarak çıkarak. “Benden nefret mi ediyorsun?”
Lena durdu. Siyah güllerin ortasında, yağmurun altında adama baktı.
Kehribar gözlerinde derin, kahredici bir şefkat ve aynı zamanda düzeltilemez bir acı belirdi.
“Senden nefret edebilseydim bu kadar acı çekmezdim Damian,” dedi Lena, sesi rüzgârda eriyip giderek. “Ben senden nefret etmiyorum. Ben seni seviyorum. Ve seni bu kadar severken kendi ruhumun yok oluşunu izlemek... İşte beni eriten şey bu.”
Lena arkasını döndü. Islak kabanını etrafına daha sıkı sararak, yavaş ve güçsüz adımlarla malikâneye doğru yürümeye başladı.
Damian arka bahçenin ortasında, siyah güllerin ve yağmurun altında tek başına kaldı.
Gözleri, karısının uzaklaşan siluetindeydi.
Elini kaldırdı, Lena’nın gözyaşının damladığı başparmağına baktı. O sıcaklık çoktan soğumuştu ama geride bıraktığı acı, Damian Veyr’in kalbine saplanan en ölümcül kurşundan daha derindi.
Şehrin en güçlü adamı, ilk kez tamamen çaresizdi. Çünkü karşısındaki düşman vurabileceği bir adam değil, karısının içindeki o sessiz, amansız vicdandı.
Bölüm etkileşimi
