8. bölüm / 35
KARA GÜLFIRTINANIN KALBİNDE
Bölümler 35Şu an: FIRTINANIN KALBİNDE
- 1 GECEYE DÜŞEN KAN839 kelime
- 2 SIYAH SINIRLAR1.276 kelime
- 3 KİLİTLİ KAPILAR AÇIK YARALAR950 kelime
- 4 KÜLLERİN ALTINDAKİ SIR2.652 kelime
- 5 KURŞUN YÜKÜ VE SOĞUK SAVAŞ1.443 kelime
- 6 TÜNELLERİN FISILTISI1.008 kelime
- 7 BİZİM YALANLARIMIZ BİZİM GERCEKLERİMİZ1.355 kelime
- 8 FIRTINANIN KALBİNDE1.278 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 GECE VE GERÇEK979 kelime
- 10 KANLI SOFRA VE SESSİZ MÜHÜR1.713 kelime
- 11 KANIN SESSİZLİĞİ VE BEYAZ SAYFA1.046 kelime
- 12 AŞKIN VE GÜCÜN MÜHÜRÜ1.074 kelime
- 13 SİYAH GÜLLERİN GÖLGESİNDEKİ VİCDAN1.237 kelime
- 14 SESSİZ VEDA VE YEMİN767 kelime
- 15 YABANCI SOKAKLAR VE BEKLEYEN GÖLGE1.269 kelime
- 16 ZİNCİRİN KOPAN HALKASI VE KANLI BİLMECE866 kelime
- 17 ZEHİRLİ ANLAŞMA1.082 kelime
- 18 MASKELER VE DİKENLİ TAHT1.156 kelime
- 19 YIKIMIN VE SESSİZLİĞİN ÖFKESİ738 kelime
- 20 ZEHİR VE KANLI YEMİN632 kelime
- 21 MERHAMET VE KANLI KABULLENİŞ1.461 kelime
- 22 KANLI MİRASA VEDA VE KULLARIN ZAFERİ718 kelime
- 23 SİYAH YALAN979 kelime
- 24 YALANLARIN GÖLGESİNDE İKİ ÖLÜ RUH789 kelime
- 25 GECEYİ YIKAN FISILTI1.255 kelime
- 26 HASRET VE SON SIĞINAK930 kelime
- 27 KANLI ZİRVE1.060 kelime
- 28 KANDAKİ ZEHİR VE SÖZÜ VERİLEN HAYAT1.203 kelime
- 29 29.BÖLÜM1.278 kelime
- 30 IŞIKLARIN ARTIŞI VE GÖLGEDEKİ VELİAHT769 kelime
- 31 MASKELERİN ARKASINDAKİ GÖLGE1.310 kelime
- 32 YILANIN ZEHİRİ VE İÇERİDEN GELEN DARBE1.066 kelime
- 33 ZİNDANA DÖNEN SARAY VE ZİNCİRLENEN DEV901 kelime
- 34 ZİNDANDA BİR AİLE VE ŞAFAK ÖNCESİ SESSİZLİK740 kelime
- 35 BİR MELEĞİN DÜŞÜŞÜ1.881 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
8. BÖLÜM
FIRTINANIN KALBİNDE
Gece, liman bölgesinin üzerine kurşun gibi ağır bir karanlıkla çökmüştü.
Paslı vinçlerin gölgeleri, terkedilmiş hangarların ve çökmüş çatıların üzerine devasa yaratıklar gibi uzanıyordu. Açık denizden esen sert, tuzlu rüzgâr, kırık camların arasından geçerken uğultulu bir ıslık çıkarıyor; eski sac levhaların gıcırtısı gecenin sessizliğini bölüyordu.
Damian Veyr, hangar alanına hakim yüksek bir konteynerin gölgesinde duruyordu.
Üzerindeki siyah kabanının yakaları kalkıktı. Elinde tuttuğu dürbünlü tüfeğin mat siyah namlusu, yağmurun ıslattığı metalin üzerinde soğuk bir parıltı saçıyordu.
Bakışları, yaklaşık yüz metre ötedeki devasa 4 Nolu Hangar’ın aralık kapısındaydı.
Lena hemen yanı başındaydı.
Üzerindeki siyah deri ceket ve botlarla karanlığa karışmıştı. Göğsü hızla kalkıp iniyor, nefesi gecenin soğuk havasında buğulanıyordu. Elinde Damian’ın araçta ona verdiği ve şarjörünü nasıl değiştireceğini dakikalarca soğukkanlılıkla anlattığı mat siyah, küçük bir tabanca vardı. Silah elinde yabancı ve ağır duruyordu ama Lena onu bir an bile bırakmıyordu.
“Sofia içeride mi?” diye fısıldadı Lena, sesi rüzgârın uğultusunda güçlükle duyuluyordu.
Damian tüfeğin dürbününden gözünü ayırmadan yanıtladı:
“Hangarın ortasındaki sandalyeye bağlı. Başında iki nöbetçi var. Valerik ise üst kattaki camlı ofis bölmesinde.”
Lena yumruklarını sıktı. “Ona dokunmalarına izin veremem. Sofia benim yüzümden bu cehennemin içinde.”
Damian yavaşça başını çevirdi. Buzul mavisi gözleri karanlıkta bir yırtıcınınki gibi parlıyordu.
“Bana bak, Lena,” dedi. Sesi o kadar alçak ve sakindi ki, birazdan kopacak olan fırtınayla tamamen zıttı.
“İçeri girdiğimiz an duygularını geride bırakacaksın. Valerik senin paniklemeni, hata yapmanı istiyor. Sofia’yı kurtarmak istiyorsan sadece dediklerimi yapacaksın. Anladın mı?”
Lena gözlerini Damian’ın gözlerine dikti. Korku ve kararlılık içinde birbirine karışmıştı.
“Anladım,” dedi net bir sesle.
Damian cebinden çıkardığı şifreli telsizin düğmesine bastı.
Telsizden pürüzsüz iki cızırtı yükseldi: “Doğu kanadı temiz, efendim.”
— “Batı çıkışı tutuldu.”
“Baskın emrimi bekleyin,” dedi Damian. Telsizi cebine koyup tüfeğini sırtına astı. Belinden uzun, susturuculu tabancasını çekti.
“Gidiyoruz.”
Hangarın yan kapısındaki paslı kilit, Damian’ın bıçağının ucuyla tek bir hamlede sessizce açıldı.
İçerisi, yüksek tavanlı, tozlu ve yağ kokan devasa bir boşluktan ibaretti. Eski konteynerler ve istiflenmiş ahşap paletler devasa labirentler oluşturuyordu. Hangarın tam ortasında, tek bir sarı ampulün altında ahşap bir sandalyeye bağlanmış genç bir kadın duruyordu.
Sofia.
Sağ yanağı kızarmış, saçları dağılmıştı. Ağzı siyah bir bantla kapatılmıştı. Korkudan tir tir titriyor, gözlerinden akan yaşlar yüzünü ıslatıyordu. Sandalyenin iki yanında elli iki kalibre silahlarıyla duran iki adam, elma soyup gülüşerek konuşuyorlardı.
Üst kattaki paslı demir köprüde ve camlı kontrol odasında ise Valerik Markov duruyordu.
Valerik, elli yaşlarında, kirli sakallı, sol gözünün üzerinden çenesine kadar inen derin bir bıçak izi olan cüsseli bir adamdı. Elindeki deri eldivenli parmaklarıyla köprünün demir parmaklıklarına vuruyor, sabırsızlıkla kapıya bakıyordu.
“Veyr!” diye gürledi Valerik, sesi hangar boşluğunda gürleyerek yankılandı. “Zamanın doluyor! Eğer o kızı ve babanın o lanet arşivini beş dakika içinde buraya getirmezsen, bu tatlı öğretmenin boğazını kendi ellerimle keserim!”
Karanlığın içinden hiçbir cevap gelmedi.
Valerik küfür ederek adamlardan birine işaret etti.
“Gidin bakın şunlara! Sokakta nöbet tutanlar neden telsize cevap vermiyor?!”
Adam kontrol odasının kapısından çıkıp demir merdivenlerden inmeye başladığı an, karanlık bir gölge paletlerin arkasından süzüldü.
Susturuculu iki el ateş sesi.
Merdivendeki adam ne olduğunu anlamadan göğsünü kavrayarak demir basamaklardan aşağı yuvarlandı. Cesedin yere çakılma sesi hangarda yankılandı.
“Saldırı!” diye bağırdı Valerik. “Tüm adamlar ateşe geçin!”
Saniyeler içinde hangar bir cehenneme döndü.
Valerik’in adamları karanlığa doğru rastgele ateş açmaya başladı. Otomatik silahların kovanları beton zemine dolu gibi yağarken, hangardaki sarı ampuller tek tek patladı. İçerisi tamamen zifiri karanlığa ve namlulardan çıkan alev patlamalarına büründü.
Damian, gölgelerin arasında bir hayalet gibi hareket ediyordu. Her silah patlamasında başka bir noktada beliriyor, Valerik’in adamlarını tek tek ve acımasızca etkisiz hale getiriyordu.
Bağırmıyor, tereddüt etmiyordu; sadece öldürüyordu.
Lena ise Damian’ın talimatıyla Sofia’nın bulunduğu alanın hemen arkasındaki devasa ahşap paletlerin arkasında pusuya yatmıştı.
Kalbi göğüs kafesini delercesine çarpıyordu. Kurşunlar başının üzerindeki ahşapları parçalıyor, kıymıklar yüzüne sıçrıyordu. Ama gözlerini Sofia’dan ayırmıyordu.
Sofia’nın başındaki son nöbetçi, panik içinde etrafına bakınırken silahını Sofia’nın şakaklarına dayadı.
“Açığa çık Veyr! Yoksa kadının beynini dağıtırım!” diye bağırdı adam, sesi korkudan kırılan bir çığlık gibi çıkarak.
Lena daha fazla düşünmedi.
Mantığı, korkusu, babasının mektubu, Damian’ın soğuk uyarıları... Her şey o saniyede silindi.
Lena pusuya yattığı paletin arkasından fırladı. Elindeki tabancayı iki eliyle birden kavradı. Damian’ın araçta öğrettiği gibi nişan aldı.
Geri tepmeyle Lena’nın kolları yukarı sıçradı.
Ateşlenen kurşun adamın omuzunu parçaladı. Adam acı dolu bir çığlıkla geriye doğru sendeleyip silahını elinden düşürdü.
Lena tereddüt etmedi. Adamın üzerine koştu, yerdeki ağır demir boruyu kavrayıp bütün gücüyle adamın kafasına vurdu. Adam yere kapaklanırken, Lena belindeki küçük bıçağı çıkarıp Sofia’nın ellerini bağlayan kalın halatları kesti.
“Lena?!” dedi Sofia ağzındaki bandı sökerek, sesi dehşet ve şaşkınlıkla titriyordu. “Sen... Sen ne yapıyorsun burada? Kim bu adamlar?!”
“Konuşma, koş!” dedi Lena, Sofia’nın kolundan tutup hangar çıkışına doğru sürükleyerek. “Arka kapıdan çık, orada siyah bir araç bekliyor, bin ve sakın arkana bakma!”
Sofia ağlayarak koşmaya başlarken, hangar alanında ani bir sessizlik oldu.
Sadece havalandırma fanlarının gıcırtısı ve şömineden çıkan duman gibi yükselen barut kokusu vardı.
Lena arkasını döndüğünde, hangar alanındaki tüm adamlardan geriye sadece kanlı cesetlerin kaldığını gördü.
Ve hangarın tam ortasında, demir merdivenlerin dibinde iki adam karşı karşıya duruyordu.
Damian Veyr ve Valerik Markov.
Valerik’in yüzü kan içindeydi. Sağ elinde ağır bir revolver tutuyordu. Damian ise üstü başı toza ve baruta bulanmış halde, tek bir çizik bile almadan dimdik duruyordu. Elindeki tabancanın namlusundan hafif bir duman yükseliyordu.
“En başından beri o kızı sadece arşivi almak için kullandın, değil mi Damian?” diye hırladı Valerik, soluk soluğa kıkırdayarak.
“Babası gibi bir hainin kızını koruduğuna gerçekten inanmıyorum.”
Damian bir adım öne attı. Sesi bir mezar kadar sessiz ve soğuktu.
“Ben kimseyi korumam Valerik."
Valerik gözleri kararmış bir halde revolverini Damian’a doğru kaldırdı.
Ancak Damian daha hızlıydı.
Tek bir el ateş.
Valerik’in elindeki silah yere düştü. İkinci kurşun Valerik’in diz kapağını parçaladı. Siyah Nehir’in lideri acı içinde beton zemine diz çöktü.
Damian yavaş adımlarla adama yaklaştı. Solahı ayağıyla uzağa fırlattı. Ağır postalını Valerik’in yaralı omuzuna bastırarak adamı sırtüstü yere yapıştırdı.
“10 yıl önce o limanda ağabeyimin ölüm emrini verdin,” dedi Damian, ses tonunu tek bir milim bile yükseltmeden. “Ve Julian Arven’i zehirleyerek o sırrı gömdüğünü sandın.”
Valerik kan tükürdü. “Arven... O şerefsiz beni kandırdı... Arşivin şifresini kızına verdi...”
Damian gözlerini kısarak başını kaldırdı. Hangarın köşesinde duran, elinde hâlâ dumanı tüten silahla kendisine bakan Lena’ya baktı.
Lena’nın kehribar gözlerinde katıksız bir dehşet ve acı bir kabulleniş vardı. Karşısındaki adamın az önce arkadaşını ve kendisini kurtardığını biliyordu; ama aynı zamanda o adamın ne kadar ölümcül bir infazcı olduğunu kendi gözleriyle izliyordu.
Damian tekrar Valerik’e döndü.
“Julian Arven cezasını ödedi,” dedi Damian. “Şimdi sıra sende.”
Son el ateş sesi hangarda yankılandı ve bitti.
Siyah Nehir İmparatorluğu o gece, o karanlık hangarda yok edilmişti.
Yağmur dışarıda şiddetini artırmıştı.
Damian hangardan dışarı çıktığında, Lena kapının yanında duran eski bir konteynerin dibine çökmüş, ellerine bakıyordu. Elleri barut karası içindeydi ve şiddetle titriyordu. Hayatında ilk kez bir insana silah çekmişti.
Damian kazağının cebinden temiz bir mendil çıkardı. Eğilip Lena’nın önünde diz çöktü.
Hiçbir şey söylemeden kızın titreyen ellerini kavradı ve parmaklarındaki barut lekelerini yavaşça, narin bir dokunuşla silmeye başladı.
Bu sert, acımasız adama ait olamayacak kadar yumuşak bir dokunuştu.
Lena başını kaldırıp Damian’ın buzul mavisi gözlerine baktı.
“Onu öldürdün,” dedi Lena, sesi fısıltı gibi çıkarak.
“O bir tehditti,” dedi Damian, kızın elini silmeye devam ederek. “Artık kimse sana ya da arkadaşına dokunamaz.”
“Peki ya sen?” diye sordu Lena, gözlerinden süzülen tek damla yaşı tutamayarak. “Sen bana dokunacak mısın Damian? Babamın hesabını benden kesecek misin?”
Damian’ın parmakları Lena’nın bileğinde durdu.
Buz mavisi gözlerinde derin, çözülmesi imkânsız bir gölge belirdi. Yavaşça eğildi. Dudakları Lena’nın kulağına o kadar yaklaştı ki, nefesi kızın ıslak tenini yaktı.
“Seni bu dünyadan silebilecek tek kişinin ben olduğumu söylemiştim, Lena,” dedi Damian, sesi alçak ve pürüzsüz bir fısıltı halini alarak. “Ama sen dün gece ve bu gece bana bir şey kanıtladın.”
Lena yutkundu. “Ne kanıtladım?”
Damian başını geri çekip kızın kehribar gözlerinin içine baktı.
“Benim dünyama ait olduğunu.”
Bölüm etkileşimi
