KARA GÜL kitap kapağı

4. bölüm / 35

KARA GÜL

KÜLLERİN ALTINDAKİ SIR

Vaveyla Yazarı: 𝑹𝒆𝒊𝒂𝒏𝒂 ⭐

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 35Şu an: KÜLLERİN ALTINDAKİ SIR
  1. 1 GECEYE DÜŞEN KAN839 kelime
  2. 2 SIYAH SINIRLAR1.276 kelime
  3. 3 KİLİTLİ KAPILAR AÇIK YARALAR950 kelime
  4. 4 KÜLLERİN ALTINDAKİ SIR2.652 kelime · Okuduğun bölüm
  5. 5 KURŞUN YÜKÜ VE SOĞUK SAVAŞ1.443 kelime
  6. 6 TÜNELLERİN FISILTISI1.008 kelime
  7. 7 BİZİM YALANLARIMIZ BİZİM GERCEKLERİMİZ1.355 kelime
  8. 8 FIRTINANIN KALBİNDE1.278 kelime
  9. 9 GECE VE GERÇEK979 kelime
  10. 10 KANLI SOFRA VE SESSİZ MÜHÜR1.713 kelime
  11. 11 KANIN SESSİZLİĞİ VE BEYAZ SAYFA1.046 kelime
  12. 12 AŞKIN VE GÜCÜN MÜHÜRÜ1.074 kelime
  13. 13 SİYAH GÜLLERİN GÖLGESİNDEKİ VİCDAN1.237 kelime
  14. 14 SESSİZ VEDA VE YEMİN767 kelime
  15. 15 YABANCI SOKAKLAR VE BEKLEYEN GÖLGE1.269 kelime
  16. 16 ZİNCİRİN KOPAN HALKASI VE KANLI BİLMECE866 kelime
  17. 17 ZEHİRLİ ANLAŞMA1.082 kelime
  18. 18 MASKELER VE DİKENLİ TAHT1.156 kelime
  19. 19 YIKIMIN VE SESSİZLİĞİN ÖFKESİ738 kelime
  20. 20 ZEHİR VE KANLI YEMİN632 kelime
  21. 21 MERHAMET VE KANLI KABULLENİŞ1.461 kelime
  22. 22 KANLI MİRASA VEDA VE KULLARIN ZAFERİ718 kelime
  23. 23 SİYAH YALAN979 kelime
  24. 24 YALANLARIN GÖLGESİNDE İKİ ÖLÜ RUH789 kelime
  25. 25 GECEYİ YIKAN FISILTI1.255 kelime
  26. 26 HASRET VE SON SIĞINAK930 kelime
  27. 27 KANLI ZİRVE1.060 kelime
  28. 28 KANDAKİ ZEHİR VE SÖZÜ VERİLEN HAYAT1.203 kelime
  29. 29 29.BÖLÜM1.278 kelime
  30. 30 IŞIKLARIN ARTIŞI VE GÖLGEDEKİ VELİAHT769 kelime
  31. 31 MASKELERİN ARKASINDAKİ GÖLGE1.310 kelime
  32. 32 YILANIN ZEHİRİ VE İÇERİDEN GELEN DARBE1.066 kelime
  33. 33 ZİNDANA DÖNEN SARAY VE ZİNCİRLENEN DEV901 kelime
  34. 34 ZİNDANDA BİR AİLE VE ŞAFAK ÖNCESİ SESSİZLİK740 kelime
  35. 35 BİR MELEĞİN DÜŞÜŞÜ1.881 kelime

4. BÖLÜM

KÜLLERİN ALTINDAKİ SIR

Sabah, şehrin gri ufkuna bir zehir gibi yayılan hasta, sönük bir ışıkla uyandı.
Gecenin karanlığı tamamen çekilmemişti; gökyüzü, ağır ve basık bulutların altında kasvetli bir kefen gibi duruyordu. Gece boyunca aralıksız yağan yağmur nihayet dinmişti ancak malikânenin etrafını saran geniş taş yollar hâlâ simsiyah ve ıslaktı. Bahçedeki nadir siyah güllerin kırılgan yapraklarında biriken iri su damlaları, rüzgârın belli belirsiz her esintisinde toprağa düşüyor, sabahın tekinsiz sessizliğinde adeta kurgulanmış bir saatin tıkırtıları gibi cılız sesler çıkarıyordu.

Lena bütün gece gözünü bile kırpmamıştı.

Geniş yatağın kenarında oturmuş, saatler boyunca ahşap parkelerdeki tek bir noktaya odaklanmıştı. Zihni durmaksızın dönen çarkların altında eziliyordu. Gözlerini kapattığı her an, Damian’ın o soğuk, mesafeli ve pürüzsüz sesi zihninde yeniden çınlıyordu:

Baban öldürüldü.

Lena babasının ölümünü düşündüğünde her zaman aynı donuk görüntüyü hatırlardı: Hastane odasının steril, göz alan beyaz duvarları; yatağın başında monoton bir ritimle öten monitör; serum askısının soğuk metal parıltısı ve doktorun yüzündeki o ölçülü, profesyonel, alışılmış ifade...

Kalp krizi.

Yıllardır bütün hayatını, geçmişini ve yasını bu kelimeler üzerine inşa etmişti. Babası hastalanmıştı, kalbi yenik düşmüştü ve ölmüştü. Acı vericiydi, derin bir kederdi ama neticede basitti. En azından Lena bugüne kadar böyle olduğunu sanmıştı.

Şimdi ise bir yabancı üstelik hayatında gördüğü en karanlık, en tehlikeli adam karşısına geçmiş, babasının eceliyle ölmediğini, katledildiğini söylüyordu.

Üstelik bunu söylerken gözlerinde en ufak bir tereddüt, tek bir şüphe kırıntısı bile yoktu.

Lena ellerini titreyen saçlarının arasından geçirdi, parmaklarını kafa derisine bastırdı. Başının içinde katlanılmaz bir uğultu, zonklayan bir ağrı vardı. Bir tarafı Damian’ın söylediklerini tamamen reddetmek, adama bir yalancı muamelesi yapmak istiyordu.

Ama diğer tarafı... Mantığının bastırılamaz o karanlık tarafı, geçmişin tozlu raflarındaki parçaları birleştirmeye başlamıştı bile.

Babası son zamanlarda gerçekten neden bu kadar huzursuzdu?

Neden gecenin bir yarısı aniden sıçrayarak uyanıyor, dükkânın ağır kepenklerini herkesten önce kapatıyordu? Neden telefonuna gelen bazı gizli aramalarda rengi atıyor, Lena’dan kaçarak arka odaya kilitleniyordu? Neden çocukluğunda ne zaman babasının çalışma odasına girse, belli çekmeceleri hep kilitli bulurdu?

Ve en önemlisi... Ölümünden sadece birkaç gün önce, akşam yemeği masasında otururken Lena’ya neden o kadar uzun, o kadar derin ve çaresizce bakmıştı?

Lena o bakışı şimdi, bu soğuk odada yeniden hatırlıyordu. Julian Arven’ın gözlerinde o gün çözemediği garip, yakıcı bir şey vardı.

Korku. Ve belki de geri dönüşü olmayan bir vedalaşma.

O zamanlar bunu gençliğin verdiği saflıkla anlayamamıştı. Şimdi ise geçmişte önemsiz saydığı her kırıntı, her küçük ayrıntı zihninde devasa bir felaketin habercisi olarak yeniden şekilleniyordu.

Lena yavaşça ayağa kalktı. Bacakları bir an için onu taşımakta zorlandı. Ağır adımlarla yüksek pencereye doğru yürüdü. Kalın, kadife perdeyi hafifçe araladığında malikânenin geniş ve ürpertici bahçesi gözlerinin önüne serildi. Uzakta, devasa siyah demir kapılar görünüyordu. Kapının iki yanında duran uzun boylu güvenlik görevlileri, elleri arkalarında, büst gibi hareketsizce bekliyorlardı.

Bu evden kaçmak kolay değildi. Belki de tamamen imkânsızdı.

Ama Lena’nın içini kavuran asıl korku, bu görkemli hapishanede kilitli kalmak değildi. Asıl korktuğu şey; bu kapılardan dışarı çıktığında nasıl bir dünyayla, nasıl bir gerçekle karşılaşacağını artık hiç bilmiyor oluşuydu.

Damian’ın söylediği doğruysa... Babası gerçekten öldürülmüşse... Onu katleden adamlar hâlâ dışarıdaydı. Ve şimdi Lena’yı da o kanlı sırrın ayrılmaz bir parçası olarak görüyor olmalıydılar.

Kapının hafifçe, ritmik bir şekilde çalınması Lena’yı düşüncelerinden çekip çıkardı. Arka tarafa döndü, sesini toparlamaya çalışarak sordu:

“Kim?”
“Viktor.”

Lena birkaç saniye duraksadıktan sonra kapıya doğru yürüyüp kilidi açtı.

Viktor her zamanki gibi kusursuz ve heybetli görünüyordu. Üzerindeki siyah takım elbisede tek bir kırışıklık bile yoktu; yüzündeki ciddi, askeri ifade sabahın bu erken saatinde dahi milim şaşmamıştı. Elinde Lena için özel olarak hazırlanmış gümüş bir kahvaltı tepsisi tutuyordu.

“Damian aşağıda,” dedi pürüzsüz bir tonla.

Lena’nın bakışları istemsizce adamın arkasındaki sessiz, uzun koridora kaydı.

“Yola çıkıyor muyuz?”

Viktor başını hafifçe salladı. “Bir saat içinde.”

Lena tepsideki buharı tüten siyah kahveye ve dokunulmamış kruvasanlara baktı. Midesi darmadağındı, tek bir lokma bile yiyecek hali yoktu. Ama aynı zamanda içindeki o boşluğun açlıktan mı yoksa korkudan mı kaynaklandığını ayırt edemiyordu. Tepsiyi teslim alıp yatağın üzerindeki komidine bıraktı.

“Damian neden beni de götürüyor?” diye sordu direkt olarak Viktor’un gözlerinin içine bakarak. “Dükkânı tek başına da aratabilirdi.”

Viktor birkaç saniye sessiz kaldı. Gri gözlerinde beliren gölgeyi gizlemeye çalıştı.

“Çünkü babanızın bıraktığı o şeyi bulabilecek tek kişi sizsiniz. Damian mekânı bulabilir ama anahtarı bulamaz.”

Lena’nın kaşları çatıldı. “Bunu nereden biliyor? Benim bilmediğim bir şeyi babam hakkında nasıl bu kadar emin konuşabiliyor?”

Viktor’un yüzünde en ufak bir mimik bile oluşmadı. “Damian bilmesi gereken şeyleri öğrenir, Bayan Arven. Yöntemleri sorgulanmaz.”

Bu kaçamak cevap Lena’nın hiç hoşuna gitmemişti. Viktor tam arkasını dönüp gitmek üzereyken Lena bir adım öne çıkarak onu durdurdu.

“Bir şey daha soracağım.”
Viktor durdu, ama arkasını dönmedi. “Buyurun.”

“Bay Veyr.”

Adamın geniş omuzları çok hafif ama belirgin bir şekilde gerildi. Lena bu ufacık refleksi kaçırmadı.

“Kimdi o?” diye bastırdı Lena.

Viktor yavaşça döndü. Bakışları bu kez daha ağırdı. “Damian’ın ağabeyi.”

“Nasıl öldü?”

Viktor’un bakışları Lena’nın yüzünde uzun uzun dolaştı. Sesi her zamankinden daha derin çıktı: “Bunu Damian’ın kendisinden öğrenmeniz çok daha doğru olur.

Başka tek bir kelime dahi etmeden koridorda ilerleyip gözden kayboldu.

Lena kapıyı kapatıp sırtını ahşaba yasladığında uzun süre yerinden kıpırdayamadı. İlk defa sert ve duygusuz bir adamın, sırf bir isim duydu diye bu kadar tetikte davrandığına şahit oluyordu. Demek ki Damian Veyr’in o buzdan maskesinin arkasında, anlatılmamış, gömülmüş kanlı bir geçmiş vardı. Ve belki de Julian Arven’ın sakladığı sır, sadece ödenmemiş borçlar ya da tarihi antika kaçakçılığıyla ilgili değildi.

Bir saat sonra Lena malikânenin devasa giriş salonuna indiğinde Damian çoktan hazırlanmıştı.

Girişteki yüksek kemerli kapının önünde çalışan motorlarıyla üç siyah araç bekliyordu. Araçların çevresinde takım elbiseli, silahlı birkaç adam sessizce nöbet tutuyordu. Hepsinin yüzünde aynı profesyonel, soğuk ifade vardı. Kimse gereksiz tek bir kelime etmiyor, yüksek sesle talimat vermiyordu. Tam bir askeri disiplin hâkimdi.

Lena merdivenlerin mermer basamaklarından inerken Damian başını kaldırdı. Bakışları anında kızın üzerine kilitlendi.

Üzerinde hatları keskin, koyu renk pahalı bir takım elbise vardı. Siyah gömleğinin üst düğmesi açıktı ve uzun, ağır kabanı omuzlarına kusursuzca oturmuştu.
Lena onun gözlerinin içine baktığında dünü, o felaket geceyi tekrar yaşadı: Kan kokusu, dinmeyen yağmur, karanlığı yaran silah sesleri ve çamura serilmiş cesetler... Damian ise bütün bu katliam sanki hiç yaşanmamış, eline hiç kan bulaşmamış gibi ölümcül bir sakinlik içindeydi.

“Hazır mısın?” diye sordu Damian.
Lena merdivenin son basamağında durdu. “Hazırım.”

Damian birkaç saniye boyunca onu tepeden tırnağa süzdü. Sonra bakışları Lena’nın elmacık kemiğinin üzerindeki hafif morluğa ve solgun yüzüne kaydı.

“Başın hâlâ ağrıyor mu?”

Lena kısa bir şaşkınlık yaşadı. Bu adamın böylesine insani bir ayrıntıyı fark etmesini, üstelik sormasını hiç beklemiyordu. “Biraz.”

Damian başını hafifçe yanındaki Viktor’a çevirdi. “Doktoru arayın."

Lena anında araya girdi. “Gerek yok. İyiyim ben.”

Damian’ın bakışları ağır ağır tekrar kıza döndü. “Buna sen karar vermiyorsun.”

Lena’nın çenesi kenetlendi, gözlerindeki çaresizlik yerini öfkeye bıraktı.

“Hayatım ve bedenim hakkında kimlerin karar vereceğine pekala kendim karar verebilirim. Beni tutsağınmışım gibi yönetemezsin.”

Salona bir anlık ağır bir sessizlik çöktü. Viktor ve yakındaki korumalar bakışlarını usulca başka yöne çevirdiler; Damian Veyr’e bu tonda konuşmaya cesaret eden pek kimse olmuyordu.

Damian’ın yüzünde yine o çözülmesi imkânsız ifade belirdi. Ne kızgın görünüyordu ne de şaşırmış. Sanki Lena’nın bu dik duruşunu, bu başkaldırısını önceden tahmin etmiş ve kabullenmiş gibiydi.

“Arabaya bin,” dedi sadece, ses tonunu düşürerek.

Lena onun hemen yanından geçip kapıya yürürken tam hizasında durdu. “Bir şartım var.”

Damian tek kaşını hafifçe kaldırdı. “Dün gece de şart koşmuştun.”

“Bugün de koşuyorum. Ve yarın da koşacağım.” Lena’nın sesi artık dünkü gibi titremiyordu. “Babamın dükkânında ne bulursanız bulun, benden saklamayacaksınız. O kâğıtta, o kasada ne varsa ilk ben okuyacağım.”

Damian birkaç saniye boyunca kızın kararlı gözlerine baktı. “Bunun garantisini veremem. Bazen cehalet, bilmekten daha çok hayat kurtarır.”

“Öyleyse ben de o dükkândaki tek bir gizli bölmeyi bile size göstermem. Duvarları yıkıp arasanız da bulamazsınız.”

Damian’ın gözleri tehlikeli bir şekilde karardı. “Babanın bıraktığı şeyi bulup gerçeği öğrenmek istiyorsan bana yardım etmek zorundasın, Lena.”

“Ben de tam olarak bunu söylüyorum. Gerçeği birlikte öğreneceğiz. Yoksa ben hiç yokum.”

Lena cevabı beklemeden kapıyı açtı ve ortadaki siyah araca bindi. Damian birkaç saniye olduğu yerde durup kapının ardından baktıktan sonra, ağır adımlarla onun peşinden araca geçti ve yanındaki koltuğa oturdu. Kapılar kapandı. Konvoy hızla hareket etti.

Araçlar malikânenin yüksek demir kapılarından çıkıp eski şehir bölgesine doğru ilerlerken, Lena camdan dışarıyı izliyordu. Şehir yavaş yavaş uyanıyordu. İnsanlar şemsiyeleriyle otobüs duraklarında bekliyor, fırınların camları buğulanıyor, dükkân sahipleri kepenkleri kaldırıyordu. Her şey dışarıdan bakıldığında sıradan, sıkıcı ve güvenli görünüyordu.

Oysa Lena’nın hayatı birkaç saat içerisinde geri dönülemez şekilde mahvolmuştu.

Artık kendisini büyüten babasının gerçekte kim olduğunu bilmiyordu.
Kendisini öldürmek isteyen adamların kim olduğunu bilmiyordu.
Damian’ın onu neden böylesine hırsla koruduğunu bilmiyordu.
Ve bütün bunların arasında en korkutucu olanı... Babasının ölümünün gerçekten bir cinayet olup olmadığını hâlâ kesin olarak bilmiyordu.
Araç dar, parke taşlı eski şehir sokaklarına girdiğinde Damian cebinden çıkardığı şifreli telefonunu sessizce kontrol etti. Ekrana gelen kısa mesajı okudu:

“Dükkân gece boyunca izlenmiş. Markov’un adamlarından en az iki kişi bölgedeki çatı katında sabit duruyor. Sokak hareketli.”

Damian’ın gözleri mesajın üzerinde kilitli kaldı. Ardından ekranı karartıp telefonu cebine koydu.

Lena adamın kasılan çene kaslarından durumu fark etmişti. “Bir sorun mu var?”

“Hayır.”

“Yalan söylemekte hiç iyi değilsiniz.”

Damian başını ağır ağır ona çevirdi. “Bunu da nereden çıkardın?”

“Çünkü mesajı okuduğunuz an yüzünüzün ifadesi değişti. Bakışlarınız sertleşti.”

Damian’ın kaşlarından biri hafifçe yukarı kalktı. “Benim yüzüm değişmez, Lena.”

“Değişti. Kendinizi o kadar da iyi gizleyemiyorsunuz.”

Damian birkaç saniye boyunca genç kızın gözlerindeki cesareti inceledi. Sonunda derin bir nefes alarak tekrar camdan dışarı baktı. “Dükkânın hâlâ izleniyor olma ihtimali yüksek.”

“Büyük ihtimalle. Gece yarım bıraktıkları işi tamamlamak istiyorlar.”

Lena göğsünün daraldığını hissetti. Korkuyordu, evet ama bu kez o korkunun zihnini felç etmesine izin vermeyecekti.

“Öyleyse daha hızlı olmalıyız. Onlar içeri girmeden ne bulacaksak bulmalıyız.”

Damian ona garip bir takdirle baktı. “Panik yapmıyorsun.”

“Panik yapacak kadar lüks bir zamanım kalmadı çünkü.”

Damian’ın dudaklarının kenarında belli belirsiz, anlık bir kıvrılma oldu. Bu kez Lena bunun karanlık bir alay mı yoksa gerçek bir gülümseme mi olduğunu anlayamadı.

Antikacı dükkânının bulunduğu dar, tarihi sokağa girdiklerinde Lena’nın göğsü adeta bir cenderede sıkıştı.
Sokağın köşesindeki paslı demir tabela hâlâ sallanıyordu: Arven Antika.
Ama burası artık çocukluğunun geçtiği, ahşap ve eski kitap kokan o güvenli sığınak değildi.

Dükkânın ön vitrin camları tamamen kırılmış, kristal parçaları kaldırıma saçılmıştı. Kapının önündeki süslü ahşap tabela yere düşmüş, çamurlu yağmur suyunun içinde yarıya kadar batmıştı. Vitrinde duran onlarca yıllık pirinç saatler, el yapımı porselen bebekler ve nadir tablolar parçalanmış, ezilmişti.

Lena arabadan indiği an bacaklarındaki derman çekildi. Birkaç saniye boyunca durup yıkıma baktı. Burası onun için sadece bir iş yeri değildi.

Burası onun çocukluğuydu. Babasının güvenli kollarıydı. Vefat eden annesinden geriye kalan son hatıraların saklandığı yerdi. Yağmurlu günlerde sobaya odun atıp ilk kez kitap okumayı öğrendiği o sıcacık köşeydi. Babasıyla geceleri geç saatlere kadar oturup gramofondan eski taş plakları dinlediği o küçük, huzurlu arka odaydı.

Şimdi ise her şey ama her şey vahşice paramparça edilmişti.

Lena kırık cam parçalarının üzerine basarak kapıya doğru yürüdü. Elleri titriyordu. Ahşap kapının üzerindeki derin levye ve kurşun izlerini görünce nefesi tıkandı. Birileri buraya sadece yağma için girmemişti. İçeride ne aradıklarını tam olarak bilerek, nefretle saldırmışlardı.

Damian hemen arkasından dükkâna adım attı. Gözleri çevreyi bir avcı gibi tarıyordu. “Buraya bizden önce girilmiş. Ve oldukça aceleci davranmışlar.”

Lena cevap veremedi. Boğazındaki düğüm konuşmasına izin vermiyordu.

Bir zamanlar babasının titizlikle dizdiği yüksek ahşap raflar devrilmiş, paha biçilemez yazma eserler yerlere saçılıp ıslanmıştı. Duvarlardaki eski yağlı boya tablolar yırtılmış, arkalarındaki sıvalar bile gizli bir bölme arama hırsıyla balyozlarla kırılmıştı. Belli ki evi ve dükkânı altüst edenler aradıkları şeyi bulamamışlardı.

Damian içeri girip yerdeki döküntülerin arasında ilerledi. Lena da onu takip etti. Her adımında zihninde eski bir anı canlanıyordu:

Babası şu büyük meşe masada oturur, gözlüklerinin üzerinden ona gülümserdi... Eski faturaları ve müşteri defterlerini şu pirinç kulplu çekmecede tutardı... Mektuplarını her zaman şu küçük oymalı kutuda saklardı...

Lena yavaşça dükkânın en karanlık, en arka tarafına doğru yürüdü. Çocukluğunda girmesinin kesin bir dille yasaklandığı, ağır ahşap kapılı o küçük oda hâlâ ayaktaydı. Babası bu odaya ne zaman girse kapıyı arkasından kilitler, saatlerce dışarı çıkmazdı.

Lena kapının önünde durdu. Damian iki adım gerisinde, gölge gibi bekliyordu.

“Burası,” dedi Lena kısık bir sesle.

Damian başını kaldırdı. “Ne var bu odada?”

Lena titreyen elini soğuk kapı kolunun üzerine koydu. “Burası babamın özel çalışma odasıydı. İçeri kimseyi almazdı.”

Bir süre durup derin bir nefes aldı. Ardından kapıyı ittirdi.

İçerisi dükkânın ön tarafından çok daha karanlık ve basıktı. Pencerelerin kalın, siyah kadife perdeleri hâlâ sıkı sıkıya kapalıydı. Yılların tozu havada asılı kalmış, içeri sızan cılız ışıkta ince bir sis tabakası oluşturmuştu.
Lena yavaşça içeri girdi. Masanın arkasındaki deri koltuğun önünde durdu. Gözlerini kapattı. Babası burada saatlerce yalnız kalır, haritalar ve eski belgeler üzerinde çalışırdı. Bazen küçük Lena kapının anahtar deliğinden bakmaya çalışır, babası durumu fark edip kapıyı açtığında ona tatlı bir sertlikle takılırdı: “Seni gidi meraklı kız...”

Lena’nın dudakları titredi. Gözlerinden akmak üzere olan yaşı zorlukla tuttu. “Baba...”

Damian arka tarafta, kollarını göğsünde birleştirmiş, tek bir kelime etmeden genç kızı izliyordu.

Lena masanın üzerindeki boş çekmecelere baktı. Saldırganlar burayı da parçalamış, çekmeceleri yere fırlatmıştı. Lena eğilip çekmecelerin içini ve arkalarını kontrol etti. Hepsi boştu.

Ancak en alttaki çekmece yuvasını incelerken parmakları ahşabın iç kısmındaki gizli bir çentiğe takıldı.

Lena’nın kaşları çatıldı. Parmaklarını o ince çizginin üzerinde gezdirdi. Zihninin derinliklerinden bir ses, yıllar öncesinden gelen bir hatıra su yüzüne çıktı. Babası ona yıllar önce, sanki masalsı bir oyun anlatıyormuş gibi bir şey söylemişti:

“Unutma Lena... Bazı kapılar pirinç anahtarlarla değil, sadece doğru soruyla ve doğru dokunuşla açılır.”

Lena’nın kalbi göğüs kafesini delercesine çarpmaya başladı. Dizlerinin üzerine çöküp masanın altındaki gizli ahşap paneli inceledi. Ahşabın oymalı kenarlarını tek tek yokladı. En alt köşede, dışarıdan asla fark edilmeyecek kadar küçük bir ahşap çıkıntıya ulaştı.

Bütün gücüyle bastırdı.

İçeriden mekanik, ince bir ses geldi. Masanın yan tarafındaki ahşap kaplama panel usulca birkaç santimetre dışarı doğru kaydı.

Lena nefesini tuttu. Damian anında hareket edip kızın yanına çöktü.

Açılan gizli bölmenin içinde ne bir altın ne bir harita ne de para vardı. Bölmenin dibinde, hiç tozlanmamış, simsiyah, ağır bir mühürlü zarf duruyordu.

Lena titreyen elini uzatarak zarfı dikkatle çıkardı. Zarfın üzerinde, babasının o çok iyi bildiği, kavisli el yazısıyla tek bir kelime yazıyordu:

LENA

Genç kız ellerinin titremesine engel olamıyordu. Damian’ın keskin, buz mavisi bakışları anında zarfa kilitlendi.

“Bana ver,” dedi Damian, sesi bir emirden çok daha tekinsizdi.

Lena başını hızla iki yana salladı. “Hayır.”

“Lena, ne olduğunu bilmiyorsun. Ver onu bana.”

“Bu benim!” Lena zarfı göğsüne bastırıp geriye doğru çekildi. “Üzerinde benim adım yazıyor. Babam bunu bana bıraktı!”

Damian adamın gözlerinde ilk kez beliren o karanlık tereddütle birkaç saniye kıza baktı. Sonra geri çekilip ayağa kalktı. “Oku öyleyse.”

Lena zarfın üzerindeki kırmızı balmumu mührü tırnaklarıyla kazıyarak açtı. İçinden katlanmış, tek bir sayfa kalın saman kâğıdı çıktı. Babası kendi el yazısıyla yazmıştı. Lena ilk satırı okuduğu anda zihnindeki dünya başından aşağı yıkıldı:

“Sevgili Lena... Eğer bu mektubu okuyorsan, ben artık bu dünyada hayatta değilim demektir.”

Lena’nın nefesi tıkandı. Gözyaşları görüşünü bulandırdı ama okumaya devam etti:

“Sana hayatım boyunca huzurlu bir masal sunduğum ve kim olduğum hakkında yalan söylediğim için beni affet. Sana anlattığım o sıradan antıkacı adam ben değildim. Sana yaşattığım o basit hayat da bir illüzyondan ibaretti.”

Parmakları kâğıdı buruşturacak kadar şiddetle titriyordu. Sonraki cümle ise bir bıçak gibi göğsüne saplandı:

“Ve senden tek bir şey istiyorum kızım: Damian Veyr’den olabildiğince uzak dur ve ondan kork.”

Lena’nın bakışları kâğıttan yavaşça ayrıldı ve tepesinde dikilen adama kaydı.

Damian olduğu yerde buz gibi duruyordu. Yüzündeki ifade tamamen donmuştu. Ama o keskin gözleri mektuba, Lena’nın ellerine kilitlenmişti.

Lena yutkunarak gözlerini tekrar kâğıda çevirdi. Mektubun son, en ağır cümlesini okuduğunda kalbinin durduğunu sandı:

“Çünkü bir gün bu karanlıkta sana yardım edebilecek tek kişi o olacak... Fakat seni gözünü bile kırpmadan öldürebilecek tek kişi de yine odur.”

Odanın içinde ezici, felç edici bir sessizlik oluştu. Toz taneleri havada asılı kalmış gibiydi.

Lena kâğıdı tutan ellerini yavaşça aşağı indirdi. Bakışlarını Damian’a kaldırdı. Damian da hiçbir mimik göstermeden aşağıda, yerde oturan kıza bakıyordu.

İlk kez aralarındaki bu sessizlik, dükkânda patlayan kurşunlardan da, verilen sözel tehditlerden de çok daha ağırdı.

Lena’nın zihninde çıldırtıcı bir soru çarkı dönmeye başladı: Babası Damian’ı nereden tanıyordu? Ve daha da korkuncu... Julian Arven, kızının bir gün Damian Veyr’in ellerine, onun merhametine düşeceğini önceden nasıl bilebilirdi?

Tam o sırada, dükkânın dışındaki dar sokaktan tiz bir fren sesi yükseldi...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

301okunma 21beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.