4. bölüm · KAN YAZGISI (BERDEL)
4.Bölüm-Kına Gecesi
"Bu sabah da doğdu işte... ama içimde hiçbir şey yeşermiyor.
Gözlerimi açtım, sanki kendi hayatıma değil, başkasının yazdığı bir masala uyanmış gibiyim.
Ve o masalda ben... sadece susan, razı gelen bir karakterim artık."
Tavan aynıydı.
Odanın duvarları, halının deseni, pencerenin kenarındaki perde.
Her şey aynıydı.
Ama o aynı Heja değildi artık.
Kalkmak istemedi önce.
Yorganı üzerinden atmak, gözlerini aydınlığa teslim etmek...
Hepsi zor geldi.
Çünkü artık ne bir sabah heyecanı vardı içinde, ne de "bugün ne olacak" merakı.
Her şey belliydi.
Her şey kararlaştırılmıştı.
İçinden geçirdi:
"Bir adım daha atacağım... ama o adım bana ait olmayacak.
Bir 'evet' diyeceğim... ama ses benim sesim olmayacak.
Gülümseyeceğim... ama gözlerim ağlayacak."
Yavaşça doğruldu yatakta.
Pencereden içeri süzülen sabah ışığı, yüzüne çarptı.
Ne bir umut getirdi, ne de bir sıcaklık.
Sadece zaman hatırlattı kendini:
Gidiyor...
Ve o, her geçen dakikada kendinden biraz daha uzaklaşıyordu.
Birazdan, adım adım başka bir hayata yürümeye zorlanacaktı.
Annesinin içeriye girişiyle, duvarların ardındaki hareketlilik ona ulaştı.
"Heja, kalk kızım. Kınanı yakacağız bugün," dedi annesi.
Sesi neşeli olmaya çalışsa da, kelimelerin ucunda gizlenmiş bir sızı vardı.
Heja sessizce yatağından kalktı.
Pencereden dışarı baktı-avlu kalabalıktı.
Kadınlar renkli şallarla dolaşıyor, yerde kilimler seriliyor, kına tepsisi hazırlanıyordu.
Bir telaş vardı ama hepsi Heja'nın içinde bir boşluk gibi yankılanıyordu.
Giydirildi, saçları özenle örüldü.
Kına elbisesi sırtına giydirilirken, kendi bedenine yabancı hissetti.
Bugün onun gecesiydi, ama yüreği burada değildi.
Gece çöktüğünde, avluda türküler söylenmeye başlandı.
Heja yere serilen minderin üzerine oturdu.
Gözleri hâlâ yerdeydi.
Kadınlar, rengarenk kıyafetleriyle etrafında toplandı. Ellerinde mumlar, dillerinde eski bir ağıt vardı.
O an biri "Hinê bînin li teştê kin,
Hinê bînin li teştê kin... Şîr û şerbetê çêkin
Şîr û şerbetê çêkin" diye başlattı.
Rojda'nın o içli sesi, kadınların dilinde yankılanarak avluyu doldurdu.
Kızlar yavaş yavaş Heja'nın etrafında dönmeye başladı.
Her adımları, bir veda gibi...
Her bakışları, "keşke"lerin içinde hapsolmuştu.
Heja başını kaldırmadı.
Ama şarkı sanki yüreğinin tam ortasına saplandı.
İçindeki acı ağırlaştı, gözyaşları dudaklarına sessizce indi.
O an ne kimseye direnebildi, ne de gülümseyebildi.
Gözyaşlarıyla oturduğu yerde sarsılırken,tam o sırada, kalabalığın arasından biri sessizce ilerledi.
Üzerinde sade ama zarif bir elbise vardı; rengi geceyle bütünleşmişti ama gözleri ışıl ışıldı.
Uzun yolculuğun izlerini taşıyan yüzünde yorgun ama umutlu bir ifade vardı.
Gözleri dolu dolu Heja'ya bakıyordu.
Bu, Yalova'dan gelen bir dostuydu: Kübra.
Heja'nın dert ortağı, gülüşüyle içini ısıtan tek kişi...
Bir adım daha yaklaştı ve alçak ama net bir sesle söyledi:
"Gelin... avucunu açmıyor."
Heja, tanıdık sesi duyduğu anda başını hızla çevirdi.
Gözleri büyüdü, dudakları titredi.
"Kübra?" diye fısıldadı, gözyaşları bir anda yanaklarına süzüldü.
Hiç düşünmeden yerinden kalktı, kalabalığın ortasında Kübra'ya sarıldı.
İçini çekerek, hıçkırıkları bastırarak, tüm yükünü o an boşalttı sanki.
Kübra, onun sırtını sıvazladı.
"Buradayım. Yalnız değilsin," dedi kulağına.
O an, Heja'nın içindeki boşluk bir nebze doldu.
Sonra derin bir nefes aldı,Kübra'nın ellerini tuttu, ona minnetle baktı ve tekrar yerine oturdu.
Ama bu kez... az önceki kadar yalnız değildi.
Kına süren kadın yavaşça yaklaştı.
Heja'nın avuç içlerini açmasını bekledi.
Ama Heja açmadı.
Ellerini sımsıkı yumdu.
Kalabalık birden sessizliğe büründü.
Bu, açık bir direnişti.
Sessiz ama güçlü bir haykırıştı: "İstemiyorum."
Tam o anda, kalabalığın arasından Baran'ın annesi Saide Hanım çıktı.
Başındaki yazma ağır altınlarla doluydu, bakışlarında aşiretin onuru, yılların vakarı vardı.
Yavaşça Heja'nın önüne geldi.
"Avuç açılmıyorsa, ya gönül yoktur... ya da ağırlık eksiktir," dedi.
Belinden kadife kesesini çıkardı.
İçinden üç tam altın aldı.
Heja'nın sımsıkı kapalı avucunun üstüne koydu.
Sonra herkesin duyacağı kadar net ama yumuşak bir sesle ekledi:
"Bizim töremizde gelin altınla susar, avcunu onunla açar."
Heja'nın gözleri doldu.
Altının sıcaklığı avucuna değdiğinde, gözlerinden yaş süzüldü.
Avucunu ağır ağır açtı.
Tam o sırada, konağın bulunduğu sokağın başında bir gölge ağır ağır yürüyordu.
Yusuf'tu bu-Heja'nın amcasının oğlu, aynı avluda büyüdüğü, sessizce sevdiği, uğruna yıllarca içinde yangınlar taşıdığı Yusuf...
Ayakları titriyordu ama kalbi öfkeyle çarpıyordu.
"O kına onun ellerine değmeden... durduracağım bu saçmalığı," diye mırıldandı kendi kendine.
Sevdiğini, başkasına veremezdi.
Hele ki Baran'a.
Onu tanıyordu; Baran sahip olmak isterdi, sevmek değil.
Sokağın köşesinde iki adam karanlıkta belirdi.
Yusuf'u fark etmişlerdi.
Adamlar hemen içeriye, Baran'ın yanına koştu.
"Beyim... biri geliyor. Heja'nın amcasının oğluymuş, Yusuf. Telaşlı, sinirli... Kınayı basacak gibi."
Baran'ın gözleri bir anda değişti.
O ana kadar izlemekle yetinmişti.
Ama artık... bu onun gururuydu.
Onun kadınıydı.
Sessizce yerinden kalktı.
Avludaki sesler uzaklaştı kulağından...
Ağır adımlarla konağın dışına, sokağa yöneldi.
Tam sokağın başında Yusuf'la karşılaştı.
Yusuf, Baran'ı görünce durdu.
Gözleri öfkeyle yandı.
"Sevdiği biri varken onunla evlenmeye utanmıyor musun lan?!" diye bağırdı.
"Heja'yla biz birbirimizi seviyoruz. Sen ne bilirsin sevmeyi?"
Baran önce sustu.
Gözlerini Yusuf'un içine dikti.
Sonra, sesi buz gibi bir soğuklukla yankılandı:
"Bir daha... evleneceğim kadının adını ağzına alırsan... seni gebertirim lan."
Bir adım daha attı.
"O artık benim müstakbel karım."
Gözleri parladı.
"Yarın düğünümüz var. Eğer bir daha ondan bahsettiğini görürsem, seni bu sokağın ortasında öldürürüm. Kendi ellerimle. Kimse de karışmaz, bilirsin."
Yusuf'un kalbi yerinden çıkacak gibi oldu ama geri adım atmadı.
Baran bir yumruk savurdu.
Yusuf başını yana çevirdi ama kaçamadı.
Yere düştü.
Adamları hemen yaklaştı, Yusuf'u tutup sokağın dışına sürüklediler.
Baran bir an bile dönüp bakmadı.
Tekrar avluya girdiğinde, yüzünde en ufak bir duygu belirtisi yoktu.
Kadınların arasında sessizlik vardı, herkes fısıltılarla olan biteni anlamaya çalışıyordu.
Baran, ağır adımlarla Heja'nın yanına geldi.
Heja başını kaldırmadı, ama yaklaşan ayak seslerinden onun geldiğini anladı.
Baran, usulca onun yanına oturdu.
Heja'nın yanında... ama hâlâ çok uzağında.
Kadın kınayı aldı.
Bu kez Baran'ın parmağına sürdü.
Birbirlerine hiç bakmadılar.
Kına gecesinin sessizliğinde sadece yanan mumların çıtırtısı, ve göz göze gelmeyen iki yüreğin sessiz çarpıntısı duyuluyordu.
Ve kına yakıldığında, Heja'nın elleri kırmızıya bulandı.
Ama en çok yüreği kanadı o gece...
Kına bittikten sonra avlu yavaş yavaş sessizliğe büründü.
Kadınlar dağıldı, mumlar söndürüldü, şallar toplandı.
Renkler yerini gecenin yorgun karanlığına bıraktı.
Heja, annesi, yengesi ve dostu Kübra'yla birlikte salonda oturuyordu.
Hâlâ üzerindeydi o kırmızı kına elbisesi, ama içinde taşıdığı ağırlık daha keskindi şimdi.
Kübra onun yanındaydı; bu düşünce bile yüreğine bir parça serinlik serpiyordu.
Anne sessizce baktı kızına, sonra hem Heja'yı hem Kübra'yı tek tek öptü.
"Allah kalbinizi ferah etsin," dedi sadece, sesi titrek, gözleri doluydu.
Sonra yavaşça odasına çekildi.
Yenge hafifçe gülümsedi.
"Kızlar... benimki bekler beni. Malum, sabah erkenden kalkacağız. İyi geceler."
Onlara göz kırptı, sonra arkasını dönüp odasına gitti.
Heja, Kübra'ya döndü.
İkisi de uzun süre bir şey demedi.
Aralarında konuşmadan anlaştıkları o eski bağ yeniden canlandı.
Sonra Heja, gözlerini kaçırarak fısıldadı:
"Ne iyi ettin de geldin... Şu an yüzüm bir nebze de olsa gülüyorsa, senin sayendedir."
Kübra onun elini tuttu.
"Ben hep buradaydım, yine olurum," dedi.
Bir süre daha konuştular.
Eski anılar,gülüşler, kahkahalar...
Ama bu gece, hepsi daha sessizdi.
Gülüşlerin altından hep bir burukluk akıyordu.
Gece iyice ilerleyince Heja yerinden kalktı.
"Haydi gel, seni misafir odasına yerleştireyim. Dinlen biraz. Yarın uzun bir gün olacak," dedi.
Kübra başını salladı, sessizce arkasından yürüdü.
Heja, Kübra'yı odasına kadar götürdü.
Kapıyı açtı, içerideki yatağı gösterdi.
"Rahatına bak," dedi.
Kübra ona sarıldı, bir şey söylemeden, sadece uzun uzun sarıldı.
Arkadaşlar kitabın daha fazla kişiye ulaşabilmesi için rica etsem oy verebilir misiniz lütfen ayrıca bu bölüm hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum yorumlarda benimle paylaşırsanız sevinirim 🌸
