KAN YAZGISI (BERDEL) kitap kapağı

25. bölüm / 31

KAN YAZGISI (BERDEL)

25.Bölüm-Sezon Finali

Vaveyla Yazarı: Aylin .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: 25.Bölüm-Sezon Finali

SEVGİLİ OKURLAR😊

BURAYA KADAR BENİMLE YOL ALDIĞINIZ İÇİN SİZE KOCAMAN TEŞEKKÜR EDERİM.

HER BÖLÜMDE KARAKTERLERLE BERABER SİZ DE BİR YOLCULUĞA ÇIKTINIZ

VE ŞİMDİ GELDİK BİR DÖNÜM NOKTASINA: SEZON FİNALİ! 🎬✨

BU BÖLÜMDE BAZI SORULAR YANIT BULACAK, BAZILARIYSA SİZİ MERAKTA BIRAKACAK

(ÇÜNKÜ BİR SONRAKİ SEZONDA GÖRÜŞMEK ÜZERE SÖZLEŞMİŞ GİBİYİZ).

UMARIM OKURKEN AYNI HEYECANI VE DUYGUYU SİZ DE HİSSEDERSİNİZ.

KALBİMİN BİR KÖŞESİNDE, BU SATIRLARI SİZİNLE PAYLAŞABİLMEK ÇOK DEĞERLİ.

DESTEĞİNİZİ, SABRINIZI VE İLGİNİZİ HİSSETMEK BANA BÜYÜK GÜÇ VERİYOR.

İYİ Kİ VARSINIZ. İYİ Kİ BURADASINIZ🤍

🚪📖 HAZIRSANIZ… SEZON FİNALİNE HOŞ GELDİNİZ.

Ağır kapılar açıldı bir sabah,

Avluda sessizlik, gözlerde siyah.

Aşiret toplandı, sözler dizildi,

Bir kader kalemi yeniden çizildi.

“Berdel bozuldu” dedi ihtiyarlar,

Töre masasına vurdu yumruklar.

Bir gelin geri dönmeli yuvasına,

Bir diğeri terk etmeli sevdasını.

Ama gönül… gönül kabul etmez,

Onun yazısı töreye benzemez.

Bir kadının kalbi, bir erkeğin yâri,

Defterde silinmez, söze sığmaz.

Taş duvar bilir, suskun avlu duyar,

Bir “boşsun” sözü, bir haneyi yıkar.

Onurun ardında nice can yanar,

Berdel bozulur ama yürek bozulmaz.

Töre ağırdır, baş eğdirir,

Ama aşk daha ağırdır, dağ devririr.

Ve bir gün gelir, herkes anlar:

Berdeli bozmak değildir ayıp,

Aşka zincir vurmak ayıptır.

Gece sessizdi. Mardin'in taş duvarları, ay ışığında gölgelerle dans ediyor; avlunun serinliği, gecenin hüznüyle birleşip içe işliyordu.

Zilan, konağın avlusunda yalnız başına oturuyordu. Gözleri uzaklara dalmış, yüreğiyle konuşuyordu. İçinde kıyamet kopuyordu ama yüzü ifadesizdi. Gecenin o sessizliğinde tek duyulan şey, yavaşça esen rüzgârın kuru yaprakları savuruşuydu. Elini dizine dayamış, gözlerini boşluğa sabitlemişti. Ne yana baksaydı ki? Her şey eksikti, her şey yarım...

Bir süre sonra konağın dış kapısı aralandı. Miran içeri girdi. Ayakkabısının toprağa değen sesiyle Zilan'ı fark etti. Avlunun bir köşesinde tek başına oturan kadını görünce bir an durakladı. Ardından usulca yanına yaklaştı.

"Hayırlı akşamlar yenge," dedi kısık bir sesle.

Zilan, dalgınlığından sıyrılarak birden irkildi.

Miran hemen geri çekilir gibi oldu.

"Kusura bakma... Korkuttum mu?"

Zilan hafifçe başını salladı.

"Yok... Öyle dalmışım sadece."

Sesi yumuşaktı ama içinde derin bir yorgunluk gizliydi.

Miran başını eğdi.

"Oturabilir miyim?"

Zilan boş yanına işaret etti.

"Tabii, otur."

Miran, onun yanına otururken göz ucuyla Zilan'a baktı.

"Nereye daldın gittin öyle, yenge?"

Zilan bir an sustu. Sonra gözlerini Miran'a çevirdi, sesi biraz daha belirginleşti:

"Miran... Bildiğim kadarıyla aynı yaştayız. Bana 'yenge' demene gerek yok. İsmimle hitap edebilirsin."

Miran hafifçe gülümsedi ama saygısını da bozmadı.

Zilan gözlerini tekrar karanlığa çevirdi.

"Öylesine dalmıştım... Yaşadıklarımı düşünüyorum. Ben... Abinin ölümünü hâlâ kaldıramadım. Bu acı, bir türlü geçmiyor. Keşke o gün... keşke ben de onunla ölseydim."

Sesi titriyordu.

"Yiğidim... ellerimin arasından kayıp gitti. Beni bu dünyada bir çare bıraktı. Ben şimdi... onsuz nasıl yaşayayım, hele söyle bana Miran... nasıl?"

Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Bir kadının yüreğindeki yangını, gözleriyle anlatıyordu.

Miran derin bir nefes aldı. Gözleri doldu.

"Çok zor bir durum... Onun yokluğuna hiçbirimiz alışamıyoruz. Ama yaşam devam ediyor. Hep birlikte, ailecek yaralarımızı... acılarımızı saracağız."

Durdu, sesi daha da yumuşadı:

"Sen bana abimin emanetisin, Zilan. Ailecek... onsuz da olsa bir arada yaşamaya devam edeceğiz."

Bakışlarını ona çevirdi.

"Bir sıkıntın... bir isteğin olursa... hiç çekinmeden gelip bana söyle. Sen onun emanetisin. O emanetin başımın, gözümün üstünde yeri var."

Zilan gözyaşlarıyla süzülen bakışlarını Miran'a çevirdi. İçten bir minnetle:

"Teşekkür ederim..." dedi sessizce.

Bir süre sessizlik oldu. Sonra Zilan yerinden kalktı.

"Hayırlı geceler..."

Miran da başını sallayarak cevap verdi:

"Hayırlı geceler, Zilan."

Zilan usulca avludan ayrıldı, ağır adımlarla odasına yöneldi. Ardında, hâlâ geçmişin yükünü taşıyan bir sessizlik kaldı. Miran ise bir süre yerinden kalkmadı. Göğe baktı.

"Ah be abi..." dedi içinden. "Sen gittin ama emanetin gözümüzün nuru artık."

Sonra o da yavaşça kalktı, ağır adımlarla kendi odasına yöneldi.

Zilan odasına girdiğinde kapıyı usulca kapattı. Sırtını kapıya dayadı. O an tüm yükü omuzlarına çöktü. Yavaşça yere kaydı, dizlerini karnına çekip başını yasladı. Sessizlik, içindeki fırtınanın yankılandığı tek dosttu şimdi. Ellerini kalbine götürdü; sanki hâlâ onun kokusu, onun sesi, onun varlığı oradaydı. Gözyaşları bir kez daha aktı.

"Yiğidim..." dedi kısık bir sesle.

"Ben bu hayata seninle tutunmuştum. Şimdi her şey darmadağın. Gözüm seni her yerde arıyor. Uyandığımda ilk seni hatırlıyorum. Uyumadan önce dualarımda adın var... Bensiz gittin. Beni sensiz bıraktın."

Odada, onun bıraktığı eşyaların olduğu köşeye baktı. Ceketini, tespihini, bir zamanlar birlikte güldükleri o siyah beyaz fotoğrafı... Zilan, içindeki hasretle ayağa kalktı, gidip ceketini aldı. Kokladı. Yüreği bir kez daha yandı.

Tam o sırada konağın diğer ucunda Miran da kendi odasına girmişti. Ceketini çıkarmadan yatağın kenarına oturdu. Dirseklerini dizlerine dayayıp başını ellerine aldı. Kafasının içinde Zilan'ın sözleri dönüp duruyordu:

"Keşke ben de onunla ölseydim..."

Miran derin bir iç çekti.

"Abi..." dedi sessizce.

"Senin ardından ayakta durmaya çalışıyoruz. Ama eksiksin. Yerini kimse dolduramaz. Herkesin içinde kocaman bir boşluk bıraktın. Zilan... o kadın seni sevdi, hem de gerçek bir sevdayla. Şimdi yapayalnız. Ama ben söz veriyorum. Ona gözüm gibi bakacağım. Senin emaneti artık bizim kutsalımız."

Bir süre öylece oturdu. Sonra pencereden dışarı baktı. Gecenin o derin karanlığında gökyüzüne bir yıldız kaydı. İçinden geçirdi:

"Belki de sensin o... bizi yukarıdan izleyen..."

O gece Mardin'de herkes bir şekilde uykuyla uyanıklık arasında bir geçmişle baş başa kaldı. Acılar henüz dinmemişti, ama yaralar yavaş yavaş sarılacaktı. Ve her biri, hayatın onları sürükleyeceği yeni sayfalara doğru fark etmeden yaklaşıyordu...

Gecenin sessizliği yavaş yavaş yerini sabahın ilk ışıklarına bıraktı. Mardin'in taş evleri, güneşin utangaç ışıklarıyla altın sarısına bürünüyordu. Avludan gelen serin sabah esintisi, uyuyan konağın ağır havasını hafifletiyordu.

Zilan, gecenin yorgunluğuyla gözlerini zar zor açtı. Yatağın bir köşesinde, kıvrılmış halde, üstünde hâlâ Berzan'ın ceketini tutuyordu. Bir an gözleri tavanda asılı kaldı. Her sabah olduğu gibi, önce hayalini kurduğu bir sesle uyandı... sonra o sesin artık gelmeyeceğini hatırladı.

Kalkıp pencereden dışarı baktı. Avluda hizmetçiler telaşla kahvaltı sofrasını hazırlıyor, bakır tepsiler güneş ışığında parlıyordu. Uzakta, bir köşede Miran konuşuyordu, belli ki sabahın erken saati olmasına rağmen birileriyle iş meselesi görüşüyordu.

Zilan, derin bir nefes aldı. "Yeni bir gün... ama aynı acı," diye geçirdi içinden.

O sırada Mirzaxan konağında sabahın sessizliğini ağır bir düşünce bozuyordu. Halit Ağa, aldığı haberle gergin ve durgun bir şekilde salonun ortasında oturuyordu. Elinde tuttuğu tespih, yavaş ama sinirli bir ritimle dönüyordu. Kaşları çatılmış, bakışları yerdeydi.

"Bu aşiretin kararını Baran'a nasıl söyleyeceğim? Onun öfkesi malum... ya reddederse?" diye geçirdi içinden. Tespihin taneleri avucunda daha sert dönmeye başladı.

Bir süre daha sessizce düşündü, sonra derin bir nefes alıp, "Zeynep!" diye seslendi.

Üst kattaki odalardan birinde, Zeynep babasının sesini duyunca koşar adım çıktı. Bu sırada konağın diğer üyeleri kahvaltı sofrasına geçmek için avluya inmeye başlamıştı. Taş merdivenlerden Heja ve Baran da birlikte iniyordu.

Zeynep, basamakları hızla inip abisinin önünde durdu.

"Abi, babam salonda seni çağırıyor," dedi.

Baran gülümseyerek, "Tamam prenses," diye karşılık verdi. Sonra Heja'ya dönüp, "Sen sofraya geç, ben geliyorum," dedi.

Heja, gözlerini kaçırarak başını hafifçe salladı ve sessizce merdivenlerden aşağı indi.

Baran ise yüzündeki gülümsemeyi kaybetmişti. "Acaba ne oldu?" diye düşündü. Adımlarını ağırlaştırarak salona doğru yürümeye başladı. Her adımında, babasının gergin tavrı gözünde canlanıyor, içine belli belirsiz bir sıkıntı yerleşiyordu.

Baran salona girdiğinde, Halit Ağa hâlâ aynı yerde oturuyordu. Tespihi elinde dönüyor, bakışları hâlâ yerdeydi. Odanın ağır havası, konuşulmamış kelimelerle doluydu.

"Baba, hayırdır? Sabah sabah yüzün asık," dedi Baran, sesini normal tutmaya çalışarak.

Halit Ağa başını kaldırdı, oğlunun gözlerinin içine baktı. O bakışta hem bir baba şefkati hem de aşiretin yükü vardı. Derin bir nefes aldı.

"Baran... sana söylemem gereken bir şey var," dedi yavaşça.

Baran'ın kaşları hafifçe çatıldı. "Dinliyorum."

Halit Ağa tespihi masaya bıraktı. "Bugün aşiret toplanması olacak. Aşiret ağaları gelecek."

Baran kaşlarını daha da çatarak sordu: "Hayırdır, bu neyin toplanması böyle?"

Halit Ağa derin bir nefes aldı. "Oğlum, Berzan'ın ölümünden dolayı bir karar verilecek. O yüzden toplanacağız."

Baran, bu sözleri duyunca az çok ne olacağını anladı. Sesi sertleşti.

"O düşündüğünüz şey asla olmayacak! Ben Mirzaxan aşiretinin ağasıysam, aklınızdaki o düşünce asla gerçekleşmeyecek!"

Halit Ağa başını eğdi. "Hele bir diğer ağalar da gelsinler... o zaman elbet bir karar verilir."

Baran, öfkeyle başını iki yana sallayıp sert adımlarla odadan çıktı. Çalışma odasına geçti. İçinde fırtınalar kopuyordu. Bu toplanmanın asıl amacının, berdelin bozulduğunu söylemek için olduğunu düşündükçe öfkesi artıyordu.

Oda içinde bir oraya, bir buraya gidip geldi. Yumruklarını sıkıyor, nefesini kontrol etmeye çalışıyordu. Kapı hafifçe aralandı, Şahin içeri girdi.

"Abi, şirkete geçiyorum. Gelmeyecek misin?"

Baran, öfkeyle döndü. "Başlıycam işe de şirkete de! Yalnız bırak beni!" diye bağırdı.

Şahin, sessizce kapıyı kapatıp çıktı. Baran, tek başına odada kalıp derin düşüncelere daldı.

İlerleyen saatlerde konağın ağır ahşap kapısı bir bir açıldığında, içeri giren iri cüsseli adamların yüzlerinde yılların yorgunluğu vardı. Heja, avlunun bir köşesinde sessizce oturmuş, ellerini dizlerinin üzerinde kenetlemişti. Gelenleri görünce kaşlarını hafifçe çattı.

Bunlar... aşiret ağaları... Peki neden buradalar? İçinde bir soru işareti büyürken, cevabı bulamamanın gerginliği göğsünde bir düğüm gibi hissediliyordu.

Halit Ağa, ağır adımlarla kapıya yöneldi. Misafirlerini, yılların getirdiği otoriteyle ama aynı zamanda konuksever bir ifadeyle karşıladı.

"Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz," dedi, tokalaşarak.

Ağalar tek tek selam verdiler, ardından hep birlikte konağın geniş salonuna geçtiler.

Avluda hâlâ sessizliğini koruyan Heja, bir anda kapıdan giren iki siluet gördü. Gözleri bir an parladı. İçeri girenlerden biri abisi Azad Ağa; diğeri ise babası Şiyar Ağa'ydı. Kalbindeki düğüm bir anda çözülür gibi oldu. Dudaklarında sıcak bir tebessüm belirdi.

Yerinden kalktı, adımlarını hızlandırarak onlara doğru yürüdü.

"Hoş geldin baba..." dedi, sesi hafif titreyerek.

Şiyar Ağa, kızını kollarına aldı, sıkıca sarıldı.

"Hoş bulduk kızım," dedi, sesi hem gururlu hem de özlem doluydu.

Heja, ardından Azad'a dönüp boynuna sarıldı.

"Hoş geldin abi," dedi gülümseyerek.

Azad da kız kardeşinin başını okşayıp, "Hoş buldum güzelim," diye karşılık verdi.

Heja, merakını artık tutamadı.

"Abi, ne oluyor? Bu kadar ağa niye toplandı ki?"

Azad hafifçe gülümsedi. "Hele bir içeri girelim de, anlayacağız dertlerinin ne olduğunu," dedi.

Bunun üzerine Azad ile Şiyar Ağa, konağın avlusunu geçip taş merdivenlerden ağır adımlarla yukarı çıktılar. Kapı, ardlarından yavaşça kapanırken, içerideki toplantının havası dışarıya doğru ağır ağır yayılıyordu.

Salonun ortasında uzun, koyu cevizden yapılmış masa yer alıyordu. Ağalar, ağır postallarıyla halının üzerinde ilerleyip yerlerine oturdular. Her biri farklı yaşta, farklı mizaçta ama yüzlerinde aynı ciddiyet vardı. Kimi tespihini çeviriyor, kimi sessizce önündeki boş bardağa bakıyordu.

Tam o sırada salonun kapısı ağır ağır açıldı. Baran Ağa içeri adım attığında, tüm ağalar teker teker ayağa kalktı. Üzerindeki koyu renk takım elbise ve sert bakışları, salona anında hâkimiyetini hissettirdi.

Baran, ağır adımlarla masanın etrafında ilerledi. Her ağayla tek tek tokalaştı, dudaklarında hafif bir tebessüm varmış gibi görünse de yüzündeki sert ifade ve gözlerindeki öfke, içinden taşan siniri gizleyemiyordu.

Azad'ın yanına gelince adımlarını yavaşlattı. İki dost birbirine sarıldı, kısa ama sıkı bir kucaklaşma oldu.

"Hoş geldin, Azad," dedi Baran, sesi derin ve tok bir tondaydı.

"Hoş bulduk, Baran ağa," diye karşılık verdi Azad, bakışlarında anlam veremediği bir gerilim vardı.

Baran, en büyük ağa olarak baş köşeye geçti ve ağır bir hareketle oturdu. Onun oturmasıyla birlikte diğer ağalar da yerlerine geçti. Salon yeniden sessizliğe bürünürken, gerilimin ağırlığı neredeyse havayı bile sıklaştırmıştı.

Baran, baş köşedeki koltuğunda otururken, masadaki sessizlik neredeyse nefes almayı zorlaştırıyordu. Ağalar, yerlerinde hafifçe gerinip ellerini masaya dayadılar, kimi kaşlarını çatıyor, kimi sessizce Baran'ı ölçüyordu.

Masadaki en yaşlı ağalardan biri, ağır adımlarla öne doğru eğildi ve sesi salonu doldurdu:

"Evet, Baran Ağa... gelişimiz ve toplanma amacımız belli. Bizler, aşiretin geleceğini konuşmak için buradayız."

Baran'ın çenesi sertleşti. Gözleri masadakilerin üzerinde bir alev gibi dolaşıyordu.

"Ben zaten amacınızı biliyorum," dedi, sesi soğuk ve keskin. "Ama şunu bilin ki... aklınızdaki o düşünce, bu odadan çıkmadan burada bitecek."

Diğer ağalar birbirine baktı, bazıları başını salladı, bazıları ise dudaklarını ısırdı. Halit Ağa, tespihini çevirmeyi bıraktı ve derin bir nefes aldı.

"Baran, düşüncelerimizi seninle paylaşacağız. Bu sadece senin için değil, aşiretin düzeni ve onuru için de önemli."

Baran, yumruklarını masanın altına sıkıştırdı. Gözlerinde öfke, dudaklarının kenarında sert bir kıvrım vardı.

"Onurun peşinde miyiz yoksa masum bir insanın hayatını yeniden pazarlık konusu yapmakta mı?" diye sordu, sesi odada yankılandı.

Bir başka ağa, masanın ortasına ellerini koydu ve ağır bir tonla konuştu:

"Baran... evet, amacımız ortada. Ama unutma ki biz de yılların tecrübesiyle buradayız. Aşiretin huzuru ve düzeni için bu karar gerekli."

Salonun havası daha da gerginleşti. Her kelime, Baran'ın sabrını biraz daha test ediyor, her bakış onu içten içe çatlatıyordu. Ağalarla Baran arasında sessiz ama keskin bir güç savaşı başlamıştı; bu odada kimin kazanacağı ise belirsizdi.

Ağalardan genç olanı, sandalyesinde hafifçe doğrulup sesini yükseltti.

“Malum… bazı talihsiz olaylardan mütevellit, Şiyar Ağa’nın oğlu Berzan Ağa’yı kaybettik. Kırk günlük yas sürecinin bitmesini bekledik. Ağalar, biliyorsunuz ki bu durumda berdel kararı bozulmuştur. Zilan kız ailesinin evine geri dönecek. Heja kız da Baran Ağa’dan boşa—”

Baran, oturduğu yerden şimşek gibi kalktı. Yumruğunu masaya öyle bir indirdi ki bardaklar titredi.

“Sakın o cümleyi bitirmeye kalkma!” diye gürledi.

Genç ağa, Baran’ın öfkesinden korkmak yerine alaycı bir gülümsemeyle gözlerini kısarak konuştu:

“Ne oldu Baran Ağa? Yoksa berdelle evlendiğin kadına… âşık mı oldun?”

Sözünü bitiremeden Baran’ın yumruğu yüzüne indi. Salon bir anda karıştı, sandalyeler devrildi. Diğer ağalar hemen araya girdi, öfkeyle Baran’ı tutmaya çalıştılar. Ama Baran, gözlerinde kıvılcımlar çakarak adamlarına döndü:

“Defedin şunu! Bu konağın kapısından içeri bir daha adım atmayacak!”

Baran’ın adamları, genç ağayı yaka paça sürükleyerek salondan çıkardı. Geriye ağır bir sessizlik çöktü; yalnızca genç ağanın boğuk itirazları avluda yankılanıyordu.

O sırada avluda oturan Heja, kapının açılmasıyla adamların genç ağayı indirip sürüklediklerini gördü. Yüreği hızla çarpmaya başladı. Genç ağa, kan sızan dudağını silerken hırçın bakışlarla bağırıyordu:

“Daha bitmedi Baran Ağa! Bu işin hesabı sorulacak!”

Heja, korku dolu bakışlarla onları izledi. Sonra kapının uzağına doğru çekildi. Salonun kapısının aralığından, içerideki ağır konuşmaların sesini işitebiliyordu. Kalbi yerinden çıkacak gibi atsa da, kulaklarını daha da keskinleştirip içerde dönen tartışmayı dinlemeye koyuldu.

Heja kapının gölgesinde, nefesini tutarak içeriden gelen seslere kulak verdi. İçerideki hava daha da ağırlaşmıştı. Genç ağanın sürüklenip götürülmesinden sonra kısa bir sessizlik oldu, ardından yaşça büyük ağalardan biri söze girdi:

“Baran Ağa… senin öfkeni anlarız. Lakin mesele yalnızca senin gönlün değildir. Burada aşiretin onuru söz konusudur. Berzan’ın ölümüyle berdel bağı kopmuştur. Usul, erkan bellidir.”

Başka bir ağa tespihini çevire çevire başını salladı.

“Evet, herkes biliyor. Zilan kız ailesine geri dönmesi lazım gelir. Heja kızın da serbest kalması gerekir. Aksi halde töre ayaklar altına alınmış olur.”

Baran’ın boğazında bir yumru belirdi ama gözleri sertleşti. Sandalyeden doğrulup masaya yaslandı.

“Beni iyi dinleyin. Ben Mirzaxan aşiretinin ağasıyım. Bu kararların altında ezilecek biri değilim. Heja benim namusumdur, eşimdir. Kimse onu benden ayıramaz! Töre diyorsanız, töreyi ben yazmamışım ama töreyi ben çiğnemem. Lakin aşkıma da ihanet etmem.”

Salonda homurdanmalar yükseldi. Bazı ağalar birbirine bakıştı, kimisi başını iki yana salladı. En yaşlı ağa, ağır sesiyle söz aldı:

“Baran… sen gençsin, öfken aklının önüne geçmesin. Bu mesele yalnız senin değil. Eğer töreye karşı gelirsen, bunun bedelini yalnız sen değil, bütün aşiretin öder.”

Baran, gözlerini tek tek her ağanın yüzünde gezdirdi. Dudakları sıkılmış, nefesi sertti.

“Ben bedel ödemeye razıyım. Lakin size söylüyorum: Heja, bu kapıdan çıkmayacak! Onu benden almak isteyen önce benim kanımı dökecek!”

Salondaki sessizlik, buz gibi kesildi. Ağaların yüzünde şaşkınlıkla öfke arasında gidip gelen ifadeler vardı.

Kapının dışında Heja, duydukları karşısında hem titredi hem de gözleri doldu. Kalbi tarifsiz bir korkuyla çarpıyordu ama aynı zamanda Baran’ın sözleri içine derin bir sıcaklık düşürmüştü. Sessizce elini kalbine götürdü, gözlerinden yaşlar süzüldü.

Salondaki gerilimli hava, yaşlı ağanın tok sesiyle bir kez daha yankılandı:

“Baran Ağa, senin duygularını anlıyoruz. Ama töre nettir. Berdel bağı bozulmuştur. Herkes bilir ki bu durumda gelinler kendi ailelerine geri döner. Aksi davranış, aşireti parçalar.”

Diğer ağalar da başlarını sallayarak aynı sözleri yinelediler.

“Evet, karar bellidir.”

“Zilan kız ailesine dönecek.”

“Heja kız da kendi evine geri gönderilecek.”

Baran, dişlerini sıkarken yumruğunu masaya vurdu. Gözlerinde öfke alevleri yanıyordu. Ama karşısında oturan tüm ağaların aynı kararda birleşmesi, onun tek başına bir dağ gibi kalmasına neden olmuştu. Salondaki hava kurşun gibi ağırlaştı, gerilimin içinde adeta nefes almak bile zordu.

İşte tam o anda, Azad Ağa sandalyesinden kalktı. Hiç kimseye bir şey demeden, sert adımlarla salonun kapısına yürüdü. Ağalar şaşkınca arkasından baktı. Baran’ın gözleriyle karşılaşmadı bile. Kapıyı açıp çıktı.

Avluda, köşede bekleyen Heja abisini görünce hızla ayağa kalktı. Gözlerinde hem korku hem umut vardı. Azad kız kardeşine yaklaşır yaklaşmaz onu sıkıca bağrına bastı. Heja, titrek sesiyle sordu:

“Abi… ne oldu? Karar ne?”

Azad, gözlerini kız kardeşinin gözlerine dikti. Sesinde hem öfke hem de şefkat vardı:

“Eşyalarını topla güzelim… Bu esaret bitti. Bizimle geliyorsun. Bundan böyle bu konakta kalmayacaksın. Berdel bozuldu. Baran Ağa’dan boşanıyorsun.”

Heja, duydukları karşısında nefesi kesilmiş gibi oldu. Bir yandan gözlerinden yaşlar süzüldü, bir yandan dudakları titredi. İçinde bir fırtına kopuyordu; kalbi özgürlüğün sevinciyle çarparken, Baran’a olan bağlılığı ciğerini dağlıyordu.

Heja’nın dizlerinin bağı çözülmüş gibiydi. Azad’ın kollarında kalakaldı. Bir yanda, “esaretin bitti” sözleri kulaklarında yankılanıyor, kalbi özgürlük umuduyla kıpır kıpır çarpıyordu. İki haftadır zincire vurulmuş ruhunun nihayet kanatlanacağını hissediyordu.

Ama öte yanda… Gözünün önüne Baran’ın bakışları geldi. O öfkesinin arkasında saklı duran, yalnızca kendisine gösterdiği koruyan,

sahiplenen ama bir o kadar da yaralı bakışlar… “Onu bırakmak” düşüncesi, yüreğinde bıçak yarası gibi bir sızı bıraktı.

“Özgürüm… Ama neden bu özgürlük bu kadar ağır geliyor bana? Neden içim sevinçle değil, acıyla doluyor? Onun bana kızışı, öfkesi, yaralı bakışları… Hepsi hâlâ kalbimde. Ben gerçekten özgür müyüm, yoksa Baran’a bağlandığım için yeni bir esarete mi düşüyorum?”

Heja’nın dudakları titredi, boğazına düğümlenen kelimeler çıkmak bilmedi. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü, Azat’ın göğsüne düştü.

Azad kız kardeşinin yüzüne baktı, o an Heja’nın içindeki fırtınadan habersizdi. Ona göre bu karar, kurtuluştu. Ama Heja’nın kalbinde zincirler hâlâ paramparça olmamış, aksine daha da görünmez bir hâle bürünmüştü.

Heja odasına geçtiğinde güneşin ışıkları perde aralığından içeri süzülüyordu. Odanın içinde hem bir hüzün hem de bir telaş vardı. Sandığın kapağını açtı, elleri titreyerek kıyafetlerini toplamaya başladı. Her bir kumaşa dokunduğunda, bu konağa gelişinden bu yana yaşadıklarını hatırlıyordu.

Elbiselerini sandığa koyarken gözleri sık sık kapıya kayıyordu. Her an Baran’ın içeri gireceğini, “Gitmeyeceksin,” diye sert sesiyle haykıracağını hayal ediyordu. Ama kapı sessizdi. Sessizlik, Baran’ın yokluğu, Heja’nın yüreğini daha çok sıkıştırıyordu.

Bir ara eline, Baran’ın ona hediye ettiği gümüş işlemeli atkı geçti. Parmakları atkının üzerinde dolaşırken kalbi sıkıştı. Onu valize koyamadı, kucağına alıp oturdu.

Gözlerinden yaşlar süzüldü. Kalbi, aklıyla savaş halindeydi. Özgürlük mü, yoksa kalbinde yeşeren gizli bağ mı?

Azad kapıdan seslendi:
— Güzelim, acele et. Vakit dar.

Ağalar, ağır adımlarla teker teker konaktan ayrıldılar. Avluda Azad ve Şiyar Ağa bekliyordu. İkisinin de yüzünde hem yorgunluk hem de kararın ağırlığı vardı. Heja’nın geleceğini bildikleri için gözleri sık sık konağın taş merdivenlerine kayıyordu.

O sırada Baran, içten içe yüreğinde fırtınalar koparak yatak odasına yöneldi. Kapıyı açtığında Heja’yı gördü. Genç kadın, sandığın kenarına oturmuş, eşyalarını valize yerleştiriyordu. O an, Baran’ın boğazına düğümlenen sözler dudaklarından döküldü:

— Gitmeni istemiyorum, Heja…

Heja, elindeki elbiseyi bırakıp gözlerini kaldırdı. Bakışları hem yorgun hem de kararlıydı.
— Bırak artık beni Baran. Bizden olmaz. Bunca şey yaşanmışken, hâlâ bu zoraki evliliğe dayanacak gücüm yok. Başka türlü tanışsaydık belki… Belki hayat bambaşka olurdu. Ama bu şekilde olmaz. Ben artık dayanamıyorum. Bana biçilmiş bu kadere razı gelemem.

Baran, nefes nefese kalmış gibiydi. Gözleriyle onu tutmak istercesine baktı.
— Hayır… Gitme.

Heja’nın sesi yükseldi, içinde yıllardır biriktirdiği öfke vardı:
— Neden? Neden bu kadar kalmamı istiyorsun? Bir sebep söyle bana! Senin için sadece berdelle evlendiğin, sevmediğin bir kızdan ibaret değil miyim? Biz ikimiz de birbirimizi sevmiyoruz. Sadece bu hayatın içine hapsolduk. Gitmemem için bana tek bir sebep söyle!

Baran’ın yüzü kıpkırmızı oldu, yumrukları sıkıldı. Bir anda öfkesine yenik düştü:
— Gitmeni istemiyorum lan!

Heja, gözlerini onun gözlerine dikti, sesi titreyerek ama daha yüksek tonda sordu:
— NEDEN?!

Baran’ın dudakları aralandı. Yüreğinden fırlayacak cümle boğazında düğümlendi.
— Çünkü ben seni—

Sözünü tamamlamadan bir anlık içgüdüyle elini Heja’nın beline attı, onu kendine çekti ve dudaklarına yapıştı. Heja bir anlığına şok içinde kaldı, kımıldayamadı. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Ama sonra kendine gelip Baran’ı sertçe geri itti. Gözlerinde öfke ve incinmişlik vardı.

Tokadı yüzüne indirdi. O tokadın sesi odanın sessizliğini böldü.

Heja nefes nefese, gözleri yaşla dolu bir halde valizini kapıp kapıya yöneldi. Eşiğe vardığında kısa bir an arkasını dönüp Baran’a baktı. Baran hâlâ nefes nefese, elini yanağında, sustuğu için pişman, söyleyemedikleriyle paramparça duruyordu.

Heja bakışlarını yere indirdi, kapıyı kapatıp çıktı.

Taş merdivenlerden aşağıya indiğinde Şiyar Ağa kollarını açtı. Kızını bağrına basarak, gözleri dolu dolu fısıldadı:
— Sana yaşattığım bu esaret için affet beni kızım. Bu bitti artık. Bundan böyle eski günlerimize dönmeye çalışacağız.

Heja gözyaşlarını tutamadı, babasına sarıldı. Sonra Zeynep’le vedalaştı, hüzünlü bir bakışla konağa son kez göz gezdirdi. Ardından valizini alıp babası ve abisiyle birlikte kapıdan çıktı.

Baran, odada kalakaldı. Ardından çalışma odasına geçti. Öfkeyle masanın üzerindekileri yerlere savurdu. Çerçeveler kırıldı, kitaplar saçıldı. Yumruğunu sertçe duvara vurdu. Duvar sarsıldı, elinin arka kısmından kan süzüldü. Baran yere çöktü, dişlerini sıkarak hırıltılı bir nefes verdi.

O an, içinde sakladığı ama söyleyemediği kelime dudaklarının arasından fısıltıyla döküldü:
— Çünkü… seni seviyorum.

Ama artık odada kimse yoktu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1.182okunma 17beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18